Ana sayfa 125. Sayı Tarihsel gelişimiyle Türkiye’nin sağlık sorunları – 3: Sağlıkta neo-liberal yanılsama (1990-2014)

Tarihsel gelişimiyle Türkiye’nin sağlık sorunları – 3: Sağlıkta neo-liberal yanılsama (1990-2014)

123
PAYLAŞ

1990’lı yıllara gelindiğinde sağlık hizmetlerinin iyileştirilmesi ve yeniden yapılandırılması zorunluluk haline gelmişti. Ancak bu yeniden yapılandırmanın toplumun karar alma süreçlerine katılımı ile gerçekleşmesi, ülke kaynaklarınca karşılanabilir olması ve var olan toplum sağlığı sorunlarına çözüm üretmeye yönelmesi gerekliydi. Yürürlüğe sokulan neo-liberal sağlık reformu ise kaynakların sağlık hizmetlerinin piyasalaştırılması uğruna harcanmasını gündeme getirdi.

Cumhuriyetin ilk döneminde ülke kaynaklarının kısıtlı olması, bazı bulaşıcı hastalık kontrolü çalışmalarının dışındaki sağlık hizmetlerinin yerel yönetimlerce sağlanması tercihini gündeme getirmişti. 1960 sonrası dönemde ise kapitalist yoldan kalkınmaya yönelik politikalar nedeniyle toplumun sağlık sorunlarına çözüm üretmeye yönelik sosyalleştirilmiş sağlık hizmetleri için yeterli kaynak ayrılmadı. Bu nedenle 1990’lı yıllara gelindiğinde sağlık hizmetlerinin iyileştirilmesi ve yeniden yapılandırılması zorunluluk haline gelmiş bulunuyordu. Ancak bu yeniden yapılandırmanın toplumun karar alma süreçlerine katılımı ile gerçekleşmesi, ülke kaynaklarınca karşılanabilir olması ve var olan toplum sağlığı sorunlarına çözüm üretmeye yönelmesi gerekliydi. 1990’lı yıllarda gündeme getirilen neo-liberal sağlık reformu ise daha önce toplumun sağlık sorunlarını çözmeye yönelik organizasyonlardan esirgenen kaynakların sağlık hizmetlerinin piyasalaştırılması uğruna seferber edilmesini gündeme getirdi. Sağlıkta neo-liberal reformları destekleyen Dünya Bankası ve IMF gibi kuruluşların özendirmesi ve kredi desteği ile 1990’da 1. sağlık projesi, 1994’de ise 2. sağlık projesi başlatıldı. Belirlenen hedeflere uygun olacak şekilde 2005’de aile hekimliği uygulamasına geçildi; 2006’da Genel Sağlık Sigortası (GSS) Kanunu çıkarıldı. Bir taraftan kamu hastaneleri işletmeye dönüştürülürken, diğer taraftan da kamu kaynaklarıyla finanse edilen özel hastaneler artırıldı.

Sağlık harcamalarında ciddi artış yaşandı

Uygulanan neo-liberal sağlık politikalarının etkisiyle sağlık harcamalarında ciddi oranda artış yaşandı. Sağlık Bakanlığı verilerine göre 2000 yılında 13.747 milyon dolar ve GSYİH’nın yüzde 4,9’una denk gelen toplam sağlık harcaması, 2012 yılında 42.421 milyon dolar ile GSYİH’nın yüzde 5,4’üne ulaştı. 2002-2011 yılları arasında Sosyal Güvenlik Kurumu’nun (SGK) tedavi ve ilaç giderleri yıllık ortalama yüzde 18 artış gösterdi. (1) Toplam kamu sağlık harcaması ve toplam SGK harcaması içinde en yüksek artış oranı ise özel hastanecilik sektörüne yönelik oldu. Sağlık harcamalarının artışıyla birlikte kaynaklar artan ölçüde kamudan özele ve yurt içinden yurt dışına aktarılmaya başlandı. Cepten sağlık harcamaları, hizmetten faydalananlar için külfet oluşturmaya başladı ve 2012 yılında yapılan sağlık harcamaları içinde hane halkı harcamalarının oranı yüzde 15,4 olarak gerçekleşti. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 2012 yılında yürüttüğü sağlık araştırmasında son 12 ayda uzman hekimden hizmet alma ihtiyacı hissettiği halde bu hizmetten yararlanamayan nüfusun oranının yüzde 12,5 olduğu, hizmetten yararlanamamanın en önemli nedeninin ise ödeme güçlüğü olduğu belirlendi. Kreditör kuruluşların dayatmalarıyla yürütülen ve artan maliyetleriyle nasıl sürdürüleceği belli olmayan ülkemizin piyasalaştırılmış sağlık sistemi, aşağıda gösterileceği üzere artan maliyetlere karşın toplumun sağlık sorunlarına çözüm bulunması açısından hiçbir yararlılık gösteremedi.

Yaşlı sağlığı ve süreğen hastalıklarla mücadele hizmetleri yetersiz

Günümüzde toplumların demografik dönüşümün sonucu olarak toplam nüfus içinde yaşlı nüfusun oranı giderek artmaktadır. 20. yüzyılda ülkelerin sanayileşmesi ve ekonominin büyümesi çalışanlar sayesinde sağlanabilmiştir. Yaşlandıkları dönemde çalışanların karşı karşıya bulunacakları sağlık sorunlarına çözüm üretilmedikçe toplumsal sistem meşruluk kazanamayacaktır. Bu nedenle sağlık hizmetlerinin yaşlanan nüfusun sağlık sorunlarına çözüm üretmeye yönelik yapılandırılması önem taşımaktadır. Ancak Türkiye’de gerçekleşen piyasacı sağlık reformu çalışmaları bu hedefin yerine getirilmesinin uzağındadır. Reyhan Uçku ve arkadaşlarının belirttiği gibi var olan sağlık sistemi ülkemiz önceliklerini göz önüne alan, sağlık ve sosyal hizmetleri birlikte sunulan, erişim engeli olmaksızın tüm yaşlıları kapsayan, sistematik bir izlem temeline dayalı, multidisipliner bir ekip tarafından sunulan sağlık hizmeti örgütlenmesi hedefinin uzağındadır. (2)

TÜİK’in 2012 Sağlık Araştırması’na göre Türkiye’de 65 yaş üzeri nüfusun yüzde 25’inden fazlası son 12 ay içinde koruyucu sağlık hizmeti veren birinci basamak kurumlarından hiç hizmet almamıştır. Oysa yapılan farklı çalışmalar ülkemizde yaşlıların 2/3’ü ile tamamı arasında değişen kısmının en az bir sağlık sorunu olduğunu göstermiştir. (3) 65 yaş ve üzerindekilerin yüzde 90’ında bir, yüzde 15’inde ise dört veya daha fazla süreğen hastalık bir arada bulunmaktadır. (4)

Yaşlılara yönelik koruyucu sağlık hizmetlerinin sistematik bir şekilde yürütülmemesi ülkemizdeki en sık ölüm nedeni olan kalp-damar hastalıklarının kontrolüne yönelik etkili çalışmaların yapılamamasının nedenlerinden biridir. Türk Kardiyoloji Derneği’ne (TKD) göre Türkiye’de 18 yaşından büyük insanlar arasında her 3 kişiden 1’i hipertansif olup, yüksek kan basıncına sahip insanlarımızın yarıya yakını bu hastalıklarının farkında değildir. TÜİK tarafından yürütülen 2012 Sağlık Araştırması’nda da 15 yaş üzeri nüfusta son 1 yılda tansiyonu ölçülmüş olanların oranının yüzde 48, kan şekeri ölçümü yapılmış olanların oranının ise yüzde 40 olduğu tespit edilmiştir. (5) Bir başka deyişle erişkin nüfusun, kalp-damar hastalıklarının kontrolüne yönelik olarak tansiyon ölçümü gibi basit yöntemler aracılığıyla taranması bile hedeflenebilmiş ve gerçekleştirilebilmiş değildir. TKD’ye göre Türkiye’de her 4 ölümden 1’i yüksek kan basıncından kaynaklanmaktadır ve yapılan tüm kampanyalara karşın son 10 yılda yüksek kan basıncı kontrol oranı ülkemizde yüzde 8’den ancak yüzde 28,7’ye çıkarılabilmiştir. (6)

Tansiyon ve diyabet hastalıklarının tespit ve kontrolüne yönelik etkili çalışmalar yapılamıyor olması, bu hastalıklara bağlı ölümlerde bir azalma sağlanamaması sonucunu doğurmaktadır. Türkiye’de kalp damar hastalıklarının durumunu ortaya çıkarma amacıyla yürütülen TEKHARF (Türk Erişkinlerinde Kalp Hastalıkları ve Risk Faktörleri) çalışmasının 2012 yılı izlem sonuçlarına göre ülke çapında son iki yılda (2011 ve 2012 yıllarında) 45-74 yaş grubunda genel ölümlerde azalma olması bir yana, 1000 kişi-yılında 15,4 ile hafif bir yükselme olduğu tespit edilmiştir. Bu çalışmanın bulgularına göre kalp damar hastalığı kökenli ölüm oranında da benzer şekilde, 1000 kişi-yılında 6,66 oranıyla hafif bir yükselme eğilimi gözlenmiştir. Aynı çalışmada 40 yaş ve üzerindeki yurttaşlarımızda metabolik sendrom sıklığının da son on yılda ılımlı bir biçimde yükseldiği saptanmıştır. (7)

TURDEP (Türkiye Diabet Prevelans) çalışmaları, diyabet hastalığının da ülkemizde artış eğiliminde olduğunu göstermektedir. 1998’de yapılan TURDEP-I çalışmasında 20 yaş üzeri nüfusta diyabet sıklığı yüzde 7,2 olarak bulunmuş iken; 2010 yılında yapılan TURDEP-II çalışmasına göre ise 20 yaş üzeri erişkin toplumda diyabet sıklığının yüzde 13,7’ye ulaştığı görülmüştür. TURDEP-I çalışmasına göre farkında olunan diyabet sıklığı yüzde 68 iken, TURDEP-2 çalışmasında farkında olunan diyabet oranı yüzde 55 olarak bulunmuştur. Bu yönüyle taramalarda diyabet olarak tespit edilebilecek ölçüde kan şekeri yüksekliği olan kişilerin yarıya yakın bir bölümü hastalığının farkında değildir. (8) Bu bulgular da göstermektedir ki, Türkiye’de diyabet hastalığının sıklığı artmasına karşın bu hastalığın kontrolüne yönelik çalışmalarda da bir iyileşme gerçekleşmemektedir.

Benzer durum diğer kronik hastalık örüntüleri için de geçerlidir. Türk Toraks Derneği Bilimsel Komite Başkanı Prof. Dr. Elif Dağlı, dünya astım günü nedeniyle yaptığı açıklamada Türkiye’de uluslararası astım tedavi rehberine uyumun düşük olduğunu belirtti ve 6-18 yaş grubundaki astımlı çocukların yüzde 3’un acil servise başvurmak durumunda olduğuna dikkat çekti. (9)

Kanser kontrol çalışmaları kapsamlı değil

Türkiye’de neo-liberal sağlık reformu, ülkemizin en sık ikinci ölüm nedenini olan kanser hastalığının kontrolüne yönelik hizmetler açısından da bir iyileşme sağlayamadı. Meme kanseri ülkemizdeki kadınlarda en sık görülen kanser türü. 2013 yılında yapılan bir araştırmada ülkemizde 18 yaş üzeri kadınların yüzde 65,1’inin meme kanserinden korunma açısından önem taşıyan kendi kendine meme muayenesini hiç yapmadığı ortaya çıktı. (10) TÜİK’in 2012’de yaptığı sağlık araştırmasının sonuçları ise kanser tarama programlarının hedef grubunda yer alan kadınların ancak 3’te 1’inin taramadan geçirilebildiğini gösterdi. Ancak hedef nüfusun taramadan geçirilme oranları yüksek olsaydı bile ülkemizde kanser hastalığının kontrolü çalışmalarında önemli eksiklikler bulunduğunu belirtmemiz gerekecekti.

Dünya genelinde kanser hastalığına bağlı ölümler her geçen yıl artış gösteriyor ve dünyanın bazı ülkelerinde kanser, en fazla ölüme yol açan hastalık durumuna geldi. Meme, prostat, beyin, non-Hodgkin lenfoma, tiroid, melanoma ve multipl miyolomanın dünya genelinde sıklığı artıyor. Artış gösteren bazı kanser türlerinin kesin olarak çevresel risklerle ilişkili olduğu belirtiliyor. (11) Kadınlarda en sık görülen meme kanseri oluşumunda iyonize radyasyon, tarım ilaçları, yakıtlar, plastikler, deterjanlar, endokrin bozucular, kimyasal çözücüler, pestisidler, benzen vb. etkenler etkili olmakta. Erkeklerde en sık görülen kanser olan akciğer kanseri ise sigara dumanının yanı sıra dış ortam hava kirliliği, ev içi hava kirliliği, petrokimyasal yan ürünler, metal işleme sıvıları, asbest, silis gibi doğal lifler ve radona bağlı ortaya çıkabilmekte. (11) Kanserden korunma çalışmalarının, buna yol açan etkenlerin bütününü kapsar nitelikte olması gerekiyor. Ancak kanserin çevresel ve mesleki açıdan kontrolüne yönelik çalışmalar ise neo-liberal sağlık reformunun hedefleri arasında yer almıyor. Sağlık hizmetlerinin piyasa dinamikleriyle yürütülmesi durumunda sağlık sorunlarının önlenmesi yerine, ileri teknoloji yoğunluklu yöntemlerle tedavi edilmesi ön plana çıkmış oluyor.

Tayfun Özkaya’nın Yurt gazetesindeki köşesinde belirttiği gibi obezitenin ya da kanserin önlenmesi için kamu kurumlarının yapması gereken beslenmenin iyileştirilmesi çalışmaları , “kırmızı eti azaltın, sebze ve meyveyi daha çok tüketin” önerisiyle sınırlı kalıyor. (12) Zararlı kimyasallarla ilaçlanmış ve yoğun kimyasal gübreler kullanılmış sebze, meyve konusunda çalışma yürütmesi gereken Sağlık Bakanlığı ve Tarım Bakanlığı gibi kuruluşlar bunu görev olarak üstlenmiyorlar.

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nden Dr. Coşkun Canıvar ise kanser hastalarının yüzde 6-10’unun mesleki nedenlere bağlı kanser olduğu şeklindeki ILO verisinden hareketle ülkemizde mesleksel kanserlere tanı konulamadığını belirtiyor. Her yıl 150 bin kişinin kansere yakalandığı ülkemizde yılda 9 ila 15 bin insanın mesleki kanser tanısı alması gerekirken, Türkiye’de bugüne kadar mesleki kanser tanısı almış tek bir işçi dahi bulunmuyor. Dolayısıyla ülkemizde resmi kurumların mesleki risklerden kaynaklı kanserlerin varlığından haberdar olmadığı ve kanserle ilgili mesleki risklerin kontrolüne yönelik çalışma yürütülemediği ortaya çıkıyor. (13)

Sağlık sistemi kapsamlı bir şekilde dönüştürülüyor, ancak işçi-çalışan sağlığına yönelik hizmetler bu dönüşümde kendine yer bulamıyor. Çalışanlar, ödenen vergiler, sigorta primlerine karşın işyerindeki sağlık risklerinden korunmaya yönelik hizmetlerden faydalanamıyor. 2014 yılında ondan az çalışanı bulunan, tehlikeli ve çok tehlikeli işyerlerine, iş sağlığı ve güvenliği hizmetleri için Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından parasal destek sağlanması planlandı. Ancak piyasadaki hizmet sunucuları tarafından verilmesi planlanan işçi sağlığı hizmetleri kağıt üzerinde verilen göstermelik hizmet olmanın ötesine geçemiyor. Kamusal nitelikli çalışan-işçi sağlığı hizmetlerinin, rekabet güdüsüyle hareket eden özel hizmet sunucuları tarafından yerine getirilmesi olanaklı değil. Neo-liberal sağlık reformu süreci çalışma kaynaklı sağlık sorunlarının önlenmesine yönelik bilimsel temelli işçi sağlığı organizasyonlarına olanak tanımıyor.

Koruyucu sağlık hizmetleri ihmal edildi

Toplum sağlığı sorunlarının çözümüne yönelik hizmetlerde yaşanan aksaklıklar sadece yaşlı sağlığı sorunları, süreğen hastalıkların ya da çalışma kaynaklı hastalıkların önlenememesiyle sınırlı değil. Ülkemizde ana-çocuk sağlığı hizmetleri ve bulaşıcı hastalıklardan korunma gibi konularda da etkili çalışmalar yürütülemiyor.

TNSA-2008’e (Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması) göre ülkemizde gebeliklerin sadece yüzde 61’i ilk 3 ayda tespit edilebiliyor. Gebeliklerin tespiti, fetüs açısından risklerin en yoğun olduğu dönem için yüksek oranda olanaklı olmamakta. TNSA-2008 verilerine göre gebelikleri sırasında izlenen kadınların yüzde 8’ine tansiyon ölçümü, yüzde 15’ine kan tahlili testi, yüzde 17’sine kilo ölçümü, yüzde 18’ine idrar tahlili hiç yapılmamış. Aynı araştırmanın verilerine göre 4 ve üzeri sayıda sağlık izleminden geçen gebe oranı ise yüzde 74. Bu iki veri bir arada değerlendirildiğinde Türkiye’de her 3 gebelikten 2’sinden daha azının, asgari standartlara uygun bir şekilde sağlık izleminden geçebildiği ortaya çıkıyor. (14)

Neo-liberal sağlık reformu sağlıkla ilgili eşitsizliklerde de azalma yerine, artışa yol açtı. Yapılan analizler tam aşılı çocuk oranında eşitsizliklerin kent/kır arasında 1998-2008 arasında yüzde 40, son beş yıllık dönemde yüzde 7,6; Batı/Doğu Anadolu bölgeleri arasında da sırasıyla yüzde 130 ve yüzde 47,5 oranında arttığını gösteriyor. (15)

TÜİK’in 2012 yılında yaptığı Sağlık Araştırması’na göre son bir yıl içerisinde “herhangi bir nedenle” birinci basamak sağlık kurumuna başvuran 15-45 yaş arası kadınların oranı yüzde 68’in altında. Birinci basamak sağlık kurumuna her başvuran kadının üreme sağlığı riskleri açısından sağlık izleminden geçtiğini varsaysak bile, ülkemizde doğurganlık çağı kadınlarının 3’te 1’inin kadın sağlığı açısından sağlık izleminden geçmediği ortaya çıkıyor. Başvuran her kadının, ek olarak kadın sağlığı izleminden geçirilmediğini hesaba katacak olursak, gerçek hizmet kapsayıcılık oranı yüzde 50’nin altında. Özellikle kırsal alanda yaşayan, hiç eğitimi olmayan veya ilköğretim birinci kademeyi tamamlamamış ve hane halkı gelir düzeyi en düşük düzeylerde olan 15-19 yaş grubundaki her üç genç kadından birinin, sağlık hizmetlerine erişemediği belirtiliyor. (16)

Benzer şekilde ülkemizde verem savaş hizmetleri de etkin bir şekilde yürütülemiyor. 2008 yılında yapılan Ulusal Göğüs Hastalıkları ve Tüberküloz Kongresi’nde sunulan bir araştırmada İzmir ilinde VSD’lerinde kayıtlı olarak izlenen olgular dışında yüz binde 6,7-14 arasında kayıt dışı olgu olabileceği sonucuna ulaşılmıştı. Bu çalışmada yıllara göre kayıtlı olanların yüzde 27-52’si oranında kayıtsız verem hastalarının bulunduğu gösterildi. (17) Bu verinin Batı’daki bir ilden elde edilmiş olması ülkemizde verem savaş hizmetlerinin ciddi aksaklıkları olduğunu düşündürüyor.

Ulusal Verem Savaş Dernekleri Federasyonu tarafından 2014 yılı verem eğitim ve propaganda haftası dolayısıyla yapılan basın açıklamasında verem savaş hizmetlerini yürüten doktorların aile hekimliği sistemi içinde çalışmayı tercih ederek dispanserlerden ayrılmalarının, hastalıkla mücadelede aksaklıklara yol açtığı belirtildi. Bu açıklamada cezaevlerinde yürütülen taramaların halen bir takip ve koordinasyona sahip olmadığı ve tedaviye dirençli verem hastalığının tedavisinin önem kazandığı belirtiliyor. (18)

Benzer sorunlar madde bağımlılığı ile mücadele çalışmaları için de geçerli. Konuyla ilgili TBMM’de oluşturulan meclis araştırma komisyonu tarafından hazırlanan bir raporda madde bağımlılığı sayısı ve niteliği hakkında sağlıklı veri ve kayıt sistemi bulunmadığı, bağımlıkla mücadele merkezlerinin sayısının, yatak kapasitesinin ve burada çalışan personel sayısının yetersiz kaldığı belirtildi. Bu eksikliklerin giderilemiyor olması ise sağlık reformunun neo-liberal güdülerle yürütülmesinden kaynaklanıyor. Yürütülen piyasacı sağlık reformu sonucunda sağlık harcamaları giderek artarken, koruyucu sağlık hizmetleri alt yapısının iyileşmesine yol açmadı. Sağlık Bakanlığı tarafından yayınlanan sağlık istatistiklerine göre 2005 ve 2012 yılları arasında birinci basamak sağlık kurumlarında (Sağlık ocakları ve Aile Sağlığı Merkezleri) çalışan toplam personel yüzde 30, ebe-hemşire sayısı ise yüzde 52 azalmış durumda. (10)

Sağlık reformu demokratik mekanizmalarla yürütülmüyor

Neo-liberal sağlık reformu yanlısı Dünya Bankası, Dünya Sağlık Örgütü ve IMF gibi kuruluşlar, toplumun sağlık sorunlarına çözüm bulacak sağlık sistemi dönüşümüyle ilgilenmemektedir. Onların amacı sağlık hizmetlerinde piyasalaşmanın, sağlık kurumlarında teknoloji yoğunluğunun ve teknoloji ithali yoluyla yurt dışına kaynak aktarımının artırılarak sürdürülmesidir. Bu amaçla sağlık hizmetlerinin kullanıcı memnuniyetini artırmak gibi bilimsel olmayan yöntemlerle değerlendirmesini öne çıkarıyorlar. Sağlık hizmetleri toplum tarafından finanse edilen kamusal bir hizmet olmalıdır. Bu hizmetin temel amacı bilimsel yöntemler aracılığıyla toplum sağlığı sorunlarına çözüm bulunmasıdır. Kullanıcı memnuniyeti gibi bilimsel yaklaşım açısından ikinci dereceden önem taşıyan hedefler gözetilerek toplumun sağlık sorunlarına çözüm üretilemez. Nüfusu 75 milyon olan bir ülkede yıllık acil sağlık hizmeti başvurusunun 90 milyona ulaşması, hizmete ulaşım kolaylaşmış olsa da sağlık hizmetinin niteliğinde gelişme sağlanamadığının göstergesidir.

Gustav Flaubert’in Madam Bovary adlı romanında çarpık ayaklarının düzeltilmesi için yapılan ve başarısızlıkla sonuçlanan bir ameliyattan söz edilmektedir. Romanda hekim Charles Bovary üne ve zenginliğe kavuşmak için çarpık ayaklı Hippolyte’in ayaklarını ameliyatla düzeltmek ister. Hippolyte’e bu girişimin bazı nasırların koparılışı kadar bile sızlamayacağı ve işlemin ücretsiz olacağı söylenir. Gelen baskılar ve telkinler sonucunda Hippolyte ameliyat olmayı kabul eder. Ancak ameliyat sonrası işler umulduğu gibi gitmez ve çağrılan başka bir doktor Hippolyte’in bacağını kesmek zorunda kalır. Hippolyte’in bacağını kesen Doktor Canivet, olaya duyduğu tepkiyi “Usta görünmek istiyorlar, sonuçlara aldırış etmeden ilaçlar, çareler atıyorlar ortaya” sözleriyle dile getirir. (19) Charles Bovary’nin zenginlik ve üne kavuşmak için denediği ayak düzeltme ameliyatında olduğu gibi günümüzde de Dünya Bankası rehberliğinde yürütülen neo-liberal sağlık reformu, artan toplumsal maliyetlerine karşın toplumu etkileyen yaygın sağlık sorunlarına yönelik etkili çözümler üretememektedir.

1990 sonrasında ülkemizin gündemine girmiş olan neo-liberal sağlık reformu, katılımcı ve demokratik olma yerine, tepeden inmeci ve dayatmacı mekanizmalarla sürdürülmekte. 2005 yılında IMF’nin vaat ettiği kredi dilimini serbest bırakmak için Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun kabulünü şart koşması bunun en açık örneği. Türkiye’de geniş toplum kesimlerinin neo-liberal sağlık politikalarını onayladığı söylenemez. Zaten neo-liberal sağlık politikaları belirlenirken bu konuda toplumun görüşünü soran da yok. Politikalar uygulamaya konulduktan sonra bireylerin memnun olup olmadığının sorulması ise önemi artan kamu sağlık hizmetlerinin yeniden yapılandırılması çalışmaları açısından yeterli sayılamaz. Sağlık harcamalarını her geçen gün artıran ancak toplum sağlığı sorunlarına hiçbir çözüm getirmeyen ve toplumun bu sorunlarla baş etme olanaklarını tüketen neo-liberal sağlık reformu süreciyle ilgili olarak toplum yeterince bilgilendirilmiş midir, onayı alınmış mıdır?

Kaynaklar

1) Erol H., Özdemir A.; Türkiye’de sağlık reformları ve sağlık harcamalarının değerlendirilmesi, Sosyal Güvenlik Dergisi, Cilt:4, sayı:1, 2014. www.sgk.gov.tr

2) Uçku R., Şimşek H.; Halk sağlığı uygulamaları ve yaşlanma, ne kadar yeterli?, Ed: Aslan D., Mertem M.; Yaşlı sağlığı, HASUDER, 2012.

3) Yaşlılar haftası bildirisi. Türk Geriatri Derneği web sayfası, http://www.geriatri.org/bildiri_uyh.php

4) Kutsal Y. G., Eyigör S.; Klinisyen gözüyle yaşlılıkta sık görülen hastalıklar, Ed: Aslan D., Mertem M.; Yaşlı sağlığı. HASUDER, 2012.

5) Sağlık Araştırması, 2012, TÜİK, http://www.tuik.gov.tr

6) TKD web sayfası, http://www.tkd.org.tr/tr-tr/hedefyuzbin

7) TEKHARF 2012, Türk Kardiyoloji Derneği web sayfası, www.tkd-online.org/dergi/TKDA_41_5_373_378.pdf‎

8) TURDEP II çalışması, Türkiye Endokrin ve Metabolizma Derneği web sayfası, http://www.turkendokrin.org

9) Dünya astım gününde düşündüren gerçekler, http://www.sagliginsesi.com/dunya-astim-gununde-dusunduren-gercekler-5930h.htm

10) İstatistik Yıllıkları, Sağlık Bakanlığı web sayfası, http://www.saglik.gov.tr

11) Armstrong L, Douncey D, Wordsworth A.; Kanser, Giriş bölümü, Çev: Erkan Topuz, Alfa Yayınları, 2009.

12) Özkaya T., Gıdalar ve kanser, Yurt gazetesi, 06.02.2014.

13) Canıvar C., Mesleki kanserler: Çalışırken kanser oluyoruz, http://www.guvenlicalisma.org/index.php?

14) TNSA-2008, http://www.hips.hacettepe.edu.tr/tnsa2008

15) Eskiocak M., Türkiye’de bağışıklama hizmetleri, Toplum ve Hekim, Cilt:27, sayı: 2: 83-103.

16) Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Politika Forumu, Türkiye’de eşitsizlikler: Kalıcı eşitsizliklere genel bakış, 2010, www.spf.boun.edu.tr

17) XXV. Ulusal Tüberküloz ve Göğüs Hastalıkları Kongresi, http://www.verem.org.tr/pdf/2008_ulusal_TB_GH_kongresi.pdf

18) Verem Savaş Dernekleri Federasyonu web sayfası, http://www.verem.org.tr/pdf/basin_metni_67.pdf

19) Gustav Flaubert. Madam Bovary, Can Yayınları, 2001.