Ana sayfa 119. Sayı Kullanıcıların hikâyesi

Kullanıcıların hikâyesi

149
PAYLAŞ

İzlem Gözükeleş

Kullanıcı-araç diyalektiği, aracın özel mülk olduğu zaman da vardır, özgür olduğu zaman da. Ancak kullanıcıların özel mülk araçların gelişimine etkide bulunma ve onu faydalı hale getirme şansı çok daha sınırlıdır. Günümüzde ise şirketlerin kullanıcı-araç ilişkisini hem teknik hem de hukuksal olarak kısıtlamaya yönelik girişimleri vardır. Özgür olmamızı istemeseler de 2014’ün tüm bilgisayar kullanıcılarına özgürlük getirmesi dileklerimle…

Yaygın bir düşünce, teknolojinin bilimsel bilgilerin uygulanması olduğudur. Teknoloji doğrusal bir çizgide ilerlemektedir. Biliminsanları laboratuvarlarında bilimsel çalışmalar yapmakta, bu soyut çalışmalar ar-ge (araştırma geliştirme) faaliyetlerine yön vermekte, ar-ge faaliyetlerinden çıkan sonuçlarla mühendisler teknolojik ürünleri tasarlayıp ürünlere son halini vermekte, bu son ürünler de pazarda satışa sunulmaktadır. Bize de bu ürünleri sadece alıp kullanmak kalmaktadır. Bu düşüncenin doğal sonucu, teknoloji ve toplum arasında kurulan tek yönlü ilişkidir. Teknolojinin toplum üzerindeki etkilerine ve sonuçlarına odaklanılır. Bilgisayarların, sosyal ağların, internetin toplumsal ilişkileri dönüştürdüğünden söz edilir. Ama teknoloji tarihine baktığımızda teknolojinin tasarımını ve gerçekleştirimini yönlendiren, ekonomik, kültürel, örgütsel, politik vb süreçleri görürüz. Teknoloji farklı güçlerin bir mücadele alanıdır. Bu mücadelenin aktörleri, yalnızca bilimciler, siyasetçiler ya da kapitalistler de değildir; kullanıcılar da (az ya da çok) teknolojinin gelişim sürecinde etkilidir. Teknolojinin geliştirildiği ya da kullanıldığı her yerde farklı çıkarların bir çatışması vardır. Tesla’nın yaşam öyküsünden de çok rahat anlaşılabileceği gibi A ya da B teknolojisinin egemen teknoloji olması teknik ya da toplum yararını gözeten bir tercih değil, farklı aktörlerin bir mücadelesinin sonucudur.

Teknolojinin toplumsallığını göz ardı etmenin yanında bir başka eğilim de teknolojinin gelişimini tek bir toplumsal etkene indirgemektir. Bu karmaşık süreci egemen sınıfın tercihlerine ya da ekonomik koşullara indirgemek de doğru değildir. Bu yazıda, teknolojinin gelişim sürecini BT (Bilişim Teknolojileri) kullanıcıları açısından değerlendireceğim. Bugün birçok şirket tasarım aşamasından itibaren kullanıcıları ürün geliştirme sürecine doğrudan katmaya çalışmakta, kullanıcı pratiklerini izlemekte ve yeni ürünlerini de bu geri bildirimler doğrultusunda hazırlamaktadır. Çünkü geçmişteki başarısız projeler, kullanışlı ve faydalı ürünlerin ancak kullanıcı katılımıyla geliştirildiğini öğretti. Bu konuya ilk olarak yazılım mühendisliği bakış açısından yaklaşılacak. Elbette ki şirketlerin kullanıcılar için faydalı olarak gördüğü ürünler gerçekten de faydalı olacak diye bir durum yok. Şirketlerin azami kâr hırsıyla kullanıcının çıkarları kimi zaman birbiriyle çelişmekte. Bu nedenle kullanıcıların, teknolojinin gelişim sürecindeki rollerinin bilinciyle ürüne müdahil olması gerekiyor. Şirketler her ne kadar geri bildirim alma konusunda istekli olsalar da aynı zamanda müdahaleyi sınırlama eğilimi içindeler. Yazının ikinci bölümünde, kullanıcılar olarak kendi önemimizin farkına varabilmek adına etkinlik kuramı kapsamında özne-araç-nesne diyalektiği ele alınacak.

Yazılım mühendisliğinde kullanıcı

Yazılım geliştirmenin en zor ve zaman alıcı aşamasının kullanıcı gereksinimlerinin bir programlama diliyle kodlanması olduğu düşünülür. Meslekten olmayanlar için program kodları, öğrenmesi zahmetli şifreler olarak görünebilir. Oysa sanılanın aksine programlama diline alıştıktan sonra kodlama, yazılım geliştirmenin en kolay kısmıdır. Yazılımcı bilgisayarla programlama dilini kullanarak iletişim kurar. Ne mutlu ki bilgisayarlar insanlar gibi değildir, tutarlıdır. Donanımda, işletim sisteminde ya da geliştirdiğiniz yazılımda bir hata yoksa aynı girdiler için her zaman aynı çıktıyı alırsınız.

Kullanıcı gereksinimlerinin belirlenip tasarlanması daha karmaşıktır ve birçok yazılım projesinin başarısızlıkla sonuçlanmasının nedenlerini burada aramak gerekir. Kullanıcı isteklerini belirtir, yazılımcı kodlar ve kullanıcı istediği yazılıma kavuşur. Ama ortaya çıkan yazılım kullanıcıyı tatmin etmez. Çünkü (Leffingwell ve, Widrig, 2000):

– Kullanıcılar ne istediklerini bilmezler ya da bunu tam olarak ifade edemezler.

– Yazılımcı ortaya bir ürün çıkarır. Kullanıcılara “işte istediğiniz bu!” der. İşte o ana kadar kullanıcı ne istediğini bildiğini düşünmektedir.

– Yazılımcı kullanıcıların ihtiyaçlarını, kullanıcılardan daha iyi anladığı düşünmektedir.

Bu sorunların aşılmasına yönelik farklı yazılım geliştirme yöntemleri ortaya çıkmıştır. Tüm bu yöntemlerin ortak özelliği kullanıcıları sadece yazılımı kullanacak kişiler olarak görmek yerine onları yazılım geliştirme sürecinin bir bileşeni olarak görmeleridir. Kullanıcılar, sürecin en başından itibaren projeye aktif olarak katılırlar. Katkılarıyla yazılımı şekillendirirler. Kullanıcıların teknik bilgisi sınırlıdır, yazılımcıların da çalışılan alana dair uzmanlığı… Örneğin, bir hastane için yazılım geliştiriliyorsa, yazılım, günlük iş süreçlerinin birebir sayısal ortama aktarılması olarak düşünülmemelidir. İş süreci sayısal ortama aktarılırken teknik olanaklarla yeniden yapılandırılır. Bu yeniden yapılandırma, yazılımcıların da hastane çalışanlarının da uzmanlık alanlarını aşan, başarılı bir sonuç için beraber çalışmayı zorunlu kılan bir süreçtir.

Anketler, görüşmeler, beyin fırtınaları, prototipler, kullanıcı hikâyeleri, kullanım senaryoları vb araçlarla yazılımın kullanıcıların gereksinimleri doğrultusunda geliştirilmesi sağlanır. Kullanıcılar, yazılımın her safhasında yer alarak yazılımı kendi gereksinimleri doğrultusunda biçimlendirirler.

Bugün birçok yazılımcı için kullanıcıların bilişim projelerinde aktif rol üstlenmesinin gerekliliği (her zaman uyulmasa da) olağan bir durumdur. Ancak 1950’lerden 1980’lere kadar bilişim teknolojilerinin tasarımı ve gerçekleştirimi bilişim profesyonellerinin kontrolündeydi. Kullanıcıların ürün gelişimine katkısı ve etkisi son derece sınırlıydı. Bu bağlamda, 1980’lerde Finlandiya’da güçlü sol hareketin etkisiyle ortaya çıkan ve Finlandiya Maliye Bakanlığı tarafından desteklenen BSİSİ (Bilişim Sistemlerinin İşleyişinden Sorumlu İnsanlar) eğitim programı etkinlik kuramı (activity theory) yaklaşımı üzerine kurulu olan önemli bir deneyimdir. BSİSİ programı, işletmelerdeki etkinlikler hakkında yetersiz bilgi sahibi olan bilişim profesyonelleriyle işletme çalışanları arasındaki bilgi alışverişini kolaylaştırmayı amaçlıyordu. Böylece bilişim sistemleri yalnızca bilişim profesyonellerinin yönlendirmesiyle değil iş süreçlerine daha hakim olan BSİSİ uzmanlarının katkılarıyla şekillenecekti. Bir ölçüde başarılı da olundu. Fakat BSİSİ, bilişim profesyonellerinin eleştirilen konumundan sonra yeni bir uzmanlar katmanı yarattı, özellikle daha alt seviyelerde çalışan işçilerin bakış açılarına yeterince önem verilmedi (Vehviläinen, 2005).

Bu sorun, BSİSİ komitesi üyesi olan Eeva Piispanen ve arkadaşlarını yeni arayışlara yöneltti. Piispanen, etkinlik kuramının uygulamasının bireysel deneyimlerin paylaşımına daha çok olanak verecek şekilde geliştirilmesi gerektiğini savunuyordu. Bu doğrultuda geliştirilen sosyo-drama yaklaşımı işyerinde daha katılımcı bir ortam sağlayarak iş süreçlerinin oluşturulmasında temel bir rol üstlendi (age).

1990’ların sonunda yazılım mühendisleri kullanıcıların katılımının önemini iyice anlamıştı. “Aşırı Programlama” (Extreme Programming), “Çevik Yazılım Geliştirme” vb yaklaşımlarda bunun örneklerini görebiliriz. Eric Raymond’un (2008), Özgür Yazılım/Açık Kaynak Kod’un başarısını değerlendirirken ele aldığı konular da özellikle kullanıcı katılımının yazılım projelerindeki değeri ile ilgilidir:

“6. Programın oluşumunda kullanıcıların katkısına başvurmak, kod geliştirmede ve arıza (hata) gidermede en etkili ve rahat yoldur (s.6)…

“7. Piyasaya erken ve sıklıkla sür. Müşterilerinin sesine kulak ver (s.8)…

“8. Geliştirme ortağı havuzu ve beta sınayıcı yeterince büyükse, sorunlar çabucak belirlenir ve   halledilir (s.9)…

“11. İyi fikirlere ulaşmada bir sonraki en iyi adım, kullanıcılardan gelen iyi fikirleri elde etmektir. Bazı durumlarda bir sonraki daha da iyidir.”

“BT sistemleri (ya da uygulamaları) zaten insanlar için geliştirilmiyor mu? Bu kadar söze ne gerek vardı?” diyenler çıkabilir. Ne yazık ki bugün bile birçok BT sistemi, kullanıcı katılımının eksikliği nedeni ile kullanışlı değildir ve kullanıcıların gerçek gereksinimlerine yanıt verememektedir. Bunun için başta Fatih Projesi olmak üzere Kamu’daki BT projelerine bakmak yeterlidir (http://dergi.bmo.org.tr/sayi-2/fatih-projesi-sorunlar-riskler-ve-endiseler).

Bilişim teknolojilerinin iş süreçlerine etkisinden, iş süreçlerini yeniden yapılandırıcı rolünden sıklıkla söz edilmesine rağmen kullanıcının bilişim sistemleriyle etkileşimi tek yönlü olarak algılanmakta, bilişim sistemlerinin kullanıcıları, kurumları ya da örgütleri belirledikleri varsayılmaktadır. Kullanıcılarla sistemler arasındaki karşılıklı ilişki görmezden gelinmektedir. Ancak ürün piyasaya sürüldükten sonra bile kullanıcılar ürünü, tasarlayanların amaçlarından farklı yönlerde kullanarak ya da ürünün sonraki sürümlerini kullanım pratikleriyle dönüştürerek etkilemektedirler. Yukarıda söz edilen etkinlik kuramı, insan teknoloji ilişkisinin anlaşılması açısından elverişli bir çerçeve sunmaktadır.

Etkinlik kuramı

Parmak güneşi gösterdiğinde,aptallar parmağa bakar;
parmaktan başka bir şey görmezler.
Güneşe bakanlar daha da aptaldır;körleşir.
Önemli olan parmakla güneş arasında uçan kuşu görebilmektir.

Bir Maya atasözü

Etkinlik kuramının kökenlerini 19. yüzyıla hatta daha öncesine kadar götürmek mümkün. Yukarıdaki Maya atasözünde, Simurg’un hikayesinde ya da “önce eylem vardı” diyen Goethe’de etkinlik kuramının öncülleri görülebilir.

Günümüzdeki anlamıyla etkinlik kuramının temelinde ise 1917 Ekim Devrimi sonrasında Marksist bir psikoloji yaratma çabası içinde olan Sovyet bilimcilerin çalışmaları vardır. Psikolojiyi Marksist bir temelde yapılandırmak için 1920’lerde ve 1930’larda hararetli tartışmalar yapılır. Bu tartışmalar sonucundaki ilk koyutları (postulat) da “bilincin ve etkinliğin bütünlüğü ve ayrılamazlığı” olur. Bunun anlamı insan zihninin varoluşunun ve gelişiminin ancak anlamlı, hedef yönelimli, toplumsal olarak belirlenmiş insan-doğa etkileşimi bağlamında anlaşılabileceğidir (Kaptelinin ve diğerleri, 1995).

Bu ilke, psikolojik analiz birimi olarak insan eylemini temel alan Sergey Rubinshtein ve günümüzde çocuk gelişimi üzerine çalışmalarıyla tanınan, kültürel-tarihsel psikolojinin kurucusu (ne yazık ki çok genç yaşta kaybettiğimiz) Vygotsky tarafından ayrıntılandırılır. Kültürel-tarihsel psikoloji daha sonra, Vygotsky’nin de öğrencisi olan, Alexey Leontiev tarafından etkinlik kuramı adıyla geliştirilir. Etkinlik kuramı birçok açıdan Vygotsky’nin kültürel-tarihsel kuramının devamı niteliğindedir ve günümüzde Kültürel Tarihsel Etkinlik Kuramı (CHAT – cultural-historical activity theory) olarak da bilinmektedir. (Kaptelinin ve Nardi, 2006)

Etkinlik kuramı uzun yıllar Sovyet psikologların çalışmalarının temelini oluşturan kavramsal bir çerçeve olur. 1980’lerin ortalarına kadar SSCB sınırlarının dışına çıkmaz. Yrjö Engeström’in (1987) “Gelişerek Öğrenme” başlıklı makalesi SSCB sınırları dışındaki ilk etkinlik kuramı makalesidir (bkz. http://en.wikipedia.org/wiki/Activity_theory#The_history_of_activity_theory). İskandinavyalı araştırmacılar etkinlik kuramını batıdaki farklı teorilerle (bilişsel bilim, Amerikan pragmatizmi, kurmacılık, aktör-ağ kuramı) entegre etme ve geliştirme yönünde çalışmalar yaparlar. Etkinlik kuramı çalışmaları sadece psikoloji ile de sınırlı kalmaz. Kuram günümüzde, toplumsal ve örgütsel çalışmaların yanında bilgisayar ve insan etkileşimi alanında da kullanılmaktadır.

Marx, kimi zaman, Felsefenin Sefaleti adlı eserinde söz ettiği “el değirmeni size feodal beylerin olduğu bir toplumu, buhar makinesi ise sanayi kapitalistinin olduğu bir toplumu verir” (bkz. http://www.marxists.org/archive/marx/works/1847/poverty-philosophy/ch02.htm) sözünden yola çıkılarak teknolojik belirlenimci olmakla itham edilir. İronik olarak etkinlik kuramı, Marx’ın yabancılaşma kuramıyla yakından ilişkili ve birçok yerde teknolojik determinizme karşı kullanılan bir kuramdır.

Ayrıca etkinlik kuramını harfi harfine bir kuram olarak değerlendirmemek gerekir. Birincisi, etkinlik kuramı Leontiev’in yaklaşımı ile tanınmasına rağmen aynı kuramı temel alan farklı yaklaşımlar da vardır. İkincisi, gerçek anlamda bir kuramdan çok temel ilkeleri ve bakış açısıyla daha özel kuramlar için bir temel oluşturur. Dolayısıyla, etkinlik kuramı öngören (predictive) değil, tanımlayıcı ve açıklayıcı bir kuramdır. (Kaptelinin ve diğerleri, 1995)

Şimdi bu kuramın temel ilkelerine bakalım.

1) Nesne yönelimlilik: Önce etkinlik vardı

Etkinlik kuramının temelinde etkinlik vardır. Etkinliği en basit haliyle aşağıdaki gibi, insan ve nesne arasında bir ilişki olarak tanımlayabiliriz:

Temel analiz birimi olarak etkinliği ele aldığımızda özne ve nesneyi ayrı olarak değil karşılıklı etkileşim içinde bir bütün olarak analiz ederiz. Birincisi, öznenin ve nesnenin özellikleri bu karşılıklı etkileşimle ortaya çıkar. İkincisi, öznedeki ve nesnedeki gelişimin kaynağı etkinliktir. Örneğin, güçlü bir insanın ağır yükleri güçlü olduğu için kaldırabildiği çıkarımında bulunmak eksik olacaktır. Etkinlik kuramı bakış açısıyla baktığımızda insanın ağır yükleri kaldırarak güçlendiği sonucuna varırız (age).

Ancak burada okuyucu nesne (object) konusunda uyarmak isterim. Etkinlik kuramında yer alan nesne kavramıyla kullanılan araç ifade edilmez. Nesne, nihai amaçtır. Özne-nesne ilişkisini daha iyi anlayabilmek için aynı ilişkiyi güç ve gereksinim diyalektiği bağlamında ele alan Ollman’ın (2013) Yabancılaşma adlı eserinden faydalanabiliriz. Ollman gücü yetenek, beceri, işlev ve kapasite olarak tanımlarken gereksinim hemen bulunamayan bir şey için duyulan arzudur. Bu gereksinimler yemek yemek, su içmek, üremek gibi hayvansal gereksinimler olabileceği gibi arkadaşlık, cinsellik, eğlenme gibi türsel gereksinimler de olabilir. Kısacası etkinlik kuramında özne-nesne ilişkisinde özne arzulayan güç sahibine, nesne de o gücü tatmin edecek gereksinime işaret eder.

Yukarıdaki açıklamadan da anlaşılabileceği gibi etkinlik, gereksinim sahibi ve bu gereksinimi kendi dışında bir nesnede gideren öznenin etkinliğidir. Etkinlikte bulunan özne, gereksinim sahibi ve bu gereksinimi giderebilmek için gerekli yeteneklere sahip bir öznedir. Etkileşime rağmen asimetrik bir ilişki vardır. Etkinliği başlatan irade sahibi öznedir. Bu özne, insan da olabilir başka bir canlı da. Ama cansız, güçten ve dolayısıyla bir gereksinimden yoksun olan nesnenin etkinliğinden söz edemeyiz.

Kısacası etkinliği, kültürel ve toplumsal olarak belirlenmiş nesnel gerçeklik içinde, güç sahibi öznenin, gereksinimini gidermek üzere nesneye amaçlı yönelimi olarak tanımlayabiliriz.

2) İçselleştirme ve dışsallaştırma

İçselleştirme ve dışsallaştırma, Sovyet psikoloji okulunun temeli olan “bilincin ve etkinliğin bütünlüğü ve ayrılamazlığı”ndan yola çıkar. İçsel ve dışsal etkinlikler arasında bir ayrım vardır. İçselleştirme ve dışsallaştırma iki boyutta incelenebilir. Birinci boyut, zihinsel süreçler ve dışsal davranışlar arasındadır. İkinci boyut ise bireysel ve bireyler arası olan arasındadır (Kaptelinin ve Nardi, 2006).

Zihinsel süreçler ve dışsal davranışlar: Her ikisinin de ayrı olarak düşünülmemesi, bütünsel bir süreç ve ilişki olarak değerlendirilmesi gerekir. İçselleştirme, dışsal etkinliklerin içsel düzleme aktarımıdır. Örneğin bir çocuk, toplamayı ilk başta parmaklarıyla gerçekleştiriyor olabilir. Daha sonra bu eylem içselleştirilerek kafadan gerçekleştirilecektir. Fakat içselleştirme, dışsal etkinliğin, daha önce var olan içsel bir düzleme aktarımı değildir; içsel düzlem içselleştirme sürecinde oluşmaktadır. Bilgisayar klavyesini henüz yeni yeni kullanmaya başlayan biri klavyenin tuşlarına bakarak yazar. Zamanla klavyeye bakma oranı azalır. Kullanıcı klavye kullanımını içselleştirirken elbette ki zihninde bir klavye yaratmaz. İçselleştirirken gerçek dünyadan farklı bir temsil oluşur.

Dışsallaştırma ise içsel süreçlerin tamir edilmesinin ya da ölçeklendirilmesinin gerektiği durumlarda ortaya çıkar. Örneğin matematiksel işlemlerin zihinsel yapılamayacak kadar karmaşıklaşması etkinliğin dışsallaştırmasını gerektirebilir. Ya da daha önce içsel olan bir etkinlik diğer insanlarla ortak gerçekleştirilecekse etkinliği koordinasyonu için dışsallaştırma gerekebilir.

Bireysel ve bireyler arası: Zihinsel yeteneklerin iki aşaması vardır. Birinci aşama, öğrenen birey ve diğer insanlar arasındadır. İkinci aşama ise bu yeteneğin içselleştirilmesidir. Yukarıdaki boyutta olduğu gibi bu boyutta da karşılıklı bir dönüşüm söz konusudur. Dışsallaştırma yine herhangi bir aksama ya da yetersizlik durumunda devreye girmektedir.

3) Dolayım (mediation)

İnsan-nesne etkileşimi gerçek hayatta nadir olarak dolaysızdır. Etkinlik çoğunlukla aşağıdaki gibidir ve bir araç dolayımıyla gerçekleşir:

Dolayım, etkinlik kuramında temel bir role sahiptir. Birincisi, dışsallaştırma araçlarla olur ve araçlar insanın gerçeklikle kurduğu ilişkiyi biçimlendirir. Dışsal ve içsel etkinlikler bir bütün olarak değerlendirildiğinden dışsal etkinlikteki bir değişim içsel olanı da etkiler. İkincisi, araçlar insanlığın kültürel birikiminin sonucu oluşur. Bir araçta geçmiş kuşakların tecrübeleri vardır. Herhangi bir sorunu çözmek için icat edilmiş, değişen ihtiyaçlara göre değiştirilmiştir. Araçlar, geçmiş tecrübelerle şekillenirler. Herhangi bir araç insanın dışsal davranışlarını ve zihinsel süreçlerini etkiler. Ancak aynı aracın etkinliğin gelişimi içinde oluştuğu ve aracın belirli bir tarihsel dönemin kültürünü taşıdığı unutulmamalıdır.

Vygotsky’ye göre fiziksel ve psikolojik olmak üzere iki tip araç vardır. Fiziksel araçlar, fiziksel nesneleri kontrol etmek için kullanılırken psikolojik araçlar diğer insanlar ya da insanların kendileri için kullanılır. (Kaptelinin ve diğerleri, 1995 )

Bu bağlamda, özne, araç ve nesne etkinlik kuramının üç temel bileşenidir. Bu üçü arasında karşılıklı bir ilişki vardır ve bu ilişki süreç içinde değişebilir. Araç, özneye nesneyi dönüştürme ve kontrol etme şansı verirken, bu etkinlik sadece aracın nesnel sınırlılıkları çerçevesinde gerçekleşir. Ayrıca teknolojik belirlenimcilerin görmezden geldiği gibi bu araçlar bir boşlukta değil belirli bir tarihsel ve kültürel ortamda kullanılır ve yine bu ortam ve ilişkiler tarafından şekillendirilir.

4) Etkinliğin hiyerarşik yapısı: işlem, eylem ve etkinlik

Önceki bölümde, Goethe gibi “Önce eylem vardı” yerine etkinliği tercih ettim. Çünkü yukarıda belirtildiği gibi etkinlik kuramında analiz birimi etkinliktir ve işlem, eylem, etkinlik kuramda farklı anlamlara sahiptir.

Eylem, insanın gereksinimini gidermek için gerçekleştirdiği amaçlı süreçlerdir. Belirli bir hedef için farklı eylemler gerçekleştirilebilir. Örneğin, özgür yazılımın sendikalarda kullanımı hakkında bir rapor hazırlayıp arkadaşınıza göndereceksiniz. Bu doğrultuda, araştırma yapmak, notlar almak, raporu yazmak ve daha sonra bu raporu arkadaşınıza e-posta ile göndermeniz gerekecek. Bunların hepsi, farklı düzeylerde eylemlerdir. Buradaki asıl amacınız, etkinliğinizin temel güdüsü özgür yazılımın sendikalarda kullanımını sağlamaktır. Araştırma yapmak, notlar almak ve notlarınızı raporlaştırmak bu etkinliği gerçekleştirmek için olan eylemlerinizdir. Diyelim ki notlarınızı ilk başta not defterlerine aldınız ve bunları bilgisayara geçireceksiniz. Eğer tecrübeli bir bilgisayar kullanıcısıysanız yazmak sizin için artık bilinçli değil, otomatik bir eylem olacaktır. Buna da işlem adı verilmektedir (age).

Bir diğer deyişle etkinlikler, gereksinimlerle güdülenirler, amaçlı eylemlerle uygulanırlar ve hedefi olmayan işlemler içerirler. Bu hiyerarşik yapı, özellikle eylem ve işlemler arasındaki dönüşümler için yararlı bir çerçeve sunar. Örneğin BT ürünlerinin kullanımını kolaylaştırmak için yeni ve tecrübeli kullanıcılar arasında bir ayrım yapmak gerekir. Yeni kullanıcıların eylemleri tecrübeli kullanıcılarda işleme dönüşebilir. Ürünün bu dönüşüme olanak vermesi kullanılabilirliği artırır.

5) Gelişim

Etkinlik kuramına göre insanın gerçeklikle etkileşimi gelişim bağlamında incelenmelidir. Bu, etkinlik kuramının temel araştırma yöntemidir. Etkinlik kuramı, üzerinde yükseldiği Marksizm gibi, olguları durağan değil, sürekli bir gelişim ve değişim halinde inceler.

Etkinlik kuramını bu temel ilkeler çerçevesinde, farklı ve çelişik süreçler içeren bir bütün olarak değerlendirmemiz gerekir. Etkileşim kuramını, bireyin üyesi olduğu sosyal grubu ve bu grupla olan ilişkilerini de içerecek şekilde aşağıdaki gibi gösterebiliriz: (Usluel ve Demirarslan, 2005)

Kurallar, “etkinlikteki eylem ve etkileşimleri düzenleyen formal ve informal kurallardır. Toplumsal standartları, normları, politikaları, stratejileri, etik konuları içerdiği gibi, bireysel değer ve inançları da içerirler. ” (age); işbölümü ise “etkinlikte yer alan topluluk üyeleri arasında yetki, statü ve görevlerin düzenleniş biçimidir. ” (age).

Bütün resme baktığımızda, tüm bileşenlerin etkileşim halinde olduğunu, tek yönlü bir belirleme ilişkisi olmadığını söyleyebiliriz. Hiçbir bileşen ya da ilişki değişmez değildir ve sürekli bir değişim vardır. İçselleştirme ve dışsallaştırma süreçleri, özneyi, araçları ve nesneyi dönüştürür, geliştirir.

Örneğin, gereksinimi gidermek üzere bir nesneye yönelen ve bunu bir teknoloji dolayımıyla gerçekleştirmek isteyen özne, doğaldır ki, içinde bulunduğu koşullara göre hareket etmektedir. Bu gereksinimin giderilmesi, özneyi ve nesneyi değiştirdiği gibi, koşulları da değiştirecektir. Bu değişim sonucunda doğan yeni güç ve gereksinimler, yeni araçların oluşumunu ya da değişimini koşullandıracaktır.

Kaynak. http://theydontwantyou.to/index.tr.html

Kendini özgürleştir!

BT’nin tarihi teknolojinin gelişimine yön veren kullanıcıların hikâyeleriyle doludur. Örneğin BT tarihinde daha PC’ler (kişisel bilgisayar) ortaya çıkmadan kendi küçük bilgisayarlarını yapan bilgisayar meraklılarına rastlarız. Bu dönemde, hem hükümetler hem de BT şirketleri, daha güçsüz ve birçok açıdan sınırlı kapasiteye sahip olan bilgisayarlara kimsenin ihtiyacı olamayacağını düşünmektedir: “İnsanlar evlerinde neden bilgisayar bulundurmak istesinler ki?” Bugün bu soru bize anlamsız geliyorsa bunu amatör toplulukların oluşmasına ve bu toplulukların katkılarıyla PC endüstrisinin temellerinin atılmasına borçluyuz (Haddon, 2005).

Linus Torvalds’ın hikâyesi de benzerdir. Torvalds belki merakını gidermek belki de eğlenmek için PC üzerinde çalışabilen bir işletim sistemi geliştirmek istemiştir. Bunun için çeşitli araçlar kullanır: PC ve daha önceki özgür yazılımcıların hazırladığı GNU yazılımları. Etkinliğinin sonucunda artık ne GNU eski GNU’dur, ne PC eski PC’dir, ne de internet eski internettir.

Bunlar uç örnekler olarak görülebilir. Fazla teknik bilgisi olmayan kullanıcıların böyle bir şansının olmayacağı düşünülebilir. Ama internetin bugün en önemli bileşenlerinden biri bu “fazla teknik bilgisi olmayan kullanıcılar”dır. Bu kullanıcıların e-posta listelerinde bir araya gelip oluşturduğu sanal topluluklar günümüzdeki sosyal ağların öncülleridir. İnterneti farklı amaçlar için kullanan insanların pratikleri, bu farklı amaçlar için geliştirilen yazılımları yönlendirmiştir. Merkeziyetçi ya da ademi merkeziyetçi bir ağı tercih ederken internetin gelişimi konusunda bir tercihte bulunursunuz. Toplulukların tercihi, internetin gelişim yönünü de belirler.

Kullanıcı-araç diyalektiği, aracın özel mülk olduğu zaman da vardır, özgür olduğu zaman da. Ancak kullanıcıların özel mülk araçların gelişimine etkide bulunma ve onu faydalı hale getirme şansı çok daha sınırlıdır. Günümüzde ise şirketlerin kullanıcı-araç ilişkisini hem teknik hem de hukuksal olarak kısıtlamaya yönelik girişimleri vardır. PC devriminin ertesinde akıllı telefonlarda, tabletlerde ve başka bilgisayarlarda kullanıcının araca müdahalesini engellemeye çalışan bir karşı devrim süreci yaşanmaktadır. Bugün kullanıcıların gerçekliğe müdahale araçlarından biri olan özgür yazılım, gereksinimlerin giderilmesini sağladığı ve kullanıcılar tarafından bu amaç doğrultusunda yeniden üretilebildiği için internette (görece) özgür bir ortam yaratılabilmiştir. Atılan tweet ile toplumun değiştiğini söyleyenlere şunu hatırlatmak isterim: Her telefondan atılan tweet aynı değildir! Telefonunuz onların kontrolündeyse ve sizin bu araçla olan ilişkiniz sınırlanmışsa değişimler (örneğin sansür) karşısında çaresiz kalacaksınızdır. Çünkü araçlarınızın gelişiminde ya da değişiminde sizin özgür iradeniz son derece kısıtlı olacağından, kullandığınız araç daha çok şirketlerin çıkarlarına göre şekillenecektir.

Onlar özgür olmamızı istemese de 2014’ün tüm bilgisayar kullanıcılarına özgürlük getirmesi dileklerimle…

Kaynaklar

1) Engeström, Y. (1987), Learning by expanding, An activity-theoretical approach to developmental research.

2) Haddon, L. (2005), The innovatory use of ICTs. In Everyday Innovators (pp. 54-66), Springer Netherlands.

3) Kaptelinin, V., Kuutti, K., Bannon, L. (1995); Activity theory: Basic concepts and applications. Human-computer interaction (pp. 189-201), Springer Berlin Heidelberg.

4) Kaptelinin, V., Nardi, B. A. (2006); Acting with technology, Mit Press.

5) Leffingwell, D., Widrig, D. A. (2000); Managing software requirements: a unified approach, Addison-Wesley Professional.

6) Ollman, B.,(2013), Yabancılaşma: Marx’ın Kapitalist Toplumdaki İnsan Anlayışı, Çeviri: Ayşegül Kars, Yordam Kitap.

7) Raymond, E. S. (2008), Katedral ve Pazar, EMO.

8) Usluel, Y. K., Demiraslan, Y. (2005); Bilgi ve iletişim teknolojilerinin öğrenme-öğretme sürecine entegrasyonunu incelemede bir çerçeve: Etkinlik kuramı, Hacettepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, 28, 134-142.

9) Vehviläinen, M. (2005); The construction of “equal agency” in the development of technology. In Everyday Innovators (pp. 203-217), Springer Netherlands.