Ana sayfa 121. Sayı Antik Yakındoğu’da halk isyanları

Antik Yakındoğu’da halk isyanları

323
PAYLAŞ

Baha Okar

Uygarlığın doğduğu, kültürün, yazının, bilimin beşiği olan bu topraklar, ilk sınıflı toplumun ve devletin doğuşuna da sahne olmuş. Dolayısıyla ilk sınıf mücadelelerine ve ezilen, sömürülen kitlelerin daha iyi bir yaşam için ilk isyanlarına da… Doğaldır ki, tarihin yazılı bir kaydını tutma alışkanlığının pek olmadığı, olduğu kadarıyla da kesin olarak egemenlerin tekelinde bulunduğu bir çağın isyanları için, unutulup tarihin sayfalarına düşmeden kaybolup gitmek çok olası bir kader. Hele de üstünden binlerce yıl geçmişken… Burada, bugüne dek gelebilmiş taş tabletlerin, mezar yazıtlarının, mitoloji ve kutsal kitapların üstünden bu binlerce yılın tozunu silkip, ilk halk isyanlarının izini sürmeye çalışacağız.

SÜMER’DE ‘ÖZGÜRLÜK’ İÇİN HALK DEVRİMİ

Antik Mezopotamya tarihçisi Noah Kramer’in “Tarih Sümer’de başlar” sözü boşa söylenmiş değil. Tarihle birlikte sınıf mücadelesi de başlıyor ve bir halk ayaklanmasının izlerine ilk rastladığımız yer de antik Mezopotamya. Uygarlığın doğduğu, kültürün, yazının, bilimin beşiği olan bu topraklar, ilk sınıflı toplumun ve devletin doğuşuna sahne olmuş. Dolayısıyla ilk sınıf mücadelelerine de…

Daha öncesi de vardır muhakkak, ama bildiğimiz, kesin ipuçları bize kadar ulaşan ilk halk isyanına bundan yaklaşık 4500 yıl öncesinde, MÖ 2380’de rastlıyoruz. Bu, dönemin en gelişmiş Mezopotamya şehir devletlerinden Lagaş’ta, Urukagina’nın kral Lugalanda’yı devirip başa geçmesidir.

Peki, bu iktidar değişikliğinin ardında bir halk hareketi olduğu sonucuna nereden varıyoruz? Elimizde binlerce Lagaşlı’nın sokakları zaptettiğini, Lugalanda’nın askerleriyle çatışmalar yaşadığını, nihayet sarayı ele geçirip Urukagina’yı başa geçirdiğini anlatan kil tabletler mi var? Hayır yok. Elimizde olan Urukagina’nın reformlarını anlatan bir belge ve Sümerlerin toplumsal düzenine ilişkin bilgilerdir. Şimdi bunlara bakalım:

Tarihin ilk yazılı reformu

Urukagina’nın reformları, hükümdarın tarihçisinin yeni yapılan bir kanalın anısına yazdığı bir metinde anlatılıyor. Metnin yazılı olduğu dört kil tablet 1878 yılında Fransız arkeologlar tarafından bulunmuş ve çivi yazısı uzmanı Francois Thureau-Dangin tarafından çözülmüş. Tabletler halen Louvre Müzesi’nde bulunuyor. (1)

Metin gücün ve iktidarın kötüye kullanılmasını yererek başlar. İlahi olarak hükmedilmiş o eski, el değmemiş yaşam düzenini çürütenin bu olduğunu ileri sürer. Yozlaşmanın başlangıcı hatırlanmayacak kadar eski zamanlara gitmektedir ve her biri kendi çıkarını gözeten toplumun bütün egemenleri, rahipler, devlet yöneticileri, güç sahipleri bundan sorumludur. En fenası da mülkiyete el konması ve yozlaşmış yargıçlarla işbirliği yapan rahiplerin borçlu insanları köleleştirmesidir.

“Kadim zamanlardan beri, ilk mısır tohumu filizlendiğinden bu yana, kayıkçıların başı bütün kayıkları kendi çıkarları için kullanageldi, çobanların başı eşeklerden ve koyunlardan kendi çıkarları için faydalandı, balıkçıların başı en iyi avlanma yerlerini kendine ayırdı. Bir Lagaşlı tüylü koyununu kırktırmak için saraya getirdiğinde yünü beyazsa 5 şegel verirdi. (2) Eğer bir adam karısından boşanırsa ensiye 5 şegel, vezirine 1 şegel verirdi.(3) Eğer bir parfümcü yağ hazırlarsa ensi 5 şegel, vezir 1 şegel, saray kahyası da 1 şegel alırdı. Tapınağa ve mallarına gelince, ensi hepsini kendisine aldı.”

“Tanrılara ait olan öküzler ensinin arazilerini sürdü; tanrıların en verimli topraklarını ensi kendi bahçeleri ve tarlaları için ayırdı. Rahiplerin arpadan gelen gelirlerini ensinin adamları yönetti.”

“Bir rahip bir garibanın toprağındaki ağaçları istediği gibi kesebiliyor, meyveleri toplayabiliyordu. Ölen biri mezara konurken adına yedi küp bira ve 420 somun ekmek dağıtmak gerekiyordu. Ölünün başındaki rahibe yarım gur arpa, bir esvap, bir başörtüsü ve bir döşek vermek zorunluydu. (4) Rahibin yardımcısına da çeyrek gur arpa…”

“Çalışan adamlar ekmek için dilenmek zorunda kalmıştı. Gençler a-zar-la’da (5) çalışmaya mecbur bırakılmıştı. Ensinin evi, ensinin tarlası, ensinin karısının evi, ensinin karısının tarlası, ensinin çocuklarının evi, ensinin çocuklarının tarlaları, hepsi yanyana bir uçtan bir uca uzanıyordu. Bir sınırdan ötekine her yerde yargıç rahipler vardı. Geçmiş günlerde olan buydu.” (6)

Yazıt Urukagina’nın bunların kökünü kurutmakla en büyük onuru hak ettiğini söyler. Bütün bunlara karşı iktidarı zorla eline alan ve düzeni yeniden kuran Urukagina, meşruiyetini Lagaş’ın en büyük tanrısı Ningirsu’yla yaptığı ahitten almış, onun sözünü uygulamıştır.

“Tanrı Enlil’in savaşçısı tanrı Ningirsu, bütün halkın içinden Urukagina’yı seçti ve ona Lagaş’ın yeni lugalı (6) olmayı bahşetti. Ona ilahi olarak hükmedilmiş eski yaşam düzenini yeniden kurmasını buyurdu. O da ilahi lugal Ningirsu’nun emirlerini yerine getirdi.”

“Kayıkçıların başıyla çobanların başını yerinden etti. Balıkçıların başının elinden avlanma yerlerini aldı. Ambarların başındaki görevliyi rahiplerin arpa gelirlerini ölçmekten men etti, saray görevlisinin rahiplerden vergi toplamasını engelledi.”

“Ensinin evlerini ve tarlalarını yeniden tanrı Ningirsu’nun malı haline getirdi. Ensinin karısının evini ve tarlalarını tanrıça Bau’ya iade etti. Ensinin çocuklarının evini ve tarlalarını tanrı Shulshaggana’ya geri verdi. Bir sınırdan ötekine, artık yargıç rahiplerin sözü edilmedi.”

Urukagina reformlarıyla dul ve yetimleri vergiden muaf tutar. Rahiplerin ve büyük toprak sahibi zenginlerin gücünü sınırlar. Zenginlerin fakirlerin malına el koymasını, borçluları köleleştirmesini engeller. Cenaze törenlerinin giderlerinin karşılanmasında, ölünün öbür dünyaya yolculuğu için tanrıların şerefine ayrılan törensel yiyecekler ve içkilerin karşılanması da dahil, şehri kolektif olarak yükümlü kılar.

“Artık ölü bir adam mezara konduğunda, onun adına sadece üç küp bira ve 80 somun ekmek dağıtıldı. Başındaki rahibe sadece bir döşek ve başörtüsü verildi. Yardımcısına ise sekizde bir gur arpa…”

“Gençler artık a-zar-la’da çalışmak zorunda kalmadı, çalışan adamlar artık ekmek için dilenmedi. Rahipler gariban insanların bahçelerini talan etmedi.”

“O şuna karar verdi: Eğer birinin semiz bir eşeği doğarsa ve başındaki yönetici bunu görüp ‘bunu senden alacağım’ derse, o zaman, eğer satmak isterse ‘beni memnun edecek bir ücret öde’ diyecek. Ama satmak istemezse idareci onu zorlayamayacak. Eğer güçlü ve zengin bir adamın evi sıradan bir adamın evinin yanındaysa ve güçlü olan ‘evini almak istiyorum’ derse, o zaman, eğer satmak isterse ‘bana uygun gelen ücret kadar gümüş ver’ ya da ‘buna denk gelecek kadar arpayla bedelini öde’ diyecek. Ama satmak istemezse, güçlü olan onu zorlayamayacak.”

“Urukagina, Lagaş halkını tefecilikten, vurgunculuktan, ağır maliyetli yönetimden, açlıktan, soygunculuktan, cinayetten ve mülklerle insanlara zorla sahip olunmasından kurtardı. Özgürlüğü getirdi. Artık fakir adamın oğlunun balık tutmak için yaptığı göletten kimse balıklarını çalamayacak. Hiçbir varlıklı devlet görevlisi, vaktiyle yaptıkları gibi fakir adamın annesinin bahçesinden geçmeye, ağaçlarını talan etmeye ve meyvelerini götürmeye cesaret edemeyecek. Dul ve yetimler artık güçlünün insafına terk edilmiş değil. Urukagina’nın Ningirsu ile yaptığı ahit onlar içindi.” (7)

Köklü reformlar

Modern çağın bildirgelerinden alıştığınız süslü sözlerin olmadığına, arpa, bira ve koyun hesabı yapıldığına bakıp küçümsemeyin. Tablette yazan bu basit sözler, eşitlikten ve adaletten yana tarihin bilinen ilk reformunun yazılı belgesidir. Bu sözlerden anlaşıldığı kadarıyla; 1) iktidar sahiplerinin, yani siyasi yöneticilerle rahiplerin toprak ve diğer geçim araçları üzerindeki hakları sınırlanmıştır, 2) özgür köylülerin köleleştirilmesi ve mülklerine keyfi olarak el konulması engellenmiştir, 3) adaletli bir vergi düzenlemesi yapılmıştır, 4) yoksullar, dul ve yetimler devletin koruyuculuğu altına alınmıştır, 5) egemen güçler arasındaki ilişkiler düzenlenmiş, siyasi iktidarın rahipler üzerindeki egemenliği gevşetilmiştir, 6) bu reformlar çok eskilerde kalmış bir ilahi bir yaşam düzenini geri getirmekle simgeleştirilmiştir.

İsterseniz bütün bunları Urukagina adında tutkulu bir soylunun iyilikseverliğine, alicenaplığına bağlayabilirsiniz. Ama bu hâli vakti yerinde adam niye yoksulun bağını bahçesini, dirisini ölüsünü dert edinmiş; hadi edinmiş, koca hanedanı nasıl devirip başa gelmiş derseniz, o zaman bu yol sizi kaçınılmaz olarak işin ardındaki sınıf mücadelesine götürür.

Sümer’de sınıflı toplum yapısının oluşumu

Sümer toplumunun yapısı uygarlığa geçişle şekillenen sınıfların izlerini taşır. Barbarlıkla uygarlığın karşı karşıya gelişi antik toplumdaki sınıf mücadelesinin temel bir dinamiği olduğundan, bunun çeşitli yönleriyle ilk kez gerçekleşmesine sahne olan Sümer sınıflaşmasını incelemek yerinde olacaktır.

MÖ 4. bin yıla doğru Mezopotamya’ya yerleşen Sümerler, ırmak kıyılarındaki bataklık bölgeleri kurutup verimli, ekilebilir topraklara dönüştürmüştür. Dünyanın en eski uygarlığı, Dicle ve Fırat nehirlerinin birleştiği alüvyon ovası üzerindeki topraklarda, geniş ölçekli tarımın ve evcilleştirilmiş hayvanların yol açtığı yaşam biçiminden doğmuştur. Ancak bu verimli toprakları yaratmış olan nehir sularının denetlenmesi ve düzenli bir tarımsal üretimin gerçekleştirilebilmesi için eski tarım tekniklerinin değiştirilmesi gerekmiştir. Bu, toplumsal düzeni de kökünden değiştirmiştir.

Geçmişin neolitik köylerinde, tarımsal üretimin temelini akraba temelli küçük topluluklar oluşturuyordu. Bu küçük ölçekli tarımda her aile normal koşullarda kendi toprağını ekiyor, kendi ürününü tüketiyordu. Dinsel ve törensel gerekler dışında aileler arasında örgütlü bir işbirliğine gereksinim duyulmuyordu. Topluluk içi servet farklılaşması asgariydi, köy içi ilişkilerde paylaşımcı bir ruh egemendi. Topluluk içi farklılaşma yaş grupları ve cinsiyetler arasındaydı. Herkes aynı derecede doğanın, iklimin ve toprağın kölesiydi ve herkes aynı derecede özgürdü. (8)

Irmak kıyısına inip sulamalı ve geniş ölçekli tarıma geçince işler değişti. Verim çok arttı, daha çok insanı istikrarlı biçimde doyurmak imkânı ortaya çıktı. Ama bu, eski toplumsal yapının değişmesi pahasına oldu. Sulama için ırmakları kontrol altına alacak setlerin ve kanalların yapılabilmesi çok sayıda kişinin birlikte ve öncesinde görülmeyen bir toplumsal disiplin içerisinde çalışmasını gerektirdi. Yerleşim yerleri kalıcılaştı ve büyüdü.

Böylelikle Aşağı Mezopotamya’da Dicle ve Fırat nehirleri kıyısında, ilk Sümer şehir devletleri kuruldu. Uruk, Lagaş, Eridu, Ur, Kiş en önemlileridir. Sümerliler bu bölgelerde büyük sulama sistemleri inşa ettiler, kanallar ve bentlerle taşkınları önleyip bataklıkları kuruttular, düzenli sulamaya dayalı bir tarım geliştirdiler. Kentler yüksek bir tepeye yapılan tapınakları etrafında oluştu ve bu tapınaklar aynı zamanda toplumsal yaşamın da merkezi oldu.

Toplumun ihtiyacından fazla bir ürünün ortaya çıkması hemen peşi sıra bir toplumsal eşitsizlik getirdi mi bilemeyiz. Ancak bir dönem boyunca kent halkının ürünlerini tapınağa teslim ettiği, şehrin koruyucu tanrısının hizmetkârı olan rahiplerin bu ürünleri ihtiyaca göre üleştirdiği “mabet sosyalizmi” denen bir düzen hüküm sürdü. İlk çivi yazısının da bu sırada, tapınağa getirilen ürünlerin kaydedilmesi ihtiyacı sonucunda doğduğu düşünülüyor.

Sonuçta bu görece eşitlikçi toplumsal yapının içinden, kâh bir topluluğun bir başka topluluğu fethetmesi sonucunda, kâh tapınağa çöreklenip milletin malını toplayan tanrı hizmetkârlarının azıcık da kendimize hizmet edelim demesiyle, bir seçkin yönetici sınıf doğdu. MÖ üç binlere gelindiğinde yüksek rütbeli din adamlarından oluşan egemen sınıf kent devletinin yöneticileri haline gelmişti.

Lagaş’ta bilinen ilk halk ayaklanması

Bu döneme gelirken Lagaş tapınakları, işlenen toprakların yarısına yakın bölümüne sahip bulunuyordu. Tapınakların toprakları iki türlü işletiliyordu: Bir bölümü özgür çiftçilere kiralanıyordu, bu çiftçiler ayrıca hayvan ve ekecek tohum da alıyorlar ve bunların karşılığını ürünle ödüyorlardı. Bir bölümü de doğrudan doğruya tapınakların denetimindeydi ve köleler ile elde edilen bütün ürünü tapınak ambarına teslim etmek zorunda olan, emeğinin karşılığını tahıl ve bazen başka yiyecekler şeklinde alan özgür çiftçiler (“şublugal”) tarafından işleniyordu. (9, 10)

Nüfusun çoğunluğunu özgür çiftçiler oluşturuyordu. Bunlar küçük ölçekli üretimin yanı sıra, komünal toplulukların işbirliği ve ortak çalışma sayesinde, sulu tarımın gereği olan büyük işleri de gerçekleştirebiliyordu. MÖ 2500 yıllarına ait sözleşmeler bu dönemde özgür çiftçilerin toprak satışlarının arttığını, toprağın giderek devletin ve büyük ailelerin elinde toplandığını gösteriyor. Büyük aileler kendi topraklarında yalnızca köleleri değil yoksullaşmış özgür insanları da çalıştırıyorlardı. Toprak sahibi özgür insanların sömürüsü ağır vergiler şeklinde oluyordu.

Topraklar, Lagaş’ta bulunan bir yazıttan anlaşıldığı kadarıyla tapınağa ödeyecekleri payın miktarına göre üç bölüme ayrılırdı. En ağır payları ödeyenlerin elinde, kendilerine yetmeyecek kadar az şey kalıyordu, bu durum onları, yılın bir bölümünde tapınak adına çalışmak, sulama işlerinde ya da rahiplerce planlanan öteki işlerde çalışmak zorunda bırakıyordu.

Sömürülen sınıfların biri de kölelerdi. Köle sayısı, Diakonov’un hesaplarına göre nüfusun tahminen dörtte biri kadardı. En büyük köle sağlama kaynağı savaşlardı. Daha az sayıda olmak üzere komşu ülkelerden köle satın alındığı da oluyordu. Borç yüzünden özgür insanların köleleşmesi MÖ 3. bin yılın ortalarına doğru görülmeye başlandı. Bu dönemde kölelerin çoğunluğu tapınaklara ve devlet yöneticilerine aitti. Ama büyük toprak sahipleri ortaya çıktıkça bireylere ait kölelerin sayısı da artıyordu. (9)

Öte yandan, ticaret ve fetihler sayesinde kentlerde biriken zenginlik hızla çoğalmış, diğer kentlerin dolu ve zengin depolarına el koymak için girilen çatışmalar olağanlaşmıştı. Zenginliğin büyümesiyle kentlerin yönetsel erklerinde ve rahip kastında önemli farklılaşmalar açığa çıktı. Rahip-krallar şehirde biriken malların fazlasını ve savaşlarda ele geçen toprağın çoğunu almaya başladılar. Siyasi güçleri arttıkça tapınağın gelirlerinden daha fazla kullanmaya yöneldiler ve bu tapınakla saray arasında bir güç savaşına yol açtı. Tapınak merkezleri yolsuzluğun, istikrarsızlığın ve her türlü bozulmanın yaşandığı merkezler haline geldi.

Vergiler sürekli artırıldı, arpa ölçekli çalışma ücretleri düşürüldü. Gelir dağılımının alabildiğine eşitsizleştiği toplumda, kent halkı açlık ve sefaletle boğuşmaya başladı. Köleler ve özgür çiftçiler üzerinde egemenlik şiddet yoluyla kuruluyordu.

Sınıf ayrımlarının keskinleşmesi ve devletin baskısının artması, özgür köylüler ve köleler ile devlet ve büyük toprakların sahibi soylular arasında çetin bir mücadeleye yol açtı. Yoksulluğun, sömürünün ve devlet aygıtlarındaki bozulmanın isyanlara yol açtığı bu süreç en açık biçimde Lagaş şehrinde görülür.

Diğer Sümer şehir devletleri gibi Lagaş da bütün Sümer’i kapsayan krallığa bağlıydı. Lagaş MÖ üçüncü binin başlarında, her biri bir mabede bağlı, surlarla çevrili irili ufaklı on kadar kasabanın birleşmesiyle kurulmuştu. Toplam yüzölçümü sulanmayan topraklarla birlikte üç bin kilometre kareydi ve toplam nüfusu da 150 bin dolaylarında olmalıydı. (11)

Sümer kralı Lugalanda Ur-Nanşe sülalesinden Lagaş yüksek rahibinin oğluydu. Aynı zamanda Adab kraliçesiyle ticari bağları olan büyük bir toprak sahibinin kızıyla evliydi. Lugalanda’nın hükümdarlığından söz eden bütün belgeler, onun çok zengin ve yozlaşmış bir kral olduğunu yazar. Onun hükümdarlık dönemi büyük bir çürümenin yaşandığı ve yoksullara karşı büyük bir adaletsizliğin hüküm sürdüğü bir dönem olarak anılır. Yazıtlar onun yaklaşık 650 hektar toprağa el koyduğunu yazar.

İşte tarihe ilk yazılı reform yasası olarak geçen metin, Urukagina’nın Lugalanda’yı devirdikten sonra gerçekleştirdiği toplumsal düzenlemeleri anlatmaktadır. Metin bunun arkasında bir halk hareketi olduğundan söz etmez. Yazılı tarih, sıradan insanları görmezden gelmeye daha ilk örneklerinde başlamıştır. Ancak kayıtlara nasıl geçmiş olursa olsun, gerek Sümer’in toplumsal düzeni ve o dönemde içinde bulunduğu durum, gerek yeni toplumsal düzenlemelerin niteliği, bunun ezilenlerin damgasını taşıyan bir devrim olduğunu göstermektedir. Pek çok tarihçi bu noktada hemfikirdir.

İlk özgürlük kelimesi

Tabletteki metin son bölümünde Urukagina’nın “özgürlüğü getirdiğini” söyler. Bu çok önemlidir. Çivi yazısıyla kazınmış bu işaretlerle insanlık tarihinde özgürlük kavramı ilk defa yazılı olarak ifade edilmiştir. Sözcük ama-gi (ya da ama-ar-gi)’dir. Çivi yazısı uzmanı Adam Falkenstein bu sözcüğün tam anlamının “anaya dönüş” olduğunu söyler. (12) Buna göre “amargi”, kişilerin ve mülkiyetin el değmemiş ilk hallerine geri döndürülmesine bir göndermedir. El konan mülkler eski sahibine iade edilmiştir. Borçlar silinmiş, borcunu ya da vergisini ödeyemeyip köleleştirilmiş insanlar azat edilmiş ve koparıldıkları komünal topluluklara geri gönderilmiştir. Bu toplulukların “ana” ile ifade edilmesi de dikkat çekicidir. Bu aynı zamanda ilahi olarak hükmedilmiş eski yaşam düzeninin de geri getirilmesidir.

Dipnotlar

1) Noah Kramer, Tarih Sümerde Başlar, TTK Yayınları, 1995, s.36-37.

2) Şegel: Değeri buğday ölçeğine bağlı ilk madeni para. (Kramer, age)

3) Ensi ya da patesi: Bir kentin yöneticisine verilen Sümerce ünvan, zaman zaman krallar kadar güçlü olmuşlardır. Bazı metinlerde Akadca karşılığı olan işakku kullanılır. (Kramer, age)

4) Gur: Tahıl için yaklaşık 440 kiloya denk gelen bir Sümer ölçü birimi. (Amelie Kuhrt, Eski Çağda Yakındoğu, C. 1, İş Bankası Kültür Yayınları, 2009, s.50)

5) A-zar-la: Saray kapısı anlamına geldiği düşünülen, davaların ve ticari faaliyetlerin de yürütüldüğü yer. (Piotr Steinkeller, “On the Reading and Meaning of a-ZAR-la”, Revue d’Assyriologie et d’archéologie orientale, Vol. 72, No. 1 (1978), pp. 73-76)

6) Lugal: Sümerin en üst dinsel ve siyasi yöneticisi olan tanrı kral. (Kramer, age)

7) İngilizce metin için http://history-world.org/reforms_of_urukagina.htm

8) Sibel Özbudun, Gülfem Uysal, 50 Soruda Antropoloji, Bilim ve Gelecek Kitaplığı, s. 107.

9) V. Diakov-S. Kovalev, İlkçağ Tarihi, -Ortadoğu, Uzakdoğu, Eski Yunan, C.1,  Çev: Özdemir İnce, Yordam Kitap, 2008, s.94-97.

10) Yuri Semenov, “Eski Doğu’nun Sosyoekonomik Rejimi”, İlk Sınıflı Toplumlar, Asyagil Üretim Tarzı ve Doğu Despotizmi içinde, s. 157-159.

11) Noah Kramer, age.

12) Noah Kramer, The  Sumerians, Their History, Culture and Character, The University of Chicago Press, 1963, s.79.

ANTİK MISIR’DA DÜNYA ÇÖMLEKÇİ ÇARKI GİBİ DÖNÜYOR

Mısır’da siyasal birliğin yeniden sağlandığı ve MÖ 2134’ten 1690’a kadar süren dönem orta krallık dönemi olarak bilinir. Ticaretin arttığı, köle ticaretinin başladığı bu dönemde ülke hızla gelişti. Nil deltasında tarımsal üretimi çok artıracak yeni arazilerin ıslahı ve sulama sistemleri yapılmış, deltanın doğusuna “hükümdarın duvarları” olarak adlandırılan dev bir savunma mevzisi inşa edilmiş, güneyde taş ve altın madenleri bakımından zengin Nibia ele geçirilmişti.

Orta krallık döneminde toplumsal karşıtlıklar da şiddetlendi. Savaşlar ve köle ticareti sonucunda kölelik yaygınlaştı, sadece büyük mülk sahibi soylular değil, küçük memurlar hatta halktan insanlar da köle sahibi oluyordu. Ama devletin refahından Mısır halkının temel öğesi olan topluluk üyesi çiftçilerin payına bir şey düşmüyor, yükümlülük ve vergiler azalmıyordu.

Orta krallığın son dönemlerine doğru sosyal eşitsizliğin artması ve üstüne Nil taşkınlarının yetersiz olmasıyla refah ve istikrar yerini bir karmaşaya bıraktı. Köylüler firavunun ve yerel vali nomarkların çifte boyunduruğu altındaydı. Yoksullukları dönemin yazınsal yapıtlarına konu olmuştu: “Açlık çiftçinin kulübesinin çevresinde dolaşmakta ve ağır işler yapsa yaşam gereksinimlerini karşılamamaktadır. Herkes onu soyar, pazara götüreceği zahiresini, eşeklerini, arpasını elinden alırlar; bağırmasını bile yasaklayarak acımaksızın döverler. Haksız vergiden, uğradığı hakaretten şikâyetçi olacak olsa, hiçbir yerde, yakınmalarıyla merhamete getirmeye çalıştığı yüksek memurların huzurunda bile adaleti bulamaz.”

Duvarlarınız vız gelir vız…

Orta krallık döneminin köylüsü yılın üç ayında firavunun topraklarında angaryaya yükümlüydü. Köylü öldükten sonra da bu görevden kurtulamıyordu. Ölümden sonra yaşama inanan Mısır’da mezarların içine, ölünün mesleğine göre elinde iş aleti, sepet, tarım aleti taşıyan küçük heykelcikler konurdu. Ushabti (cevapçı) diye adlandırılan bu heykelciklerin üzerine kısa ahitler işlenir, ölümden sonra tanrı işe çağırırsa o işe koşacağına söz verilirdi: “Ey ushabti! Ölüler ülkesinde yapılması gereken, bana verilmiş biri işi (burada ölenin mesleğine göre işler sayılırdı: tarlayı ekmek, sulama yapmak, doğudan batıya kum taşımak…) yapmak için çağrılacak olursam, O’na de ki: Ben buradayım, ben yapacağım.”

Zanaatçıların, dokumacıların, demircilerin, taş ustalarının durumu da farklı değildi. Sadece vergi tahsildarları ve nomarkların memurları hayatından memnundu. Fayoum’daki bir kentte yapılan kazılar, bulunan alet ve işlik kalıntılarından küçük dükkâncıların, zanaatçıların ve öteki emekçilerin oturduğu anlaşılan, o döneme ait bir yoksul mahalleyi ortaya çıkarmıştır. Büyük sayıda zanaatçının ortaya çıkması, iş peşinde topraklarından ayrılmış yoksul köylüler olgusunu göstermektedir. Yakınlarında kalın duvarla yoksul mahalleden ayrılmış bölgede ise, meyve ağaçları ve bağlarla kaplı olduğu anlaşılan geniş toprakların üzerine kurulmuş 50-70 odalı malikâneler vardı.

Zengin mahallesini yoksul mahallesinden ayıran ve büyük olasılıkla silahlı askerlerce korunan bu duvar, orta krallık döneminde Mısır’a egemen olan gergin havanın işareti olmalıdır. Zenginler ve güç sahipleri, besbelli ki yoksul köylülerin, zanaatçıların ve kölelerin isyanından korkuyorlardı.

MÖ 18. yüzyılın ortalarına doğru, 12. hanedanlığın son büyük kralı olan 3. Amenemhet’in ölümünden hemen sonra karışıklıklar başladı. Ondan sonra gelen kralların birincisi dokuz yıl, ikincisi dört yıl hüküm sürdü ve 12. hanedanlık sona erdi. Bunun ardından, doksan yıla yakın süren bir ayaklanmalar ve iç savaşlar dönemi geldi. Bu dönemle ilgili pek fazla bilgi olmamakla birlikte, kralların kısa aralarla birbirini izlediği, bunlardan birinin ancak üç gün hüküm sürebildiği biliniyor.

Tarihleri kesin olarak belirlenememiş olsa da, bu dönemde yaşayanları anlattığı düşünülen iki yazınsal metin bulunmaktadır. Bunlardan “Bir Bilgenin Uyarısı”nda yazar İppur, “tanrılara olan saygının ve dinin buyurduğu ödevlerin unutulması yüzünden Mısır’ın üzerine çöken felaketleri” canlı anlatımlarla firavuna aktarmaya çalışmaktadır:

“İsyancılar ellerinde avuçlarında hiçbir şey olmayan yoksullardır. Kralı tutuklarlar, zenginleri saraylarından kovarlar, firavun mumyalarını mezarlarından çıkarıp atarlar, tapınakları işgal eder ve ayinlere son verirler. Kralın, valilerin, toprak sahiplerinin ve rahiplerin ambarlarını ele geçirip buldukları buğdayları herkesin malı ilan ederler. Zenginlerin evlerine yerleşirler, efendilerinin giysilerini giyip takılarını takarlar ve üstelik onları kendileri için çalışmaya zorlarlar. Dünya bir çömlekçi çarkı gibi döner. İsyancılar adalet sarayını işgal ederler, borç senetlerini yırtıp atarlar, yasa tomarlarını sokağa fırlatırlar, katipleri ellerindeki ürün listeleriyle birlikte öldürürler. Kralın sarayı gelirsiz, tapınaklar sungusuz kalır.”

Kaynaklar

1) Amelie Kuhrt, Eski Çağda Yakındoğu, C. 1, İş Bankası Kültür Yayınları, 2009

2) V. Diakov-S. Kovalev, İlkçağ Tarihi, -Ortadoğu, Uzakdoğu, Eski Yunan, C.1,  Çev: Özdemir İnce, Yordam Kitap, 2008, s. 145-148.

KUTSAL KİTAPLARDA SÜLEYMAN’IN KRALLIĞI ve İSYAN

Antik çağdaki halk isyanlarının izlerini sürebileceğimiz bir kaynak da, elbette ki kutsal kitaplardır. Yalnız burada yazanların uydurma birer masal ya da Allah kelamı öğretiler değil, toplumların çelişki, çatışma ve dönüşümlerinin, yıkılış ve kuruluşlarının simgeleştirilerek, kutsallaştırılarak, dilden dile dolaşıp estetize edilerek kolektif hafızadan süzülmüş bir anlatımı olduğunu bilmek kaydıyla. Hikmet Kıvılcımlı yalan bilmez barbarlığın bağrından doğan mitolojilere ve kutsal kitaplara kendimizden daha fazla inanabileceğimizi söyler ve şunu ekler: “Tevrat ve Kuran ve mitolojiler, elimizdeki biricik yazılı kaynaklardır. Ama bir de koskoca insanlık tarihi incelemesinden çıkardığımız gidiş kanunları var. Tevrat, Kuran ve mitoloji olaylarını, tarihi olaylara vurarak da hipotezlerimizi sağlamlaştırabiliriz.” (1)

Şimdi, kutsal kitapların Süleyman’ın krallığına dair anlattıklarını “tarihin gidiş kanunları”nın mantığıyla tartarak yeniden okuyalım.

Süleyman’ın cinleri

İsrail kralı Süleyman, yaklaşık olarak MÖ 970-930 yılları arasında sürdürdüğü görkemli saltanatında, dillere destan zenginliğiyle, ülkesine adalet ve ismindeki gibi barış getirmiş olmasıyla bilinir. Kitabı Mukaddes’in Ezgilerin Ezgisi, Vaiz ve Özdeyişler kitaplarını onun yazdığı kabul edilir. Krallar kitabının ilk bölümleri onun hükümdarlığını anlatır. Kuran’da da peygamber olarak anılır, bir kısmı Tevrat’tan alınmış kıssalarla mucizelerine ve hakkındaki efsanelere yer verilir. Bütün bu anlatılardan akılda kalan Süleyman’ın krallığının zenginliğidir, tapınak ve sarayının ihtişamıdır. Bu zenginliğin ardında yatanlar ise, eğer görebilirseniz, satır aralarında gizlidir.

“Babası Davut’un yaptığı sayımdan sonra, Süleyman da İsrail’de yaşayan bütün yabancılar arasında bir sayım yaptı. Yabancıların sayısı yüz elli üç bin altı yüz kişi olarak belirlendi. Bunlardan yetmiş binine yük taşıma, seksen binine dağlarda taş kesme, üç bin altı yüzüne de işçileri çalıştırma görevi verildi.” (Tevrat, Tarihler 2, 17-18) “Kral Süleyman angaryasında çalıştırmak üzere bütün İsrail’den otuz bin adam topladı… Angaryasında çalışan adamların başında Adoniram vardı. Süleyman’ın yük taşıyan yetmiş bin, dağlarda taş kesen seksen bin adamı vardı. Ayrıca, işin yürümesini sağlayan ve işçileri yöneten üç bin üç yüz görevlisi vardı.” (Tevrat, Krallar 1, 13-16)

İsrailoğulları esas olarak ticaret, tarım ve hayvancılıkla uğraşan bir topluluktu. Süleyman’ın inşa ettiği görkemli yapılar için gerekli işgücü dışarıdan sağlanmıştı. Taş ve metal işleme gibi nitelikli işgücü için Fenikeli ustalar getirilmişti. Ağır işçilik için ise Kenan ilinin İsrailoğullarına boyun eğmiş yerli halkı ve Lübnanlı esirlerin yanı sıra, Mısır, Arabistan ve Suriye’den getirilen köleler de kullanılmıştı.

Tevrat’ın olayları sıralamakla yetinen yalın tarihçiliğinden farklı bir sembolik dili olan Kuran’da, Süleyman’ın inşaatlarında çalıştırılan ve İsrailoğullarının bilmediği zanaatları bilen bu dik başlı yabancılar, cinler ve şeytanlar olarak anıldı: “Rabbinin izniyle cinlerden bir kısmı, onun emrinde çalışırdı. Onlardan kim emrimizden sapsa, ona cehennem ateşinin azabını tattırırdık. Cinler, Süleyman için dilediği biçimde kaleler, heykeller, havuz gibi çanaklar ve kazanlar yapıyorlardı.” (Kuran, Sebe suresi 12-13) “Şeytanlar arasından da, onun için dalgıçlık eden (ve inciler çıkaran) ve bundan başka işler görenler vardı. Onları gözetim altında tutan bizdik.” (Kuran, Enbiya suresi 82) (2)

Süleyman’ın dillere destan sarayı, tapınağı ve sarayda sürdüğü görkemli yaşam, egemenliği altına aldığı “özgür” ve köle emekçilerin cehennem azabı çektirilerek zorla çalıştırılmasına dayanıyordu. Kuran’ın söylediğine göre, kendinden başka tanrı tanımayan tek tanrı, Rab, bütün kavimlerin tek bir tanrı etrafında birleşeceği yeni bir uygarlık uğruna Süleyman’a el vermiş, diğer inançlardan, kavimlerden ve milletlerden insanların cehennem azabı altında ezilmesine, gözetim altında tutulmasına destek olmuştu. Ne için? Tek tanrıcılığın ilk ve en büyük tapınağının inşası, tek tanrının krallığının bekası için. Hikmet Kıvılcımlı, Kuran’da dile gelenin tarihin determinist kanunları olduğunu söyler. Öyleyse eğer, “çok allahların tek Allaha indirgenmesi” yönündeki kaçınılmaz tarihsel gelişimi henüz vakti dolmadan önce sezen İsrailoğullarının, bu uğurda uyguladığı zor, başarısızlığa mahkum olsa da, Kuran’daki bu ifadeyle tarihin gidiş kanunları önünde haklı bulunmuş oluyordu.

Eşitlikçi toplumun çözülmesi

Süleyman’ın ve babası Davut’un krallığı, İsrailoğulları için çobanlıktan kentleşmeye geçiş dönemi olmuştu. Yaklaşık seksen yıllık hükümdarlıklarında, İsrail güçlü ve merkezileşmiş bir devlet yapısı kazandı. “İsrailoğulları bu dönemde saraylaşır-tapınaklaşır ve kentleşirler. Bundan önce, İsrailoğullarında krallık yoktur. Her şey Allah’ındır. Peygamberler de gönül rızasıyla seçilmişler veya kabul edilmişler kabilelerini yönetebilmişlerdir.” (3)

Bu her şeyden önce ülke sınırlarını Mısır’dan Fırat’a kadar genişleten askeri fetihlerin meyvesiydi. İsrail Kızıldeniz’den Şam’a kadar uzanan ticaret yollarını ve Akdeniz’e çıkışı kontrol altında tutan bir devlet haline geldi. Gelişkin bir devlet idaresinin ve vergi sisteminin ortaya çıkması buna eşlik etti. Bu büyüme, aşamalı bir toplumsal dönüşümle birlikte yol aldı. Daha önceleri toplumda aile ve topluluk bağları ağır basarken, giderek kabile sistemi sınıflı, katmanlı bir toplumsal yapı tarafından kuşatılmış hale geldi. “Kral ve sarayın egemen konumda olduğu, hemen altında kraliyet kayrasına bağlı devlet memurları, ticaret ve sanayi ile uğraşan şehirlerdeki halk, kırsal alanda toprağı işleyen köylüler (olasılıkla her zaman nüfusun en büyük bölümünü onlar oluştururdu) ve İsrail toplumunun en varlıklı kesiminin malı olan kölelerin bulunduğu (hiyerarşik) bir sistem” ortaya çıktı. (4)

MÖ ilk bin yıla gelindiğinde, akraba temelli topluluklar hâlâ varlığını korusa da, artık eşitlik ortadan kalkmış, toprağın ortak mülkiyeti zayıflamıştı. Topluluklar arası işbirliğini gerektiren geniş sulama şebekelerine ihtiyaç duyulmaması, topluluk yapılarının dağılmasını hızlandırmış olmalı. Özel mülkiyet önce hayvanlar, sonra da toprak üzerinde yoğunlaştı. Topluluk toprakları aşamalı olarak ataerkil ailelerin başkanlarının eline geçti. Özel mülkiyet öylesine gelişmişti ki kralın bile toprağa el koyma hakkı yoktu. (5)

Bu eşitsiz toplumda zenginlerin elinde geniş topraklar, büyük sürüler, kadın ve erkek sayısız köle ve her türlü mal birikmekteyken, öte yanda borçlarını ödeyemeyecek durumda olan yoksullar, alacaklılarının kölesi durumuna düşüyorlardı. Zenginlerle yoksullar arasındaki uçurumun yanı sıra, Süleyman’ın kuzeydeki İsrailoğullarına karşı kendi kavmi Yehuda’ya ayrıcalıklı bir konum vermesi, kavimler arasındaki gerilimi de artırmıştı. Eski topluluk düzeninin çözülmesiyle güvencesizleşen, ama fetihler ve ticaretle gelen zenginleşmeden de umduğunu bulamayan kavimler için, Süleyman’ın ve tanrısının otoritesi altında birleşmek eskisi kadar cazip görünmemeye başladı. Süleyman’ın saltanatının son dönemleri oldukça gergin ve çatışmalı geçti.

KUZEY İSRAİL’DE İSYAN ve İÇ SAVAŞ GÜNLERİ

Kuzey İsrail krallığının ömrü iç savaşlar ve hanedan değişiklikleriyle geçti. Ağır vergilere yaşanan kuraklıklarla gelen açlık ve sefalet köylülerin belini büküyordu. Yoksullar ücretli olarak çalışmak ya da alacaklılardan ve kralın “zaptiyeleri”nden kurtulmak için dağlara ya da Ürdün Irmağı kıyılarındaki fundalıklara sığınıyorlardı.

Sık sık köylü ayaklanmaları yaşandı, ayaklanma kimi zaman orduya da sıçradı. Hoşnutsuz köylüler bir toplumsal değişiklik için umutlarını, barış ve adaleti sağlayacak olan, bizzat Tanrı’nın kutsayıp gönderdiği adil bir kralın, bir “gerçek mesih”in gelişine bağlamışlardı. Sözcüleri genellikle halk hareketinin başına geçen kahinler oldu. Halk hareketleri kimi zaman hanedanın değişmesiyle sonuçlanıyordu, ama köylülerin durumu kesinlikle değişmiyordu. VIII. yüzyılda, hoşnutsuzluk büyük bir ayaklanmaya dönüşmüştü. O ayaklanmada kahinler “bütün kalelerin düşeceğini, halkı ezen asalak takımının katledileceğini, halkın yardımına bizzat tanrının geleceğini, dinsiz kral ve uşaklarının devrilmesinden sonra artık kral olmayacağını, krallık sarayının kökü ebediyen kazındıktan sonra halkın kendisinin kral olacağını, ne kuraklık ne de kıtlık kalacağını ve bu tanrısal düzende sonsuza kadar mutluluk ve refah içinde yaşanacağını” haber vermişlerdi.

O dönemde bir toplumsal devrime yol açmayan halk isyanları, köleci aristokrasi için ciddi birer uyarı oldular. Krallar, yoksulların durumunu yumuşatacak önlemler almak zorunluluğunu duydu. Bir yasa borç yüzünden köleliği altı yılla sınırlandırdı; savaş döneminde sayıları çok artmış olan dul ve yetimlerin ve ücretlilerin haklarını savunmak amacıyla yasalar çıkartıldı.

Kaynak:  V. Diakov-S. Kovalev, İlkçağ Tarihi, -Ortadoğu, Uzakdoğu, Eski Yunan, C.1,  Çev: Özdemir İnce, Yordam Kitap, Haziran 2008, s. 189.

İsyanlar ve Süleyman’ın krallığının sonu

Tevrat Süleyman’ın babasının yolundan gidemediğini, İsrailoğullarını tek bir tanrı etrafında birleştirme davasından uzaklaştığını, hatta kendisinin de diğer kavimlerden ve inançlardan karılarının etkisinde kalıp başka tanrılara meylettiğini yazar. Rab Süleyman’ı cezalandırmaya, krallığına son vermeye karar vermiştir.

Tevrat burada Süleyman’a karşı gelişen ayaklanmaları anlatmaya geçer. Bunların en dikkat çekeni Yarovam’ın ayaklanmasıdır. Yarovam ya da Yarobh’am, eski Yahudi dilinde insanlar için uğraşan, halkın haklarını savunan anlamına gelir. Yarovam Süleyman’ın yanında çalışan, kuzeyli İsrail kavimlerinden bir işçidir. Şehir surlarının inşaatında Yarovam’ın ne kadar çalışkan olduğunu gören Süleyman ona bütün ağır işlerin sorumluluğunu vermiş, angaryacıbaşı yapmıştır. Bir gün peygamber Ahiya, Yarovam’ın yolunu keser, ona sözünü tutmayıp kendisine sırt çeviren Süleyman’ın krallığını yıkacağını, on iki parçaya böleceğini ve on parçasını ona verip İsrail kralı yapacağını söyler.

Yarovam ayaklanır ama kendi kavmi dışındaki işçileri ve köleleri harekete geçirmeyi başaramaz. Ayaklanmayı bastıran Süleyman’dan kaçıp Mısır’a sığınır. Bu başarısızlığı Tevrat şöyle izah eder; Tanrı, babası Davut’un hatırına, krallığını dağıtmak için Süleyman’ın ölümünü beklemeye karar vermiştir. Böylece Süleyman’ın iktidarının sarsılması ve başarısız ayaklanma, yani tarihin tek tanrılı uygarlık yönünde gidişindeki tökezlemeler de tanrının iradesi altına alınmış, yani tarihin gidiş kanunları arasında anlamlandırılmıştır.

Süleyman ayaklanmayı bastırsa da sular durulmaz. Ölümünden sonra başa geçen oğlu Rehavam otoriteyi sağlayamaz. Süleyman’ın ölümü ve krallığının sonlanmasının Kuran’daki anlatımı da ilginçtir. “Nihayet Süleyman’ın ölümüne karar verdiğimizde, onlara onun ölümünü sezdiren olmadı, yalnız bir ağaç kurdu dayandığı asasını kemirdi, Süleyman bu yüzden yere yıkılınca öldüğü anlaşıldı ki, eğer cinler görünmeyeni (Süleyman’ın öldüğünü) daha önceden bilseler, o onur kırıcı angaryaların sıkıntısını çekmeye devam etmezlerdi.” (Kuran, Sebe suresi 14)

Kuran’a göre Süleyman’ın kurduğu düzen ölümünden önce zaten çürümüştür, dikiş tutmamaktadır. Ancak iktidarının dayanağı olan devlet yapısı, asası, krallığını ayakta tutmaya devam eder. Süleyman’ın ölümünden sonra düzeni ayakta tutan devlet de çürür, başa geçen oğlu Rehavam asayı kemiren bir kurt gibi devleti içten içe kemirmiştir. Süleyman’ın düzeninin sonunun geldiği o zaman ortaya çıkar. Süleyman esas o zaman ölmüştür.

Rehavam’ın başa geçmesiyle karışıklıklar yine başladı. İsrailliler Mısır’daki Yarovam’ı başlarına geçmeye çağırdılar. Daha önce ayaklanmaya katılmayan kitleler, “cinler” de onun etrafındaydı bu kez. Tevrat’ın anlatımına göre, isyancılar yeni krala şartlarını sundular. “Baban üzerimize ağır bir boyunduruk koydu. Ama babanın üzerimize yüklediği ağır yükü ve boyunduruğu hafifletirsen sana kul köle oluruz.” dediler. Kral Rehavam, halka sert bir yanıt verdi: “Babamın size yüklediği boyunduruğu ben daha da ağırlaştıracağım. Babam sizi kırbaçla yola getirdiyse, ben sizi akreplerle yola getireceğim.” Bunun üzerine ayaklanma büyüdü. İsyancılar işçilerin başındaki görevlileri, bölge valilerini, vergi toplayan tahsildarları öldürdüler. Krala sırt çevirdiler, sonunda İsrailoğullarının Birleşik Monarşi diye anılan krallığı parçalandı. Yarovam’un etrafında toplanan on İsrail kavmi Kuzey İsrail krallığını kurdu. Güneyde ise Süleyman’ın kavmi Yehuda ve Benyamin kabileleri kaldı.

Yüzyıllar sonra “Hicaz’da orijinal bir tarihsel devrimle” evrenselleşecek olan tek tanrıcılık, o çağda “Filistin’de kendi içine kapalı kalmak zorunda kaldı: Vakit dolmamıştı…” (6)

Dipnotlar

1) Hikmet Kıvılcımlı, Allah Peygamber Kitap, Bilim ve Gelecek Kitaplığı, 2013, s.128.

2) Bu sürelerde geçen ifadeleri kelimenin gerçek anlamıyla doğaüstü varlıklar olarak alanların yanı sıra, “esir düşüp zincire vurularak çalıştırılan milletler” (Süleyman Ateş, Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, c.VII, s. 473), “vasıfsız, tecrübesiz yabancı işçiler” (Muhammed El Behiy, Kur’ani Kavramlar, s.145-146), “köleleştirilmiş, baş eğmeyen, kibirli düşman güçler” (Muhammed Esed, Kur’an Mesajı, c.II, s.660), “asi ve yabancı kavimlere mensup insanlar” (Mustafa Öztürk, Kur’an-ı Kerim Meali, s.588) “hakimiyet altına alınmış başka ülkelerden, yabancı kabile ve topluluklardan insanlar” (İhsan Eliaçık, Yaşayan Kuran, s. 447, 561) olarak yorumlayan pek çok meal bulunmaktadır. (Akt. Cengiz Duman, Kur’an Kıssalarının Tarihselliği, Ekin Yayınları, 2011

3) Hikmet Kıvılcımlı, age, s.138.

4) Amelie Kuhrt, Eski Çağ’da Yakındoğu, C.2, İş Bankası Kültür Yayınları, Çev: Dilek Şendil, s.88

5) V. Diakov-S. Kovalev, İlkçağ Tarihi, -Ortadoğu, Uzakdoğu, Eski Yunan, C.1,  Çev: Özdemir İnce, Yordam Kitap, Haziran 2008, s.186-189.

6) Hikmet Kıvılcımlı, age, s.93.