Ana sayfa 119. Sayı Mahbeslerden hapishanelere, hapishanelerden cezaevlerine… Osmanlı’dan günümüze kapatılma

Mahbeslerden hapishanelere, hapishanelerden cezaevlerine… Osmanlı’dan günümüze kapatılma

431
PAYLAŞ

Mustafa Eren

Türkiye’de kapatılma mekanları mahbeslerden hapishanelere hapishanelerden cezaevlerine evrilmiş ve bu geçiş süreci 1990’larda ve 2000’li yıllarda kesintisiz olarak devam etmiştir. Türkiye siyasi tarihinin hapishanelerin evrimi üzerinden okunması, bu tarihe farklı bir gözle bakma imkânları sunmaktadır.

Yasalar, mimarideki dönüşüm ve pratikler göz önüne alınarak Osmanlı’dan günümüze Türkiye’nin hapishaneler tarihine bakıldığında “mahbes”, “hapishane” ve “cezaevi” olmak üzere üç aşama olduğu iddia edilebilir. Türkiye hapishaneleri mahbesten hapishaneye, hapishaneden cezaevine evrilmiştir.

MAHBES (ZİNDAN) DÖNEMİ

Osmanlı’nın hukuk sistemi İslam hukukuna dayanır. Şer’i hukuk temel olduğu ancak bunun yanı sıra örfi hukukun varlığının da görüldüğü Osmanlı’da bedeni cezalar esastır ancak tazir (1) cezalarının bir çeşidi olarak insanların kapatılması söz konusudur. Buna rağmen “hürriyeti bağlayıcı cezaların infaz edildiği yer” anlamında hapishanelerden söz edilemez. Bu cezanın Osmanlı hukukuna girişi 19. yüzyılda gerçekleşir. Daha öncesinde özellikle kanunnameler hapis cezasına temel teşkil etmektedir. Örneğin 1512-1520 tarihleri arasında tahtta bulunan I. Selim’in Kanunnamesi’ne göre kamu yararı gözetilerek hapis ve para cezası birlikte veya tercih edilerek uygulanabilir. Ayrıca aynı Kanunname’nin 33. maddesine göre müttehem (şüpheli) ve mazınne (bir şey olduğu tahmin edilen) olanların tutuklanması, 50. maddesine göre ise hakim kararı olmadan kimsenin tutuklanmaması emredilmektedir.

19.yüzyıla kadar Osmanlı’da hapishane yerine çeşitli terimler kullanılmıştır. “Mahbes”, “mahpes” ve “zindan” bunların en bilinenleridir. Mimari anlamda insanları kapatmak amacıyla inşa edilmiş mekanlar söz konusu olmadığından, kapatılma için kullanılan her yer mahbes olarak görülebilir. Bu yüzden farklı kültür ve mimarilerden devralınan, farklı amaçlarla inşa edilen yapılara zindan işlevi yüklenmiştir. Osmanlı’da uzunca bir süre başta kaleler ve kuleler olmak üzere devlet dairelerinin bodrum katları, tersanelerin belli bölümleri ve hatta kadınlar için imamların, muhtarların ve daha da ötesi mahbeslerde görevli kadın memurların evleri ve sarayın bazı bölümleri birer mahbes işlevi görmüştür. Bunlardan kale içlerinde, burçlarda yer alanlara, Farsça “karanlık ve kasvetli yer” anlamına gelen zindan denilmiştir.

Yedikule Zindanları’nda bir kulenin iç yapısı.

Osmanlı’nın ilk dönemlerinde zindanlar Subaşı’nın denetimindedir ve buralarda tutulanların yaşam koşullarını ve uyulacak kuralları düzenleyen bir kanun ya da nizamname bulunmamaktadır.

Osmanlı’da insanların kapatılması için kullanılan mekanların çeşitliliği verilen cezaların çeşitli oluşuyla da ilgilidir. Osmanlı hukukunda hürriyeti bağlayıcı cezalar, müebbet kürek, muvakkat (süreli) kürek; süresiz, müebbet ve muvakkat hapis; müebbet ve muvakkat kalabentlik; müebbet ve muvakkat sürgündür. Osmanlı’da sürgün cezası da kapatılmayla içi içe geçmiş durumdadır. İktidar tarafından suç işlediğine kanaat getirilen bir kişi bir adada, kale surları içerisinde veya bir zindanda yaşamaya mahkum edilebilir. Adaya sürgün cezası cezirebent, kaleye ve zindana sürgün cezaları ise kalebent veya zindanbent olarak adlandırılmaktadır. İç içe geçmiş olan sürgün ve kapatılma cezaları, Osmanlı’da kapatılmanın sadece dört duvarla sınırlı olarak ele alınmadığını göstermektedir. İçerisinde normal hayatın aktığı tüm bir adanın veya kale surlarının sınırları da hapishane işlevi görebilmektedir. Cezirebent ve kalebent cezalarında amaç kapatılacak kişiyi dört duvar arasına koyup tüm insanlarla ilişkisini kesmek değil, doğup büyüdüğü veya etkin olduğu eski çevresinden koparıp, yaşam koşullarının daha zorlu ancak kişinin kontrolünün daha kolay olduğu bir ada veya kaleye göndererek etkisiz hale getirmektir.

Kalebentlik

Haklarında hüküm verilen insanların kale sınırları içerisinde tutulması, kaleye hapsetmek anlamına gelen kalebentlik Osmanlı’daki tazir cezalarından biridir. Kalebentlik, Osmanlı’nın ilk dönemlerinde kriminal suçlar için yaygın olarak kullanılan bir ceza değildir, 18. yüzyıldan itibaren yaygınlaşmıştır.

Kalebentlik cezasına mahalli kadılar tarafından karar verilir ancak bu kararların infazı için sadaretin (sadrazam) onayı gereklidir. Kalebentlik cezası idama mahkum olanların cezasının hafifletilmesi ve kalebentliğe çevrilmesi şeklinde de olabilir. Ayrıca gıda maddelerinin tağşişi (içerisinde yabancı madde katmak) veya eksik gramajlı gıda maddesi imali alışkanlığa dönüşürse Müslüman faillere (eğer fail İslam devleti tebaasından olan ve haraç veren Hıristiyan veya Yahudi ise kürek cezası verilir), İstanbul’a gelen koyunların hepsini satın alarak diğer kasapları bundan mahrum bırakıp nizamı bozanlara, “medreseye fahişe getiren” talebelere, nitelikli zimmet suçlularına, miri malı çalanlara, rüşvet alanlara ve yakalanan eşkıyalara da bu ceza verilebilmektedir.

1858 tarihli Ceza Kanunu’nda kalebentlik, “hapis ile nefy (sürgün) cezalarını cami (bir arada bulunduran) bir ceza” olarak tanımlanmakta ve cinayet türü suçların cezası olarak öngörülmektedir. Kanunda “müebbet kalebentlik devletçe tayin olunan kalelerin birinde mücrimin ila vefatihi mahbusen tevkif olunmasıdır” denilirken muvakkat kalebentliğin 3-15 sene arasında olacağı belirtilmektedir. Kanunun çeşitli maddeleriyle müebbet kalebentlikte hükümetin izin vermesi durumunda mahpusun ailesini yanına alabileceği karara bağlanmış; rüşvet, miri malı çalmak, zimmet, kolluk memurlarını başka işlerde istihdam, işkence, resmi belgede sahtecilik, resmi damga ve mühürde sahtecilik, kasten yangın çıkartmak suçları için kalebentlik cezası verileceği belirtilmiştir.

Kalebentlik cezasına çarptırılanlar surlarla çevrili kaleden dışarı çıkmamak üzere bir şehir veya kasabada oturmaya mecbur tutulurlar ve firar veya benzeri durumlar olmadığı durumlarda kale halkıyla bir araya gelebilir, dışarıdakilerle haberleşebilir, kale içerisindeki mabet benzeri yerlere gidebilir, meslek ve sanatlarını icra edebilir, kale içinde arazi kiralayarak bir şeyler yetiştirebilir, bekar olanlar evlenebilirler. Ayrıca eğer davaları devam ediyorsa duruşmaya bir memur eşliğinde gönderilirler. Bunlar genel uygulamalar olmakla beraber kalelerin her birinde farklı uygulamalar da söz konusudur.

Kalebentlik cezasını çekmekte olan mahpus yeni bir suç işlerse daha ağır bir ceza olan kürek cezasına çarptırılmaktadır. Kalebentlik cezasının sona ermesi ise muvakkat kalebentlikte sürenin tamamlanması, müebbet ve süresiz kalebentlikte ise ya affedilmeleri ya da yakınları veya güvenilir mahalle sakinlerinin kefaleti ile mümkündür.

Prangabentlik

Osmanlı’da kapatılma cezasının bir başka infaz şekli ise prangabentliktir. Prangabentlik, hapis cezasının mahpusun ayaklarına zincir bağlanarak infaz edilmesidir.  Osmanlı’da prangabentliğin bir tedbir, cezalandırma ve korkutma aracı olarak 16. yüzyıla kadar uzanan bir geçmişi vardır ve kullanımı Cumhuriyet’e kadar uzanmaktadır. Prangaya vurulan kişiler haklarında verilen hükme göre 1 yıldan başlamak üzere 3, 5, 7, 10, 15 yıl veya ömür boyu kapatılabilirler. Ayaklanmaya katılanlar ile sahtekarlık, kalpazanlık, adam yaralama, yol kesme, iftira, gasp, kız kaçırma, cinayet, öşür ödememe, yalancı şahitlik yapma, askerlikten firar etme ve İslam dini aleyhine dini propaganda yapıp bu konuda kitap yazma fiillerinde bulunanlar bu cezaya çarptırılabilmektedir. Prangabentlik, özellikle de Osmanlı’nın geç döneminde yeterli zabitin, yeterince mahpus alacak kadar geniş hapishane binasının bulunmaması nedeniyle, mahpusları zaptetmek ve kaçmalarını engellemek için bir tedbir aracı olarak işlev görmüştür.

Araştırmalara göre, prangabentlik Osmanlı hukukuna ilk olarak 1838 Askeri Ceza Kanunu ile girmiştir. 1840 tarihli Ceza Kanunu’nda prangabentliğe yer verilmese de aynı yıl yapılan ekte de prangabentlik cezası vardır. Bu ekte prangabentlik cezası verilecek durumlar sıralanır: “Kişileri devlete ve kanunlarına karşı kışkırtmak, hata sonucu işlenen cinayet, yaralama, hırsızlık, zaptiye memurlarına karşı koyma ve silah çekme ve bu yolla yaralama, halktan birine silah çekme ve bu yolla yaralama, sahte evrak düzenleme ve kalpazanlık, şer (kötülük; kavga, gürültü) ve uygunsuzluk.” (2)

1851 ve 1858 tarihli ceza kanunlarında ve 1869 tarihli Askeri Ceza Kanunu’nda da prangabentlik yer almaktadır. Bu kanunların çeşitli maddeleriyle taksirle adam öldürme fiiline (fail sabıkalı ise), adam öldürmeye azmettirme, memura mukavemet ve silah çekme, silahla müessir fiil gibi durumlara prangabentlik cezası öngörülmektedir.

Muvakkat prangabentlik cezası alanların tahliyelerinde de ilginç bir uygulama vardır. Muvakkat prangabentlik cezası alanlar, kendilerine verilen cezanın süresini tamamladıktan sonra tahliye edilebilmek için ahaliden bir kefil göstermek zorundadır yoksa cezaları uzatılır.

Kürek Cezası

Zamanla prangabentlik ile iç içe geçmiş olan bir başka ceza yöntemi ise “kürek”tir. Kürek hapis cezasından daha ağır bir cezadır. Osmanlı donanmalarında ücretle tutulmuş olan kürekçilerin yanı sıra satın alınan esirler, savaş esirleri (forsa) ve mahpuslar da kürekçi olarak kullanılmışlardır. Esirler ve kürek mahkumları, kaçmamaları için ayaklarından zincirli şekilde kürek çeker ve yine zincirli bir şekilde tersanelerde çalıştırılırlar.

Osmanlı kürek cezasını Akdeniz ülkelerinden almış, 16. yüzyıldan itibaren yaygın bir ceza olarak kullanmaya başlamıştır. Mahpusların kürekçi olarak kullanılmasını emreden, bilinen en eski ferman 1550’li tarihlidir. Özellikle Osmanlı’nın donanmasının neredeyse tamamını yitirdiği 1571 İnebahtı deniz savaşı mağlubiyetinden sonra, hızla yeni bir donanma oluşturma zorunluluğu yüzünden kürek cezaları arttırılmış, idam ve dayak cezaları da kürek cezasına çevrilmiştir. 16. yüzyılda sefer zamanları 40-50 bin kürekçiye ihtiyaç duyulduğu düşünülürse mahpusların neden küreğe mahkum edildiği de anlaşılır olacaktır. Ancak 17. yüzyılla beraber yelkenli gemilerin çıkması ve Osmanlı’nın deniz savaşlarının azalmaya başlamasıyla kürek mahkumuna ihtiyaç da azalır. Bu azalmanın bir sonucu olarak kürek cezasına çarptırılanlar gemilerde istihdam edilmez,  ayaklarından zincirli yani prangalı olarak karada hapis tutulmaya başlanır. 18. yüzyıla gelindiğinde kürek cezasına çarptırılmak gemilerde kürek çekmek değil, tersane zindanında hapsedilmek anlamına gelmektedir. 18. yüzyıl başlarında kürek cezasına çarptırılan mahpusların sadece yüzde 10’u çeşitli yük gemilerinde kürek çekmek veya çalıştırılmak üzere cezalandırılmıştır.

Kürek cezasının uygulandığı bazı fiiller ve durumlar şunlardır: Halka zulüm, gasp, hırsızlık, zimmet, kumar, irtidat (dinden çıkmak), mahpusun firarına yardımcı olmak, içki ve sarhoşluk, kasten adam öldürme, kastın aşılması suretiyle adam öldürme, yaralamaya iştirak, yağma (yol kesmek suretiyle eşkıyalık), livata, ırza geçme ve tasaddi (teşebbüs), resmi evrakta sahtecilik, kalpazanlık, casusluk, resmi narhtan (fiyattan) fazlaya mal satmak, düşman ülkesine harp aletleri vermek. Bunların yanı sıra bazı dönemlerde ormandan ağaç kesmek, suyollarını kirletmek, alenen şarap içmek gibi durumlarda dahi kürek cezası verilmiştir.

1610 tarihli bir adaletnamede de kürek cezasından söz edilmektedir. Bu adaletnameye göre yüzde 15’ten fazla faiz alan tefecilerden faizler geri alınarak sahiplerine iade edilecek, tespit edilenden fazla faiz almaya devam edenler tutuklanıp başkente gönderilecek ve müebbet kürek cezasına çarptırılacaktır. Aynı adaletnamede karaborsacıların şehre mal getirenleri şehir dışında karşılayıp mallarını zorla ucuza satın almaları ve sonra da şehirde yüksek fiyattan satmaları yasaklanmakta, üreticilerin mallarını bizzat pazarda satabilmeleri “fetva-yı mucibince tanınmış bir hak” olarak kabul edilmekte ve bunu engelleyen kişilerin Müslüman ise kalebentlik gayrimüslim ise kürek cezasına çarptırılması kararlaştırılmaktadır.

Tanzimat’la beraber ilan edilen ceza kanunlarında da kürek cezası yer almaktadır. Kürek cezası verilenler veya hapsin infaz tarzı kürek olarak belirlenenler genellikle bulundukları hapishanelerden İstanbul’daki Tersane-i Amire zindanına nakledilirler ve buradan ihtiyaç görülen gemilere dağıtılırlar. Daha az rastlanan uygulama ise kürek mahkumunun İstanbul’a gelmeden doğrudan cezanın infaz edileceği yere gönderilmesidir.

Evliya Çelebi, kürek cezasına çarptırılanların gönderildiği Tersane Zindanı’nda Kanuni zamanında 31.000 mahpus olduğunu belirtmektedir.

Tomrukhaneler

Osmanlı döneminde nezarethane, tutukevi (tevkifhane) olarak kullanılan mekanlardan birisi de “tomrukhane”lerdir. Tomrukhaneler adını önceden bir ceza ve sorgulama aleti olarak kullanılan “tomruk”lardan almaktadır. 19. yüzyılın başlarına kadar, hükümet konaklarının ana giriş kapısının arkasında 4-5 metre uzunluğunda, 40-50 santim eninde, boylu boyunca ortadan ikiye ayrılmış tomruklar tutulmaktadır. Bir başı açılır kapanır vida ile tutturulmuş olan ve kilitlenebilen bu tomruklarda, tutukluların ayak bileklerinin sığabileceği delikler bulunmaktadır. Tutuklular ayaklarından bu tomruklara kilitlenir böylece kaçmaları engellenmiş olur. Tutukluların beslenmekten, tuvalet ihtiyacına kadar tüm ihtiyaçları da burada görülür. Ayaklardan kilitlenilen bu tomrukların yanı sıra tutukluların sadece başlarının dışarıda kalabileceği, bütün vücutlarını içine alan ve “suçlarını itiraf edene kadar” tutuldukları tomruklar da vardır. Tanzimat Fermanı’nın ardından tomruğa vurmak işkence kapsamına alınır ancak bu uygulamanın tamamen kaldırılması, tevkifhanelere gelir sağlanması amacıyla tomrukların satıldığı 1862 yılını bulur.

Mahbes döneminin ana hatları

Osmanlı özelinde, dönüşümün yaşandığı 19. yüzyıla kadar olan ve “mahbes süreci” olarak adlandırdığımız sürece genel hatlarıyla bakıldığında aşağıdaki tespitleri yapabilmek mümkündür:

– Bedeni cezalar hala esastır ancak tazir cezalarının bir çeşidi olarak insanların kapatılması söz konusudur.

– Kapatmak amacıyla inşa edilmiş mekanlar söz konusu değildir. İnsanların kapatılabildiği her yer; kaleler, kuleler, devlet dairelerinin bodrum katları, tersanelerin ve sarayın belli bölümleri, imamların ve muhtarların evleri ve hatta mahbeslerde görevli kadın memurların evleri mahbes olarak kullanılabilmektedir.

– Osmanlı’da kapatılma cezası bedene eza ile beraber uygulanabileceği gibi kürek cezasında olduğu gibi zorunlu çalıştırma ile beraber ve kalebentlik, cezirebentlik cezalarında olduğu gibi sürgün cezası şeklinde de uygulanabilir. Daha da ötesi, kısa süreli ve tedbir amacıyla yapılan kapatmalar tomruğa vurularak da yapılabilir.

– Osmanlı’da kapatılma cezasının bir başka infaz şekli ise prangabentliktir. Prangabentlik, hapis cezasının mahpusun ayaklarına zincir bağlanarak infaz edilmesidir.

– Osmanlı’da kapatılma cezaları muvakkat (süreli) olabileceği gibi İslam’daki tazir cezalarında da görülebileceği gibi “tevbe edinceye kadar” benzeri koşullara bağlanmakla beraber müebbet de olabilmektedir.

– Kanunlarda Müslümanlar ile gayrimüslimler arasında ayrım yapılabilmektedir. Aynı fiil nedeniyle Müslüman failler kalebentlik cezasına, gayrimüslim failler ise daha ağır bir ceza olan kürek cezasına çarptırılabilmektedirler.

Günümüzden  bakıldığında, Osmanlı’nın 19. yüzyıla kadar sürmüş olan bu mahbesler sürecinde işkence yöntemleri, pranga, tomruk ve daha bir dolu eleştirilecek konu bulabilmek mümkündür. Ancak bu eleştirilerin yanı sıra sürgün, cezirebentlik, kalebentlik gibi kişiyi ailesinden koparmadan, bir sosyal çevre içerisinde yaşamasına olanak sağlayabilecek ceza infaz yöntemlerinin varlığı da hapsetmeye alternatif yöntemlerin tartışıldığı günümüzde gerekçeleriyle beraber ufuk açıcı olanaklar taşıyabilir. Bu konu, hapsetmeye alternatif yöntemlerle ilgili olarak bir kenara not edilmelidir.

MAHBESTEN HAPİSHANEYE

Osmanlı’da hapishanelere geçiş süreci 19. yüzyılın ikinci çeyreğinde görünür hale gelir. Bu süreç bir yandan Foucault’un da hapishane üzerine çalışmalarında dikkat çektiği gibi Batı’da hapishanelerin gelişmeye başladığı süreçken diğer yandan Osmanlı’nın kimilerine göre “modernleşmeye” başladığı kimilerine göre ise “yarı sömürge” haline geldiği süreçtir. Cezaların infazında hapishanelerin merkezi bir yer edindiği bu süreç Osmanlı’da da görülürken, bunun kapitalist Batı ile giderek toprak yitiren ve iflas ederek gelir kaynaklarının yönetimini dahi Batılı güçlere bırakan (Duyun-ı Umumiye) Osmanlı arasında hangi dinamiklerle gerçekleştiği tartışması Tanzimat ve aslında bir bütün olarak “Osmanlı modernleşmesi” tartışmalarının da bir prototipi olarak görülebilir.

Bu tartışmaları bir kenara bırakıp, bu sürecin Osmanlı’da nasıl yaşandığına dönecek olursak, 1831 yılında II. Mahmud döneminde, mehterhane olarak kullanılan Sultanahmet’teki İbrahim Paşa Sarayı’nın bir bölümüne “Hapishane-i Umumi” kurulur. Hapishane-i Umumi’nin kuruluşuyla beraber İstanbul zindanları kaldırılır ancak İstanbul dışındaki kalelerin zindan olarak kullanılmasına devam edilir. 1838 tarihinde hapishaneler açısından önemli sonuçları olan, Fransa’nın ilgili emirnamelerinin çevirisi ile oluşturulmuş Askeri Ceza Kanunu’dur. Bu kanunla süreli hapis cezası Osmanlı hukukuna girmiş olur.

Tanzimatın ardından hapishaneler

1839 tarihli Tanzimat Fermanı’nda herkesin kanun önünde eşit olduğu belirtilir. Tanzimat Fermanı’nın ardından kabul edilen 1840 (Kanun-ı Ceza), 1851 (Kanun-ı Cedit) ve 1858 (Ceza Kanunname-i Hümayun) tarihli ceza kanunları ile birlikte Osmanlı’da hürriyeti bağlayıcı ceza öngörülür ve hapis cezası ile infaz biçimlerine ilişkin hükümlere açıkça yer verilir.

1831 yılında II. Mahmud döneminde “Hapishane-i Umumi” nin kurulmasıyla İstanbul zindanları kaldırılır.

3 Mayıs 1840 tarihinde ilan edilen ve 11 yıl yürürlükte kalan Kanun-ı Ceza’ya göre hapis ve kürek cezası verilecek suçlar ile hapislik süreleri şöyledir: Devlet görevlileri ya da herhangi bir kişiye sövmek, itibarına dokunacak laf söylemek 5-25 gün hapis; bir kişiye sövmek, itibarına dokunacak laf söylemek 5-25 gün hapis; bir kişiyi dövmek, alet ile vurmak kabahatlerin derecesine göre 15 gün-3 ay hapis; rüşvet alan memura görevden uzaklaştırma ve kürek; geliri olduğu halde vergi vermeyen kişi için hapis; zabıta tarafından istenilip de özrü olmadan gelmeyen kişiye 10 günden 40 güne kadar hapis; zabtiye ve rabtiye memurlarına silah çeken kişiye Dersaadet’de 2-3 sene kürek cezası, yaralayana 5 sene kürek cezası; bir kişiye silah çekme için 1 sene, silah boşaltma ve yaralama için 3 sene kürek cezası; yol kesip adam öldürmeden soygun yapanlara 7 sene, adam öldürenlere 10 sene kürek cezası. (3)

Yıldız, bu kanunda tek başına hapis cezasına fazla yer verilmemesine ve bir ceza infaz müessesesi olarak hapishanelerden bahsedilmemesine rağmen, Tanzimat süreci ile beraber gündeme gelen “siyasi ve hukuki düsturlar”ın “orta vadede ceza infaz sisteminin tam kalbine yerleşmesine” zemin hazırlayacağını belirtir. (4)

1840 tarihli ceza kanununun ardından “gayrimüslim teb’anın Avrupalı büyük devletlerce giderek daha yoğun olarak Osmanlı adli sisteminin dışına çıkartılmak istenmesi ve fiziki şiddete dayalı kadim ceza uygulamalarının kimi bölgelerdeki siyasi muhalefeti güçlendirmesinin rolü” nedenleriyle “polis” ve “hapishane” eksenli yeni bir iç güvenlik politikası da gündeme gelir. (5) Bu amaçla 8 Haziran 1844 tarihinde resmiyet kazanan Zabtiye teşkilatı kurulur. Teşkilat, polisten ziyade ordu teşkilatı içinde yer alan jandarma benzeri bir kuruluştur. Zabtiye’nin kuruluşunu 1845 yılında Tophane Müşiriyeti’ne bağlı Polis teşkilatının kuruluşu izler. Ancak Yıldız, Nisan 1845 yılında yayınlanan Polis Nizamnamesi’nden yola çıkarak “polis nizamı”nın “fiili olmaktan çok diplomatik ve sembolik değeri olan siyasi bir adım” olduğunu belirtmektedir. (6) 1846 yılında bu konuda bir adım daha atılır ve Zabtiye Müşirliği kurularak Zabtiye ve Polis teşkilatları bu müşirliğe bağlanırlar. Kanunların çıkarıldığı ve yeni teşkilatların kurulduğu bu süreçte mahbeslerin ve mahpusların durumlarının iyileştirilmesi ve mahpusların, mahbeslerde suç tiplerine göre ayrı ayrı tutulması gibi konular da gündeme getirilir.

1851 yılında, 1840 tarihli ceza kanunun eksikliklerini gidermek iddiasıyla Kanun-ı Cedit ilan edilir. 1840 tarihli ceza kanununa göre çok daha geniş kapsamlı ve idarenin merkezileştirilmesinin bir göstergesi olarak okunabilecek olan bu yeni kanun ile hapis cezası, “ceza infaz sisteminin kalbine doğru” bir adım daha atmış olur. Kanun-ı Cedit’te hapsetmeye bir ceza hukuku yaptırımı olarak yer verilir ve hapis cezasının alt sınırı 15 gün üst sınırı ise 15 yıl olarak belirlenir. “Yaralayıcı olmayan aletlerle birbirini dövmeye cesaret eden kişilerin ta’ziren 15 günden 3 aya kadar hapsedileceği”  veya iftira suçuna 5 ile 45 gün arasında ceza verileceği düzenlemeleri Kanun-ı Cedit’te yer alan hapis cezalarına bir örnektir. Bazı maddelerde ise hapis cezasının süresi belirtilmeyerek süresiz hüküm verilmesine olanak sağlanır. Adam öldürme suçuna katılan kadınların ıslah oluncaya kadar hapsedileceği; sarhoşluk ve kumarbazlık suçunu ikinci defa işleyenlerin ıslah oluncaya değin kürek ve pranga cezası ile cezalandırılacağı; noksan dirhem kullanan, narhtan fazlaya eşya satan, hakaret ve sövme suçlarını işleyenlerin, vergisini zamanında ödemeyenlerin hapsedileceği şeklindeki düzenlemeler süresi belli olmayan cezalara örnektir. Kanun-ı Cedit’te infaza ilişkin başka düzenlemeler de vardır. Hasta hükümlülerin tedavi için evlerine gönderileceği, evlerinde geçirdikleri sürenin ceza süresinden mahsup edileceği ve mali yönden zayıf hükümlülerin ihtiyaçlarının giderileceği şeklinde düzenlemeler de bu kanunda yer almaktadır.

Yabancı baskısıyla ıslahat

Mahbesten hapishanelere geçiş sürecinde, yabancı devletlerin büyükelçilerinin ve “uzman”larının doğrudan müdahaleleri de söz konusudur. Bu kişiler tarafından Osmanlı hapishanelerinin durumu ve ıslahı konulu raporlar hazırlanmış, bu kişilerin bazıları Osmanlı padişahları tarafından hapishanelerin ıslahı için görevlendirilmiştir.

İngiliz Büyükelçi Stratford Canning’in raporunun Osmanlı’da hapishanelerin ıslahatında büyük etkileri oldu.

Avrupalı elçiler tarafından Osmanlı mahbeslerine yönelik ilk ciddi çalışma 1851 tarihlidir. İngiltere’nin İstanbul’daki Büyükelçisi Stratford Canning, Osmanlı’daki İngiliz konsoloslarından bulundukları yerlerdeki hapishanelerin durumuyla ilgili gözlemlerini rapor etmelerini ister ve onlara “Hapishaneler ve Hapishane Disiplini Hakkında İnceleme” adını taşıyan 30 soruluk bir anket gönderir. Bu anketlere iki ay içinde, İstanbul, Bursa, İzmir, Kayseri, Sivas, Samsun, Erzurum, Adana, Hama, Halep, Şam, İskenderiye, Bağdad, Musul, Beyrut, Akka, Yafa, Kudüs, Rodos, Girit, Kıbrıs, Midilli Adası, Edirne, Selanik, Enos, Tulca, Varna, Filibe, Arnavutluk, Bingazi, Gıdamis (Trablusgarb’ın kazası), Marzuk ve Trablus’daki konsoloslardan cevaplar gelir. Canning, gelen cevaplar ve raporlar ışığında bir rapor kaleme alır. Bu raporda Osmanlı mahbeslerinin mimari ve idari olarak kötü durumda olduğu konsoloslardan gelen örnekler üzerinden anlatılmaktadır. Canning raporunda medeni ülkelerde bir “hapishane bilimi” oluştuğunu belirterek Osmanlı’ya da ayrıntılarıyla anlattığı bir hapishane modeli önermektedir. (7)

Canning, raporunda gayrimüslim mahpusların durumlarına özellikle eğilmekte ve kötü durumda olduklarını belirtmektedir. Rapor, Osmanlı’ya “Siz topraklarınızdaki azınlıkları, gayrimüslimleri yargılamak istiyorsanız, ıslah edilmiş kurumlar gerek” çağrısıdır. Zira, suç işleyen azınlıklar İngiliz elçiliğine sığınmakta ve onlar da hapishanelerin durumunu gerekçe göstererek bu insanları geri vermemektedir.

Bu rapordan 5 yıl sonra 28 Şubat 1856 tarihinde ilan edilen Islahat Fermanı hapishaneler konusuna da değinmekte ve bu konuda da ıslah öngörmektedir. Fermanın bir maddesi tamamen hapishanelere ayrılmıştır ve bu maddede Canning’in raporunu anımsatır bir şekilde hapishanelerin ıslaha ihtiyaç duyduğu belirtilmektedir:

“İnsan haklarını adaletle bağdaştırmak için, kendilerinden kuşkulanılan kişilerin ya da cezalıların, hükümlü veya tutuklu olarak bulundukları bütün hapishanelerde ve öteki tutukevlerinde, tutukluluk koşullarının olabildiğince kısa bir sürede düzeltilmesine başlanmalıdır ve cezaevlerinde devlet tarafından konulmuş disiplin kurallarına uygun olan işlemler dışında, bedensel ceza, eziyet ve işkenceye benzer eylemler de tümüyle kaldırılmalıdır; bundan başka uygulanacak sert davranışlar yasak olup, yapanlar, cezalandırılacağı gibi, böyle davranışlarda bulunulmasını emreden görevliler ile bu eylemleri yapan kişilerin de, ceza yasası uyarınca görev yerleri değiştirilip, kendileri cezalandırılmalıdır.” (8)

Islahat Fermanı’nın ardından, Mart ayında, 1856 yılı Maliye Hazinesi Bütçesi’ne “hapishaneler için tertib olunan” başlığı altında 2.500.000 kuruş ödenek konulur ve “Dersa’adet ve taşralarda bulunan mahbeslerin tanzimatını müzakere etmek” üzere Meclis-i Tanzimat bünyesinde bir geçici komisyon (Meclis-i Muvakkat) oluşturulur. Oluşturulan bu komisyona danışman olarak Canning’in ülkesinden, İngiltere’den bir binbaşı, miralay (albay) rütbesi verilerek getirtilir. Londra’dan getirtilen Gordon adlı bu danışman, yürüttüğü çalışmalar sonrasında bir rapor hazırlar. Bu rapor, Ocak 1858’de kendisinin de katılımıyla Meclis-i Tanzimat, Meclis-i Vükela ve Padişah Abdülmecit tarafından resmen kabul görür. Bu raporda Osmanlı’daki kapatma kurumlarının tamamı hapishane başlığı altında toplanır; tutuklu ve hükümlülerle erkekler, kadılar ve çocukların farklı yerlere konulması gerektiği belirtilir; hükümlüler cinayet, cünha ve kabahat olmak üzere suç tiplerine göre sınıflara ayrılır ve ayrı yerlerde tutulmaları istenir. Rapora göre tevkifhaneler, çocuklar ve siyasi suç, kabahat suçu, cünha ve cinayet suçu zanlıları için olmak üzere 4 kısım olmalıdır. Hüküm alanların tutulacağı hapishaneler ise kabahat suçu işleyenler için 24 saatten 1 haftaya; cünha suçu işleyenler için 1 haftadan 6 aya ve 6 aydan 3 seneye kadar; ağır suç işleyenler ise 3 seneden 15 seneye kadar kürek cezası için ve müebbeden küreğe mahkum olanlar için olmak üzere 5 ayrı çeşide ayrılmalı ve kadın hapishaneleri bunlardan ayrı olmalıdır. Rapor doğrultusunda Meclis’te İstanbul’da yapılması gereken tevkifhane ve hapishanelerin inşası konusu görüşülür. Buna göre İstanbul’da Bab-ı Zabtiye’de bir tevkifhane, bu tevkifhaneye mahsus bir hastane, diğer zabtiye merkezlerinde birer küçük tevkifhane ve ikinci derecede ıslah ve tedip hapishanelerinin inşasının gerektiği; tersanedeki kürek mahkumlarının tutulduğu yerin de ıslaha ihtiyacının olduğu, tüm bunlar için 20.000 kese akçe gerektiği hesaplanır. Tüm ülke hapishanelerinin ıslahı için ise 50.000 kese gerektiği, bu paranın çok ağır ancak çok gerekli olduğu, bu düzenlemeler yapılmazsa “sefaretler tebasından olanların” teslim edilmemesine can sıkılsa da, “nazar-ı insafla bakılınca” “onların suçlu tebalarını şu bizim zabtiye meclisinin muhakemesine bıraksınlar veya malum halde olan hapishanelerimize koysunlar” demenin mümkün olamayacağı ifade edilir.

Tüm bunların etkisiyle 1858 tarihinde yeni bir kanun çıkarılır. Ceza Kanunname-i Hümayun’u adını taşıyan bu kanun, 1810 tarihli Fransız Ceza Kanunu’nu temel alır, hatta bazı yerleri aynen tercüme edilerek oluşturulur. (9) İlk laik kanun olma yolunda atılmış ciddi bir adım olarak değerlendirilen bu kanunun aynı zamanda ilk sistemli kanun olması nedeniyle Osmanlı ceza mevzuatında önemli bir yeri vardır. 1 Mart 1926 tarihinde kabul edilen 765 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun çıkışına kadar yürürlükte kalmış olan bu kanunda ceza hukukunun genel hükümleri yer almakta ve hapis de bu genel hükümler içerisinde tanımlanmaktadır. Hapis cezası adi ve mevsuf [nitelenmiş] olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Adi hapis cezası 24 saat ile 3 sene arasında, mevsuf hapis cezası ise kürek ve kalebentlik şeklinde 3 ile 15 yıl arasında değişen sürelerde infaz edilmektedir.  Bu kanunla bu döneme kadar tali bir ceza olarak görülen hapis cezası “cezalar sisteminin belkemiğini oluşturacak” düzeye gelir.

Kanunda göze çarpan önemli bir durum da işkencenin ilk defa resmen suç sayılmasıdır.

Gerek Gordon’un raporu gerekse de yeni kanunlar hapishanelerin ıslahını ve yeniden tanzimini öngörmesine rağmen Osmanlı, bütçesinin sınırlı oluşunun da etkisiyle bu adımları yavaş ve ağır aksak atar. Bu nedenle ek tedbirler alma gereği de duyar. 1859 yılında çıkartılan Muhakemat Nizamnamesi’nde hapishanelere ilişkin bazı tedbirler alınması bu durumun bir örneğidir.

Yeni hapishaneler

19.yüzyılın son çeyreğine yaklaşılırken, Batı’nın girişimlerinin de etkisiyle, hapis cezası ceza yasalarının odağına yerleşmekte ve mahbesler yavaş da olsa düzenlenen veya yeniden inşa edilen yapılarla yerlerini hapishanelere bırakmaktadırlar.

1969 yılına kadar Sultanahmet Cezaevi olarak kullanılan Dersaadet Cinayet Tevkifhanesi.

Meclis’in tasarladığı tipteki ilk numune hapishane de 1870 yılında bitirilebilir. (10) Sultanahmet’te inşa edilen bu hapishaneyle birlikte Sultanahmet Meydanı da yeniden düzenlenir ve o tarihten itibaren “Millet Meydanı” adı verilir. Hapishanenin inşaatı biter bitmez yapılan ilk iş hapishaneyi üç gün boyunca yabancı elçiler ve halkın ziyaretine açmak olur. Osmanlı, 1871 yılının Ocak ayında sadrazam ve vükela tarafından merasimle açılışı yapılan bu hapishane ile övünmekte ve yabancı elçiliklere artık vatandaşlarını koyabilecekleri hapishaneleri olduğunu ilan etmektedir. Ancak hapishane çok değil altı ay sonra kapasitesinin üzerinde mahpus tutulan bir yer haline gelir ve iç işleyişinde ciddi sorunlar yaşanmaya başlanır. (11)

1870’li yılların sonlarına kadar Osmanlı’nın hemen her bölgesinde yeni hapishaneler kurulur.  Ancak sınırlı bütçe nedeniyle yapılan bu hapishaneler genellikle iki katlı ve kargir (taş ve tuğladan yapılmış) binalardan oluşmaktadır ve donanımlarında büyük eksiklikler vardır. Düzenli bir ısıtma sistemi yoktur ve iaşe de düzensiz verilmektedir. Hapishanelerin kapasitesi yetersiz olduğundan koğuşlarda çok sayıda mahpus vardır ve yetersiz temizlik nedeniyle salgın hastalıklar baş göstermiştir.

1870’li yıllardan itibaren hapis cezasının infazı ve hapishanelerin idaresine dair ilk resmi belgeler de çıkarılır. Osmanlı’nın dört bir yanındaki hapishanelerin idarecilerinden gelen mahpusların giysi ihtiyaçlarının devlet hazinesi tarafından karşılanması talebine karşılık Sadaret 13 Ocak 1875 tarihinde bir emirname çıkarır. Bu emirnameye göre, mahpuslar hapishane içerisinde kurulacak atölyelerde çalıştırılacaklar ve elbise masrafları da kazanacakları ücretlerinden karşılanacaktır. Emirname mahpusların çalıştırılmasını ve kendi ihtiyaçlarını kendilerinin karşılamasını öngörse de yeterli sayıda koğuşun dahi olmadığı hapishanelerde atölyelerin kurulmasına imkan olmaz ve emirname büyük oranda yaşama geçirilemez.

Aynı tarihlerde çıkarılan bir başka belge ise 6 Nisan 1876 tarihli Hapishane Gardiyanları İçin Talimat’tır. Yine aynı yıl çıkarılan bir talimatla hapishanelerde düzenli kayıt tutulması zorunluluğu getirilir.

1879 yılında Hukuk ve Ceza Usul Kanunları hazırlanırken hapishanelerin durumu ve ıslahı konusu tekrar gündeme gelir. Adliye Nezareti bu konuda bir nizamname layihası (tüzük tasarısı) hazırlayarak Padişah’a sunar. Meclis-i Tanzimat ise bir mazbata hazırlar. Mazbata’da “hapishanelerin kötü durumda olduğu, Büyük Devletlerin suçluları vermemelerinin bu uygunsuzluktan geldiği, hapishanelerin şu şekilde tanzim ve tefriklerinin devletçe ve insaniyetçe pek mühim olduğu” kabul edilir.

İlk hapishane nizamnamesi

Bu mazbatada öngörülen hapishane ayrımlarını içerecek düzenleme ise 1880 yılında gerçekleşir. 21 Mayıs 1880 tarihinde, Osmanlı’da hapishanelere ilişkin ilk temel belge olarak görülebilecek “Memalik-i Mahrusayı Şahane’de Bulunan Tevkifhane ve Hapishanelerin İdare-i Dahiliyelerine Dair Nizamname Layihası” yürürlüğe girer. Nizamname, Yıldız’ın değerlendirmesiyle, “25 senelik maziye sahip Osmanlı hapishanelerinin, devlet teşkilatı ve ceza infaz sistemi içinde geriye dönüşsüz bir yer bulduğunun da işareti”dir. (12) Nizamname ile birlikte “Hapishane Gardiyanları Hakkında Talimatname” de ilan edilir.

Yedikule Zindanları’nın bugünkü görüntüsü.

Nizamnamenin önemli yanlarından ikisi mahpusların gece ve gündüz bir arada oldukları topluluk sistemini ve zorunlu çalışmayı öngörmesidir. İaşesi devlet tarafından sağlanan hükümlüler çalışmak zorundayken, iaşesini kendisi karşılayan hükümlüler ise çalışmak zorunda değildir ancak talepleri halinde çalışabilirler. Çalışmayan hükümlüye ekmek verilmesi zorunlu değildir. Hükümlülerin çalışmaları karşılığında verilecek ücretin yarısı yiyecek, içecek ve diğer ihtiyaçların karşılığı olarak kesilecek, diğer yarısına ise tahliye olduklarında kendilerine teslim edilmek üzere idare tarafından el konulacaktır.

Bu nizamnameye göre mevcutta 3 tip hapishane vardır: Tevkifhaneler, Hapishaneler ve ağır ve zor hizmetlerde çalıştırılacaklar için Daru’l Mesailer. Nizamnamede, hapishanelerle tevkifhanelerin birleştirilmesi ve bu yolla resmi işlerin hızlandırılması ve giderlerin azaltılması öngörülmektedir.

Yeni nizamname, mahpusların hapishanelerde kurulan atölyelerin yanı sıra hapishane dışındaki işlerde çalıştırılmasına da izin verir. Savaş yıllarında erkeklerin cephede olması erkek işgücü ihtiyacı ortaya çıkarmıştır. Mahpuslar özellikle de hapishanelerin bulunduğu bölgelerdeki yol ve inşaat işlerinde çalıştırılırlar. Dışarıda çalıştırılan mahpusların firarı halinde sorumluluğun hapishanedeki ve çalıştırıldıkları kurumlardaki memurlara ait olduğuna dair düzenleme yapılmış ve mahpusların nerede, ne kadar yevmiye ile çalıştırıldığı, mahpus sayısı, işin başlama ve bitiş sürelerini belirten cetveller hazırlanması istenmiş, dışarıda mahpus çalıştıran hapishane yönetimleri üzerinde bu yolla bir denetim sağlanmaya çalışılmıştır.

Nizamnamenin günümüzde yankısı süren bir diğer tartışmalı konusu ise “hücreye kapatma cezası”na ilişkindir. Nizamnameye göre hücreye kapatma cezası tercih edilmemiştir çünkü bu cezayı uygulayan devletlerde dahi insanı cinnete sürüklediği gerekçesiyle bu cezadan vazgeçilmektedir. Bu nedenle suçu ne olursa olsun hapishanedekiler koğuşa konulmalıdır. Ancak ıslah edilmekte zorluk çekilen, ahlakı bozulmuş mahkumlara ve cezasını tamamlayıp da gözetim altında bulunması gerekenlere bu ceza verilebilir. Bu cezanın verilebilmesi için hapishane müdürünün kararı da yeterli değildir, doktorun onayı gereklidir. Hücreye konulmasına karar verilen mahpusa bu cezaya ek olarak dayak cezası da verilebilir. Dayak cezasının kararını ve miktarını hapishane komisyonu belirler ve bölgenin en büyük mülkiye memuru onaylar. Bu ceza ibret olsun diye olsa gerek bütün mahpusların huzurunda, bir gardiyan ile başgardiyanın da aralarında bulunduğu muhafızlar tarafında uygulanır. Dayak cezası için de standartlar belirlenmiştir. Dayak için ince bir değnek kullanılacak, mahpusun sadece bacağına vurulacak ve vuran kişinin eli, kolu kulak hizasından yukarı geçmeyecektir.

1902 yılında gündeme gelmiş olan Tek Tip Elbise (TTE) de bu Nizamname ile resmiyet kazanır. Nizamnameye göre 6 aydan fazla ceza almış olanlar TTE giymek zorundadır. Nizamname, TTE öngörmesine rağmen sonrasında mali sebepler gerekçe gösterilerek bu uygulama ileri bir tarihe atılır.

Yeni nizamnamede yer alan mahpusların hayatlarına müdahale isteği,  zindan sürecinden hapishane sürecine geçildiğinin önemli göstergelerinden biri olarak görülebilir. Ancak bu istek, gerek mimari olanaksızlıklar, gerekse de bu programı yaşama geçirecek personel yokluğu nedeniyle istek olmanın ötesine geçemeyecektir.

Sonuç olarak; Osmanlı’da 19. yüzyıldan özellikle de 1830’lardan sonra genel reform çabalarının bir parçası olarak hapishaneler alanında da reformlar yapılmaya çalışıldığı; bu reformların kendisini yeni mimari ve yeni kanunlar olarak gösterdiği ama asıl önemlisi kapatılmanın cezalandırmanın yanı sıra “ıslah” ile birlikte ele alınmaya başladığı; yapılmaya çalışılan reformların bir yandan bütçe darlığı ve savaşlar diğer yandan da hapishanelerin Dahiliye, Zabtiye ve Adliye nezaretleri tarafından bölünmüş olması nedeniyle oldukça yavaş işlediği ve hapishanelerin bu haliyle Cumhuriyet’e devrolduğu söylenebilir.

CUMHURİYET DÖNEMİ HAPİSHANELERİ; KOPUŞ DEĞİL SÜREKLİLİK

Sinop Cezaevi avlusundan.

Hapishaneler açısından bakıldığında Osmanlı’dan Cumhuriyet dönemine bir kopuştan değil süreklilikten söz edilebilir. Osmanlı’da 19. yüzyıldan itibaren mahbesten hapishanelere doğru evrilen kapatılma mekanları için aynı süreç devam etmiştir.

Mustafa Kemal 1 Mart 1923 günü TBMM 1. Dönem 4. Yasama Yılı Açılış Konuşması’nda hapishanelerin onarım ve inşasına dikkat çekmektedir:

“Efendiler, cezaevleri sorunu çok önemlidir. Kişisel özgürlüğü kaldırılan vatan evladının ceza süresi sonunda topluma yararlı olacak bir eleman olarak yetiştirilmesi gereğinin sağlanması için İçişleri Bakanlığı çok dikkatli bir şekilde araştırma ve istatistikler hazırladı. Cezaevlerinden mümkün olanların modern bir şekilde onarımlarına veya yeni cezaevleri inşasına girişebilmek için bir inşaat programı hazırladı. Bu program gereğince her yıl belirlenmiş bir oranda inşaata devam etmek üzere 1923 yılında çağın gereklerine uygun bir genel cezaevi ile beş liva ve 28 ilçe cezaevinin inşası kararlaştırılmış ve gelecek yılın bütçesine ödenek konmuştur.” (13)

1919 yılına ait rakamlara göre Osmanlı’da 20.445’i hükümlü, 14.590’ı tutuklu olmak üzere toplamda 35.035 mahpus vardır. (14) Cumhuriyet dönemine yaklaşık 35.000 mahpusla girilmiştir.

Cumhuriyet döneminde, 1 Temmuz 1926 tarihinde 765 sayılı Türk Ceza Kanunu yürürlüğe girinceye kadar, Osmanlı’dan kalma mevzuat uygulanmaya devam eder.

“Asri hapishanelerin inşası”

Hapishaneler konusunda daha sonraki ilk büyük adım 1 Haziran 1929 tarihinde hapishanelerin idaresinin İçişleri Bakanlığı’ndan alınarak Adalet Bakanlığı’na devredilmesi olur. Bunu takiben yaklaşık bir sene sonra, 21 Haziran 1930 tarihinde Hapishaneler ve Tevkifhanelerin İdaresi Hakkında Kanun yürürlüğe girer. Bu kanunun 1. Maddesinde “Türkiye’de her mahkeme bulunan yerde hapishane ve tevkifhane bulunur” denilmekte ve sonraki 9 maddede ise hapishanelerin idaresine ilişkin kararlar bulunmakta, hapishanelerde iş yurtları kurulması öngörülmekte ve hapishane personelinin hangi durumlarda silah kullanabileceği belirtilmektedir. (15)

1933 yılında Adalet Bakanlığı’nın düzenlediği Vilayet Kongreleri sırasında halk ve yerel yöneticiler var olan hapishanelere yönelik eleştirilerini dile getirirler ve “asri hapishaneler” inşa edilmesini isterler. Bunu İtalya’dan uzmanlar getirtilmesi ve ülkenin dört bir yanına yeni hapishanelerin inşa edilmesi izler. Yeni hapishanelerin ve iş yurtlarının inşasını finanse edebilmek amacıyla da 30 Haziran 1934’te yeni bir kanun yürürlüğe konulur. Buna göre icra dairelerince tahsil olunacak paralardan alınacak olan belirli oranlardaki harç ile mahpuslardan alınacak olan yiyecek bedelleri hapishane ve mahkeme inşaatında kullanılacaktır.

6 Haziran 1938 tarihinde önemli bir adım atılır ve 3408 sayılı Kanun ile Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü kurulur. 31 Temmuz 1941 tarihinde ise 213 maddeden oluşan Ceza ve Tevkifevleri Nizamnamesi yürürlüğe girer. Nizamname’ye göre her mahkeme bulunan yerde bir “ceza ve tevkifevi” ve Adalet Bakanlığı’nca belirlenen  yerlerde ise “mıntıka cezaevleri” ile “çocuk ceza ve ıslahevleri” bulunacak; tevkifevlerinde haklarında tutuklama kararı çıkarılanlar, mahkemelere bağlı hapishanelerde hafif hapis ile 3 yılı geçmeyen hapis cezası alanlar, mıntıka hapishanelerinde ise daha ağır mahkumiyeti bulunanlar tutulacaktır. Kadınlar ve suçu işledikleri sırada 15 yaşını bitirmiş kişiler cezalarını “mahsus cezaevlerinde” veya hapishanelerin “hususi kısımlarında”; suçu işledikleri sırada 11-15 yaş aralığında olanlarla infaz başladığı sırada 18 yaşını bitirmemiş olanlar ise cezalarını ıslahevlerinde çekecektir. Nizamname ayrıca idari personelin görev ve yetkilerini, tutuklu ve hükümlülerin hapishanedeki süreçlerini, dış dünyaya ile ilişkilerini, çalıştırılmalarını, okutulmalarını, disiplin işlemlerini de düzenler.

1947 yılına gelindiğinde hapishanelerde ve ıslahevlerinde tutulanların sayısı 59 bini aşmış durumdadır. Kanunlarda mahpusların dereceli sisteme göre hapsedileceği ve iş yurtlarında çalıştırılacağı öngörülse de mimari koşullar ve olanaksızlıklar buna imkan vermemektedir. Mahpusların çalıştırılması önündeki mimari olanaksızlıklar engeli dışarıda çalıştırma yoluyla aşılmaya çalışılır. Devlet özellikle 1930-1950 yılları arasında mahpusları işgücü açığını kapatmak için kullanır. II. Dünya Savaşı sırasında yetişkin erkeklerin askere çağrılması işgücü açığını daha da arttırır ve mahpuslardan yararlanılma yoluna gidilir. Mahpuslara Dalaman, Edirne ve İmralı’da tarım işçiliği yaptırılır; Zonguldak ve Tunçbilek’te kömür, Soma ve Değirmisaz’da linyit, Keçiborlu’da kükürt, Ergani’de bakır madenlerinde; Karabük’te demir ve çelik işletmesinde çalıştırılırlar. Kadın mahpuslar ise Kayseri’de Sümerbank Tekstil Fabrikaları’nda, Malatya’da dokuma tezgahlarında çalıştırılır. İş esasına dayalı hapishaneler öylesine karlı görülmektedir ki 1940 seçimleri sırasında bölgelerine giden milletvekilleri Ankara’ya yeni hapishane talepleri ile dönerler. Bu dönemde binlerce mahpus zorunlu çalışma gereği madenlerde, tarım alanlarında, fabrika tezgahlarında istihdam edilir. Mahpusların zorla çalıştırılması uygulaması, 1950 yılındaki Genel Af Kanunu sonrasında fiilen sona erer.

Hapishaneler kralı Menderes

Adnan Menderes iktidara geldikten sonra 3,5 yıl içinde 194 hapishane inşa etti.

1929-1950 yılları arasında sadece 87 hapishane inşa edilmişken Demokrat Parti’nin iktidara geldiği 1950 yılından sonra sadece 3,5 yıl içerisinde 149 hapishane inşa edilir. Alt yapı yatırımları ve yol yapımı konusundaki atılımı nedeniyle kendisine “yolların kralı” denilen Türkiye’nin Demokrat Partili Başbakanı Adnan Menderes, o yıllar için yolların olduğu gibi hapishanelerin de “kralı” durumundadır.

1960’lı yıllarda önemli kanuni değişiklikler de gerçekleştirilir. Hapishaneler konusunda kanuni açıdan atılan en önemli adımlardan birinin 13 Temmuz 1965 tarihinde yürürlüğe giren Ceza İnfaz Kanunu’nun (CİK) yürürlüğe girmesi olduğu söylenebilir. (16) Bu kanun sonradan eklenen Cezaların İnfazına Dair Tüzük’le birlikte cezaların infazına yönelik birçok yenilik öngörür. İnfaz yönünden cezalar ölüm, uzun veya kısa süreli hürriyeti bağlayıcı cezalar, para cezası olarak üçe ayrılmış, dolayısıyla sürgün cezası kaldırılmıştır.

Mahbesten hapishanelere dönüşüm sürecinin yaşandığı 19. yüzyıldan itibaren hapishanelerin sadece cezalandırma ve gözdağı amacıyla kullanılmayıp mahpusların “topluma yeniden kazandırıldığı” yerler olarak görülmesi olgusu tüzükte ayrı bir bölüm olarak yerini almıştır. Bu yeni anlayışa, “tretman”a bağlı olarak “Hükümlü ve Tutukluların Yaşayış Tarzı” 5 bölümlük ayrı bir kısım olarak tüzükte yerini alır. Mahpusların yaşantılarını saat saat belirleyen bir program öngörülmüş ve buna itaat zorunlu kılınmıştır. İtaat etmemenin karşılığı ise disiplin tedbirleri ve cezalarıdır:

1970’lere doğru, hapishanelerden cezaevlerine geçildiği sırada kullanılmakta olan 608 hapishanenin 367 tanesi ise Osmanlı’dan kalmıştır ve bunların 330 tanesi harap durumdadır. Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren yaklaşık 50 yıllık süre içinde 241 hapishane inşa edilmiş ve 25 hapishanenin inşaatı da devam etmektedir.

HAPİSHANELERDEN CEZAEVLERİNE

Türkiye’de 12 Eylül dönemi hapishanelerinde yaşanılanlar üzerine yazılmış onlarca kitap bulmak mümkündür. Diyarbakır, Mamak, Metris örneklerinde açıkça görülebileceği gibi 12 Eylül dönemi hapishaneleri vahşet ve direnişle anılmaktadır. Öncesinde görülmeyen bu vahşet ve direniş 12 Eylül’ün, Türkiye’nin geneli için olduğu gibi hapishaneleri açısından da bir dönüm noktası olduğunu göstermektedir. Daha yakından bakıldığında ise bu geçiş sürecinin 12 Mart ile beraber 1970’li yıllarda başladığı görülebilir. Bu dönüşüm sürecinin ana nedenlerinden birini 1960’lı yıllarda yükselen sol, devrimci mücadele oluşturmaktadır. Sol, sosyalist gençlik 1960’lı yılların sonlarına doğru radikal devrimci örgütler kurup, silahlı mücadeleye başlamış, 12 Mart darbesi sürecinde başlıca önderleri kırlarda, şehirlerde ve hapishanelerde yaşamını yitirmiş, birçok önemli kadrosu ise tutuklanıp hapishanelere kapatılmıştır. Bu yeni süreçte hapishanelerde “tretman” uygulamaları öne çıkar. Hapishanelerden cezaevlerine giden sürecin odağında bu “tretman”, “iyileştirme” anlayışı vardır. Bu yeni sürecin üç ayak üzerine inşa edildiğini, ilerletildiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Bu sürecin ilk ayağını daha öncesinden adımları atılan ancak bir türlü uygulamaya geçirilemeyen mahpusların gündelik yaşamlarına müdahale oluşturmaktadır. İkinci ayak, hapishanelere bakışı bir bütün olarak değiştirmek ve hapishaneleri terörle beraber sunarak her türlü müdahaleyi meşrulaştırmak, olanaklı kılmaktır. Son ayak ise tretmanı olanaklı kılacak mimari dönüşümlerdir.

Hapishaneler Sürecinin Komün Sistemi ve Müdahaleler

Türkiye’nin 1980 öncesi hapishanelerinden söz edildiğinde, mekan olarak kastedilen aslında “koğuş”lardır. İnsanların bir “dam” altında, bir arada bulunduğu bu sistem, kaçınılmaz olarak kendi kültürünü de oluşturmuştur. Ancak, toplum için tek bir kültürden bahsedilemeyeceği gibi, hapishane için de tek bir “hapishane kültürü”nden söz edilemez.

Mahpusları, özellikle de konumuz açısından, “adli” ve “siyasi” olarak ikiye ayrılabilmek mümkündür. Siyasi iktidarlar ise “siyasi” nitelendirmesini kabul etmeyip bunun yerine bu tutuklu ve hükümlüleri 1970’lerde “anarşist” günümüzde ise “terör suçlusu” olarak adlandırmaktadır. Ancak hapishanelerde tutulanlar açısından bu “adli”, “siyasi” ayrımı genel kabul görmektedir ve bu terimler hapishane literatürüne yerleşmiştir.

1980’li yıllara kadar hapishanelerde adli ve siyasi mahpuslar aynı koğuşlara konulabilmektedir. Nazım Hikmet’in, Kemal Tahir’in, Rıfat Ilgaz’ın Orhan Kemal’in, Kerim Korcan’ın, Mihri Belli’nin, Hasan İzzettin Dinamo’nun, Zekeriya Sertel’in, Şevket Süreyya Aydemir’in ve 1940’lı 1950’li yıllara dair anılarını anlatan birçok yazarın anlatımlarında bu durumu görmek mümkündür. Bu anlatımlarda hem adlilerin hem de siyasilerin yaşantılarına dair bilgiler vardır.

12 Mart sonrası süreç

12 Mart darbesinin ardından çıkarılan bir yasayla, askeri hapishanelerde tutulan bütün mahpusların, asker olarak kabul edileceği karar altına alınır. Bu kararla beraber yaptırımlar da gündeme gelir. Saçların erler gibi kısacık kesilmesi; asker gibi hazır ola geçip hapishane yöneticilerine, sayım görevlilerine tekmil verilmesi; sayımların askeri düzen içinde yapılması; askeri mahpuslara özgü tek tip elbiseleri giymeleri, duruşmalara çıkarken kravat takmaları ve düğmelerini tamamen iliklemeleri istenir ve daha önce sabahtan akşama kadar açık olan havalandırma kapıları sadece 2 saat açılmaya başlanır. Adım adım gündeme getirilen tüm bu dayatmalar mahpuslar tarafından direnişle karşılanır ancak kısmen de olsa yaşama geçirilirler.

1974 affıyla kesintiye uğrayan süreç 26 Aralık 1978’de ilan edilen sıkıyönetim ile beraber yeniden ve daha da yakıcı bir şekilde başlar. Mamak Hapishanesi, bu süreçte devletin 12 Eylül sonrası uygulamalarını denediği yerlerden biri olarak görülebilir. Sıkıyönetimin ardından Ankara Kapalı Hapishanesi’nde tutulan tüm siyasi mahpuslar, Mamak Askeri Hapishanesi’ne aktarılırlar ve her gün yeni bir dayatmayla karşı karşıya bırakılırlar. Kitap ve yazışma yasağı, demir ranzaların silah olarak kullanıldığı ve tünel açmaya yaradığı için toplanıp tahta ranzalar verilmek istenmesi bu dayatmaların sadece bir kaçıdır. Bunlar karşısında mahpuslar açlık grevleri ve slogan atarak fiili protestoda bulunmak gibi eylemlerle direnirler. 12 Eylül geldiğinde ise Mamak’ta direniş tamamen kırılmıştır.

Askeri hapishanelerde yeni yaptırımlar gündemdeyken, diğer hapishanelerde önemli değişiklikler görülmez.

80 Darbesi sonrası hapishaneler

12 Eylül’de uygulanan, mahpusları asker statüsünde sayarak zorla günlük yaşantılarının planlanması 12 Mart’tan kalmadır.

12 Mart döneminde başlatılan ve tam olarak yaşama geçirilemeyen uygulamalar, 12 Eylül’ün hemen ardından, daha da pervasızca ve “vahşice” dayatılır mahpuslara. 12 Eylül’ün ardından Türkiye hapishanelerinde başlayan yeni süreci 12 Eylül cuntasının başı olan Kenan Evren şöyle ifade etmektedir:

“Benim kanaatim şu: Cezaevlerinde o gardiyanlar, 12 Eylül öncesi dönemde çok sıkıntı çektiler. Hatırlarsanız, anarşi döneminde cezaevlerini oradaki suçlular yönetiyordu. İdare onların eline geçmişti. Mahkûmlar, gardiyanları yakalarlar, onları döverler, rehin alırlar… Oraların yönetimi, gardiyanların değil mahkûmların elindeydi. Bu gardiyanlar çok çektiler. 12 Eylül olunca da bunlar mahkumlardan hınç aldılar. Tabii, sıkıyönetim komutanlıkları da orayı disiplin altına almak için, onların başına subaylar verdiler. Bu subaylar da eğitim yaptırdılar, talim yaptırdılar, Atatürk ilkelerini, inkılaplarını öğrettiler. İstiklal Marşı’nı söylettiler.” (17)

12 Eylül askeri yönetiminde hapishanelerden sorumlu komutan Nevzat Bölügiray’dır. Bölügiray’a göre 12 Eylül öncesinin “kurtarılmış bölgeleri”  hapishaneler, 12 Eylül sonrasında, kendisi göreve geldiğinde de sorun yumağı durumundadır. Bu sorunların temelinde ise hapishanelerin sadece “adi suçlar göz önünde tutularak ve toplu yerleşme esasına göre yapılmış” olması ve “1980 yılında doruk noktasına gelen anarşi ve terörün sanıklarının da artışı karşısında” yetersiz kalması yatmaktadır. Çünkü “bir kısmı Bayrak Harekat Planı gereğince, çoğunluğu ise yapılan operasyonlar sonucu toplanan on binlerce sanığı barındırmak çok büyük bir sorun” oluşturmaktadır. Darbenin gerçekleştirildiği yıllarda hapishanelerin kapasitesi 54.000’dir ancak darbeden bir yıl sonra mevcut 95.000’e çıkmıştır. Bu durum da hapishaneleri “iyileştirme yetersizlikleri, fiziki yetersizlikler, güvenlik yetersizlikleri ve yasal yetersizlikler”den muzdarip sorunlu mekanlar haline getirmiştir. (18)

Bölügiray’ın Evren’den “emri aldıktan sonra” yaptığı ilk iş kendisinin başkanlığında Adalet ve İçişleri başta olmak üzere Eğitim, Sağlık, Bayındırlık, İskan ve diğer bazı bakanlıklarla Jandarma Genel Komuntanlığı’nın müsteşar, genel müdür yardımcısı düzeyindeki temsilcilerinin de katıldığı bir çalışma grubu oluşturmak olur. Bu çalışma grubu kısa süre içinde bazı “temel ilkeler” belirler ve bunlar 25 Mart 1981 tarihinde Evren’in imzasıyla “Prensip Emri” adı altında yayınlanır. Bu prensiplerin ilki “Tutuklu ve hükümlülere hiçbir şekilde kötü davranış, işkence ve insanlık onuru ile ilgisi olmayan hareketlerde bulunulmayacak” diye başlamaktadır. 12 Eylül hapishaneleri düşünüldüğünde bu prensibin göstermelik olarak oraya konulduğu anlaşılmaktadır.

12 Eylül askeri yönetiminde hapishanelerden sorumlu komutan Nevzat Bölügiray’dı.

Bölügiray Bartın, Malatya, Çanakkale, İstanbul ve Gaziantep’te yapımı süren hapishanelerin öncelikle bitirilmesi ve hüküm giymiş “terör suçları”nın buralara toplanması kararını aldıklarını ve bu yeni hapishaneler için 1982, 1983 yıllarında ödenek ayrıldığını da belirtir. Söz konusu bu hapishaneler koğuşların “odalara” bölündüğü Özel Tip Hapishanelerdir.

Çalışma grubunun bir başka uygulaması ise Tek Tip Elbise’dir (TTE). Bölügiray bu uygulamayı “Firarları zorlaştırmak, yoklamalarda ve disiplinin sağlanmasında kolaylık için, birçok batı ülkelerindeki gibi tek tip elbise giyilmesi isteniyordu.” sözleriyle savunmaktadır. (19)

12 Eylül sonrasında yürütülen bu politikaları, bu yeni prensipleri hapishanelere taşıyan başlıca araçlar ise 13/1 Talimnamesi ve Ceza İnfaz Kurumları İle Tevkifevlerinin Yönetimine ve Cezaların İnfazına Dair Tüzük’te 2 Ağustos 1983 tarihinde yapılan değişiklik olur.

13/1 Talimnamesi ile mahpuslara er statüsü verilmesi öngörülür ve 12 Mart’ın bir çok dayatması mahpusların 24 saatini kuşatacak şekilde daha da boyutlandırılıp yeniden gündeme getirilir. Talimnameye göre askeri ceza ve tutukevinde tutulan kişiler askeri statüye tabidir; muhatap oldukları asker karşısında esas duruşta durmalı ve her tür hitaba karşı “emret komutanım” diye cevap vermeli; günlük yaşamlarını emredilen günlük faaliyet programına uygun geçirmeli; koğuş tertip ve düzeni ile ilgili emirlere uymalı; tekmil vermeli; sayım nizamına riayet göstermeli; istenilen marşları ezberlemeli; yanaşık düzen eğitimine katılmalı; yemek duası okumalıdırlar. Tüm bu kurallar günlük yaşam içerisinde ardı arkası kesilmeyen yeni dayatmalar olarak gösterir kendisini: Saçların 15 günde bir 3 numara kesilmesi, gün aşırı sakal tıraşı olunması, ziyaret ve avukata numara sırasına göre tek sıra çıkılması, gece onda yatılıp sabah altıda kalkılması, koğuşlarda komünün yasaklanması, dilekçelere ‘komutanlık önüne’ yazılması, havalandırmalarda diğer koğuşlarla alışveriş yapılmaması, konuşulmaması, koğuşlarda türkü-marş söylenmemesi… (20)

Tüzük’te yapılan değişiklik ise mahpusların gruplandırılmasına “Anarşi ve terör suçlarından hükümlü olanlar” ayrımını ekler ve bu grupta yer alanların cezalarını 1 ve 3 kişilik odalardan oluşan hapishanelerde çekmelerini karar altına alır. Bu değişiklikle bir mahpus grubu resmi olarak “anarşist” ve “terörist” olarak adlandırılmış ve ayrı bir infaza tabi tutulacakları belirtilmiş olur.

Tüm bu dayatmalar özellikle de siyasi mahpuslar tarafından direnişlerle karşılanır ve onlarca ölüm yaşanır. Diyarbakır ve Mamak hapishaneleri bu dayatmaların en sert uygulandığı ve karşısında en büyük direnişlerin gerçekleştiği hapishanelerden ikisi olmuştur. Metris ve Sağmalcılar’da da dört tutsağın yaşamını yitirdiği kitlesel açlık grevi ve ölüm oruçlarına varan direnişlerle bu dayatmalara karşı konulmuştur. Ölüm orucu sonrasında talepler kabul edilmese de bazı kazanımlar sağlanmış ve sonrasında TTE kaldırılmıştır.

Cezaevlerine Geçiş Sürecinin Mimari Göstergeleri

Cezaevlerine geçiş sürecinin başladığı 1970’lerden itibaren yeni “tip” hapishaneler inşa edilmeye başlanır. Bu süreçte başlayan farklı tipte hapishaneler furyası günümüze kadar devam eder. Bu yeni tip hapishanelerin temel özelliği, koğuş sisteminden “oda sistemine” doğru bir geçiş göstermeleridir. Mahpusların yaşam alanları her yeni tipte giderek daha da daraltılır. Bu daraltmanın kanuni dayanağını ise yukarıda değindiğimiz 1983 tarihli tüzük değişikliği oluşturur. Bu değişikliğe göre hapishanelerdeki mahpusların bir kısmı “anarşi ve terör suçlarından hükümlü olanlar” olarak nitelendirilmekle kalmamış, bu mahpusların özel bir infaz rejimine tabi tutulması, “tek ya da üç 3 kişilik odalar halinde yapılmış bireysel iyileştirme ve eğitim uygulanan özel kapalı cezaevlerine” gönderilmeleri kararlaştırılmıştır. Tüzük’te öngörülen 1 ve 3 kişilik odalardan oluşan “özel kapalı cezaevleri” için 2000’li yılları, F Tipi Hapishaneleri beklemek gerekecektir. Osmanlı’da olduğu gibi kanuni düzenlemeler önden yapılmış uygulamayı olanaklı kılacak hapishanelerin inşası ise onlarca yıl geriden gelmiştir. Bu arada farklı tipte hapishanelerin yapımı gündeme getirilir.

1980 yılından sonra, 500 kişilik Özel Tip hapishanelerin inşasına başlanır ve hapishanelerin hücre esasına dayalı olarak yenilenmesi gündeme gelir. 12 Eylül’ün ardından açılışı yapılan ilk hapishanelerden biri Metris E Tipi Hapishanesi’dir. Metris, 12 Nisan 1981 tarihinde “hizmete girer”. E Tipi hapishaneler, geçmişin büyük koğuşlarının aksine 16-20 kişilik koğuşlardan oluşmaktadır. Bunun yanı sıra cezalandırma amaçlı hücreleri vardır. E Tipi hapishanelerin yapımını, Özel Tip olarak da bilinen H Tipi hapishaneler takip eder. İlk yapılan H Tipi hapishanelerden biri, 6 Temmuz 1983 tarihinde açılan Sağmalcılar Özel Tip Hapishanesi’dir. Özel Tip hapishanelerde koğuşlar, 4-6 kişilik küçük “oda”lara bölünmüştür.

İlk hücre tipi hapishanenin açılışı da 1980’larda gündeme gelir. 1987 yılında hücre tipi olarak yenilenen Eskişehir Hapishanesi’nin faaliyete geçirilir.

Mahpusların gündelik yaşamlarına müdahale, söylem düzeyinde yaşanan farklılaşma ve mimaride yaşanan değişikliklere bakıldığında Türkiye’nin kapatılma mekanlarında 1970’lerden itibaren yaşanan dönüşümün ayak izlerini açıkça görebilmek mümkündür. Kapatılma mekanlarının bu yeni süreçte devlet tarafından “cezaevi” olarak adlandırılmasına ve “cezaevi” teriminin yüklendiği olumsuz değer yargılarına bakarak bu süreci “cezaevi süreci” veya “ceza infaz kurumları süreci” olarak adlandırmak doğru olacaktır. Türkiye’de kapatılma mekanları mahbeslerden hapishanelere hapishanelerden cezaevlerine evrilmiş ve bu geçiş süreci 1990’larda ve 2000’li yıllarda kesintisiz olarak devam etmiştir.

Hücrelere Evrilen Hapishaneler Süreci

Hücreler konusundaki yeni adım 1991 yılında atılır. TBMM’de Mart 1991 tarihinde kabul edilen Terörle Mücadele Kanunu’nda “terör” nedeniyle tutuklananların cezalarını 1 ve 3 kişilik hücrelerde çekmesi kararı yinelenir. Bu kararla beraber Eskişehir Hapishanesi yeniden gündeme getirilir ve Kasım 1991 tarihinde açılışı yapılır. Bunun üzerine birçok hapishanedeki siyasi mahpuslar, “tabutluk” adını verdikleri bu hapishanenin kapatılması için, 28 gün sürecek bir direniş başlatırlar ve Eskişehir Hapishanesi kapatılır.

Eskişehir Hapishanesi’nin kapattırılmasının ardından 1995 yılına kadar önemli bir girişim yaşanmaz ve siyasi mahpuslar hapishanelerin içerisinde, “özgür” olabildikleri koşullarda yaşamayı sürdürürler. Ancak 1995 yılından itibaren devletin hapishanelere yönelik tutumu tekrar sertleşmeye başlar. Bu sertlik kendisini hapishanelere, çeşitli nedenlerle düzenlenen operasyonlar ve ölümler olarak gösterir.

Operasyonlar döneminde hücre hapishaneler konusunda üçüncü adım da atılır. 1996 yılında Eskişehir Hapishanesi yeniden açılır ve siyasi mahpuslar geniş bir katılımla Ölüm Orucuna başlar: ANAYOL hükümetinin Adalet Bakanı Mehmet Ağar’dır. İlk açıklamalarındaki “cezaevleri sorununu çözeceğim”, “cezaevlerini terör eğitim kampları olmaktan çıkaracağım” sözleriyle hapishanelerle ilgili olası gelişmelerin ipucunu verir. 6 Mayıs tarihinde hücre tipi esasına göre inşa edilmiş olan Eskişehir Hapishanesi’ni yeniden açan bir genelge yayınlanır bunun bir gün sonrası 80 mahpus Eskişehir Hapishanesi’ne götürülür. 6 Mayıs genelgesini 8 ve 10 Mayıs tarihlerinde iki yeni genelge izler. Bu genelgelere göre Devlet Güvenlik Mahkemelerinde tutuklananlar İstanbul’da Bayrampaşa Hapishanesi’ne, İzmir’de ise Buca Hapishanesi’ne konulmayacak, 50 ve 150’li gruplar halinde çevre hapishanelere dağıtılacaktır. Mahpuslar bu genelgeleri, “devrimci tutsakları bölüp parçalamak ve böylece teslimiyeti, ardından da itirafçılığı dayatmak”  olarak yorumlar ve 20 Mayıs 1996 tarihinde, 1500’ü aşkın tutsak süresiz açlık grevine başlar. Açlık grevi 3 Temmuz günü,  45. günündeyken ölüm orucuna çevrilir.

Bu arada REFAHYOL koalisyon hükümeti kurulmuş ve Adalet Bakanlığı’na Şevket Kazan getirilmiştir. Kazan da, aynı politikaları kararlılıkla sürdürmeye devam eder. Ölüm Orucu 69 gün sürer ve 12 mahpus yaşamını yitirir. Varılan anlaşma sonucunda, Eskişehir Hapishanesi siyasi tutuklulara kapatılır. Ancak Eskişehir Hapishanesi’nin kapatılmış hali 3 yıl kadar sürer ve Mart 1999’da iki siyasi mahpusun buraya götürülmesiyle tekrar açılır. Bu gelişme üzerine siyasi mahpuslar birçok hapishanede barikat kurarak direnişe geçerler ve Eskişehir dördüncü defa siyasi mahpuslara kapatılır.

Tüm bu sürecin tepe noktasını ise 2000 yılında F Tipi hapishanelerin açılışı oluşturur.

F Tipi Hapishaneler ve 2000 Ölüm Orucu

Hücre esasına dayalı F Tipi hapishanelerin gündeme getirilmesi ve inşasına başlanmasının ardından, F Tipi Hapishaneleri “tecrit” ve “izolasyon” aracılığıyla “kişiliksizleştirme”nin ve “kimliksizleştirme”nin uygulanacağı hücre tipi mekanlar olarak değerlendiren siyasi mahpuslar tarafından 20 Ekim 2000 tarihinde süresiz açlık grevi başlatılır. (21) Bu açlık grevi 19 Kasım tarihinden itibaren, çeşitli hapishanelerde kademeli olarak ölüm orucuna çevrilir.

Dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk, 16 Aralık 2000 tarihinde gazetelere yansıyan açıklamasında “Koğuş sisteminin kaldırılması Türkiye’de cezaevi sorununun çözümünün önkoşuludur. Hükümet hiçbir zaman koğuş sistemi anlamına gelebilecek bir öneriyi kabul edemez. Koğuş sistemini sürdürmek, Türkiye’de cezaevi sorununun devamı demektir” sözlerini sarf eder ve iktidarın hücre tipi hapishanelere yüklediği misyonu gösterir. (22) Bu sözlerden üç gün sonra, 19 Aralık 2000 tarihinde, ölüm orucunun sürdürüldüğü 20 hapishaneye birden operasyon düzenlenir. Adalet Bakanı Türk’ün “devletin şefkat ve insan kurtarma operasyonu” olarak nitelendirdiği ve “Hayata Dönüş Operasyonu” adı verilen operasyon sonucunda 2’si asker 30’u mahpus olmak üzere 32 kişi yaşamını yitirir. (23)

Operasyona rağmen, ölüm orucu, mahpuslar tarafından, zorla sevk edildikleri F Tipi Hapishanelerde de sürdürülür. 122 mahpus ve mahpus  yakınının yaşamını yitirdiği bu direniş “Adalet Bakanlığı ile demokratik kitle örgütleri ve ölüm orucu direnişçileri arasında yapılan doğrudan ve dolaylı görüşmeler sonucunda” Adalet Bakanlığı’nın 22 Ocak 2007 tarihli genelgeyi yayınlamasıyla sona erdirilir. Bu genelge, mahpusların “tretmana” bağlı olmaksızın, onar kişilik gruplar halinde, haftada 10 saat bir araya gelmesini öngörmektedir.

2000 yılında açılışı yapılan F Tipi Hapishaneleri yine “oda sistemi”ne dayanan D, L ve T tipi hapishaneler takip eder. Son yıllarda, bu yeni tip hapishanelerin yanı sıra, eski tip hapishaneler de “oda sistemine” döndürülmeye başlanır. F Tipi hapishanelere sadece “organize suçlardan” ceza verilmiş olan mahpuslar tutulurken sonrasında açılan L ve T Tipi Hapishanelere adli mahpuslar konulur ve böylece koğuşlardan “oda”lara doğru evrilen süreç adli mahpusları ve tüm hapishaneleri de kapsayacak şekilde genişletilmeye başlanır.

“Oda sistemi”ne dayalı hapishanelerin yaygınlaşması ve yeni kanunların özellikle de CİK’in yürürlüğe girmesiyle beraber hapishanelerden cezaevlerine geçiş süreci son bulur ve cezaevleri sürecine girilmiş olur. Bu yeni sürecin merkezinde “infazda temel amaç” olgusu ve “iyileştirme” iddiası yatmaktadır ve bu merkez üzerine tartışılması gerekmektedir.

KAYNAKLAR

Acar, İ. (2001) Osmanlı Kanunnameleri ve İslam Ceza Hukuku (1), D.E.Ü İlahiyat Fakültesi Dergisi, Sayı XIII-XIV, 53-68

Adak, U. (2006) XIX. Yüzyılın Sonları XX. Yüzyılın Başlarında Aydın Vilayeti’ndeki Hapishaneler, yayımlanmamış yüksek lisans tezi, İzmir: Ege Üniversitesi

“Adalet Bakanlığı’nın Cezaevlerine İlişkin Raporu”, 19 Haziran 2012, http://www.haberciniz.biz/adalet-bakanliginin-cezaevlerine-iliskin-raporu-1504762h.htm

Akagündüz, A. (2006) Osmanlı Kanunnameleri ve Hukuki Tahlilleri, İstanbul, Osmanlı Araştırmaları Vakfı

Akbaş, M. (2011) Mamak Kitabı-Biz Bir Orduya Kafa Tuttuk Arkadaş, Ankara, Ayizi Kitap

Akın, H. (2011), Osmanlı Devleti’nde Hapishane Islahatına Dair 1893 Tarihli Bir Nizamname Önerisi, History Studies, Volume3/3 2011, 23-36, http://www.historystudies.net/Makaleler/1772422551_2-Hatice%20Ak%C4%B1n.pdf

Argun, F. (1990) Eskişehir’den Aydın’a Cezaevinde İnsan Olmak, İHD Ankara Şubesi

Avcı, M. (2002) Osmanlı Uygulamasında İnfazı Özellik Gösteren Hapis Türleri: Kalebentlik, Kürek ve Prangabentlik, Elektronik Sosyal Bilimler Dergisi, Yıl 2002, Sayı 1, http://www.esosder.org/index.php?sayfa=ozet&no=73

Avcı, M. (2012) Türk Hukuk Tarihi Dersleri, Konya, Mimoza Yayıncılık

Aydemir, Ş.S. (1995) Suyu Arayan Adam, İstanbul: Remzi Kitabevi

Balcıoğlu, A. (1990) Terleyen Duvarlar, İstanbul, Timaş Yayınları

Bekiroğlu, N. (2011) Cümle Kapısı, Timaş Yayınları, İstanbul

Belli, S. (1994), Boşuna Mı Çiğnedik?, İstanbul, Belge Yayınları

Bozarslan, M. E. (1974) İçeridekiler ve Dışarıdakiler, İstanbul, Koral Yayınları

Bölügiray, N. (1996) Anarşi ve Terör Nasıl Önlenir, İstanbul, Tekin Yayınevi

Bölügiray, N. (2001) Sokaktaki Asker – Bir Sıkıyönetim Komutanının 12 Eylül Anıları, İstanbul, Tekin Yayınevi

Bölügiray, N. (2002) Sokaktaki Askerin Dönüşü – 12 Eylül Yönetimi Dönemi, İstanbul, Tekin Yayınevi

Ceza İnfaz Kurumu Yönetimi El Kitabı (2011), Ankara, Ankara Açık Ceza İnfaz Kurumu Matbaası

Cezaevleri Direnişleri 1 – Buca (?), İstanbul, Haziran Yayıncılık

Cezaevleri Direnişleri 2 – Ümraniye (?), İstanbul, Haziran Yayıncılık

Çalışlar, O. (2010), Mamak Askeri Cezaevi-Anılar 1971-1980, İstanbul, Everest Yayınları

Çatma, E. (1996) Zonguldak Madenlerinde Hükümlü İşçiler, Ankara, Maden Sen Zonguldak Şubesi Yayın No:1

Çayır, R. (2006) Mamak Mahpushanesi, Ankara, Elips Kitap

Çetinkaya, H. (1989) Kanlı Sürgün-Aydın Cezaevi Direnişi, İstanbul, Boyut Yayıncılık

Çolak, H. ve Altun, U. (2008) Tarihi ve Kronolojik Perspektifte Ceza İnfaz Kurumları,  Adalet, sayı 31, Mayıs 2008, 2-25, http://www.yayin.adalet.gov.tr/dergi/31say%C4%B1.pdf

Değer, M. (2008)”Diyarbakır Zindanı 4”, 20 Aralık 2008, http://www.diyarbakirzindani.com/index.php?option=com_content&task=view&id=210&Itemid=34

Demirbaş, T. (2008) İnfaz Hukuku, Ankara, Seçkin Yayıncılık

Dinamo, H.İ. (2007), Musa’nın Mapusanesi, İstanbul, Tekin Yayınevi

Direniş Ölüm ve Yaşam (1987), İstanbul, Haziran Yayınevi

Direniş Ölüm ve Yaşam 2Devrim Kuşağının Kahramanları (1997) Haziran Yayıncılık, İstanbul

Doğan, F. K. (2010) Cezanın Amacı ve Hapis Cezası, Legal Yayıncılık, İstanbul

Erim, N. (1984) Osmanlı İmparatorluğu’nda Kalebentlik Cezası ve Suçların Sınıflandırılması Üzerine Bir Deneme, Osmanlı Araştırmaları Dergisi  IV, 79-88

Erim, N. (2002) 18. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nda Kürek Cezası, IX. İnternational Congres Of Economic And Social History Of Turkey, 20-23 August 2002, Türk Tarih Kurumu, 179-188

Foucault, M. (2005b) Büyük Kapatılma, çev: Işık Ergüden-Ferda Keskin, İstanbul, Ayrıntı Yayınları

Foucault, M. (2006) Hapishanenin Doğuşu, çev: Mehmet Ali Kılıçbay, İstanbul, İmge Kitabevi

Gönen, Y. S. (2010) Osmanlı İmparatorluğunda Hapishaneleri İyileştirme Girişimi – 1917 Yılı, Hapishane Kitabı, (editörler) E. G. Naskali ve H. O. Altun, İstanbul, Kitabevi, 173-184

Gönüllü, A. R. (2011), Osmanlı Devleti’nin Son Döneminde Isparta Hapishanesi (1867-1920), Selçuk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi, Sayı 29, 349-392

Heyd, U. (1969/1983) Eski Osmanlı Ceza Hukukunda Kanun ve Şeriat, çev: Selahaddin Eroğlu, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, sayı 22, 633- 652

Hülagu, M. (1996) İslam Hukukunda Hapis Cezası, Kayseri, Rey Yayıncılık

Hür, A. (2009) “Suç Ceza, Hapishaneler ve İmralı”, Taraf, 30 Ağustos 2009

Karaca, A. (2010) XIX. Yüzyılda Osmanlı Devletinde Fahişe Hatunlara Uygulanan Cezalar: Hapis ve Sürgün, Hapishane Kitabı, (editörler) E. G. Naskali ve H. O. Altun, İstanbul, Kitabevi, 152-163

Kemal, O. (2000), Nazım Hikmet’le 3,5 Yıl, İstanbul, Tekin Yayınevi

Kıyafet, H. (1989), Mahpus Yılmaz Güney, İstanbul, Akyüz Yayınları

Kukul, S. (1998), Bir Direniş Odağı Metris-Metris Tarihi, İstanbul, Yar Yayınları

Makal, A. (2006) Zonguldak ve Türkiye Toplumsal Tarihinin Acı Bir Deneyimi Olarak “İş Mükellefiyeti”, Zonguldak Kent Tarihi ’05 Bienali Bildiriler Kitabı

Mavioğlu, E. (2006) Asılmayıp Beslenenler – Bir 12 Eylül Hesaplaşması, İstanbul, İthaki Yayınları

Mengüç, A. R. (1968) Ceza İnfaz Hukuku ve İnfaz Müesseseleri, İstanbul, Cezaevi Matbaası

Özkul, A. H. (2010) XVIII. Yüzyılın İlk Yarısında Kıbrıs’ta Kalebentler ve Cezirebentler, Hapishane Kitabı, (editörler) E. G. Naskali ve H. O. Altun, İstanbul, Kitabevi, 130-143

Özteken, Ö. (2010) Türkçede “Mahpus” ve “Hapishane”, Hapishane Kitabı, (editörler) E. G. Naskali ve H. O. Altun, İstanbul, Kitabevi, 607-620

Öztürk, Ş. (2004) Türkiye Solunun Hapishane Tarihi, İstanbul, Yar Yayınları

Sağlam, M.Y. (2003a) Ceza İnfaz Kurumları Mimarisi ve Türk İnfaz Sisteminde Mimari Özellikler, Adalet, Sayı 14, Ocak 2003

Sağlam, M.Y. (2003b) Türk İnfaz Sisteminde Ceza İnfaz Kurumları, Ankara, Adalet Bakanlığı Yayın İşleri Dairesi Başkanlığı

Saner, Y. (2007) Osmanlı’da Yüzlerce Yıl Süren Cezalandırma ve Korkutma Refleksi: Prangaya Vurma, Osmanlı’da Asayiş Suç ve Ceza, (der) N. Levy ve A. Toumarkine, İstanbul, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 163-190

Siyasi Tutsaklar Ne İstiyor (2000), İstanbul, Boran Yayınevi

Şamil İslam Ansiklopedisi (1990), İstanbul, Şamil Yayınları,  http://www.sevde.de/islam_Ans/islam_ans.htm

Şen, H. (2007) Osmanlı’da Hapishane Mefhumu, Osmanlı’da Asayiş Suç ve Ceza, (der) N. Levy ve A. Toumarkine, İstanbul, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 200-212

Şen, Ö. (2007) Osmanlı’da Mahkum Olmak, İstanbul, Kapı Yayınları

Şentop, M. (2004) Tanzimat Dönemi Osmanlı Ceza Hukuku, İstanbul

Tekin, S. (2010) Osmanlı’da Kadın ve Kadın Hapishaneleri, Ankara Üniversitesi Tarih Araştırmaları Dergisi, Cilt 29, Sayı 47, 83-102

Tekin, S. ve Özkes, S. (2008), Cumhuriyet Öncesi Türkiye’de Hapishane Sorunu, Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi, VII/16-17, Bahar-Güz 2008, 187-201

Türk İnfaz Sistemi ve Islah Kurumları  (1969), Ankara Yarı Açık Cezaevi Matbaası

Ülkemiz Hapishaneleri ve Direnç Çiçekleri (2001), İstanbul, Umut Yayımcılık

Yalanları Parçalayan Ulucanlar Katliamı (?), İstanbul, ASPAŞ

Yaşadığımız Vatan, 23 Ekim 2000, sayı 1 http://www.ozgurluk.org/kitaplik/webarsiv/vatan/vatan_arsiv/index01-1.html, 25 Temmuz 2010

Yetkin, F., Tanboğa, M. (1993), Dörtlerin Gecesi, Ankara, Yurt Kitap Yayın

Yıldız, G. (2012) Mapusane-Osmanlı Hapishanelerinin Kuruluş Serüveni (1839-1908), İstanbul, Kitabevi

DİPNOTLAR

1) Kelime anlamı edeblendirmek (te’dib etmek), menetmek ve azarlamak olan tazir, hakkında şer’i hüküm mevcut olmayan cürümlerden dolayı tatbik edilecek cezalara denk düşmektedir.  2) Saner, 2007: 174-175.

3) Akt. Yıldız, 2012: 70

4) Yıldız, 2012: 71.

5) Yıldız, 2012: 79.

6) Yıldız, 2012: 80

7) Yıldız, kitabının 110 ve 161. sayfaları arasında raporun ayrıntılı bir değerlendirmesini yapmaktadır (2012).

8) Timur Demirbaş, İnfaz Hukuku, Ankara 2008, Seçkin Yayıncılık, sayfa 136

9) Bu kanunun temelinde 1810 tarihli Fransız Ceza Kanunun yer alsa da daha sonra yapılan değişiklikler kanunda Alman ve İtalyan etkisine ağırlık kazandırmıştır. Görülen bu değişiklik Osmanlı’nın ittifak politikasının da bir göstergesi durumundadır.

10) Sultanahmet Meydanı’ndaki bu ilk Hapishane-i Umumi binası, 1939 yılında, Cumhuriyet döneminde İstanbul’da inşa edilen ilk büyük kamu binalarından biri olan Adliye Sarayı’na yer açmak için yıkılmıştır (Yıldız, 2012: 281).

11) Yıldız, 2012: 267-291; Şen, 2007: 28.

12) Yıldız, 2012: 381.

13) Atatürk’ün TBMM’nin 1. Dönem 4. Yasama Yılını Açılış Konuşmaları http://www.tbmm.gov.tr/tarihce/ataturk_konusma/1d4yy.htm

14) BOA. DH. MB. HPS, No: 163/85 aktaran Şen, 2007: 150-151

15) Kanunun tam metni için bakınız: Mengüç, 1968: 377-378

16) Bu CİK’in tam metni için bakınız: Mengüç, 1968: 125-139

17) Milliyet, 7 Kasım 2007, Fikret Bila’ nın söyleşisinden

18) Bölügiray, 2002: 181-182.

19) Bölügiray, 2002: 184.

20) Direniş Ölüm ve Yaşam, 1987: 44; Mavioğlu, 2006: 68; Kukul, 1998: 53.

21) Ölüm Orucunu başlatan siyasi mahpusların F Tipi Hapishaneler hakkındaki görüşleri ve direnişlerinin gerekçeleri için bakınız: Siyasi Tutsaklar Ne İstiyor (2000), İstanbul, Boran Yayınevi

22) Hürriyet, 16 Aralık 2000

23) “Hayata Dönüş Operasyonu”nun mahpusların gözünden anlatımı için bakınız: Hapishanelerde Katliam – 19-22 Aralık 2000 Belgeler Tanıklar 1 (?), İstanbul, Anadolu Yayıncılık. Dönemin devlet yetkilileri tarafından “Hayata Dönüş” adı verilen bu operasyonun bir katliam olduğu çokça tartışılmış, sonrasında Adli Tıp raporları da bu savı desteklemiştir. Bu konuyla ilgili olarak, Radikal gazetesinin 7 Temmuz 2001tarihli ve “Gerçeğe Dönüş” başlıklı haberiyle,  27 Ağustos 2001 tarihli “Otopsideki Gerçek” başlıklı haberlerine bakılabilir.