Ana sayfa 125. Sayı Bilim sosyolojisi mi, inanç sosyolojisi mi?

Bilim sosyolojisi mi, inanç sosyolojisi mi?

151
PAYLAŞ

Bilim sosyolojisi en sade tanımıyla, bilimsel bilginin kendisinin, üreticilerinin, üretim alanlarının ve süreçlerinin bilgi sosyolojisinin kapsamına sokulmasıdır. Diğer bir ifadeyle, bilimin tüm sigortalarını attırma riski de bulunur. Leğendeki kirli suyla beraber bebeği de fırlatıp atmak, bazı yaklaşımların (özellikle rölativizmin) varacağı kaçınılmaz nokta gibidir.

Esasen 70’lerin ikinci yarısından itibaren yükselişe geçmiş olsa da bilimsel bilginin kendisine ilişkin sorgulamanın kökleri derindir. Özellikle 20. yüzyılın Cermen coğrafyasında, heterojen bir karakter gösterse ve yer yer nasyonal sosyalizm ve faşizmi beslemiş olsa da makine ve Batı eleştirisi üzerinden (Cermen kültür alanında bu dönemde Batı, ekseriyetle İngiltere-Fransa ve ABD üçlüsünün temsil ettiği, bireyci değerler altında yozlaşmış ve yok olmaya mahkûm coğrafyayı temsil eder) kendisine bir yer bulan bilim eleştirisi (ki burada referans edilen bilim de aslında pozitivizmdir) özellikle Oswald Spengler ve Max Scheler’in eserlerinde derin bir yankı bulur. Aynı dönemde bazı Marksistler de -örneğin Hessen- bilime ve nesnelliğe inançlarını korumakla beraber, tarihsel-sosyal bağlam ile bilimsel faaliyet arasındaki ilişkiyi sergilemeye çalışırlar. Bu konuda Marksist kesimden gelen en önemli hamle kuşkusuz Lukacs’ın imzasını taşır. Bilginin sınıfsal konum tarafından tamamen belirlendiğini ve sosyal dünyadaki bazı sınıfsal konumların çeşitli tarihsel dönemlerde nesnel bilgiye ulaşabilecek ontolojik imtiyaza sahip olduklarını göstermeye çalışır: Örneğin 18. yüzyılın yükselen sınıfı burjuvazi veya Tarih ve Sınıf Bilinci’ni yazdığı dönem için işçi sınıfı. Zira Lukacs’a göre bu sınıfların mücadeleleri tarihin seyrini takip etmektedir, dolayısıyla gerçekliği çarpıtmaya ihtiyaçları yoktur. Lukacs’ın kendisini içerisinde bulduğu çıkmaz, devamında pek çok düşünürün de düşeceği bir çıkmazdır. Her bilginin (bilimsel bilgi dâhil) sosyal-konumsal-sınıfsal karakteri sabitse konumlar üstü nesnel bilgiye nasıl ulaşılabilir? Görüldüğü üzere Lukacs bu çıkmazdan (işçi sınıfına tanıdığı) ontolojik imtiyaz fikriyle çıkmıştır. İmtiyazlı görüş fikri bilgi sosyolojisinin bir diğer kurucusu Mannheim’da da vardır: Konumlar üstü “serbestçe süzülen entelektüel”i nesnel bilgiye ulaşmayı başarmış olan tek sosyal figürdür.

Merton’un harikalar diyarı

1940’lardan itibaren Mertoncu işlevselciliğin bu noktadaki müdahalesi belirleyici olmuştur. Bilimsel bilgiyi sosyolojik sorgulamanın dışarısında bırakmak gibi önemli bir sonuç doğurmuştur. Merton, bilgi sosyolojisiyle olan bağı kopartıp bir anlamda bilimsel alanı kendi içerisine kapatır. Merton’un “bilimsel cemaati” Alis’in Harikalar Diyarı gibidir. Bilime inanan, bilimden başka bir ilke tanımayan, mutlak gerçek peşinde sadece bilim için yaşayan biliminsanlarından oluşan büyülü bir dünya. Dolayısıyla bilimin rasyonel ölçütleri ışığında elde edilen deneysel bilginin artık sorgulanmaya ihtiyacı yoktur. Biliminsanları tarafından bilimin rasyonel ölçütleri takip edilerek elde edilmiş olması nesnelliğinin garantisidir. Bilimsel bilgi doğası gereği nesneldir, rasyoneldir, sosyal konumlar üstüdür. Devamında hegemonik bir nitelik kazanacak olan Mertoncu bilim sosyolojisi böylece analiz seviyesini özerk bir alan olarak bilimsel alanın işleyiş mekanizmalarına çeker: bilimin normatif yapısı (Merton), ödüller-teşvikler sistemi (Hagstrom, Storer), niceliksel gelişimi (Price), hiyerarşiler ve prestij (Cole, Cole), verimlilik etkenleri (Pelz, Andrews), siyasetle olan ilişkisi (Salomom), yeni disiplinlerin ortaya çıkışının kurumsal koşulları (Ben David, Collins), araştırmacıların motivasyonları (Maslow).

Bilimsel bilginin bizatihi kendisi üzerine herhangi bir sorgulamayı peşinen diskalifiye eden ve dönemin pozitivist (yapısal-işlevselci) rüzgârıyla birlikte egemenliğini pekiştirmekte pek de zorlanmayan bu donanımlı bilim şatosundaki ilk delikler 1962 yılında Kuhn’un “paradigmatik” topçu atışlarıyla açılır. Çok kısa olarak ve sadeleştirerek geçmek gerekirse Kuhn için bir paradigma, belli bir tarihsel dönemde bir bilimsel topluluk tarafından kabul görmüş teoriler, yöntemler, kavramlar vb. bütünüdür. Burada önemli olan nokta paradigmaların karşılaştırılamama özelliğidir. Her paradigma bir dönem için doğru ve gerçek olanın veya olabilecek olanın, araştırılmaya değer olanın veya olmayanın sınanma, ifade edilme ve ortaya konma şartlarını sunar. Yani her paradigma kendi geçerlilik şartlarını içinde barındırır. Bir paradigma diğer paradigmanın bakış açısından hareketle eleştirilemez. Dolayısıyla paradigmalar arası tercih rasyonel bir tercih olamaz. “Peki, o zaman diğer kültürlerin inanç sistemlerinin de kendilerine özgü karşılaştırılamaz bir rasyonaliteleri olamaz mı?” diye sorar Wilson, daha sonrasında konumuz açısından etkisi büyük olacak olan Rationality başlıklı derleme kitabında. Yaklaşık 12 yıl sonra aynı soruyu Hollis ve Lukes bilim için soracaklardır: “Bilim de en nihayetinde düzenlenmiş bir inanç sistemi olamaz mı?” Eğer öyleyse paradigmaların karşılaştırılamaması gibi, bilimin dâhil olduğu inanç sistemleri de birbirleriyle karşılaştırılamaz. Bilime bir ayrıcalık atfetmek için artık hiçbir neden kalmamıştır. Gerek günlük hayatta gerekse bilimde nesnelerin inşa ediliş yöntemlerinin çeşitliliğini ve rasyonalite biçimlerinin şeylere ve koşullara göre gösterdiği değişkenliği vurgulayan Garfinkel’in etnometodolojisi bu rölâtivist saldırının barutlarını sağlamakta gecikmeyecektir. Bu nedenle bilimsel bilginin doğrudan kendisini hedef alan atışların ileride sıklıkla etnolojik/etnometodolojik bir sorgulama şeklini alacak olması şaşırtıcı değildir. Rölativist karargâhın kurulması için en iyi adres ise kuşkusuz İngiltere’dir; güçlü bir kültürel çalışmalar ve sosyal antropoloji geleneğinin olduğu bu ülkeye, 70’lerin ikinci yarısından itibaren yavaştan yavaştan esmeye başlayan neoliberal ve “post-modern” rüzgârın rölativist çıkarma gemilerini yanaştırması kaçınılmaz gibidir.

Evrenselin reddi

Rölativizmin kendi başına bir teori olmadığını ilk olarak hatırlatalım. Söz konusu olan daha ziyade, bilimsel bilginin üretilme koşulları üzerine rölativizmin mihenk taşını oluşturduğu bir dizi sorgulama, çalışma yöntemi veya görüş açısı bütünüdür. Ayrıca bu dinamik içerisinde yer alan araştırmacıların bir kısmı (Barnes, Bloor, MacKenzie, Collins, Pickering, Pinch vb.) rölativist etiketini taşımaktan çekinmezken, bir diğer kısmı (Latour, Knorr-Cetina, Forman, Brannigan vb.) bu kullanımı reddetmektedir. Ayrıca aralarında tam bir uyum olduğu da söylenemez. Meseleyi ele alış tarzları da farklılık göstermektedir. Bir kısmı (Barnes, McKenzie, Forman vb.) sosyalin bilimsel bilginin oluşumu üzerindeki etkisini daha makro bir düzeyde, tarihsel bir perspektif içerisinde ele alırken, diğer kısmı (Collins, Pinch, Pickering, Latour vb.) bilimin mahreminde/mutfağında yani bilimsel bilginin üretildiği yerlerde ne olup bittiğini çalışmalarının merkezine koyar (laboratuvar araştırmaları).

Ancak her iki durumda da benzer aksiyom ve postülalardan ve özellikle temel bir reddiye dizisinden hareket edilir: Diğer bilgi biçimlerine kıyasla bilimsel bilgiye tanınan üstünlüğün reddi; evrensel bir rasyonalitenin varlığının reddi; bilimsel bilginin pratikteki üretim koşullarının tahlilini ıskalayan her epistemolojinin reddi; bağlamından kopuk cansız malumat tarihçiliğine dönüşmüş bir bilim tarihi ve felsefesinin reddi; mitleştirilen bir bilimsel topluluğun işleyiş mekanizmalarına kitlenmiş ve bu sebeple bilimsel bilginin kendine özgü inşacı-rölativist karakterini kaçırmış bir bilim sosyolojisinin reddi…

Bu reddiye dizisinden hareketle varılan temel önermeler ise şunlardır (farklı araştırma programları arasındaki irili ufaklı ayrışmaları bir kenara bırakırsak): Nasıl tanımlanırsa tanımlansın bilimsel etkinlik sosyal bağlamdan bağımsız değildir. Dolayısıyla başka bağlamlarda başka bilgiler üretilebilir ve geçerli sayılabilir (birazdan göreceğimiz Bloor’un “simetri” ilkesi buradan beslenecektir). Rölativizm ifadesinin kullanımının gerekçesi de aslında burada yatmaktadır, yani her defasında koşullara göre doğruluğu veya yanlışlığı değerlendirilebilecek birçok bilimsel söylem farklı tarihsel dönemlerde bir arada bulunabilir. O halde mutlak bir yargıya ulaşmaya olanak tanıyabilecek, içinde bulunduğu koşullara aşkın, evrensel bir ilkeye (rasyonaliteye) ulaşmak mümkün değildir. Rasyonel olarak değerlendirilen bir kanıt farklı bağlamlarda farklı biçimler alabilir. Kanıt olarak değerlendirilen bir unsur her zaman verili bir inanç sistemi içerisinde anlam ifade eder. Dolayısıyla bağlam-bağımlıdır. Sosyoloğun neyin rasyonel neyin rasyonel olmadığı, gerçek bilginin veya gerçekliğin ne olduğu, sınama ölçütlerinin ne olduğu veya ne olması gerektiği, bilimsel sıfatı taşıyan bilgilerin gerçek ve doğru olup olmadığı konularında bir değerlendirme içerisinde olması gerekmez. Zaten bu işi de değildir. Sosyolog sadece şunu belirlemekle yetinmelidir: Bir argüman verili bir bağlamda kanıt olarak kendisini dayattıysa ve bu yönde bir anlaşmanın oluşmasına yol açtıysa bu, mantıki-rasyonel bir zorunluluğunun değil, kanıtın sunulduğu grubun ölçütlerine uygunluğunun bir işaretidir. Bu kriterler bağlam-bağımlıdır; evrensel bir mantıktan-rasyonaliteden türetilemezler. Dolayısıyla herhangi bir inanç veya norm gibi sosyolojinin nesnesi haline gelebilirler (gelmelidirler).

Bilimin mahremine inmek

Bilimsel bilginin böylece “kutsallığını” kaybetmesi ve sorgulanabilir bir inanç meselesi-sosyal norm haline dönüştürülmesi, özellikle Bloor’un “güçlü programı” ile yeni bir ivme kazanacaktır. Knowledge and Social Imagery başlıklı kitabının hemen başında Bloor salvo atışlarına başlar: “Bilgi sosyolojisi bilimsel bilginin içeriğini ve doğasını inceleyebilir ve açıklayabilir mi? Çoğu sosyolog bunun olamayacağını düşünür… Bana göre bu yanıtı vererek sosyolog konumlarına ihanet ederler. Aslında bilimsel bilginin sözde mutlak ve aşkın karakterine veya herhangi bir özel rasyonalite, geçerlilik, gerçeklik veya nesnellik kavramına içkin hiçbir sınır yoktur.” Diğer bir ifadeyle her şey sorgulanabilir… Dolayısıyla “programın” “güçlü” oluşu veya “bilim sosyolojisi” değil de “bilimsel bilgi sosyolojisi” olarak adlandırılması, bilimsel etkinliğin merkezine, bilimsel bilginin çekirdeğine (hard facts) yönelmiş olmasındandır. Bu yöneliş özellikle simetri ilkesi çerçevesinde gerçekleşir: “Doğru ve yanlış inançlar [yani rölativistlerin dilinde bilgiler] aynı tipte nedenlerle açıklanmalıdır”. Sıradan bir önerme gibi görünen bu ilke aslında rasyonalist mevzilere yöneltilmiş güçlü bir saldırıdır; tahribatı ise çok yüksek olmuştur. Şöyle ki; bir bilgiyi doğru yapan, gerçeklikle uygunluğu (yani rasyonalist-bilimsel bir yöntemle sınanmış olması) değil, göreceli bir inanç olarak ona inananların göreceli ölçütleriyle uygunluğudur. Başka bir bilgiyi yanlış olarak çürütecek olan da aynı ölçütlerdir. Dolayısıyla bir argümanın destek görüp görmemesi, bir modelin onaylanıp onaylanmaması, bütün bu başarı ve başarısızlık örnekleri aynı nedenle, sunulduğu-savunulduğu sosyal bağlamla açıklanabilir. O halde sadece, bilimsel etkinliği çevreleyen kurumsal veya sosyal faktörlerin veya egemen ideolojilerin makro düzeyde bir tahlili ile yetinilmemeli, doğrudan bilim yapılan mekânlar içerisine “sızmalı” ve ne olup bittiği, bilimsel olguların nasıl üretildiği-inşa edildiği, yerinde gözlemlenmelidir. Bloor’un “güçlü program”ının ısrarla vurgu yaptığı nokta burasıdır. “Kurban” olarak ise doğa bilimleri ve tıp laboratuvarları seçilir. Mertoncu paradigmayı en donanımlı noktasından vurmak hedeflenmiş gibidir (ki bunda da büyük ölçüde başarılı olunur).

Yöntem farklılıkları olmakla beraber bu çalışmalarda izlenen temel yöntem, biraz polisiye bir soruşturma gibi, bilimin mahremine girmek, mutfağına inmek, araştırmacıları, incelenen konuları, kullanılan dili yerli bir kültürün unsurları olarak görmek ve aynen diğer “egzotik” dünyalar üzerine çalışan etnologlar gibi, “yabancı olunan” bu kültürel dünyayı kavramaya, çözümlemeye çalışmaktır. Bu bağlamda en çarpıcı örnek kendisi de bir antropolog olan Latour ve Woolgar’ın Laboratory Life başlıklı çalışmalarıdır. Profesör Roger Guillemin’in San Diego’daki (Kaliforniya-ABD) moleküler biyoloji laboratuvarında (Salk Institute for Biological Studies) iki yıl boyunca gözlemler gerçekleştiren Latour, çalışmalarını “refleksif etnografi” olarak tanımlar. Doğrudan “güçlü program”ın ekseninde konumlanan bu çalışma, titizlikle toplanmış çok zengin bir veri birikimi üzerinde yükselir. Sorunsal inşası ve tahlil düzeyi hiç yabana atılacak gibi değildir. Çalışmanın ana omurgasını oluşturan anahtar kavramlar açıklıkla ve yetkinlikle ortaya konulmuştur: inşa, şeyleştirme, cisimleştirme, inandırıcılık, bilimsel alanın agnostik yapısı vb. Bu kavramlar “bilimsel bilginin sosyal inşası”nın incelenmesi, yani biliminsanlarının gözlemlerine anlam atfettikleri süreçlerin tahlilinde araçsallaştırılır. “Gerçeklik” laboratuvara veya araştırmacıya “dışsallığında” ve “veriliğinde” değil, inşa içeren karakterinde, yani referans verilmesi zorunlu bir “sosyal norm” veya daha doğrusu, bir inanç mutabakatı içeren bir “illüzyon” karakterinde karşımıza çıkar. Biliminsanı bu “illüzyonun” sadece bir kurbanı değildir; aynı zamanda bizatihi kendisi de bir “illüzyonist”tir. “İnandırmaya” dayalı bu illüzyonist çevrim içerisinde yer alan araştırmacılar çetin bir rekabet içerisinde konumlarını iyileştirmeye çalışırlar. Dolayısıyla bir bilimsel olgu üzerinde sağlanan mutabakat, rasyonel argümanların masaya konması ve tartışılmasının bir sonucu olarak değil de farklı çıkarlara ve farklı iktidar olanaklarına sahip, ancak ortak bir inanç sistemine katılan bir grup araştırmacının aralarındaki etkileşimin bir sonucudur. Araştırmacıların saygınlığı ve tanınma hedefleri, bilimsel olguların inşasına götüren bu etkileşimde her zaman önemli bir yer tutar. Savların inandırıcılığı, kariyer hesapları ve benimsenme kaygısı ile her zaman at başı gider ve “inandırıcı verilerin üretimi” olarak bilimsel faaliyeti tanımlar. Diğer bir ifadeyle bilimsel bilgi, çeşitli kariyer ve iktidar hesaplarının (örneğin rakiplerin olası tepkisini önceden tahmin etmek, araştırma sonuçlarının yayınlanabileceği prestijli dergileri önceden kestirmek ve bu dergilere önceden, en azından rakiplerden önce “yanaşmak” vb.) ve alan dışı aktörlerin (yayınevleri, dergiler, projeleri finanse eden kuruluşlar vb.) devreye girdiği çetin bir süreç sonucunda inşa edilir. Öyle ki Knorr-Cetina bu yolda “araştırmacıların oportünizmi” ifadesini kullanacak kadar “ileri gider”. Antropolojik anlamda bir inanç sistemi olarak bilim temsiline ek olarak artık burada, çerçevesi belirsiz bir çıkar aksiyomundan hareketle (beşeri tüm davranışları belirleyen evrensel bir ilkeden mi bahsediliyor, bu durumda kültürel görecelik ilkesi tahribata uğrayacaktır, yoksa biliminsanlarına yani “bilim kabilesine”, bu kabilenin içinde yaşadığı topraklara – ekonomik, siyasal koşullar, vb – has bir nitelikten mi?) homo scientifucus’un sosyal psikolojisine geçilir.

Rölativist programın eleştirisi

Özetlemek gerekirse rölativist programın bilim sosyolojisi çalışmalarına inanılmaz bir devinim kazandırdığı bellidir. Özellikle kuru ve malumatçı bir epistemoloji, bilim tarihi veya bilim felsefesi ile yetinilmemesi, analiz düzeyinin eşzamanlı olarak bilim yapılan yerlere, kurumlara, buradaki aktörlere, yapılanmalara, çatışmalara, çıkarlara çekilmesi, kısacası bilimin mutfağının etnolojik projeksiyonla aydınlatılması “hayırlı” olmuştur. Fakat varılan noktanın, etnolojik-rölativist voltajın yüksekliği nedeniyle bilimin tüm sigortalarını attırma riski de bir o kadar sabittir. Diğer bir ifadeyle, leğendeki kirli suyla beraber bebeği de fırlatıp atmak söz konusu gibidir. Zira “olgu” ve “artefakt” arasındaki ayrım iyice silikleştiği andan ve ikisi arasındaki tek fark inşa aşamalarındaki sosyal koşulların yapılandırma farklılığı olarak ortaya koyulduğu andan itibaren, bilimsel faaliyetin kendinde bir anlamı kalıp kalmadığı sorulabilir. Bu durumda ise yapılan artık “bilimsel bilgi sosyolojisi” değil inanç sosyolojisi olacaktır.

Bu saptamalardan hareketle rölativist programa şu eleştiriler getirilebilir.

1) İlk olarak tüm ayrışmalarına rağmen güçlü programın temel epistemolojik amacının Bloor’un şu formülünde cisimleştiğini söylemek kuşkusuz abartı olmaz: “Bilimsel bilginin doğası ve içeriğini açıklamak”. Bu basit görünen formül aslında tam da bütün belirsizliklerin ve kırılganlıkların kaynağı gibidir. Söz konusu olan, araştırmacıların teorik ve kavramsal tercihlerinin içerisinde yaşadıkları toplum tarafından belirlendiğini mi söylemektir? Eğer böyleyse bunun, bilgi sosyolojisinin çok sıradan bir önermesi olduğunu ve aynı amacın Merton tarafından da (hem de layıkıyla!) yerine getirildiğini hatırlatmak gerekir. Ki bu düzeyde rölativist etiketli çalışmaların “sosyalin” yerini kestirmekte ciddi güçlüklerle karşılaştıkları hissedilmektedir. Ya çok sıradan bir “sosyal faktörler” başlığı altında toplum-bilim ikiliği yeniden “ısıtılmakta” ve tam da Durkheimcı bir perspektif içerisinde bilimsel dinamik dış toplumsal tazyiklerin hükümdarlığı altına sokulmakta ya da yine çok yeni olmayan bir sosyolojik damardan beslenilerek (sembolik etkileşim-etnometodoloji) bilimsel etkinlik, laboratuvarların “gizli” dünyasında araştırmacılar arasında gerçekleşen etkileşimlere indirgenmektedir. Dolayısıyla analiz her defasında Durkheimcı renkler alan sıradan bir makro-sosyolojik çözümleme ve homo scientificus’un dar bir sosyal psikolojisi arasında sıkışmış görüntüsü vermektedir. Özellikle Bloor, bilimsel inançlarla-dinsel inançları eşitlediğinde ve bu yolda Durkheim’a atıf yaptığında yeni olanın ne olduğunu kavramak iyice güçleşir.

2) Eğer mesele, tam da Bloor’un “güçlü program”ının önerdiği gibi, bilimsel bilginin çekirdeğine gitmek ve burada göreceli-tarihsel olan ne varsa ifşa etmekse Scheler ve Mannheim’dan, Weber ve Schutz’e, oradan da Luckmann’a kadar tüm bir bilgi sosyolojisi geleneğinin bunu yetkinlikle yapmış olduğunu hatırlatmak yerinde olacaktır.

3) Buradan rölativist araştırma programının temel vurgusu olan “inşa” kavramına geçmek gerekirse, her bilgi gibi bilimsel bilginin de bir inşa olduğunu söylemek biraz malumun ilamı gibidir. Poincaré’nin konvansiyonalizminden, Bachelard’ın uygulamalı akılcılığına, oradan da Canguilhem’in “bilimsel ideoloji”sine kadar, farklı seviye ve derecelerde bu vurgunun daha önce yapılmış olduğunu görmek çok güç değildir. Dolayısıyla eğer bilimsel bilginin her zaman için kısmi bir bilgi olduğunu veya gerçekliği kısmi olarak inşa eden “daha az yanlış” bir bilgi olduğunu, diğer bir ifadeyle sosyal-kültürel anlamda konumlanmış tarihsel bir rasyonalitenin kısmi bir inşası olduğunu kabul edersek ve derdimiz sosyal bağlamından kopuk farazi bir mutlak-evrensel-total bilgi peşinde koşmak değilse bilimsel bilginin, verili (tarihsel) kurumsal ve sosyal şartlarda, verili (tarihsel) bir rasyonalitenin-biliminsanının (çıkarlarıyla, ideolojileriyle, sosyal belirlenmişlikleriyle vb.) dışsal bir gerçekliği reddetmeksizin (hatta tam tersine, bu nesnelliğe daha iyi nüfuz etme yönünde) gerçekleştirdiği bir inşa (ancak belli yöntemlere ve ilkelere uyan ve ampirik olarak sınanan bir inşa) olduğunu söylemek, neden zorunlu olarak bu bilginin (bütün tarihselliğine rağmen) tüm geçerlilik ve doğruluk vasıflarını (nesnel gerçeklikle kısmi uygunluk anlamında) ortadan kaldırsın ve onu herhangi bir bilgi düzeyine çeksin? Bilginin inşa içeren karakteri neden zorunlu olarak nesnel gerçekliğe her türlü referansı buharlaştırsın, verilerin sağlamlılığını göreceleştirsin (bu verilerin kendileri de bir inşa çerçevesinde elde edilmiş olsalar da) ve sübjektivizm girdabına kapılmaya götürsün?

Bu saptamalar, bilimsel bilginin üretim koşulları üzerine tartışmayı elbette gereksiz kılmaz. Tersine bu tartışma, daha “farkında”, daha “rasyonel” bir bilim pratiğinin önkoşulu olarak değerlendirilmelidir. Bu bağlamda Pierre Bourdieu’nün bilim sosyolojisi önemli açılımlar sağlayabilir niteliktedir. Canghuillem’in rahle-i tedrisinden geçmiş bir Bourdieu için de bilimsel olguların inşa edilmiş karakterinden söz etmek malumun ilamıdır. Ancak buna yapılacak aşırı vurgunun anlamsız ve yıkıcı bir göreceliğe yönelteceğini düşünür. Zira Bourdieu için bilimsel bilgi herhangi bir bilgi değildir; evet, inşa içerir ama bu inşa herhangi bir inşa değildir; gerçekliğin bir yönünün keşfine götüren yolda, biliminsanının bazı ölçüt ve ilkeler ışığında (bilimsel sınanabilirlik ve geçerlilik ilkeleri vb.) ve verili bazı tarihsel koşullar altında (bilim alanında) inşa ettiği rasyonel bir güzergâh olarak değerlendirilmelidir. Bu güzergâhın inşasının “düzgünlüğü” veya “yerindeliği”, nesnel gerçekliğin derin ve karmaşık dehlizlerinde ilerleyebilmenin ve ona kısmi de olsa nüfuz edebilmenin ilk şartıdır. Ve bu “macera” gizli olanı (mekanizmaları, belirlenmişlikleri) ortaya çıkarması ölçüsünde ve egemenliğini sorgulatması ölçüsünde özgürleştiricidir; dolayısıyla siyasaldır, toplumsal mücadelelerden bağımsız değildir.

Oportünist biliminsanından kolektif refleksiviteye

Bachelard bilim için, “aklın ampiriyle sürekli polemiğidir” ifadesini kullanır. Bourdieu bu ilkeden hareketle tam da bu polemiğin sosyal koşulları üzerine yoğunlaşır. Çünkü polemiğin, yani aklın, yani bilimin ilerlemesinin ilk şartı bu koşullara nüfuz etmekten ve yön vermekten geçer. O halde şu önerme yapılabilir; akıl üzerine bir epistemolojik sorgulama Bourdieu’de süratle aklın ilerleme koşulları üzerine bir sorgulamaya dönüşür ve buradan da bilim sosyolojisine geçiş bir anlamda zorunludur. Kısacası Bourdieu’de bilim-bilgi sosyolojisi ve epistemoloji ayrılmaz bir bütündür. Le métier de sociologue, préalables épistémologiques bu bağlantıyı açıkça serimler. Doğa sadece kendisine sorulan sorulara yanıt vermekle yetinir. Doğru yanıtlara ise ancak doğru sorularla yani doğru inşalarla ulaşılabilir. Refleksivite, biliminsanının bu inşa süreçlerinde merkezi bir yer tutar. Araştırmasının her aşamasında, kendi konumu, algılama kategorileri, teorik inşası, yöntemi ve sonuçta tüm üretimi üzerine sürekli sorgulamalar gerçekleştiren (veya gerçekleştirmesi gereken) bir biliminsanının öncelikli ihtiyatıdır refleksivite. Kendisi ve ürünleri üzerine koyduğu bu epistemolojik “ihtiyati tedbir” biliminsanının gerçeklikle giriştiği polemiğin sıfır noktasıdır. Her zaman için bir yanlışın kısmi düzeltmesi olarak anlaşılması gereken gerçekliğe nüfuz ancak bu çerçevede olanaklıdır.

Ancak burada sıklıkla atlanılan nokta, bu refleksivitenin bireysel bir “iyi niyet” veya çabayı aşacak düzeyde kolektif bir girişim olmasıdır. Bütün bir bilimsel alanın kendi üzerine geliştirdiği bir tartışma olarak refleksivite alanın çatışmalı mücadele dinamiğinden beslenir. Ellerinde bulundurdukları alana özgü sermaye (bilimsel sermaye) hacmine ve yapısına göre alanda çeşitli konumlar işgal eden araştırmacılar, bilimsel otoritenin (yani neyin bilim, kimin biliminsanı olduğunu söyleme) tekelini ele geçirmek için alana özgü silahlarla (bilimin silahlarıyla) birbirleriyle kıyasıya çarpışırlar. Birbirlerinin açığını ararlar, birbirlerini çürütmeye çalışırlar, her şeyden önce rakiplerinin konumunu nesnelleştirirler, kısacası alandaki konumlarıyla uyumlu çevrelerinin ürettiği bir dizi stratejiyi, rakiplerini alt etme yolunda uygulamaya koyarlar. “Yanlış” bir inşayı” “daha az yanlış” bir inşadan, “hatalı” bir çıkarımı-veriyi, “daha az hatalı” bir çıkarım veya veriden ayırt etmeye olanak tanıyan ve temelinde rakibin zayıf yönlerini bulma çabasının tetiklediği kolektif refleksiviteye olanak sağlayan da bu stratejilerdir, mücadelelerdir. Bilimin ve aklın ilerlemesi bu acımasız-öldürücü ancak düzenlenmiş itkilerin, çatışmaların, birbirinin yerini kapma mücadelelerin bir sonucudur. Bu ise ilk koşul olarak bilimsel alanın özerkliğini varsayar. Alan içerisinde birikmiş özel sermayenin hacminin büyüklüğüyle doğru orantılı olarak alana giriş-çıkış koşullarının zorlaştırılmasını ve böylece alana dışarıdan silah sokulmasının (farklı sermaye türleri) engellenmesini ve yabancı iktidarların (alan dışı güçlerin) müdahalelerinin asgari seviyede tutulmasını ön koşul olarak koyar.

Böylece Mertoncu okumanın bilim anlayışının mahkûm ederek oyun dışı bıraktığı, rölativist programın ise bilimsel bilginin kendisinin meşruiyetini sorgulamak için, çıkarı peşinde koşan Makyavelik araştırmacının “sınır tanımaz-oportünist” eğilimine dönüştürdüğü tüm bu stratejiler (konu tercihleri, bilim anlayışları, şebekeler ve hatta ve hatta “bel-altı” vuruşlar vb.) konum merkezli bir ilişkisellik içerisinde kavranarak çok yerinde bir şekilde yeniden bilimsel alanın tahliline yedirilirler. Örneğin bir sosyoloğun belli bir “araştırma programına” diğerinin ise tam zıddına yakın durması bir “tercih” meselesi olamayabilir. Veya bu “tercih”, çatışma ve eşitsizlik içeren konumlarıyla alanın bütün tarihinin sosyoloğun bedeninde, zihninde, yatkınlıklarında cisimlenmesi olarak da tahlil edilebilir. Bir örnek vermek gerekirse, Fransa’da 1960’lı yılların ortalarına kadar kendisini Mauss ve Gurvitch üzerinden devam ettirmiş egemen Durkheimcı söylem uzun yıllar boyunca ülkede başka bir sosyolojik okuma şekline izin vermemiş ve biraz karikatüre etmek gerekirse, “bizden olmayan sosyolog değildir” anlayışı altında (sosyolojik) alanı diğer gruplara ve etkilere sıkı sıkıya kapamıştır. Dolayısıyla 1967’de ilk baskısını yapmış olan Raymond Aron’un Sosyolojik Düşüncenin Evreleri kitabınının ardından, Max Weber’in Fransız sosyolojisi tarafından yeniden “keşfedilişi” “bilimsel düşünceye sınır yoktur” yanılsaması veya saflığından çok, pratik sebeplere, alan içi mücadelelere dayanmaktadır. Weber’in sosyoloji anlayışı, dönemin sosyolojik alanının egemenlerine karşı, 1968 sonrasında alana yeni girmiş genç “oyuncular” tarafından, konumlarını güçlendirme-meşrulaştırma aracı olarak kullanılmıştır.