Ana sayfa 125. Sayı Dalgalara karşı: Hayal Molaları

Dalgalara karşı: Hayal Molaları

144
PAYLAŞ

Aynur İlyasoğlu

Yıllardır düşünce ve yazın eserlerini yetkin çevirileriyle Türkiyeli okurla buluşturan Şemsa Yeğin bu kez de Hayal Molaları- İstanbul’un Bir Köyünden Edebiyat Dünyası’na isimli otobiyografisi ile okurun karşısında. Kendi ifadesiyle “çevirdiği her sözcüğün hesabını vermenin ve arkasında durabilmenin” peşinde olmuş Yeğin, okurlarında çevirdiği eserler için bu güveni hissettiren, Türkçenin yaşayan olanaklarını olabildiğince çeviri diline katan, mesleğinin seçkin isimlerinden.

Hayal Molaları, otobiyografik bir anlatı olarak özgün ve değerli bir katkı yazın dünyamıza. Her şeyden önce, ülkemizde yaşam tarihi çalışmalarının, yaşam anlatılarının, yakın dönem sosyal tarihinin incelenmesindeki önemi henüz tam anlaşılmış değil. Özellikle de otobiyografik anlatılar sayıca sınırlı ve belirli kalıplara hapsolmuş durumda. Tarih çalışmalarında bir yanda “belge olmazsa tarih yazılamaz” saplantısı, profesyonel- akademik tarihçiliğin artan hegemonyası söz konusu. Öte yanda ise, yaşam tarihlerine “edebi lezzet” katarak yarı-belgesel yarı kurmaca biçimde çok satan biyografilerle büyük okuyucu kitlelerine erişme eğilimi de ülkemizde rağbet görüyor. Ayşe Kulin’in Füreyya adlı kitabı bunun iyi bir örneği. Geldiği seçkin ailenin ve çevrenin kendine biçtiği yaşam tarzını ve dönemin önemli bir siyasal kişiliği ile evliliğini arkada bırakarak bohem bir sanatçı yaşamına doğru yönelen bu kadının öyküsünü kaleme alan yazar, Füreyya’nın ailesinden ona verilen sınırlı bilgi kaynağına edebiyatın olanaklarına da katarak bir yaşam öyküsü üretirken, ne gerçek anlamda bir yaşam öyküsü, ne de tam bir edebi kurmaca tercihi yapmadan, artık yaşamayan bir kadının yaşamına ilişkin bir tür tasarruf hakkını kullanabiliyor. (1)

Öte yandan; insana, tarihin akışını oluşturan insan eylemliliklerine, deneyimlerine, duygu dünyalarına değmeden, tanıklık etmeden sosyal tarihin nasıl evrildiğini anlamak mümkün mü? Belgeler, kurumların, tarihe damgasını vurmuş önemli kabul edilen kişilerin- çoğunlukla erkeklerin- bilgisini bugüne aktarmakta kuşkusuz çok değerli. Ama sıradan insanların yaşamı nasıl deneyimledikleri olmadan tarihsel bilgi tamamlanabilir mi? Kanımca eksik kalır. Yaşamın çok-boyutlu gerçekliğini algılamak ve anlayabilmek için yaşam tarihinin bilgisinin önemi kendini göstermektedir.

Batı’da da olduğu gibi bizde de yaşamını kaleme almış ya da yaşamı başkalarınca yazılmış olanlar çoğunlukla seçkin kesimlerden, siyasetçilerden, kamusal alanda öne çıkmış bireylerden. Kayda geçen bu yaşam deneyimleri kuşkusuz yakın dönem tarihine tanıklıklar olarak değerli ancak insan topluluklarını resmetmekte yanlı, eksik ve dolayısıyla tamamlanmayı gerektiriyor. Ötekilerin, statü sahibi olmayan ya da bunun peşine düşmeden, hayatı kendi akışı içinde yaşayan insanların, ayrıcalıksız kesimlerin, toplum-dışı kabul edilenlerin kayda geçirildiği örneklere pek rastlanmıyor. Kadınların yaşam tarihi anlatılarını konu edinen alan araştırmalarının bizde örnekleri halen sayıca az.

Ülkemizde kadınların yaşam tarihlerini inceleyen, şimdilik az örneği de olsa, emek verilmiş değerli biyografi çalışmalarını burada hatırlatmakta yarar var. Ayşe Durakbaşa’nın Halide Edip- Türk Modernleşmesi ve Feminizm çalışması (2), Feryal Saygılıgil’in Türkiye’nin ilk kadın astronomi bilimcisi Nüzhet Gökdoğan’ı ele alan Kainatta Bir Nokta: Nüzhet Gökdoğan (3) monografisi bu alanın önemli örneklerinden. Kadın sözlü tarihi çalışmaları da kadın tarihçiliğinin yöneldiği bir diğer yeni alan. (4)

Burada dikkat çekici olan husus, özellikle Cumhuriyet’in öncü kadınlarının kendi yaşam deneyimlerini aktarırken kamusal- seçkin kimliklerinin, kariyer süreçlerinin, öne çıkma ve başarı öykülerinin içinden kurdukları “epik” dil ve söylem. Bu kesimden kadınların halen yaşayanlarından bazılarıyla yapılan sözlü tarih çalışmaları bu söylemin ağırlığını gösteriyor. Bu söylem ve dil, kamusal kimliklerinin oluşturduğu katmanı varoluşları etrafında korumayı önceliyor. Dolayısıyla bu anlatı tarzı bu kadınların öz-yaşam deneyimlerine, iç dünyalarına, olası benlik çatışmalarına ulaşabilmenin imkânlarını zorlayan özellikler taşıyor.

İşte bence Şemsa Yeğin’in özyaşamöyküsünü özel ve değerli kılan temel özellik de burada. Yeğin’in anlatısı engellerle kuşatılmış zor koşullar içinden, İstanbul’un o zaman için şehrin çeperinde yer alan yoksul bir köyünden, Bakırköy (eski adıyla Makriköy) -Osmaniye’den, kendini var etmek için yola çıkan bir kız çocuğunun öyküsü. Bu yaşam anlatısında, okuru karşısında olduğu gibi, dürüst, sıfatlar kuşanmayı önemsemeyen, gerçek bir kadın var. Yaşamı boyunca dalgalara karşı, zor yolu seçen bir kadın anlatılıyor; kendi emeği ve değerleri üzerinde bir yaşam kurmayı benimsemiş, insanları daha çok tanıma, anlama ve gönül kapılarını açmayı önemsemiş bir kadın. Bu açıdan bu kitap, yolunu arayan, ararken kimi zaman tökezleyen, kendini var etmek için umut ve direnç ihtiyacında olan kadınların okuması için önemli yaşam deneyimleri içeriyor ve içtenlikle aktarıyor. Mutsuz bir evliliğin içinde büyüyen bu kızın sevgiden yoksun, kimi zaman dayak ve köteğin de eşlik ettiği çocukluğunu, yoksulluğu, yoksunlukları “kader” kabul etmediğini görüyoruz. Farklı sınıflardan yaşıtlarının, onların ailelerinin hayatı farklı yaşadıklarının ayırdına varmak, eğitim ve bilgiyla donanarak “fark yaratmanın” peşine düşmek… Tabiri caizse, geldiği kuşak itibariyle, bir başka çalıkuşu hikayesi… Bu yaşam öyküsü özelinde belki de daha çok bir tarlakuşu’nun serencamı…

Yeğin’in çocukluğunun geçtiği Osmaniye köyü ve çevresinin anlatımındaki tasvir gücü yerel tarihe katkı sağlayan unsurlar taşıyor. Elektriğin, evlere suyun, ulaşım imkânlarının şehrin diğer semtlerine göre epeyce geç geldiği Osmaniye’nin çevresinde o dönemde kırsal yaşamın, üretimin ve yaşam tarzının sürdüğünü izliyoruz. Yeğin’in bu dar, geleneksel ortamdan dışarı attığı ilk adım, Bakırköy’ün merkezindeki Orta Okul’a (Taş Mektep’e) kaydıyla gerçekleşir. Onu mahalledeki arkadaşlarından üstün kılan bir statüdür bu ama daha da önemlisi eğitimine devamıyla birlikte aile içinde kazandığı göreli “dokunulmazlık” da önemli bir kazanım olur. Derslerine zaman ayırabilmesi için ev işlerinden ve evde haneye gelir desteği için yoğun emek harcanan kesekağıdı üretiminden muaf kalır. Gene de, yaşamının sonraki yıllarında önüne çıkan eğitim olanakları, geçim uğraşı ve kardeşlerine sahip çıkmanın daralan maddi- geçim koşulları içinde kesintiye uğrar. Kendi çabalarıyla dil öğrenerek, ofis becerileri kazanarak emeğini yaşama ilk gençlik yılları itibariyle yaşamına katar.

Çocukken, geceleri pencereden seyrettiği evlerin uzak ışıklarının farklı yaşamları duyumsatması gibi, dünyada olup bitenlerle olanaklar ölçüsünde ilgilenen bu genç kız, başka ülkelerdeki farklı yaşamların çağrısına da dünyasını açıyor. Radyo programları dinleyerek, özellikle İngilizce öğrenmenin hevesle peşine düşer. Türkiye dışından mektup arkadaşları edinir. Bunlardan biri Pakistan’lı mektup arkadaşı İcaz ile önce mektuplarla daha sonra da tanışarak çıktıkları ilk gençliğindeki “gönül yolculuğu” maalesef uzun süremez, ancak yıllar sonra İcaz Türkiye’ye bir seyahati sırasında bir kazada yaşamını kaybeder. Yeğin, özyaşam öyküsünün bir kaç yerinde gönlünden geçenin “dünyanın değişik coğrafyalarında çocukları olsa onları birlikte büyütebilmek” olduğundan söz eder. Genç yaşta Türkiye’de tanıştığı Amerikalı bir eğitmenle evlenir, Amerika’ya yerleşirler, çok genç yaşta Ali ve Duru’nun anneleri olur (Yaşamı boyunca üç erkek evladı olur, birini 30 yaşındayken kaybeder).

Yeğin’in 1960ların Amerika’sında evlendiği kişinin ailesi ile birlikte bir dönem yaşamını sürdürdüğü banliyödeki yaşam alışkanlıklarını, özellikle aileye, kadınlara, cinsiyet rollerine tanıklığını kitapta izleriz. Televizyon programları, diziler, filmler, dergiler, reklamlar, mükemmel ev kadınlarını resmederken, Yeğin ABD’yi sarsmakta olan özgürlük hareketlerinden daha habersizdir. Eşinin yaşam sorumluluklarını üstlenmesini, çalışabilmesini engelleyen sağlık koşulları nedeniyle Yeğin artık ailenin direği olmak durumundadır. ABD de üniversite eğitimine devam etmek de (antropoloji okuma hamlesi örneğin) artık hayal olarak kalır bu koşullarda. ABD’de bulunduğu yıllarda taşradaki içe kapalı değişime maruz kalmamış toplulukları gezer, gözlemler, fotoğraflar; bu gezi tanıklıkları o dönem Cumhuriyet gazetesinde yayınlanır. Gene eşinin öğretmen olarak tayini nedeniyle Kongo’da bir kaç yıl bulunurlar; bu dönemdeki tanıklıklarını o dönemde Hürriyet gazetesinde yayınlar,  kitapta da geniş yer verir.

Bu kadın yaşam anlatısında dikkatimi çeken önemli bir unsur da, yazar, otobiyografisinde cinselliği ilişkin deneyimlerine doğrudan odaklanmasa da, bu deneyim alanını dışarda tutmaz aslında, bunu okurun imgelem dünyasına bırakır bir ölçüde… Burada ilginç olan, kadın yaşam anlatılarında, bu genelde zor ve badireli alanın, bence bir çok kadın anlatısı için de geçerli olması hali… Yaşamlarından “teğet geçen ruhsal- bedensel duyarlıklar”… şimdilerde biraz da eskiyen tabiriyle, “platonik” duygu dünyaları… Yeğin’in anlatısında bu izleğin de izleri okurca sürdürülebilir.

ABD’de kendine sunulan güvenceli yaşam olanaklarına rağmen memleketine dönerek yaşamını kurmayı, çocuklarını büyütmeyi tercih eder. İlerleyen yıllarda çevirmenlik mesleğiyle tanışır ve yaşamı boyunca emeğini ve özverisini koyduğu bu meslek ve ürünleri, ona giderek tanınan ve ödüllendirilen bir kariyeri getirir. Kendisine 1980 yılında Hasan Ali Ediz-Türkiye Yazarlar Sendikası Edebiyat çeviri ödülü, bu yılın Mart ayında da Pen Yazarlar Birliği Yaşam Boyu başarı ödülü verilir. Benim kuşağım ve sonrasına, uluslararası kadın özgürlüğü ve feminist hareketin birikimi konusunda Şemsa Yeğin’in Türkçeye kazandırdığı kaynaklar önemli katkı yapmıştır. Yeğin’in bu alandaki çevirileri arasında Evelyn Reed’in eserleri, Kadının Evrimi (iki cilt), Bilim ve Cinsiyet Ayrımı, Robert Briffault’nun Analar’ı hâlâ okurları aydınlatmaktadır. Çevirilerinin yanı sıra, Payel Yayıları’ndan geçmişte editörlüğünü yaptığı, Cinselliğin Diyalektiği, Kadının Gizlenmiş Tarihi, Tanrılar Kadınken, Kadının Ruhsal Yapısı, Kadın Bilinci Erkek Dünyası gibi eserler kadın özgürlüğü düşüncesini ve eylem tarihini Türkiyeli okurun dağarcığına taşımıştır.

Şemsa Yeğin’in özyaşamöyküsü, kimi zaman, geleceği, yaşamın ona açabileceği yeni olanakları güdüleyen “hayal molaları” ile, yaşamın zorlukları karşısında dalgalara karşı yol almayı birlikte anlatıyor bize, özellikle biz kadınlara… Öyküsünü “İnsanları daha iyi anlamaya, daha çok sevmeye çalışıyorum. En büyük zenginliğim bu olsun isterim.” sözcükleriyle bitiriyor. Yaşamın kendisine inanmaktan vazgeçmeden, emeği, öz güveni var olmanın temeline alan bu yaşam yolculuğu, aynı zamanda dalgalara karşı yürümenin bedellerini de aktarıyor. Akıcı anlatımı, edebi lezzeti de kitabı okumaya değer kılıyor.

Notlar

1) Ayşe Kulin, Füreyya, Remzi Kitabevi (1 Basım), Yeni Basım: Everest Yayınları, İstanbul 2013.

2) AyşeDurakbaşa, Halide Edip Adıvar ve Türk Modernizmi, İletişim Yay., İstanbul,  2000 (1.Baskı)

3) Feryal Saygılıgil, Nüzhet  Gökdoğan: Kainatta Bir Nokta, Kültür Üniv. Yay.-Anı- Biyografi Dizisi,  İstanbul, 2010 (1. Basım)

4) Kuşaklar, Deneyimler, Tanıklıklar, Türkiye’de Sözlü Tarih Konferansı,  Yayına Hazırlayanlar: Aynur İlyasoğlu, Gülay Kayacan, Tarih Vakfı Yayını, İstanbul, 2006.

Ayrıca Bakınız: Aynur İlyasoğlu, ilgili çalışması, Türkiye’de Kadınlar ve Erkekler içinde, Tarih Vakfı Yayını, İstanbul.