Ana sayfa 122. Sayı Hint mitolojisinde Tufan efsanesi

Hint mitolojisinde Tufan efsanesi

162
PAYLAŞ

H. Derya Can

Farklı kültür, din ve coğrafyalara sahip olmalarına karşın birçok toplumda Tufan efsanesinin ele alınış biçimindeki benzerlikler oldukça fazladır. Tanrı, dünya ya da bir kavmi yok ederken, iyi huylu bir kulunu yaşatır. Bu kul, Gılgamış destanında Gılgamış, ‘Şatapatha Brahmana’da Manu, ‘Mahabharata’ ve ‘Matsya Purana’da Manu ve azizler, ‘Eski Ahit’ ve ‘Kuran’da Nuh peygamber ve ailesi, Yunan mitolojisinde Deukalin ve karısı, Şamanist Türk boylarında ise Nama ve oğullarıdır.

Semitik kökenli olduğu kabul edilen Tufan efsanesi, dünya mitoloji tarihi açısından önemlidir. Birçok uygarlığın mitolojilerinin içinde yer alan bu efsane, toplumların inançları, gelenek ve göreneklerine bağlı olarak birtakım farklılıklar göstermesine karşın, ana örgüsü, yani tanrının ya da tanrıların kötülüğün kol gezdiği dünyayı yok etmeye karar vermesi teması aynıdır. Bu yok oluş ise aşırı yağan yağmurlar sonucunda dünyanın sularla kaplanmasıyla meydana gelmiştir.

Tufan’ın ilk izlerine yaklaşık MÖ 2700 yıllarında hüküm süren Sümerlerde rastlamaktayız. Sümer kralı Gılgamış’a ait 12 yazılı tabletin gün yüzüne çıkarılmasıyla mitoloji tarihi açısından bir devrim yaşanmıştır. Bu 12 tabletten biri olan 11. tablette Tufan’la ilgili bilgilerin deşifre edilmesiyle ilk Tufan söylencesinin Eski Ahit’te olduğu görüşü çürütülmüştür.

1875 yılında İngiltere Kraliyet Akademisi’nde George Smith adlı genç bir bilgin, Ninova’daki kazıdan çıkarılan Kral Asurbanipal kitaplığında bulunan bir tabletten, Tevrat’ta yazılı Tufan olayını okuyup anlatmaya başlayınca dinleyiciler arasında büyük bir şaşkınlık yaratmıştı. Nasıl olurdu ki, yüzyıllardan beri tanrı tarafından yazdırıldığına inanılan bir olay, Tevrat’tan yüzlerce yıl önce çiviyazılı tabletlerde yazılmış olsun! Bunu duyanların inançları sarsıldı ve geçmişten daha ilginç bilgiler edinmek için kazılara para yatırmaya başladılar. (Çığ, 2011, 17)

Sümer tabletleri: Utnapiştim efsaneyi anlatıyor

Kral Asurbanipal’in tabletlerinde anlatılan öyküde, Uruk kralı Gılgamış ölümsüzlüğü bulmasına yardımcı olacağına inandığı Utnapiştim’i aramak için yola çıkmış, büyük zorluklardan sonra onun yanına ulaşmıştır. Gılgamış ondan ölümsüzlüğü öğrenmek istediğini söylemiş, ancak Utnapiştim Tufan’dan sonra ölümsüzlüğün tanrılar tarafından sadece kendisine ve karısına verildiği söyleyerek Tufan’ı anlatmaya başlamıştır: “Tanrılar insan soyunu yarattıktan sonra zaman içinde dünyanın düzeni bozulmaya başladı. Bu duruma canları sıkılan tanrılar bir araya gelerek dünyayı yok etmeye karar verdiler ve bir daha yeni bir başlangıç olmaması için karar aldılar. Ancak babamın dostu olan Tanrı Ea, babamın ve ailesinin de yok olacağına çok üzüldü. Bu üzüntüsünü dile getirmek için ağlama kulübesine gitti. O içeride derdini anlatırken ben de dışarıdan onu dinlemeye başladım. Benim orada olduğumu bilen tanrı dünyayı bekleyen felaketi ve bu felaketten kurtulmam için yapmam gerekenleri bir bir anlattı. Bu büyük faciadan kurtulabilmem için bir gemi yapmamı, gemiye bulabildiğim bütün hayvan türlerini, bitkilerin, ağaçların ve çiçeklerin tohumlarını almamı söyledi. Bu felaketin geldiği gün gökyüzünde daha önce görülmeleri imkânsız olan alametlerin olacağını ve o gün geldiğinde gemiye binmemizi söyledi. Tufan günü her yer sularla kaplandı. Yedi gün yedi gece boyunca felaket devam etti. Yedinci günün sonunda Tufan sona erdi. Sadece ben ve eşim kurtulduk. Bu felaketten sadece bizim kurtulduğumuzu gören tanrılar bizi alarak göğe çıkardılar ve Tufan’ın izleri silininceye kadar orada kaldık, sonra da bizi Dilumun’a indirdiler. O günden beri de orada yaşıyoruz.” (Braem 1998, 440-451)

‘Eski Ahit’: Kırk gün kırk gece yağmur

Yaklaşık MÖ 1300 olarak tarihlendirilen Yahudilerin kutsal kitabı Eski Ahit’te de Sümer Tufan efsanesine benzer bir anlatım vardır. Burada da tanrı dünyayı yaratır. İnsanoğlunun çoğalmasıyla kötülükler de artmaya başlar. Tanrı bu durumdan rahatsız olur, dünyayı yok etmeye karar verir. Ancak Nuh ve ailesinin yok olmasını istememektedir. Tufan’dan önce ona Gofer ağacından bir gemi yapmasını, onu içeriden ve dışarıdan ziftle kaplamasını söyledikten sonra gemiyi nasıl yapacağı konusunda bilgiler verir. Bu gemiye ailesinin yanı sıra her türden ikişer canlı almasını ister. (Tekvin Bap 6) “Yedi gün sonra yeryüzüne kırk gün kırk gece yağmur yağdıracağım; yapmış olduğum her canlı şeyi toprağın üzerinden sileceğim.” der Tanrı. Tufan olunca her yer sular altında kalır. Nuh ve karısı, oğulları Sam, Ham ve Yafet ve karıları ve diğer canlılar gemiye binerler. Yüz elli gün yeryüzü sularla kaplı kalır. (Tekvin Bap 7) Gemi yedinci ayda, ayın on yedinci gününde, Ararat dağları üzerine oturur. Ve sular onuncu aya kadar, gittikçe azaldı; onuncu ayda, ayın birinde, dağların başı görünür. (Tekvin Bap 8) Tufan bittikten sonra Rab, Nuh ve oğullarının çoğalarak yeryüzünü doldurmalarını emreder. Böylece insanoğlu yeniden yaratılır.

‘Kuran-ı Kerim’: Putlar Tufan sularına karıştı

Diğer dinlerde olduğu gibi İslam dininin kutsal kitabı Kuran-ı Kerim’in çeşitli surelerinde de Nuh Tufanı’ndan söz edilmektedir. Kuran-ı Kerim’e göre Nuh peygamber, kavmini içinde bulunduğu sapkınlıktan kurtarıp, Allah’ın yoluna davet etmesi için gönderilmiştir: “Yemin olsun ki, biz Nuh’u kendi kavmine (peygamber olarak) gönderdik. O da içlerinde elli yıl eksik olmak üzere bin sene yaşadı. Sonunda onlar zulmetmekte devam ederken Tufan kendilerini yakaladı. Böylece biz Nuh’u da, gemide bulunanları da kurtardık ve bu hadiseyi (sonra gelen) âlemler için bir ayet (mucize) kıldık”. (Ankebut Suresi, ayet 14-15)

Nuh putlara tapan, çarpık ilişkiler içinde yaşayan halkının doğru yolu seçmeleri için çok çaba harcamıştır. Ancak halk Nuh’u dinlememiş ve günah içinde yaşamaya devam etmiştir. Bunun üzerine Nuh Peygamber Allah’a dua ederek, bir türlü yola gelmeyen halkı için yardım istemiştir: “…Allah, Nuh’un ağaç dikmesini emretti. Nuh’un diktiği ağaçlar kırk yıl içinde büyüdü. Marangoz olan Nuh, Allah’ın emriyle yetişen ağaçları kesti ve kuruttu. Allah Nuh’a başı horoz başı, karnı kuş karnı ve kuyruğu horozunki gibi meyilli üç katlı bir gemi yapmasını buyurdu. Nuh Allah’ın emriyle iki yıl süren bir uğraşın ardından büyük bir gemi yaptı. O bu işle uğraşırken yanından geçen günahkârlar su olmayan yerde gemi yaptığı için onun delirdiğini düşünüp, alay ettiler… Allah Nuh’a kendisine inanan müminleri toplamasını ayrıca çevredeki hayvanlardan birer çifti ve çeşitli yiyecekleri yanına alarak gemiye binmesini emretti. Çünkü Allah günaha batmış kavmi Tufan sularıyla cezalandıracaktı. Nuh gemiye binerken oğlu Yam’ı da çağırdı ancak o kafirlerden biriydi ve gemiye binmeyi reddetti… Sonunda Tufan başladı ve yerlerden pis kokulu sular fışkırmaya, gökten delinmişçesine yağmur yağmaya başladı. Gece ve gündüz bir oldu, ay ve güneş görünmez oldu. Sular yeryüzünü yuttu ve en yüksek dağların bile üstüne çıktı. Nevz dağında kafirlerin ilah diye dizdikleri putlar Tufan sularına kapılıp parçalandılar… Nuh’un gemisi suların üzerinde tam altı ay boyunca tüm yeryüzünü dolaştı. Allah yere ‘suları yut!’, göğe ise ‘suları tut’ emrini verdi. Tufan böylece son buldu. Nuh’un gemisi Cudi dağında karaya oturdu. Nuh ve yanındakiler geminin içinde bir ay kadar suların çekilmesini beklediler”. (Kamer 11-15, Hud 25-49, Nuh Süresi; Gezgin, 2009, 89)

Türk mitolojisi: Kurbağa kımıldarsa tufan olur

Şamanist Türk boylarında anlatılan Tufan efsanelerinin temeli de Nuh Tufanı’na dayanır. Verbisty tarafından 19. yüzyılın ortalarında tespit edilen Tufan efsanesi Öz Altaylılarındır. “Tanrı Ülgen Nama adında tanınmış bir adama dünyada Tufan olacağını haber verdi. İnsanları ve hayvanları kurtarmak için sandal ağacından bir gemi yapmasını söyledi. Nama’nın da Soozunuul, Saruul ve Balıksa adında üç oğlu vardı. Nama oğullarına Ülgen’in öğrettiği gibi bir gemi yapmasını söyledi. Yapılan bu gemiye Ülgen’in emriyle insanlar ve hayvanlar alındı.” (İnal, 1954, 22)

1. Potanin tarafından tespit edilen Uryanha (Tuba) rivayetinde ise yer bir kurbağa üzerindedir. Kurbağa kımıldarsa Tufan olduğuna inanılırdı. A.V. Anohin’in tespit ettiği rivayete göre Tufan olacağını demir boynuzlu gök teke haber vermiştir. (İnal, 1954, 23) Türklerdeki bu Tufan efsanesi hakkında A. İnal “Eski zamanlarda Şamanizmin kendine mahsus bir Tufan efsanesi bulunmuş, sonraları Samilerin efsanesiyle karıştırılmıştır.” demektedir. (İnal, 1954, 23)

Yunan mitolojisi: Bir sandıkta dokuz gün dokuz gece

Antik Yunan mitolojisinde de Tufan öykülerine rastlamaktayız. Bunlardan Deukalios ve Pyrra, Nannakos ve Philemon ve Baukis’i örnek olarak verebiliriz. Dünya üzerinde insanoğlunun kötülüklerinin çoğalması sonucunda Tufan meydana gelmiştir. Tanrı Zeus insanların saygısız, günahkâr ve kötülükler içine batmış olduğunu görünce, onlardan kurtulmak ve dünyayı temizlemek için her yeri sular altında bırakacak bir Tufan göndermeye karar verir. Ancak Prometheus’un oğlu olan Deukalin ve karısını öldürmek istemez. Çünkü bu çift diğer insanlardan farklı ve tanrılara karşı saygılıdırlar. Prometheus bu çifte bir gemi yapmalarını buyurur. Deukalin ve karısı, bir sandık yapıp içine girerler. Tufan dokuz gün dokuz gece sürer. Yükselen sularda yüzen sandığın içinde korunan çift sonunda Teselya dağlarında karaya çıkarlar. Artık Tufan bitmiş ve kurtulan tek canlı onlar olmuştur. (Gezgin, 2009, 53)

Hint mitolojisi: Manu’nun kutsal balığı

Şimdi de Hint mitolojisindeki Tufan efsanelerine göz atalım.

Tufan efsanesi Hint mitolojisinde ilk olarak yaklaşık MÖ 800-500 arasında Brahmanalar Dönemi’nde karşımıza çıkar. Bu dönem din adamlarının toplum üzerinde hâkimiyet kurduğu, dolayısıyla da kurban seremonilerinin arttığı bir dönemdir; halk isteklerine kavuşmak için kurban sunmak zorundadır. Kurban törenleri sadece din adamları tarafından yapıldığı için onlar, kendilerini tanrılardan daha üstün duruma gelmiş sayıyorlardı. Öyle ki din adamları tanrı olduklarını söyleyebiliyorlardı: “Doğrusu iki çeşit tanrı vardır. Biri tanrı tanrılar, diğeri ise kutsal bilgileri araştıran ve öğreten Brahman insan tanrılardır. Bu kurban bu iki tür arasında paylaştırılır; kurban sunakları tanrılara, hediyeler ise insan tanrılara verilir; kişi kurban sunaklarıyla tanrıları, hediyelerle insanları sevindirir. Bu iki tür tanrı doyurulduğu zaman kişi kutsal dünyaya kavuşur.” (Şatapatha Brahmana II, 2,2,6; 4,3,4,4) Eğer bu iki tür tanrıdan hangisi daha büyüktür diye sorulacak olursa yanıtı hazırdır: “Brahmanlar ulu kişinin bizzat kendisinden, hakikatte bütün tanrılardan gelirler.” (Şatapatha Brahmana 12, 4,4, 6)

Tufan efsanesinden Brahmanalar içinde önemli bir yeri olan Şatapatha Brahmana yani Yüz Yol Brahmana’sında (1.8.1’de) bahsedilir. Manu’nun kızı İdā (veya İlā) adına sunulan 44 beyitlik bu anlatımda Tufan efsanesi, ilk altı beyitte yer almıştır. Geriye kalan beyitlerde ise Manu’nun soyunu devam ettirmek için kurban töreni yaptığını ve bu kurban töreni sonunda da bir kadın (İdā) yaratarak soyunu sürdürdüğü anlatılmaktadır. Tufan’ın süresiyle ilgili bir bilgi içermeyen efsane şu şekilde anlatılmıştır:

“İdā

“1) Sabahleyin Manu’ya ellerini yıkaması için su getirdiler. Ellerini yıkarken ellerine bir balık geldi.

“2) Balık ona dedi ki: ‘Beni beslersen, seni korurum.’ ‘Beni neden koruyacaksın?’ ‘Sel bütün yaratıkları taşıyacak. Seni ondan kurtaracağım.’ ‘Sana nasıl bakacağım?’

“3) Balık dedi ki: ‘Bu bizim için bir yıkım olacak, biz çok küçüğüz. Balık balığı yok edecek. Sen beni bir kavanozda sakla. Büyüdüğümde bir çukur kaz ve beni oraya koy. Daha büyüyünce beni denize bırak. O zaman ben yıkımı aşmış olacağım.’

“4) Kısa bir süre içinde chasha (büyük balık) oldu. Bütün balıkların en büyüğü oldu. Bunun üzerine dedi ki: ‘Falan yıl içinde sel gelecek. Sonra sen benim tavsiyelerimle hazırladığın gemiyle beni bekleyeceksin. Sular yükseldiğinde sen gemiye bineceksin ve ben seni selden koruyacağım.’

“5) Bu şekilde onu büyüttükten sonra balığı denize götürdü. Aynı yıl balık verdiği tavsiyeyle bir gemi hazırlarken buldu onu. Sel yükseldiğinde o gemiye bindi. Geminin ipini boynuzuna bağlayarak yüzdürdü böylece kuzey dağının ötesine hızlıca geçti.

“6) Sonra dedi ki: ‘Seni korudum. Gemiyi bir ağaca bağla. Dağın tepesindeyken su seni sürükleyemeyecek. Sular azalınca yavaş yavaş aşağıya ineceksin.’ Böylece yavaş yavaş aşağıya indi, bu yüzden kuzey dağı ‘Manu’nun İnişi’ olarak isimlendirilir. Sonra bütün yaratıklar sele kapıldı ve sadece Manu hayatta kaldı.”

Şatapatha Brahmana’da geçen bu efsane oldukça kısa ve detay verilmeden anlatılmıştır. Hint mitolojisinde ilk insan olarak kabul edilen Manu’yu bu felaketten kurtaran güç tanrı Brahma’dır.

Şatapatha Brahmana’dan sonra Tufan efsanesi, MÖ 300 ila MS 300 yılları arasında Hintlilerin büyük destanı Mahabharata’nın (1) “Vana Parvan” bölümünde (CLXXXVI) şöyle anlatılmıştır:

“Manu Hünnap ağacı ormanında bin yıldan fazla bir süredir çok zor ve sert bir kefaret yapmaktaydı. Bir gün Çirini kıyılarına yaklaşan bir balık elbisesini ıslatarak ona şöyle söyledi: ‘Saygıdeğer Efendim, ben zavallı küçük bir balığım büyük balıklardan korkuyorum, bu yüzden beni onlardan koruyun. Sizin bu iyiliğinizi ödüllendireceğim.’ Balığın bu sözleri üzerine Manu merhametle onu sudan çıkardı. Sudan çıkarıldığında ay ışığı gibi vücudu parlayan balığı topraktan bir kabın içine koyan Manu onunla tıpkı bir çocuk gibi ilgilendi. Bir müddet sonra balık o kadar büyüdü ki toprak kaba sığmaz oldu. Bunun üzerine O, Manu’dan daha geniş bir yere konulmasını istedi. Manu balığı uzunluğu iki yocana ve genişliği bir yocana olan bir kaba koydu. Ancak büyümesi devam eden balık buraya da sığmayınca Manu’dan kendisini Ganj nehrine bırakmasını istedi. Ganj nehrine bırakılan balık orada da kısa süre içinde büyüdü. Bu defa balık Manu’dan kendisini denize bırakmasını istedi. Manu balığı büyük bedenine karşın kolaylıkla taşıyarak denize bıraktı. Denize bırakılan balık şöyle söyledi: ‘Ey şanslı insan, beni özenli bir şekilde korudun. Şimdi beni dikkatlice dinle. Zamanı gelince senin için bir şey yapacağım. Dünya yakında karanlığa gömülecek. Büyük, sağlam bir gemi yapıp, uzun iplerlerle onu bağlamalısın. Ey büyük Muni, çok eski zamanlarda var olan ve Brahmanlar tarafından numaralandırılan farklı birçok tohumu da yanına alarak, yedi azizle birlikte geminin üstüne çıkıp, beni orada bekle. Ben boynuzlu bir balık olarak sana görüneceğim. Böylece sen beni tanıyacaksın. Şimdi gidiyorum. Söylediklerimi yapmalısın, benim yardımım olmadan bu korkunç selden kendini koruyamazsın.’ Balık böyle söyledikten sonra gözden kayboldu. Fırtına kopunca balık tıpkı bir kaya gibi okyanusta göründü. Manu balığın boynuzuna kement gibi ip atarak gemiyi bağladı. Azgın dalgalarla boğuşan gemi tıpkı sarhoş bir fahişe gibi boranın etkisiyle büyük okyanusta oradan oraya savrulup duruyordu. Pusula ne karayı ne de dört ana yönü gösteriyordu. Her yer suyla kaplanmıştı, ne cennet ne de gökyüzü kalmıştı. Dünya selle boğuşurken sadece Manu, yedi aziz ve balık görünüyordu. Gemiyi büyük bir dikkat ve sabırla selde çeken balık sonunda onu Himavat dağının zirvesine getirip, bağlamalarını istedi. Bu yüzden Himavat’ın zirvesi Naubandhana (sığınılacak yer) olarak bilinir. Sonra balık azizlere şöyle söyledi: ‘Ben bütün yaratılmışların efendisi Brahma’yım. Benden daha büyük yoktur. Balık formunda sizi bu afetten korudum. Ciddi ve katı bir uygulamadan sonra büyük bir güce sahip olacak Manu tekrar bütün yaratıkları yaratacak. Benim lütufum sayesinde hiçbir hile onun gücünün üzerinde olmayacak.’ Böyle söyledikten sonra balık ortadan kayboldu.”

Bu efsaneye Purana edebiyatı içinde de rastlamaktayız. Diğer Tufan efsanelerine benzerliğiyle dikkat çeken Matsya Purana II; 1-21’deki anlatım şöyledir:

“Bir gün inziva yerinde kral (Manu) atalarının ruhu için su dökerken (2) avuçlarının arasında küçük bir balığın (şaphari) varlığını hissetti. Balık kraldan kendisini korumasını istedi. Manu da balığı bir kavanoza koydu. Geceden gündüze balık on altı parmak uzunluğunda büyüyerek kavanoza sığmayacak duruma geldi. Kavanozun içine sığmayan balık, kralın kendisini kurtarması için ağladı. Manu balığı alarak daha geniş bir testinin içine koydu. Ancak bir gece boyunca üç el genişliğinde büyüyen balık, ‘senin merhametine sığındım bana yardım et’ dedi. Balığın bu sözleri üzerine kral onu testiden alıp bir kuyuya bıraktı. Bir müddet sonra kuyuya da sığmayınca kral onu bir su deposunun içine koydu. Su deposunun içinde de büyümeye devam eden balık kederli bir sesle kraldan, onu su deposundan çıkarmasını rica etti. Bunun üzerine kral balığı oradan alarak Ganj nehrine bıraktı. Bir müddet sonra oraya da sığmayan balığı okyanusa bıraktı. Orada da gitgide büyüyerek, bütün okyanusu kapladı. Bunu gören kral korku içinde şöyle söyledi: ‘Asuraların şefi misin? Yoksa Vasudeva mısın? Başka kim bu kadar aşırı derecede büyüyerek yirmi yocana genişliğine ulaşabilir? Ey Keşava! Balık bedeninde benim için bilmeceydin, ama seni şimdi tanıdım. Ey Hrişikeşa, Cagannatha, Cagaddhama (3) sana saygılarımı sunarım.’ Bu sözleri duyan balık bedenindeki Bhagavana Canardana onu överek şöyle söyledi: ‘Ey kusursuz kişi, senin tarafından doğru olarak tanındım. Ey kral, birkaç gün içinde evrende Tufan olacak, dağlar, ormanlar su altında kalacak. Devalar (tanrılar) felaketten yaratılanların kurtulması için bu gemiyi yaptılar, içine svedacalar (4), andacalar (5), udbhicalar (6) ve carayucaları (7) yerleştirdiler. Felaket geldiğinde, sert rüzgârlarla sarsılan gemiyi boynuzuma bağlayarak, onlara yardım etmelisin. Yardımının karşılığı olarak yaratılanların büyükbabası olacaksın. Ey şanlı kral, Kritayuga’nın başlangıcından itibaren bir Manvantara’nın hükümdarı olduğunda, Devalar sana büyük saygı duyacak.’ Yaratıcının bu sözleri üzerine kral felaketin ne kadar süre devam edeceğini, yaratılmışları nasıl koruyacağını, tekrar ne zaman karşılaşacaklarını söylemesi için yalvarır. Bunun üzerine balık, ‘bugünden itibaren yüzyıl yağmur yağmayacak, evrende korkunç bir kıtlık baş gösterecek. Yedi kat daha güçlü olacak güneşin ışınları kalan canlıları da öldürecek. Bütün bunların yanı sıra yeraltından ateş çıkacak, bu kızgın ateş Şiva’nın üçüncü gözünü ortaya çıkaracak, Şeşa bin ağzından kin dolu ateşler çıkartarak yeraltı dünyasındaki evinden çıkacak. Böylece üç dünya çeşitli ateşlerin kızgınlığıyla ufalanıp kül olacak, bütün yıldızlar gezegenlerle birlikte gökyüzünün sıcaklığıyla mahvolacak. Bu yıkımın ardından yıkıcı yedi bulut yani Samvarta, Bhimanada, Drona, Chanda, Balabaka, Vidyut ve Patala ortaya çıkacak ve her yer selle kaplanacak. Bütün bunlar olduğunda orada bağlı duran geminin içine yaratılanların tohumunu, kutsal Vedaları koyup, iple gemiyi benim boynuzuma bağla. Ey dindar kişi, her şey yok olduğunda sadece sen, ay, güneş, ben, Brahma, kutsal nehir Narmada, büyük aziz Markandeya, kutsal Vedalar, Puranalar, Tanrı Şiva ve çeşitli bilimler kalacak, kral Çakşuşa Manu’nun hükümdarlığının da bir kısmı sona erecek. Bu yok oluştan sonra evrenin tekrar yaratılışının başında Vedik bilgisini çoğaltacağım’ dedikten sonra gözden kayboldu. Kral, kutsal Vasudeva tarafından ona verilen yıkım zamanına kadar Yoga yaparak zamanını geçirdi. Felaket zamanı gelince tanrı boynuzlu bir balık olarak, yılan kralı Şeşa ise bir ip şeklinde göründü. Yoga gücü sayesinde kral yaşayan her şeyi bir araya getirdi. Onları gemiye koydu, iple gemiyi balığın boynuzuna bağlayıp, yaratıcıya saygılarını sunduktan sonra gemiye bindi. Böylece Tufan sonunda dünyayı yaratma görevi Manu’ya verildi.”

Matsya Purana’dan başka Purana edebiyatı içinde yer alan diğer Puranalar’dan Agni ve Bhagavata Purana’da da benzer bir anlatım vardır. Bunun yanı sıra Padma Purana, Vishnu Purana, Skanda Purana, Bhavishya Purana ve Kalinka Purana’da da yeryüzünün sular altında kaldığından söz edilmektedir. Ama örgü konusu diğer Tufan efsanelerinden farklıdır. Söz konusu Puranalar’da dünyanın devirleri (8) tek tek anlatılır sonra da Kali Yuga döneminde Tufan’ın meydana geleceğinden söz edilir.

Hint mitolojisinde Tufan efsanesiyle ilk karşılaştığımız yer Şatapatha Brahmana’dır. Bu eserde, insan ırkının nasıl yaratıldığına dair eski bir hikâye anlatılmaktadır. Daha önce de söz edildiği gibi Manu, insan ırkını meydana getirmek için bir kurban töreni düzenlemiş, bu kurban töreninde bir kadın doğmuştur. Doğan bu kız İdā (9) adıyla Manu’nun kızı olarak anılır. İdā’nın doğuşuyla insan ırkı da ortaya çıkmıştır. Winternitz, bu doğum öyküsünün kurban sunma törenlerinin önemini vurgulamak için beyitlere dâhil edilmiş olduğunu söyler. (Winternitz, 1927, vol:I, 211)

Eski bir öykünün dönemler içinde tekrar tekrar ele alınması mitolojide karşımıza sık çıkan bir durumdur. Dünyanın yok oluşuyla ilgili bu efsane Vedik dönemden sonra Epik dönemde tekrar ele alınmıştır. Mahabharata destanında ve Matsya Purana’da anlatılan bu efsane Şatapatha’da anlatılan efsaneye göre daha kapsamlı ve ayrıntılıdır. Örneğin, Mahabharata’da azgın dalgalarla boğuşan geminin sarhoş bir fahişeye benzetilmesi, Tufan’ın süresinden söz edilmesi, eski zamanlarda var olan ve Brahmanlar tarafından numaralandırılmış tohumlarla birlikte yedi azizi yanına almasını söylemesi, Matsya Purana’da ise geminin tanrılar tarafından yapıldığını, gemiye alınması gerekenlerin sayılması bu iki efsaneyi Şatapatha Brahmana’da anlatılan Tufan efsanesinden ayırmaktadır. Ayrıca Şatapatha’daki anlatım düz yazı şekline bir örnekken, Mahabharata’daki ve Matsya’daki anlatım şiirsel tarzdadır. Her üç efsanenin de ortak yönü, büyük sel felaketinden kurtarılan kişinin ilk insan yani Manu olması, kurtarıcının da yaratıcı tanrı olmasıdır.

Vedik dönemde Pracapati, Hiranyagarbha ve Ka olarak görünen bu tanrı Brahmanizmin yükseliş döneminde Brahma’ya dönüşmüştür. Yaradılış kavramının ifadesi olan Brahma, Epik Dönemde Brahma şekliyle Hindu mitolojisinin tanrı üçlemesi yani trimurtinin bir üyesi olmuştur. Brahma dört kollu, dört yüzlü gibi fiziksel özelliklere sahipken boynuzu bulunmamaktadır. Boynuzlu tanrı kavramıyla sadece Tufan efsanelerinin geçtiği yerlerde karşılaşırız. Bu, bize yaratıcı tanrının boynuzlu formunun Hindistan’ın kuzeybatısında MÖ 3000-3500’lerde varlığını sürdürmüş olan İndus Vadisi Uygarlığı’nın kalıntılarında ortaya çıkan, boynuzlu tanrı figürlerinden alınmış olabileceğini düşündürür. Aynı şekilde Tufan efsanesinin de İndus Uygarlığı tarihinde yaşanmış, göçlerle de Hint mitolojisinde yer etmiş olduğunu düşünebiliriz. Totemlere ait bir hayvan olan balık, Hint mitolojisinde ilk olarak Brahman’ın bir bedenlenmesi olarak, daha sonra da Epik dönemin önemli tanrısı Vishnu’nun on bedenlenmesinden biri olarak karşımıza çıkar. Ancak Hint efsanelerinde yaratıcı olarak adlandırılan balığın diğer anlatımlarda yer almadığı, efsanenin toplumların inançları doğrultusunda şekillendiğini görmekteyiz. Sümerlerde, Eski Ahit’te ve Hint mitolojisinde anlatılan Tufan efsanelerinde dünyada kötülüğün artması sonucunda tanrının gönderdiği selle yaşayan her şey yeryüzünden silinmiştir. Oysa Yunan mitolojisinde tanrı Zeus insanların saygısız, günahkâr ve kötülükler içinde yaşadıklarını görünce onları ortadan kaldırmaya karar vermiştir. Kuran-ı Kerim’de anlatılan efsanede de Tufan sadece sapkınlık içinde yaşayan Nuh’un kavmini yok etmek için gönderilmiştir.

Bu çalışmada semitik kökenli olduğu söylenen Tufan efsanesine olan benzerliklerinden dolayı, Hint mitolojisinde yer alan Tufan efsanelerinden üçü ele alındı. Farklı kültür, din ve coğrafyalarda yaşamalarına rağmen birçok toplumda Tufan efsanesinin, metinlerde ele alınış biçimindeki benzerlikler oldukça fazladır. Örneğin, dünya ya da bir kavim yok edilirken tanrının iyi huylu bir kulunun yaşamasına şans vermiş olması gibi. Bu, Gılgamış destanında Gılgamış, Şatapatha Brahmana’da Manu, Mahabharata ve Matsya Purana’da Manu ve azizler, Eski Ahit ve Kuran’da Nuh peygamber ve ailesi, Yunan mitolojisinde Deukalin ve karısı, Şamanist Türk boylarında ise Nama ve oğullarıdır.

Dipnotlar

1) 100.000 beyit ve 18 kitaptır. Yazarı olarak Vyasa kabul edilmektedir.

2) Sihirli mantralar eşliğinde yapılan seremoniler.

3) Yaratıcının farklı isimleri.

4) Terden doğanlar.

5) Yumurtadan doğanlar.

6) Filizlerden doğanlar.

7) Rahimden doğanlar.

8) Hint inanışında dünyanın oluşumu dört evredir:  Krita Yuga (yaklaşık 4800 yıl), Treta Yuga (yaklaşık 3600 yıl), Dvapara Yuga (yaklaşık 2400 yıl) ve Kali Yuga (yaklaşık 1200 yıl). En aydınlık devir Krita devri, en karanlık devir ise Kali devridir. Giderek kötüye giden dünya Kali devrinde son bulur. Sonra her şey yeniden başlar.

9) İdā kelimesi Sanskrit 2.sınıf id “dua etmek, istemek vb.” fiil kökünden türemiş, dişil bir isimdir ve dua, hediye anlamına gelmektedir.

Kaynaklar

1) Braem, H. (1998). Gılgamış, Yurt kitap-Yayın, Ankara.

2) Çığ, Muazzez İlmiye, 2011, Sümerlilerde Tufan Tufan’da Türkler, Kaynak Yayınları, İstanbul.

3) İnal, A., 1954, Tarihte ve Bugün Şamanizm, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara.

4) Gezgin, Deniz, 2009, Su Mitosları, Sel Yayıncılık, İstanbul.

5) Kaya, K., 2003, Hint Mitoloji Sözlüğü, İmge Kitabevi, Ankara.

6) Kitabı Mukaddes, 1991, Kitabı Mukaddes Şirketi, İstanbul.

7) Kur’an-ı Kerim, 2006, Hikmet Neşriyat LTD.ŞTİ., İstanbul.

8) Mahabharata (t.y.), Sans.İng. Çev. Pratap Chandra Roy, Book Sellers and Publishers. Calcutta.

9) Matsya Purana, 1986, İng. Çev. A. Taluqdar of Oudh, Munshiram Manoharlal Publishers, New Delhi.

10) Şatapatha Brahmana, 1993, İng.Çev. Julius Eggeling, Motilal Banarsidass Publishers, Delhi.

11) Winternitz, M., 1927, A History of Indian Literature, University of Calcutta, Calcutta.