Ana sayfa 122. Sayı Bilim ve Gelecek 10 yaşında: ‘Aydınlanmanın kalesiyiz; ama artık kaleden çıkma zamanı…’

Bilim ve Gelecek 10 yaşında: ‘Aydınlanmanın kalesiyiz; ama artık kaleden çıkma zamanı…’

91
PAYLAŞ
An itibarıyla Bilim ve Gelecek’in kadrosu: (soldan sağa) Şule, Nalân, Ender, Deniz, Şiar ve Baha.

Söyleşi: Ender Helvacıoğlu

Bilim ve Gelecek’in bütün ömrü AKP iktidarı altında geçti. Zorlu bir dönemdi; bilimsel düşünce ve bilim de saldırı altındaydı. Bu dönemde Bilim ve Gelecek’i hep “kale” metaforuyla tanımladık. Aydınlanmanın kalesiydik. Saldırı altındaydık ve kalemizi savunuyorduk. Şimdi artık kaleden çıkmanın ve saldırıya geçmenin zamanı. Halk solculaşıyor diyoruz ya, sola yönelmek bilime de yönelmek anlamına gelir.

Sunuş

Birgün gazetesinden Can Uğur, Genel Yayın Yönetmenimiz Ender Helvacıoğlu ile Bilim ve Gelecek’in 10. yılı dolayısıyla bir söyleşi yaptı. 23 Mart tarihli Birgün Pazar’da kısaltılarak yayınlanan söyleşinin tamamını okurlarımıza sunuyoruz.

Kapsayıcı ama sınırları sağlam bir çizgi

– Bilim ve Gelecek’in 10. yılı. Nasıl başladı yolculuk?

Bilim ve Gelecek’in kurucu ekibi (Ender Helvacıoğlu, Nalân Mahsereci, Ruken Kızıler, Levent Gedizlioğlu) daha önce de on yıl boyunca Bilim ve Ütopya dergisini çıkarmıştı. Şimdi artık sözünü etmeye bile gerek olmayan bazı politik nedenlerle 2003 yılı sonlarında toplu halde ayrılıp Bilim ve Gelecek dergisini kurduk. İlk sayımız Mart 2004 tarihlidir.

Zorlu ve belirsiz bir süreçti. On yıl emek verdiğimiz, gözümüz gibi sakındığımız bir dergiye rakip olarak çıkmıştık. Sil baştan yapmak zorundaydık. Karmaşık duygular içindeydik. “Bu hem yeni hem de eski bir dergidir” diye yazmıştık çıkış manifestomuzda. Bilim ve Gelecek tutacak mıydı, geniş yazar topluluğu ve okurlar bu dergiyi benimseyecekler miydi, maliyeyi nasıl oluşturacaktık, tam kestiremiyorduk başlarda.

Bilim ve Gelecek’in kurucularından Genel Yayın Yönetmenimiz Ender Helvacıoğlu. 20 yıl önce de Bilim ve Ütopya’yı birlikte kurdukları ve 2002 yılında kaybettiğimiz Serhat Özyar’ın fotoğrafıyla.

Fakat maya tuttu. Tutmasının birkaç nedeni var. Birincisi, Bilim ve Gelecek’in çizgisi. Son derece geniş, kapsayıcı, ama sınırları kaya gibi sağlam bir çizgisi vardır Bilim ve Gelecek’in. Bilim etkinliğinin mantığı gereği her şeyi tartışırız, irdeleriz, daha doğruya ulaşmaya çalışırız; ama büyüsel düşüncenin ve dinsel düşüncenin en ufak bir yansımasını bile bulamazsınız dergide. Bu noktada kaya gibi serttir sınırlarımız; en ufak bir sızıntıya dahi kapalıyız. Bilim ve Gelecek, bilimsel düşüncenin toplumsallaşmasının ve köktenci emekçi aydınlanmasının kalelerinden biridir. Bu noktada da titremek kabul edilemez.

Bilim ve Gelecek, bilim etkinliğini de bilimsel yöntemin ışığında ele alır. Bilimin ve özellikle teknolojinin sınıfsal karakterinin farkındadır. Bilimsel-teknolojik gelişmeleri sadece aktarmakla yetinmez, hap gibi almaz, eleştiri süzgecinden geçirir, sorgular. Toplum için bilimdir ilkemiz.

Kısaca özetlediğim bu çizgiyi daha ilk sayısında ilan etmiş ve bugüne dek bir milim dahi sapmamıştır Bilim ve Gelecek. Derginin benimsenmesinin bir nedeni kapsayıcılığıysa, diğer nedeni işte bu sağlamlığıdır.

Sıfır sermaye, sonsuz emek!

İkincisi, derginin mali ilkesi: Sıfır sermaye, sonsuz emek! Bazıları bunun bir zaaf olduğunu düşünebilir. Ama bizim iddiamız, tam tersine, bu ilkenin derginin yaşamını garanti altına aldığıdır.

Bilim ve Gelecek, ilk birikimini geniş bir abone kampanyası gerçekleştirerek sağladı. Bilinçli bir seçimdi bu. Daha çıkmamış olan bir yayına yüzlerce abone topladık. Dergimizin sahipleri işte bu abonelerdir.

Bilim ve Gelecek patronsuz bir dergidir. Çok sayıda kişinin karşılıksız emeğinin, kolektif emeğinin ürünüdür. İşte bu sayede tuttu dergimiz ve bugüne dek aksamadan gelebildi.

Emin olun, dergiyi herhangi bir mali, politik vb. odağa yaslanarak çıkarsaydık, ne böyle bir çizgi izleyebilirdik ne de onuncu yılımızı görebilirdik. O yolu tutsaydık daha bir yılı bulmadan silinip giderdi dergimiz. NTV Bilim dergisi örneğini anımsayın.

Bilim ve Gelecek, emeğin sermayeye, karşılıksız emeğin piyasacılığa karşı küçük de olsa bir zaferidir. Sıfır sermaye, sonsuz emek… Çok zenginiz biz; paha biçilmez, tükenmez, nicelliğe vurulamaz, paylaşıldıkça büyüyen bir zenginlik… Bu mali ilke, bizim değiştirilemez, değiştirilmesi teklif bile edilemez temel ilkemizdir. Gün gelir bu derginin yöneticileri, bu ilkeden en ufak bir sapma dahi gösterirlerse, almayın, okumayın, yırtın atın o dergiyi…

Başından itibaren yayın yönetmenliği görevini üstlenmiş bir kişi olarak genç arkadaşlarıma bırakabileceğim tek miras budur. On yıl önce saptadığımız çizgimiz gelişti, daha rafine bir hal aldı; gençler bu çizgiyi çok daha ileri götürecekler, detaylandıracaklardır, hayat akıyor. Ama bu miras kalıcıdır!

Buna bağlı olarak üçüncüsü, en başından beri derginin çok sayıda çalışanı ve katkıcısı oluştu. Bilim ve Gelecek’in büro çalışanları 4-5 kişiyi geçmez. Ama çok sayıda bilimcinin, yazarın, okurun katkılarıyla çıkar dergi. Ufak tefek destek katkıları değil. Dergiye kapak dosyaları hazırlarlar, sürekli bölümleri üstlenirler, çeviriler yaparlar, abone kampanyalarını yürütürler, dergi etkinliklerini gerçekleştirirler, teknik ve grafik işlerini yaparlar… Dergiyi eleştirirler, öneriler getirirler, tanıtırlar, okuturlar…

Ve dördüncüsü: Derginin çekirdek kadrosu, kurucular ve daha sonra bu çekirdeğe dahil olanlar, kendileriyle çalışmaktan büyük mutluluk duyduğum son derece değerli aydınlar ve yayıncılardır. Böyle bir çekirdek kadro olmadan ne bir işe başlanabilir ne de devam ettirilebilir.

Kısacası, bilim, düşün, kültür alanında toplumcu bir hareket niteliği kazanarak yayın hayatına başladı Bilim ve Gelecek, bu sayede tuttu ve böyle de devam ediyor.  Okurlarıyla, yazarlarıyla, emekçileriyle, dostlarıyla…

50. yılı, 100. yılı da göreceğiz

– İlk yola çıktığınızda 10. yılı görürüz diyor muydunuz?

Ne yalan söyleyeyim, çıkış aşamasında tedirgindik, yaşayacağından tam emin değildik. Dedim ya, çocuğunuz gibi gördüğünüz bir dergiden ayrılmak zorunda kalmışsınız ve ona rakip çıkıyorsunuz. Belirsiz bir durum. Fakat abone kampanyasının başarılı olması ve eski yazarlarımızın büyük çoğunluğunun Bilim ve Gelecek’i de benimseyip katkı yapacaklarını belirtmesi, umudumuzu büyük ölçüde artırdı. İlk 4-5 sayının öngördüğümüzden çok daha fazla sayıda okurla buluşmasıyla birlikte derginin raya girdiğinden ve yaşamını sürdüreceğinden emin olduk. O andan itibaren hiçbir şüphe taşımadık. Topluma, toplumsal gelişmeye ve kendimize sonsuz güvenden kaynaklanıyor bu kararlılık.

Geleceğe ilişkin sorarsanız, derginin 50. yılı, 100. yılı göreceğinden eminim. Nasıl bir yayın olur, nasıl basılır (basılır mı?), nasıl yayınlanır, okuyucuyla nasıl buluşur, onu bilemem. Ama Bilim ve Gelecek o yaşları da görecektir. Ben göremem belki ama, siz o dönemin dergi yöneticileriyle de bir söyleşi yaparsınız. Kim bilir neler anlatacaklardır, nasıl merak ediyorum bilemezsiniz…

Bilim ve Gelecek’çiler aktif olarak hayatın içinde

– Güncel meselelerle bilimsel konuların ortak bir dergide okuyucuya ulaştırılmasını nasıl sağlıyorsunuz?

Fazla zorlanmıyoruz. Çünkü biz buyuz. Bilim ve Gelecek kapalı devre bir çalışma değil. Dergimizin gerek emekçileri gerekse yazarları hayatın ve toplumun içinde, çok farklı sorumlulukları ve etkinlikleri olan insanlar. Bürolara, üniversite odalarına, laboratuarlara tıkılmış, dünyadan bihaber insanlar değiller. Bilimsel çalışmalarının yanı sıra, çeşitli sol siyasal örgütlerde, meslek örgütlerinde, demokratik kitle örgütlerinde aktif olarak yer alan, hatta yönetici olan kişiler. Hayatın çeşitli boyutlarını da dolu dolu ve bilinçle yaşayan, tepki veren aydın kişilikler. Dolayısıyla, güncelin, hayatın renkliliğini, çeşitliliğini yansıtan, salt teknik olmaktan uzak makaleler ve dosyalar hazırlayabiliyorlar, konular düşünebiliyorlar.

Örneğin geçtiğimiz Haziran-Temmuz aylarındaki büyük kitle gösterilerinde bütün yazarlarımız ve çalışanlarımız aktif olarak yer aldı. Sabahlara kadar eylemlerdeyken dergiyi nasıl çıkaracağız diye düşünüyorduk kendi aramızda. Ama tam tersine bir yazı ve konu patlaması yaşandı. Beyinlerimiz tıkır tıkır işlemeye başladı. Yazacak ne kadar çok şey varmış, analiz edilecek ne kadar çok yeni sorun varmış diye düşünmeye başladık birdenbire. O eylemlere katılmasaydık, bizzat yaşamasaydık, o konular aklımıza bile gelmeyecekti. Pratik teorinin anasıdır. Ne pratikti ama…

Bilim ve Gelecek’te mesaiden izin almanın veya yazıyı geciktirmenin üç hoş görülür yolu var: “Eyleme gideceğim”, “Sevgilimle buluşacağım” ve “Çocuğum hasta”. Bunlar oldu mu akan sular durur. Diğerlerinde düşünürüz; örneğin ayın 20’sinden sonra hasta olmak yasaktır bizde! Çalışanlar hayatın tüm boyutlarını dolu dolu yaşasınlar ki, bunlar derginin içeriğine yansısın.

Meraklıların dergisi

Bir sloganımız var: Her şey bilimsel yöntemin süzgecinden geçebilir. Dolayısıyla bilimin konusudur. Zaten aydınlanma dediğimiz şey de budur. Bilim dinamik bir etkinliktir. Sürekli güncel yaşamdan beslenir. Güncel konularla bilimsel konuları birleştiremezsek, zaten bilim yapmıyoruz veya donuk ve hayat dışı bilim yapıyoruz demektir. Güncelden kopan bilim dine dönüşür. Bilim yorumlamakla yetinmez, değiştirir.

Bilim ve Gelecek kurucuları Nalân, Ender ve Levent, kurucular kurucusu Savaş Emek’in gözetiminde, bir ütopyalar toplantısında.

Çok sıradan görünen olguların altında büyük kuramlar yatabilir. Örneğin bir ara kafayı takmıştık, hâlâ da yanıtını bulamadık: Neden yukarıdan aşağıya yazıyoruz? Soldan sağa veya sağdan sola yazı biçimleri var, örneğin Arapça sağdan sola… Ama hepsi, Sümer tabletlerinde de, Mısır papirüslerinde de, Orhun yazıtlarında da, Çincede de, Rusçada da yukardan aşağıya. Neden? Fizikçiye sorduk, yerçekimiyle bir ilgisi var mı diye. Biyologa ve nörologa sorduk, beyin veya beden yapımızla ilişkili mi diye. Tatmin edici bir yanıt alamadık. Sonunda Alâeddin Şenel’e sorduk, düşündü düşündü, “belki de ilk tableti yazan Sümerli öyle yazmıştır ve bir gelenek oluşmuştur” dedi kestirip attı, tatmin olmadık tabi… Bilen varsa yazıp göndersin bir zahmet…

Merak, merak, merak… Bilimci her şeyi merak eder. Bilinmeyenin peşindedir. Dinciden farkı budur; dinci her şeyi bilir. Hazır reçeteleri vardır dincinin; hem de doğaüstü bir güç tarafından hazırlanmış reçeteler. Dolayısıyla merak etmesine de bilim yapmasına da gerek yoktur. Bilim ve Gelecek ise, meraklıların dergisidir.

Biliminsanı, 5 yaşındaki çocuğun düşünme mekanizmasına sahip olmalıdır. Hani nasıl çocuk sürekli soru sorar, dur durak bilmeden her şeyi anlamaya ve tanımlamaya çalışır… Bir keşif makinesidir çocuk. Bilimci de böyle olmalıdır.

İddia ediyorum, bizim Nalân’ın 5,5 yaşındaki oğlu Ilgaz’ı getirip yayın yönetmeni yapalım, kesinlikle çok daha canlı ve renkli bir dergi ortaya çıkar. Fantezi yapmıyorum, kesinlikle böyle düşünüyorum. O sadece sorsun, sorsun, sorsun… Biz büyükler ve deneyimliler de onun yazı işleri ekibi oluruz, mesele hallolur.

Öte yandan Türkiye’de bilim, direkt olarak politikanın konusudur. Evrim Kuramı konusunda dönen tartışmaları biliyorsunuz. Türkiye’de yakıcı bir aydınlanma sorunu var ve bilim de bunun dolaysız muhatabıdır. Dolayısıyla istese de güncelden, politikadan kopamaz. Bırakın toplumu aydınlatma görevini, salt bilim yapmak istese bile siyaset yapmak zorundadır. Biliminsanları bunu kendi deneyimleriyle çarpıcı bir biçimde kavramak zorunda kaldı. Bilim ve Gelecek de bu mücadelenin aracıdır.

İşte bütün bu nedenlerle ve sahip olduğumuz perspektifler dolayısıyla, güncel konularla bilimsel konuları birleştirmekte zorlanmıyoruz. Hayatın akışı zaten bizi buna zorluyor.

Ayağa kalkan halk bilimle buluşur

– 10 yıl öncesiyle bugün arasında Türkiye’deki bilimsel farkındalık anlamında ne değişti?

Bu soruyu bir yıl önce sorsaydınız oldukça karamsar bir yanıt verebilirdim. Ama artık durum farklı. Türkiye halkının ayağa kalkması her şeyi değiştirdi, hepimizin üzerindeki ölü toprağını sildi süpürdü. Bugün en karamsarımızda bile bir iyimserlik ve umut ışığı görülüyor.

Halklar, kendi kaderlerini kendi ellerine almaya karar verdikleri an bilim onların en büyük silahlarından biri olur. Mücadele eden emekçi ister istemez gider bilimi bulur. Bilim böyle ortamlarda gelişir ve toplumsallaşır.

Bilim ve Gelecek’in bütün ömrü AKP iktidarı altında geçti. Zorlu bir dönemdi; bilimsel düşünce ve bilim de saldırı altındaydı. Bilim yapması gereken öğretim kurumları, üniversiteler gericiler tarafından işgal edildi, işlevsizleştirildi. Bu süreçte bilimsel farkındalığın oldukça gerilediği söylenebilir.

Bu dönemde Bilim ve Gelecek’i hep “kale” metaforuyla tanımladık. Aydınlanmanın kalesiydik. Saldırı altındaydık ve kalemizi savunuyorduk. Şimdi artık kaleden çıkmanın ve saldırıya geçmenin zamanı.

Halk solculaşıyor diyoruz ya, sola yönelmek bilime de yönelmek anlamına gelir. Halk içindeki bilimsel farkındalığın artacağını söyleyebiliriz. On yıl değil de, bir yıl önceye göre çok daha farklı bir konumdadır Türkiye, bilimsel farkındalık açısından da.

Dergi çalışanı Baha Okar, bir ara zorunlu olarak Tekirdağ Cezaevi Temsilciliğini üstlenmişti. Bilim ve Gelecek ekibi Tekirdağ Cezaevi Temsilciliğini denetlerken: Nalân, Ender, Deniz, Suzan ve Baha.

Bilim düşmanları akıntıya kürek çekiyorlar

Öte yandan toplumsal gelişmenin bir kısa vadeli bir de uzun vadeli süreçleri vardır. Derinden yavaş yavaş akan süreci de fark etmek ve tanımlamak zorundayız. Herakleitos’un ırmağının sadece yüzeyinde akan suyu değil, yatağındaki değişimleri de görmeliyiz. Son tahlilde belirleyici olan budur. Yataktaki değişim suyun akış yönünü de belirler.

Son on yılda bilimin toplumsallaşmasında büyük bir atılım yaşandığını da görmeliyiz. Bilimin otoritesi ve etkisi büyük ölçüde arttı. Görüyorsunuz, dinciler bile düşüncelerini bilimle soslayıp sunmak zorunda kalıyorlar. “Yaradılış kuramı” diyorlar örneğin. Oysa yaradanın bir tasarrufu, “kuram” gibi değişime açık bir kavram ile nitelenir mi hiç! Bilimsel olduklarını iddia ediyorlar. Oysa dinsel dogmalar, bilim gibi “mutlak”ı ve “inanç”ı dışlayan bir yöntem ile açıklanabilir mi hiç! Tanrıyı bilimle ispatlamaya çalışıyorlar; demek tanrının bilimin kanıtına ihtiyacı var! Kendi düşünce biçimleri açısından son derece tehlikeli bir alana, değişimin ve dönüşümün temel olgu olduğu bir alana, sürekli çelişkiye düşecekleri bir alana, bir çıkmaz sokağa giriyorlar, haberleri yok.

Bilimsel-teknolojik gelişmeler medyada eskiye oranla çok daha fazla yer buluyor. Okurun talebinden ve merakından kaynaklanıyor bu. Yanlış-yunluş, çarpık-çurpuk veriyorlar ama bu da bir gelişmedir.

Bilimsel konular, bilimsel-teknolojik gelişmelerin ürünleri hızla toplumsallaşıyor. Tabii ki bu noktada da büyük sorunlar ve tartışmalar var, ama bu gelişmenin yeni bir aydınlanma atağının zeminini genişlettiğini de görmek gerekir. Değerlendirmemiz gereken bir olgudur bu. Ve bu değişimin en büyük fırtınalar koparacak ülkelerden birinde yaşadığımızı da bilelim.

Türkiye halkı bilime açtır. Ayrıca bizim toplumumuz, başka birçok topluma göre, bilimsel düşünceyi alıp sindirmeye çok daha fazla eğilimlidir. Tarihsel olarak böyle bir birikime sahibiz. Dinciler ve bilim düşmanları akıntıya kürek çekiyorlar.

Kısacası, gerek uzun vadeli bakarsak on yıl önceye göre, gerekse kısa vadeli bakarsak bir yıl önceye göre, bilimsel farkındalık açısından ciddi bir yol aldığımızı söyleyebilirim. Bu olguyu önümüzdeki yıllarda daha iyi kavrayacağız.

Bilim yayıncılığında yeni ve farklı bir kulvar

– Siz bugün Bilim ve Gelecek’in neyi değiştirdiğini düşünüyorsunuz?

Gerek Bilim ve Gelecek, gerekse aynı ekibin daha önce çıkardığı Bilim ve Ütopya, sadece bir dergi değildirler. Biz bu dergiler aracılığıyla Türkiye bilim-düşün yayıncılığında yepyeni bir kulvar yarattık. Bir yayın organından daha öte bir şeydir bu. Dergiler kapanabilir, yayın hayatları son bulabilir, ama bu kulvar kalıcıdır, nesnel bir olgudur artık.

O güne dek alışılmışın dışında farklı bir bilim yayıncılığı yaptık. Bilimsel-teknolojik gelişmeleri sadece aktaran değil, toplumsal ve felsefi boyutlarıyla da ele alan, sorgulayan bir yayın tarzı. Politikaya bulaşmaktan çekinen, suya sabuna dokunmayan (bu da bir politikadır aslında), kendi dünyasıyla sınırlı bir yayıncılık değil, bilim ile politika ilişkisini oldukça dengeli bir biçimde kuran ve kendi alanında süregelen sınıf mücadelesinde yerini aktif biçimde alan bir yayın tarzı. Bu farklı bir kulvardır ve binlerce kişinin emeğiyle yaratılmıştır.

Dergi büromuzdaki arşivde Cumhuriyet tarihi boyunca çıkmış popüler ve yarı-popüler bilim dergilerinin tamamı vardır. Biliyor musunuz, sadece 1,5 kitaplığı dolduruyor. Türkiye popüler bilim yayıncılığı açısından çok çorak bir ülke. 1940’ta Fen ve Teknik çıkarılmış, 4 tane genç doğa bilimci tarafından, bir yıl sürmüş. Doğa ve Bilim var, 1980 yılında çıkan, çok değerli bir yayın ama iki yıl bile sürmemiş. Bilim ve Sanat var, yine 80’lerde çıkan, ciddi bir yayıncılık yapmış, ama artık sürmüyor. NTV Bilim iki yıl çıktı, patronları tarafından kapatıldı. Bir ara Osman Bahadır, yakınlarda da Erkan Baş birer Bilim Tarihi dergisi çıkardılar, ama uzun süreli olamadı. Tabii TÜBİTAK’ın Bilim ve Teknik’i var, Ekim 1967’den beri çıkıyor devlet desteğiyle. Bir de Popüler Bilim var, birkaç yıldır çıkan. Üç aşağı beş yukarı bu kadar. Çok önemli olmasına karşın Orhan Bursalı yönetmenliğinde çıkan Cumhuriyet’in bilim ekini, bir gazete eki olduğu için bu alanda saymıyorum.

Bütün bunların yanında bir de son 20 yılda çıkan Bilim ve Ütopya ve Bilim ve Gelecek var. Bu iki dergiyi çıkarın, 80 yıllık arşivin üçte birinden fazlası gider. Türkiye’deki bilim dergiciliği toplamının çok önemli bir parçasını ve daha önemlisi farklı bir kulvarını yarattık. Yarattığımız en ciddi değişimin bu olduğu kanısındayım.

Diyelim ki Bilim ve Gelecek’i kapattılar, bizleri de yok ettiler. Eminim üç-beş genç çıkacaktır ve bayrağı devralacaktır. Çünkü artık o yol kazılmıştır, o yatak yaratılmıştır.

Henüz bir arpa boyu yol aldık

– Bundan sonra önünüze koyduğunuz hedefler var mı?

Şöyle söyleyeyim: henüz bir arpa boyu yol aldık. Bir kulvar yarattık ama o kulvarda ıkına sıkına yürüyoruz, emekliyoruz henüz. Oysa daha hızlı yürümemiz, hatta koşmamız gerek.

Tıpkı toplumumuz gibi yeni bir eşiğin kıyısına geldiğimizi düşünüyorum. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaksa, Bilim ve Gelecek topluluğu da eskisi gibi olmamalı.

Dergi bizim hâlâ amiral gemimiz. Daha canlı ve daha fazla okura ulaşan bir dergi çıkarmak zaten her zamanki hedefimiz. Rutine girmememiz gerek.

Birkaç yıldır kitap yayıncılığına da önem veriyoruz. Özellikle “50 Soruda Bilim” dizisi. “Tesla” ile çizgi roman alanına da girdik. Bunu da bir dizi olarak sürdüreceğiz; “Hypatia” yolda… Kitap yayıncılığını ivmesini artırarak sürdürmek bir diğer hedefimiz.

İnternetteki durumumuz acınacak düzeyde! Oysa adında “gelecek” olan bir dergi internete, internet yayıncılığına önem vermeli. Uzman arkadaşlara danışıyoruz. Önümüzdeki dönem bu alanda, sadece bir düzeltme değil, bir atılım yapmak öncelikli hedefimiz.

İşte en genç çalışanımız dergiyi hazırlarken: Nalân ile Murat’ın şimdi 6 yaşındaki oğulları Deniz Ilgaz Çınar.

Dergi yöneticileri ve bazı yazarlarımız sık sık çeşitli illerde düzenlenen panellere, sempozyumlara çağrılıyor ve gidiyorlar. Bu işi daha düzenli hale getirmek, dost kurumlarla birlikte bizzat örgütlemek ve daha fazla biliminsanını seferber etmek gibi bir projemiz var. “Bilim turneleri” gibi… “Kaleden çıkma zamanı” demiştik ya, bunun en önemli adımlarından biri olacaktır bu proje.

Bu hedefleri gerçekleştirmek için daha genç ve daha dinamik bir ekibin inisiyatif alması gerek. Yavaş yavaş böyle bir ekip oluşuyor. O zaman işte kimse tutamaz Bilim ve Gelecek’i…