Ana sayfa 119. Sayı Cumhuriyet Türkiyesi’nin dış politikası: Özlü bir değerlendirme denemesi

Cumhuriyet Türkiyesi’nin dış politikası: Özlü bir değerlendirme denemesi

250
PAYLAŞ

Engin Berber

Libya, Mısır ve Suriye’de Müslüman Kardeşler veya onlarla bağlantılı gruplara destek verilmesi; ABD’nin Rusya ile Suriye konusunda diplomatik seçenek üzerinde anlaşması, Türkiye’yi uluslararası politikada devre dışı bırakmıştır. Yalnızlık bireyler için bazen bir gereklilik olabilir, ancak devletler için böyle bir gereklilik söz konusu değildir. Bu nedenle yalnızlığın “değerli” sıfatının tamlananı yapılması, Türk dış politikasının içinde bulunduğu zavallılığı örtmez/örtemez.

SUNUŞ: Bu metin bildiri olarak, Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği (YKKED) tarafından, 26 Ekim 2013 tarihinde (İzmir) Konak Belediyesi Dr. Selahattin Akçiçek Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilen: “90. Yılında Cumhuriyeti Yeniden Anlamak” başlıklı sempozyuma sunulmuştur.

Doksan yaşına giren Türkiye Cumhuriyeti’nin izlediği dış politikayı ele almazdan önce, Prof. Dr. Nuri Bilgin’in 2003 yılında yaptığı bir tespiti paylaşmak istiyorum. Cumhuriyet’in 80. yılını anma etkinlikleri çerçevesinde Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde gerçekleştirilen bir sempozyumda Bilgin, “Türkiye Cumhuriyeti 80. yılında oldukça sağlam görünüyor” dedikten sonra, modern anlamda cumhuriyeti büyük ölçüde hukuk devleti olarak tanımlamıştı[1]. On yıl sonra bugün, AKP iktidarından nemalanan ve/veya himmet bekleyenler hariç, aklı başında hiç kimsenin Türkiye’nin bir hukuk devleti, dolayısıyla cumhuriyetin sağlam olduğunu düşünebileceğini sanmıyorum.

Mustafa Kemal Atatürk, Hariciye Vekaleti Siyasal İşler Müdürü Yusuf Hikmet Bayur (en sağda) ile.

Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk 15 yılında izlediği dış politikayı değerlendiren bir makale kaleme almıştım[2]. Ancak 90 yılın dış politikasını 20 dakikada değerlendirecek bu bildiriyi hazırlarken hayli zorlandım. Söz konusu süreçte Türk dış politikasındaki önemli olayların; kriz, tartışma ve kişiliklerin çok sayıda makale ve kitaba konu olduğu ilgililerin malumudur. Dolayısıyla birazdan okuyacaklarınızın, Türkiye Cumhuriyeti’nin 1923–2013 yılları arasında izlediği dış politikayla ilgili her şeyi ve son sözü söyleme iddiası taşımadığını belirtmek istiyorum. Niyetim, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran küçük burjuva radikallerinin[3], dış politika oluştururken önemsediği temel eğilimlerin sürekliliğini sorgularken, sürecin bütününü kavrayan anlaşılır bir bakış açısı oluşturmaktır.

Türkiye dış politikasının temel eğilimleri

Bence bu eğilimlerden ilki; Hariciye Vekâleti’nin “Hariciye İşleri” başlıklı raporunda[4] (1938) vurgulandığı üzere, başka devletlerle kurulacak ilişkiler ve imzalanacak anlaşmalarda aranan eşitlik (müsavat) zeminiydi. “Uluslararası hukuka uygunluk”, “karşılıklılık” ve “içişlerine karışmama”, egemenliği de kapsayan eşitliği bütünleyen duyarlılıklardı. Aynı rapordan anlaşıldığı üzere ikinci eğilim; barış, dostluk ve uluslararası alanda işbirliğine hizmet edecek her etkinliğin bir parçası olmaktı (sulhperverlik). Sırasıyla bu eğilimlerin içini doldurmak istiyorum.

Türk Kurtuluş Savaşı’nın siyasal programı olan Misak-ı Milli’de, eşitlik ve de egemenlikten[5] söz edilmesi (md. 6) tesadüf değildir[6]. Cumhuriyetin ilanını izleyen yıllarda, Lozan bağıtlarına taraf olan emperyalist ülkeler, Türkiye’yi eşit ve egemen bir devlet olmaktan alıkoyacak bazı girişimlerde bulundular. Hariciye Vekâleti Siyasal İşler Müdürü (1920–1925) Yusuf Hikmet Bey’in (Bayur), Batılı ricalin (ileri gelenlerin) Türklük hakkında eski düşünceler içinde büyümüş ve yetişmiş olmasına bağladığı[7] bu girişimlerin belli başlıları: Yeni başkent Ankara’ya büyükelçi gönderilmek istenmemesi ile Boğazlar Komisyonu’nun kendine özel bir bayrak edinme çabasıydı ki, Türkiye’nin direnci ve kararlılığı sayesinde boşa çıkarılmışlardı.

Aynı vekâletin, Milletler Cemiyeti işlerine bakan dairesinin genel müdürü Aptülahat Bey’e (Akşin) göre, Mustafa Kemal büyük ve güçlü bir devletle ittifak yapmanın, küçük ve zayıf olan devletin egemenliğini sınırladığı ve onu müttefikinin himayesi altına koyduğunu düşünmekteydi[8]. Dış politika gemisinin dümeninden hiç ayrılmayan sonraki cumhurbaşkanı da, Mustafa Kemal’den farklı düşünmüyordu. Nitekim “büyük devletlerle işbirliği yapmak, ayıyla yatağa girmeye benzer. Ayının ne yapacağı belli olmaz” cümlesi İsmet İnönü’ye aittir[9].

Güvenlik için egemenlikten feragat

Hal böyle iken Mustafa Kemal, kolektif (ortaklaşa) güvenlik arayışlarının sonuçsuz kalması ve İtalya’nın Balkanlar ile Doğu Akdeniz’deki saldırgan tutumundan sonra, bir yandan “Balkan” ve “Sadabad” gibi bölgesel nitelikteki paktların kurulmasına öncülük; öte yandan, İngiltere ile genel ittifak yapma arayışına girmişti[10]. 1939 Sonbaharı’nda İngiltere ve Fransa ile imza edilen Ankara Paktı (Üçlü İttifak), bu arayışın biraz gecikmiş meyvesiydi. Görüldüğü üzere, başka devletlerle kurulacak ilişki ve imzalanacak anlaşmalarda, güvenlik endişesi söz konusu olduğunda eşitlik ve egemenlikten feragat edilebilmişti[11].

Bu sapmanın süreklilik arz ettiği anlaşılıyor. Şöyle ki, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye, 1945 yılında kurucu üye olarak Birleşmiş Milletler’e 1949 yılında ise, Avrupa Konseyi’ne dahil olmuştu. Böylece galiplerin kuracağı yenidünya düzeninde yerini alırken; 1932’de Milletler Cemiyeti’ne üye olurken düşündüğü: Muasır medeniyete katılma, başka deyişle Batılı olmanın bir gereğini yerine getirmiş oluyordu[12]. Burada bir parantez açarak, Türkiye’nin Milletler Cemiyeti’ne üye olmasının aynı zamanda, Lozan’dan bakiye bazı sorunların (Osmanlı borçları ve Hatay konusu) istenildiği gibi çözümlenmesi ve bir sonuca bağlanmış olsa da, bazı kayıpların telafisiyle (Lozan Boğazlar Sözleşmesi’nin tadili) ilgili olduğunu belirtmek isterim[13]. Devam edersem, ABD’nin 1947’de Truman Doktrini, ertesi yıl Marshall Planı’ndan faydalandırdığı Türkiye’ye imzalatmış olduğu anlaşmalara (12 Temmuz 1947 ve 4 Temmuz 1948 tarihli) bakıldığında[14], Türkiye Cumhuriyeti’nin eşit ve egemen bir devlet olmaktan çıktığı açıkça görülecektir.

Tek parti iktidarı sonrasında Türkiye, büyük devletlerce kurulmuş organizasyonlara üye olmaya devam etti. 1952 yılında Kuzey Atlantik İttifakı Antlaşması’na (NATO) üyelik, Batılı ülkelerin de tezgâhıyla Türkiye’yi yönetenlerin, Sovyetler Birliği’nden algıladıkları tehditten korunacak bir güvenlik şemsiyesi bulduklarına inanmalarındandı. 1962’de Küba krizinin çözümü sırasında yaşananlar ve Başkan Johnson’un Kıbrıs sorunuyla ilgili Başbakan İnönü’ye gönderdiği kaba ve tehditkâr mektup, ABD ve de NATO’nun Türkiye üzerine bir güvenlik şemsiyesi açmadığını acı bir şekilde gösterecekti. Demokrat Parti döneminde, Türkiye’nin ABD ile imzaladığı utanç verici bir dizi anlaşmadan hiç söz etmiyorum ki, emekli General Haydar Tunçkanat bunları yayımlamıştır[15]. Örnekleri günümüze doğru çoğaltmak yerine, ikinci eğilimin yani barış, dostluk ve uluslararası alanda işbirliğine hizmet edecek her etkinliğin bir parçası olmanın içini dolduracağım.

“Hariciye İşleri” başlıklı rapordaki: “Avrupa, Asya ve Akdeniz’deki mevkii mahsusu (özel durumu) itibariyle Türkiye”; “tarihi ve coğrafi rolünü bihakkın (gereği gibi) takdir eden Türkiye, sulh ve refah aşkı ile infirad (yalnızlık) ve inziva (kendi içine kapanma) politikasını tercih etmemiş…” şeklindeki ibareler, Hariciye Vekâleti’nin Türk dış politikasında stratejik boyutun önemini kavradığını göstermektedir. “Stratejik boyut” derken kastettiğim: Türkiye coğrafyası ve bu coğrafyanın dayattığı güvenlik ikilemleridir.

İlk olarak: İki imparatorluğa başkentlik etmiş açık hava müzesi görünümündeki İstanbul[16] ile Boğazlar gibi, her bakımdan önemli doğal suyollarının sahibi; Balkanlar, Kafkaslar ve dünyanın en zengin hidro-karbon yataklarının yurdu Ortadoğu’yu penceresinden seyreden; kıyılarını üç denizin yıkadığı Türkiye Cumhuriyeti, bor ve altınıyla[17] emperyalistlerin gözünü kamaştırmaya devam etmektedir.

BOP’a eşbaşkanlık

ABD’nin Türkiye’yi, 11 Eylül 2001’deki uçaklı intihar saldırılarından sonra gerçekleştirmeye soyunduğu Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) hedef ülkeleri arasına katması bundandır. Esasen BOP, ABD’nin hidro-karbon yataklarını avantajlı, yani ucuz ve kesintisiz kullanımıyla tahsiste belirleyici olması ve çoğu enerji tedarikçisi 23 hedef ülkenin, mamul madde ithaline tutsak iktisadi yapılarını pekiştirmeyi amaçlamaktadır[18]. Türkiye Başbakanı’nın ABD’nin ulusal çıkarlarına hizmet ettiği açık olan bu projenin[19] 2004 tarihinden beri eşbaşkanlığını yapıyor olması[20], 28 Şubat deneyiminin AKP’lilere, iktidara gelmek ve de orada kalmanın ABD ile iyi ilişkiler kurmadan mümkün olamayacağını öğrettiğini göstermektedir[21].

Çok komşulu olmaktan kaynaklanan güvenlik zafiyeti, stratejik boyutun ikinci parçasıdır. Bir ülkenin komşularının sayısı ve niteliği ile güvenliği arasında güçlü bir bağ olduğu bilinmektedir[22]. Çok komşulu bir ülkenin tehdit edilme, saldırıya uğrama ve aynı anda birden çok cephede savaşa girme olasılığı daha yüksektir. Halihazırda sekiz ülkeyle kara sınırı bulunan Türkiye’nin: Gürcistan, (Nahcivan üzerinden) Azerbaycan ve Bulgaristan dışındaki komşularıyla tarihsel veya çıkarsal sorunları vardır.

Bu sebeplerle Türkiye’nin, Akdeniz’de yaşamsal çıkarlarını savunurken Yunanistan’ı, Kafkaslarda bağımsızlığını kazanmış ülkelerle dostane ilişkiler kurarken Rusya Federasyonu’nu karşısına almaması, Ortadoğu’da etkin olurken çatışmaların tarafı haline gelmemesi gerekmektedir.

Son olarak ulusal güvenliğin üzerinde yükseldiği sacayağı: İktisadi, sosyal ve askeri duruma değinmek istiyorum. Gayri Safi Yurtiçi Milli Hasıla bağlamında dünyanın en gelişmiş 20 ülkesi (G20) içinde sayılan Türkiye Cumhuriyeti, Rusya Federasyonu dışarıda tutulduğunda Avrupa’nın altıncı büyük ekonomisidir ama bu ülkede nüfusun yüzde 30’unun hala tarım sektöründe çalıştığı; son yıllarda hem tarım, hem de hayvancılıkta ithalatın arttığı; iç ve dış borç yükünün ağırlığı; işsiz sayısının beş milyona dayandığı, gelir dengesinin giderek bozulduğu ve sıcak paraya bağımlılığın arttığı unutulmamalıdır. Özetle Türkiye, iktisaden sorunlu bir ülkedir.

Yurttaşlarının Türk-Kürt; sol-sağ; laik-anti laik; ilerici-gerici; asker-sivil; demokrat-cumhuriyetçi ve Sünni-Alevi gibi karşıtlıklar üzerinden kolaylıkla kan dökebildiği Türkiye’de, toplumsal dayanışma ve bütünleşme ruhu son derece kırılgandır. Hükümeti kuran siyasal partiler, devleti bu karşıtlıkların bir tarafında yurttaşlarına karşı konumlayabilmekte ve Gezi Parkı olaylarından hatırlanacağı üzere onlara kıymaktan çekinmeyebilmektedir[23].

ABD’den sonra NATO’nun en kalabalık ordusu olan Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK): Elektronik savaş araçları, yedek parça ve mühimmat bakımından Batı’ya bağımlıdır. AKP’nin sıkça dillendirdiği “askeri vesayetten kurtulma” ve “ileri demokrasi” söylemiyle eş zamanlı olarak açılan: “Ergenekon”, “Balyoz” ve “Eldiven” gibi davalar nedeniyle TSK moral, teknik personel ve emir-komuta bağlamında sıkıntı yaşamaktadır[24]. Bu durumun dış politikanın arkasındaki askeri güç ve caydırıcılığı törpülediği ortadadır.

Değerli yalnızlık mı?

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Türkiye’nin uluslararası sistemdeki yerine ilişkin akıldışı değerlendirmesi, Osmanlı’nın devamı bir imparatorluğa duyulan özlem ile Türkiye’ye biçilmiş küresel bir liderlik rolünü dillendirmektir.

Bulunduğu coğrafya, komşularının niceliği ve niteliği ile ulusal güvenliğin sacayağındaki aksamalar, Türkiye’nin öncelikle uluslararası siyasal sistemin yapısına uyumlu pozisyonlar almasını gerektirmektedir. Bölgesel güç kategorisine giren Türkiye Cumhuriyeti bu bağlamda: İki savaş arasında (1923–1939), İkinci Dünya Savaşı sırasında (1939–1945) ve 1960’tan 1980’e çok yönlü; diğer dönemlerde ise, Batı eksenli bir dış politika izlemiştir. Çok yönlülüğün kurduğu denge Türk dış politikasını daha özerk yaparken, denge kurulmadığı veya kurulamadığında ABD ve AB’ye bağımlı hale gelinmiştir[25]. İkinci olarak Türkiye, güvenlik ikilemlerinden kaynaklanan kırmızıçizgilerine sadık kalmalıdır ki, aksi durumda karşılaştığı sonuç yalnızlık olmaktadır.

Türkiye’nin izlediği Suriye politikası, bu bağlamda oldukça açıklayıcı bir örnektir. Erdoğan’ın dış politika başdanışmanı ve Başbakanlık Müsteşar Yardımcısı İbrahim Kalın, Ağustos sonunda Türk dış politikası tarif ederken, “değerli yalnızlık” kavramını kullandı[26]. Ne yazık ki Türkiye, Ortadoğu fıçısındaki yerini hakkıyla okuyamadığı Rusya Federasyonu’nu karşısına almış ve sıkıntıları çözmeye çalışan olmak yerine, çatışmaların tarafı olmuştur[27]. Başka bir deyişle kırmızıçizgilerinden ikisini, üstelik aynı anda aşmıştır.

Bunun nedeni, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun, Stratejik Derinlik başlıklı kitabında, Türkiye’nin uluslararası sistemdeki yerine ilişkin değerlendirmesinin akıl dışı (irrasyonel) olmasıdır. “Reelpolitik”, ülkelerin güçleriyle doğru orantılı bir dış politika izlemeleri gerektiğini söylerken; söz konusu kitap, Osmanlı’nın devamı bir imparatorluğa duyulan özlem ile Türkiye’ye biçilmiş küresel bir liderlik rolünü dillendirilmektedir. Yeri gelmişken aynı kitaptaki, Türkiye’nin yakın çevresine bakışının yansıması olan “komşularla sıfır sorun” politikasının, The Economist’in yazdığı gibi “sıfır noktasında” olduğunu söylemek gerekir. On birinci yılını süren AKP iktidarının kavga etmediği tek komşu, Bulgaristan olmuştur[28].

Libya, Mısır ve Suriye’de Müslüman Kardeşler veya onlarla bağlantılı gruplara destek verilmesi; ABD’nin Rusya ile Suriye konusunda diplomatik seçenek üzerinde anlaşması, Türkiye’yi uluslararası politikada devre dışı bırakmıştır. Yalnızlık bireyler için bazen bir gereklilik olabilir, ancak devletler için böyle bir gereklilik söz konusu değildir. Bu nedenle yalnızlığın “değerli” sıfatının tamlananı yapılması, Türk dış politikasının içinde bulunduğu zavallılığı örtmez/örtemez. Ayrıca Türkiye’nin Suriye muhalefetine destek vermesi ikinci eğilimin açık ihlalidir ki, bu sapma ilk kez AKP iktidarı döneminde gözlenmiştir.

KAYNAKLAR

[1] Nuri Bilgin, “Cumhuriyeti Anlamak”, Cumhuriyet, İzmir, 2004, s. 2 ve 5.

[2] Engin Berber, “Atatürk Döneminde Türk Dış Politikasının Genel Değerlendirmesi”, Türk Dış Politikası 1919–2008, Editör: Haydar Çakmak, Ankara: Platin Yayınları, 2008, s.s. 104-119.

[3] Bu ifade Prof. Dr. Taner Timur’a aittir.

[4] Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, 490.01/580.2308.02 numarada kayıtlı. Söz konusu raporun, Vekâletçe bir broşür olarak bastırıldığı Ahmet Şükrü Esmer, Siyasi Tarih (1919–1939), Ankara, 1953, s. 190, dipnot 8’den anlaşılmaktadır.

[5] Burada egemenlik, “bir devletin ülkesi içinde ve dışarıya karşı, nasıl davranması gerektiği konusunda başka otorite/otoritelerden buyruk almaması” anlamında kullanılmıştır.

[6] Baskın Oran, “1919–1923 Kurtuluş Yılları”, Baskın Oran (ed.), Türk Dış Politikası Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, Cilt 1, s. 106’da bu madde: “Ulusal ve ekonomik gelişmemize olanak doğması ve daha çağdaş bir biçimde düzenli bir yönetimle işlerin yürütülmesini başarmak için, her devlet gibi bizim de gelişmemiz koşullarının sağlanmasında bütünüyle bağımsızlığa ve özgürlüğe kavuşmamız ana ilkesi varlık ve geleceğimizin temelidir. Bu nedenle siyasal, yargısal, mali gelişmemizi önleyici sınırlamalara karşıyız…” şeklinde yazılmıştır.

[7] Yusuf Hikmet Bayur, Türkiye Devletinin Dış Siyasası, Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1973, s. 150.

[8] Aptülahat Akşin, Atatürk’ün Dış Politika İlkeleri ve Diplomasi, Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1991, s. 125.

[9] Kurtul Altuğ, “Ayakta Duran Adamlar”, Aydınlık, 21 Haziran 2013.

[10] Feridun Cemal Erkin, Dışişlerinde 34 Yıl Anılar-Yorumlar, 1. Cilt, Ankara, 1980, s. 83’te, İngiltere 1936 yılında böyle bir ittifakı gereksiz görüp reddettiğinde Mustafa Kemal, Ankara’daki İngiliz büyükelçisine şöyle demişti: Hükümetinize lütfen yazınız Sayın Büyükelçi, bu cevaptan teessür (üzüntü) duydum, tehlike vardır, büyümektedir. Avrupa semaları üzerinde kara bulutlar, her gün daha ziyade yoğunlaşmaktadır. Benim değerlendirmelerime göre dört, beş seneye varmayacak, İtalya ile Almanya birleşip başımıza İkinci Dünya Harbi felaketini çıkaracaklar”.

[11] Oran, “TDP’nin Kuramsal Çerçevesi”, Baskın Oran (ed.), s. 25’te, “Türkiye’nin güvenlik endişeleri onu ittifaklar aramaya itmektedir” şeklinde değerlendirilen bu duruma en çarpıcı örnek, İngiltere ile silahlı çatışmaya girmekten endişelenen kurucu kadronun, Lozan Antlaşması’nın 3/2. maddesiyle Türkiye-Irak sınırının çizilmesi konusunda karar verme yetkisini, üye olunmamış Milletler Cemiyeti Meclisi’ne bırakmasıydı ki, orada İngiltere’nin söylediği yapılıyordu.

[12] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, 3. Cilt, Toplayan: Nimet Arsan, Ankara, 1961, s. 69’da, Mustafa Kemal’in 1924 Şubatı’nda şöyle dediği yazmaktadır: “Medeniyete girmek arzu edip de, Garbe teveccüh etmemiş (yönelmemiş) millet hangisidir?”.

[13] Berber, s.s. 243-244.

[14] Fahir Armaoğlu, Belgelerle Türk Amerikan Münasebetleri, Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1991, s.s. 168-181.

[15] Haydar Tunçkanat, İkili Anlaşmaların İçyüzü, İstanbul: Kaynak Yayınları, 2007.

[16] Dünyada böyle başka bir kent yoktur. Bu sebeple 2010 yılında İstanbul’un Avrupa Kültür Başkenti ilan edilmesini, Türkiye’de coşkuyla karşılayanları yadırgamıştım. Aynı yıl (Essen ve Peç) ve önceki yıl Avrupa’nın kültür başkenti ilan edilen kentlerle İstanbul arasındaki sıklet farkı inanılmazdı.

[17] http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/12780046.asp adresli sitede, Türkiye’nin dünya bor rezervlerinin yüzde 72’sine sahip ve görünür 650 ton altın rezervi ile dünya ikincisi olduğu okunmaktadır.

[18] Engin Berber, “Doğu Sorunu’ndan Ortadoğu’ya Bakmak”, Egepolitik, 13 Ekim 2013.

[19] Ayrıntılı bilgi için bkz. Altuğ Günal, “Büyük Ortadoğu Projesi ve Türkiye”, Ege Akademik Bakış, 4 (1), 2004, s.s. 156-164.

[20]http://www.ulusalkanal.com.tr/gundem/yol-arkadasi-acikladi-erdogan-ne-zaman-bop-esbaskani-oldu-h6093.html

[21] Tayip Erdoğan ve Abdullah Gül’ün, AKP’nin hükümeti kurduğu 2002 yılından önce ve sonra, ABD yöneticileri ve ABD’deki Yahudi lobisi ile olan ilişkileri konusunda bkz. İlhan Uzgel, “AKP: Neoliberal Dönüşümün Yeni Aktörü”, AKP Kitabı Bir Dönüşümün Bilançosu, İlhan Uzgel-Bülent Duru (Dr.), Ankara: Phoneix Yayınevi, 2010, s.s. 16-20.

[22] Oran, “TDP’nin Kuramsal Çerçevesi”, Baskın Oran (ed.), s. 28.

[23] İçişleri Bakanlığı’nın 23 Haziran 2013 tarihli açıklamasına göre 6 sivil yurttaş ölmüş, 8163’ü yaralanmıştı.

[24] http://www.internethaber.com adresindeki bir haberden, son iki ayda TSK’den 710 subay, 1308 astsubayın emeklilik ve istifa etmek suretiyle ayrıldığı öğrenilmektedir (Erişim: 4 Kasım 2013). http://www.ntvmsnbc.com/id/25458279/ adresindeki sitede, 2013 yılı başında Türk Hava Kuvvetleri’nden 110 pilotun istifa ettiği okunmaktadır (Erişim: 11 Kasım 2013).

[25] Devletin özerkliği konusunda bkz. www.baskinoran.com/konferans/MAAybar-UlusalBagimsizlik.rtf‎

[26] http://www.hurriyet.com.tr/planet/24553602.asp

[27] Yücel Bozdağlıoğlu, “Şimdi Ne Değişti”, Dağarcık Türkiye 2012, İzmir: 2010, s.s. 47-48.

[28] Sol, 9 Kasım 2013 ve “Bir Tek Bulgarlarla Kavga Edemedi”, Sol, 15 Ekim 2013.