Ana sayfa 126. Sayı Michael Heinrich’in Marksizmi, kapitalizmi ve emperyalizmi: Batı cephesinde yeni bir şey yok!

Michael Heinrich’in Marksizmi, kapitalizmi ve emperyalizmi: Batı cephesinde yeni bir şey yok!

155
PAYLAŞ

Sait Çakır

Alman profesör Michael Heinrich, “Kapital’in Üç Cildi’ne Bir Giriş” adlı kitabında Althusser ile başlayan “Yeni Marx Okuması”nı devam ettirerek Batı Marksizmi’nin iktisadını yapma iddiasındadır. Bu yazı, Heinrich’in çalışması ekseninde Batı Marksizmi’nin iktisat adına ileri sürdüğü bilim-dışı tezleri mercek altına almayı hedefliyor.

2008 yılında, Amerika’da başlayan büyük resesyon iyice derinleştiğinde, Marx’ın yayımcısı AFP’ye şöyle konuşmuştu: “Ekonomik krizde Kapital satışları iyi gidiyor.” Kapitalist üretim kendisine pazar bulamazken Marx’ın eserlerine talebin artması kapitalizmin çelişkilerinden biri olsa gerek.

Ancak Kapital sadece kriz zamanlarında okunan bir kitap değil; basıldığı günden bu yana her zaman polemik konusu olmuş bir klasiktir. Çevrildiği ilk dilin Rusça olması pek çok açıdan ilgiye değer; her şeyden önce Çarlık despotizminin sansür çemberini delebilmesi bile ilgi uyandırıcı.

Kapital üzerine ilk polemik Rusya’da yapılmıştır; bu polemiğin üzerinden yüz yılı aşkın bir süre geçmesine rağmen tartışmanın güncelliğini yitirmediği ileri sürülebilir. Kuşkusuz polemiğin içeriğini oluşturan sorunlar gerek bilimsel gerekse de politik açıdan çözülmüştür. Ancak bu polemikten sonra, birbirine taban tabana zıt iki ayrı Marksizmin var olduğu tescillenmiş ve polemik bu iki eğilimi ortaya çıkarmada katalizör işlevi görmüştür.

Tartışmanın bir tarafında narodnikler bulunmaktadır; onlara göre kapitalizm tarımsal yapı nedeniyle Rusya’da gereksindiği pazarı asla bulamayacaktır. Dahası kapitalist üretim ilişkileri ilkel birikim yoluyla küçük meta üretimini acımasızca tasfiye edeceğinden bu aşama atlanmalıdır; bir başka deyişle, feodaliteden komünizme geçiş doğrudan olmalıdır. Marx’ın bu yola bir itirazının bulunmadığı biliniyor; Kapital’in bu ilk yorumu, bilimsel açıdan kuşkulu olsa da, devrimcidir.

Tartışmanın diğer tarafında ise Legal Marksistler vardır. Narodniklerin aksine onlar kapitalizmin Rusya’da yaşayabilir olduğunu savunmuşlardır. Onlara göre sanayi gereksindiği pazarı tarımda bulmak zorunda değildir; kapitalizm gereksindiği talebi kendi içerisinde yaratma gücüne sahiptir. Plehanov ile Lenin bu noktada Legal Marksistler ile mutabıktır.

Ancak tartışma uzadıkça ve devrimci mücadele sertleştikçe, Rusya’da kapitalizmin yaşayabilir olduğu tezi giderek yerini kapitalizmin hiçbir engelle karşılaşmadan, Rosa Luxemburg’un deyişiyle, “güneş sönene kadar” devam edebileceği tezine dönüştü. Daha sonra bu tez Otto Bauer tarafından Batı Marksizmi’ne ithal edildi ve onun omurgasını oluşturdu.

Bu çatallanmayla birlikte Plekhanov ile Lenin, Legal Marksistler ile yaptıkları ittifakı bozdular ve Devrimci Marksizm’in temellerini attılar.

Batı Marksizmi’ne göre kapitalizmin önünde hiçbir engel yoktur. Uzlaşmaz sınıf karşıtlıkları nedeniyle proletaryanın devrimci mücadelelere girişeceği ve bu mücadeleler sonucunda kapitalizmin yıkılacağı tezinin reddi, Batı Marksizmi’nin çıkış noktasıdır. Bu reddi tamamlayan ikinci bir ret daha var. Bu da Devrimci Marksizm’in veya kısaca söylersek Leninizm’in reddidir.

Alman profesör Michael Heinrich Kapital’in Üç Cildi’ne Bir Giriş adlı eserinde Batı Marksizmi ile “dünya görüşü olarak Marksizm” (Weltanschauungsmarxismus) olarak tanımladığı geleneksel Marksizm arasında bir kavganın olduğunu kaydediyor; ancak önemli olduğunu düşündüğü bir boşluk saptaması var. Ona göre Batı Marksizmi’nin geleneksel Marksizm’e yönelttiği eleştirilerin önemli bir bölümü felsefe, tarih ve teori alanındadır; siyasal iktisat eleştirisi alanında Lukacs’tan Gramsci’ye, Pannekoek’ten Frankfurt Okulu’na Batı Marksizmi’nin söyledikleri çok azdır. Heinrich, Althusser ile başlayan “Yeni Marx Okuması”nı devam ettirerek Batı Marksizmi’nin iktisadını yapma iddiasındadır. (1)

Bu yazı, Heinrich’in çalışması ekseninde Batı Marksizmi’nin iktisat adına ileri sürdüğü bilim-dışı tezleri mercek altına almayı hedefliyor.

Fetişist düşünceler

Öncelikle belirtmek gerekiyor; Heinrich’in Marx’ın Kapital’den önce yazdığı eserleri değerli bulduğuna dair bir işarete sahip değiliz. Hatta Heinrich Kapital’de yer alıp da komünizmi tarihsel bir zorunluluk olarak resmeden pasajları da Marx’ın düşüncesine yakıştırmıyor. (2)

Komünist Manifesto ile başlıyor; bu eserdeki çözümlemeye göre, kapitalist sömürü çıplaktır ve egemen sınıf kilise, basın ve eğitim sistemi aracılığıyla kitleleri manipüle etmekte, sömürüyü gizlemeye çalışmaktadır. Dolayısıyla ideolojik mücadele, bu sömürüyü görünür kılmaya dönük teşhirlerden ibarettir. Heinrich bu analizi yetersiz buluyor; Kapital’deki çözümlemeyi Manifesto’dakinden çok farklı ve daha geçerli sayıyor. Buna göre, Kapital’in temel pasajları kapitalist sömürünün çıplak olmadığı, tam tersine, meta fetişizmi nedeniyle toplumsal ilişkilerin gizemli bir biçime büründüğü üzerinedir. O halde sömürünün gizlenmesi, egemen sınıfın egemen düşünceyi belirleme gücü nedeniyle değil, kapitalist üretimin kendine özgü yapısından kaynaklanmaktadır. (3) Bu yüzden meta fetişizmi basit bir “yanlış bilinç” durumu değildir.

Kapitalist üretim süreci, özel emeğe toplumsal bir nitelik kazandırır; bunun sonucunda insanlar arasındaki ilişkiler nesneler arasındaki ilişkiler olarak görünür. Bağımsız meta üreticileri mübadele dolayımıyla mevcut toplumsal ilişkileri mümkün olan tek ilişki biçimi olarak kabul etmeye eğilimlidirler. Metanın içinde barındırdığı toplumsal ilişkiler onun doğasına aitmiş gibi algılanır.

Dolayısıyla proletaryanın, üretim sürecindeki maddi konumunu yansıtan sınıf bilincini eninde sonunda edineceğine ilişkin materyalist önerme doğru değildir. Dahası var. Proletaryanın kendi bilincine varamamasının nedeni egemen sınıfın kitleler üzerindeki ideolojik hegemonyası olmadığına göre, proletaryaya dışarıdan bilinç taşıma iddiasındaki siyasi partilerin çabaları da ancak alay konusu olabilir. (4) Heinrich, Lenin’in parti teorisini böyle çürütüyor.

Devam ediyor; proletarya sınıf bilinci kazandığı zaman bile, bu asla onun kapitalizmin dışına çıktığı anlamına gelmemektedir. Proletarya, tıpkı kapitalistler gibi meta fetişizminin büyüsü altındadır ve çıkarlarını kavramaya başladığında, bunları ilk önce kapitalizm içerisinde ifade eder. Dolayısıyla proletaryanın yürüttüğü sınıf mücadelelerinin büyük çoğunluğu reformist olmak durumundadır.

Tam da bu yüzden tarihte proletaryanın devrimci eylemlere giriştiği örnekler çok nadirdir. Heinrich burada yanlış anlamaların önüne geçmek için hemen ekliyor: “…fakat bu örnekler proletaryanın devrimci bir sınıfa dönüşmesi yönündeki genel eğilimin bir sonucu değil, somut tarihsel koşulların bir ifadesidir.” Burada bir parantez açıyor ve örnek olarak Spartakistler’in ayaklanmasını veriyor. Buna göre 1918’de belirleyici olan “savaşın kaybedilmesi ve daha önceleri egemen olan aristokratik-askeri çevrelerin meşruiyetini yitirmesidir.” Dolayısıyla, “[p]roletaryanın belli kesimlerinin devrimci yönelimi daima geçici bir görüngü olarak kaldı.” (5)

Heinrich Marx’ın meta fetişizmi analizinde, kapitalizmin emniyet supabını keşfediyor. Öyle ki, ilkel birikim ile kapitalist sömürü koşulları sağlandıktan sonra, devlet zoru istisnai bir karaktere bürünüyor. (6) Meta fetişizminin düzene istikrar temin etme işlevi zor aygıtı olarak devleti neredeyse gereksizleştiriyor.

Peki, Heinrich’e göre Kapital’in anlamı nerededir? Uzun bir alıntı ile özetlemek mümkün: “Tam tersine, Kapital devrimci gelişmelerin bu kadar nadir olmasının ve yukarıdaki pasajda sözü geçen ‘ayaklanmanın’ doğrudan doğruya kapitalizme karşı mücadeleye dönüşmemesinin nedenlerini anlamaya dönük detaylar sunmaktadır: fetişizm, ücret-formunun akıl-dışılığı ve üçlü formül analiziyle Marx kapitalist üretim tarzının nasıl kendi imgesini yarattığını göstermiştir. Bu imgede toplumsal ilişkiler nesneleştirilmiştir ve kapitalist üretim ilişkileri görünüşe göre her tür üretime ait koşullardan kaynaklanmaktadır. Öyle ki, bu imgeye göre, sadece kapitalizm içindeki değişiklikler olanaklıdır. Devrimci bir gelişme ortaya çıkabilir; bu imkânsız değildir, fakat hiç de kaçınılmaz değildir.” (7) İşte, komünizmin tarihin yasalarından çıkan bir zorunluluk olduğu tezi böyle çürütülüyor.

Oysa Marx meta fetişizmi analizi ile burjuva bilincinin ne kadar çelişkili, absürtlüklerle malul olduğunu gösterir. Sadece burjuva bilincinin yanlışlığını ortaya koymakla yetinmez, bu yanlışın arkasındaki nedenleri de analiz eder. Dolayısıyla Heinrich’in ısrarlı iddialarının aksine, meta fetişizmi, eninde sonunda, yanlış bilinçtir; kapitalist üretime egemen olan yasaların kavranamamasının sonucudur. Burada gerçeklik, tıpkı retinadaki gibi, baş aşağı durur. Büyük filozof Hegel’in dediği gibi, “Zorunluluk, bilincine varılmadığı sürece kördür.” Burjuva bilinci, körlüktür.

Çöküş teorisi

Artık felsefeden iktisada geçiyoruz. Heinrich’in önemli iddialarından birisi, Marx’ın bir çöküş teorisine sahip olmadığı tezidir. Ona göre Marx, Grundrisse’de ve diğer eserlerinde kapitalizmin iç çelişkileri sonucu çökeceğini savunsa da, ömrünün son yıllarında bu görüşten vazgeçmiştir. Hatta Marx, kâr oranlarının düşme eğilimi yasasını da savunmayı bırakmış; ancak Engels editörlük marifetiyle onu Kapital’in üçüncü cildine yerleştirmiştir.

Heinrich, kapitalist üretim ilişkilerinin, üretici güçlerin gelişimine ayak uyduramayıp çökeceğine ilişkin teorilerin temel bir sorunla karşı karşıya olduğunu ileri sürüyor: “… bu teoriler, kapitalizmin baş edemeyeceği kaçınılmaz bir gelişme eğilimi olduğunu iddia ederler; öyle ki onun varlığının devamı, tarihin gerçek akışı içinde ne gerçekleşirse gerçekleşsin, zorunlu olarak imkânsız hale gelir.” (8) Demek ki, kapitalizmin önünde bir bitiş çizgisi olduğu iddia edilemez. Dahası; kapitalizmin nasıl sona ereceği, hatta sona erip ermeyeceği de önceden belirlenemez. (9) O halde, kapitalizmin ebedi bir sistem olarak devam edeceği a priori çürütülemez.

Açıkça belirtmek gerekiyor; burada Heinrich’in reddettiği şey kapitalizmin tarihsel bakımdan geçici bir düzen olduğu tezidir. Böylelikle de, çok etkili olduğunu varsaydığı meta fetişizminin büyüsüne bizzat kendisi kapılmaktadır.

Marx’ın siyasal iktisadın en önemli yasası olarak kabul ettiği kâr oranlarının düşmesi eğilimi yasası, sermayenin nasıl kendisinin engeli haline geldiğini ortaya koyar. Bireysel kapitalistler, rekabetin baskısı altında emek üretkenliğini arttıran teknikleri üretime sokarlar; bu sayede canlı emekten tasarruf ederler, açık bir deyişle, makineler işçilerin yerini alır. Yeni teknikleri uygulayan kapitalistler birim maliyetleri düşürdükleri için fiyat kırarlar; böylelikle hem daha çok mal satarlar ve bu sayede aşırı kâr elde ederler hem de daha geri tekniklerle üretim yapan rakiplerini iflasa sürüklerler. İflas tehlikesi altındaki kapitalistler, modern üretim tekniklerini benimsemek durumundadır. Yeni teknik yaygınlaşır yaygınlaşmaz, aşırı kârlar erir. Şimdi, artık-değerin kaynağı olan canlı emekten tasarruf etmenin bedelini ödemenin vakti gelmiştir; sömürü oranı artsa bile, sömürülen işgücü nispi olarak azaldığından artık-değer kütlesi yatırılan sermayeye oranla küçülür ve kâr oranları düşer.

Marx bu yasayı, neoklasik iktisadın yüksek matematiğiyle değil, dört işlemle izah eder. 24 işçinin istihdam edildiğini ve her birinin günde 2 saat kapitalist için çalıştığını varsayalım. O halde bir günlük toplam artık-emek 48 saattir. Şimdi emek üretkenliğinde meydana gelen radikal bir artış sonucu, 24 işçi yerine 2 işçinin istihdam edildiğini varsayalım. Bu 2 işçi, hiç uyumadan çalışmak ve havayla beslenmek gibi insanüstü yetilere sahip olsa bile, yine de bir günde en fazla 48 saatlik artık-değer üretebilir.

Bir başka deyişle, sömürü oranındaki artış, kâr oranındaki düşüşü yavaşlatsa bile engelleyemez. Daha çok işçi sömürmek yerine daha az işçiyi daha çok sömürmenin önünde aşılamayacak sınırlar vardır. Bir kez bu sınırlara ulaşıldığında, artık-değer kütlesi sadece göreli olarak değil, mutlak olarak da azalır.

Emek verimliliğini artıran her yenilik, bir başka deyişle, üretici güçlerin gelişmesi, son tahlilde, kapitalist üretimin biricik amacı olan artık-değer kütlesini göreli olarak küçültür, mevcut sermaye stokunun değerini düşürür ve kapitalistlerin önemli bir kısmını iflasa sürükler. Bu yüzden tekelci kapitalizmle birlikte iktisadi önemi artan fikri mülkiyet hakları ve patent yasaları, yeni teknikleri teşvik etmekten çok onların üretim sürecine sokulmasını engellemek için vardır. Üretici güçlerin gelişimi, kapitalist ilişkilere sığmamaktadır.

Ama Heinrich bu analizden hoşnut değildir. İşçilerin yerini makineler aldığı için kapitalistlerin sermayelerinden yaptıkları ücret giderleri azalacaktır; dolayısıyla artık değer kütlesinin küçülmesine karşılık, yatırılan toplam sermaye de onunla birlikte küçülecektir. “Eğer yatırılan sermaye artık değerden daha hızlı düşerse, o zaman, artık-değer kütlesindeki azalmaya rağmen, kâr oranı artar.” (10) Profesör Heinrich, kâr oranlarının düşmediğini ispatlamak için sermaye birikiminin eksiye döndüğünü varsaymaktadır. Bir başka deyişle, Heinrich’in mantığına göre, kapitalistler ellerinde tuttukları sermayenin her geçen gün erimesine üzülmemelidirler; tam tersine, kâr oranlarının düşmediğini görüp kendilerini şanslı saymalıdırlar. Ne mantık ama!

Bir an için bunun doğru olduğunu varsayalım. O zaman da, kârdan sermayeye ilave edilecek bölüm kâr oranındaki artışla birlikte büyüyecektir. Sonuç olarak Heinrich’in söylediklerinin aksine sermaye birikimi hızlanacaktır.

Gerek kapitalizm tarihinin incelenmesi gerekse de kapitalist üretime egemen olan yasalar sermaye birikiminin zaman içerisinde ve eğilim olarak arttığını ortaya koymaktadır. Sermaye birikiminin eksiye dönmesi durumu buhranlar dışında ancak savaşların, büyük doğal felaketlerin getirdiği yıkımlarla mümkün olabilmektedir. Dolayısıyla Heinrich kâr oranlarının düşmek zorunda olmadığını ispatlamak isterken farkında olmadan çöküş teorisi yapmaktadır.

Heinrich kapitalizmin ne kadar dayanıklı bir üretim tarzı olduğunu göstermek istercesine şu satırları kaleme alıyor: “… krizlerde, birbiriyle ilişki içinde olan (sözgelimi üretim ve tüketim) fakat birbirinden bağımsızlaşmış (üretim ve tüketim farklı belirlenimlere tâbidirler) kesimler arasındaki birlik şiddetli bir şekilde restore edilir.” (11) Güzel ama yine de İngilizce’deki bir sözü hatırlamakta yarar var; sometimes the cure is worse than the disease, bazen tedavi hastalıktan beterdir.

Emperyalizm teorisini çöpe mi atsak?

En başta belirtilmişti; Batı Marksizmi’nin genesis’inde Lenin’in ve Lenin’in eserlerinin reddi vardır. İlk önce de, Lenin’in en büyük eseri olan Sovyetler Birliği’nin reddi vardır.

Heinrich bir istisna değil; Sovyet sosyalizmine “otoriter refah devleti” (12) yaftasını yapıştırıyor. Batı kapitalizminden söz ederken, gelişmiş ülkelerde askeri diktatörlüklerin ve benzeri rejimlerin istisna, demokrasinin ise kural olduğunu belirten Heinrich, bu hoşgörüsünü sosyalizmden esirgiyor. Hitler faşizminin kendi ülkesinde boy attığı gerçeğini bir yana bırakalım; Heinrich kendi halkına soğuk savaş ilan eden, sömürgelerinde kanlı darbeler tertipleyen emperyalist ülkeleri demokrasi, parlamentarizm ve “basın özgürlüğü” (13) gibi ilkelerle takdis ediyor.

Heinrich en azından bu noktada tutarsız değildir; zira o emperyalizm teorisini reddetmektedir. Bir başka deyişle, ona göre Lenin’in emperyalizm teorisi, tıpkı parti teorisi gibi, çürüktür. (14)

Heinrich’in emperyalizm teorisine itirazlarını teorik ve ampirik olarak iki kategoride incelemekte yarar var.

Teorik olarak söylediklerini şöyle özetlemek mümkün: Lenin’in ileri sürdüğünün aksine, sermayenin merkezileşmesi ve yoğunlaşması sonucu tekellerin ortaya çıkması evrensel bakımdan egemen bir yasa değildir; hatta zaman zaman bunun tersi geçerlidir. Dahası Lenin’in emperyalizme “asalak” sıfatını layık görmesi de yanlıştır; zira, neden sermayenin yabancı ülkelerdeki işçileri sömürmesi kendi ülkesindeki işçileri sömürmesinden daha kötü olsun?

Öncelikle tekelleşme eğilimiyle başlamak gerekiyor. Sermayenin merkezileşmesi yasası, bütün yasalar gibi, eğilim olarak geçerlidir; somut gerçeklikte bu eğilimi yavaşlatan, yer yer durduran, hatta tersine çeviren karşı eğilimler vardır. Sözgelimi, yeni metaların ortaya çıkması ve kapitalist pazarı genişletmesi, sermayenin merkezileşmesi eğilimini yavaşlatır. Kapitalistler pazara yeni bir meta sürdükleri vakit kendilerine alıcı bulabilirlerse, yani sattıkları ürün “tutulursa”, bu, kapitalist pazarın genişlediği anlamına gelir. Üretim, talepteki büyümeye yetişmekte zorlanır ve arzın yetişmemesi durumundan kaynaklanan aşırı kârlar bu üretim kolunda faaliyet gösteren sermaye sayısında artışa neden olur. Ancak bir noktada üretim kapasitesindeki artış ödenebilir talebi aşar ve o zaman aşırı üretim ortaya çıkar. Her kriz, faaliyet gösteren sermaye sayısında azalmaya neden olur. Tekelleşme eğilimi nihai olarak baskın çıkar.

PC üretimi buna tipik bir örnektir; masaüstü ve dizüstü bilgisayarların büyük bir taleple karşılaşması sonucu üretim uzunca bir süre pazardaki genişlemenin gerisinde kaldı. 90’lı yılların en değerli şirketleri bilgisayar teknolojisi sektöründeydi; bu da sektöre girişlerin artmasına neden oldu. Ancak zamanla bilgisayar pazarı doymaya başladı ve tekelleşme eğilimi güç kazandı. Bugün ayakta kalma savaşı veren Hewlett-Packard veya IBM gibi büyük firmalar bile sermayenin merkezileşmesi yasasından muaf değildir. Bir zamanlar “GM için iyi olan Amerika için iyidir” sözüne ilham olmuş General Motors’un iflası ve devlet mülkiyetine devri de sermayenin merkezileşmesi yasasının bir diğer örneğidir; otomobil üretiminin simgesi olan Detroit’in iflası ne kadar simgeselse, Alman otomobil tekellerinin yükselişi de o kadar gerçektir.

Lenin’in tekelleşme eğilimi olarak adlandırdığı bu yasanın birçok ampirik kanıtı vardır. Bir tanesi şöyle: Amerikan imalat sanayisi üzerine yapılan bir araştırmaya göre, bir endüstri kolunda faaliyet gösteren en büyük dört firmanın üretimin yüzde 50’sini veya üstünü gerçekleştirdiği sanayi dalları devamlı olarak artmaktadır; rakam vermek gerekirse, Amerika’da, tekellerin egemen olduğu üretim kollarının sayısı İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ertesinde 40 civarında gezinirken, 2007 krizi öncesinde bu sayı 185’e çıkmıştır. (15)

Heinrich Lenin’e, sermayenin yabancı işçileri sömürmesi neden kendi ülkesindeki işçileri sömürmesinden daha kötüdür, diye soruyordu. Emperyalist bir ülkede yaşayan ve Marksist olduğunu iddia eden birisinin böyle bir soruyu telaffuz etmesi, en hafif tabirle, ayıptır. Ancak Heinrich sorusunda ısrar ediyorsa aradığı yanıtı kendi ülkesinin tarihinde bulabilir; zira, Kayzer Wilhelm ile Führer Hitler’in emperyalizm serüvenlerinin iki dünya savaşına mal olduğu gerçeği, bu soruyu yanıtlamaya yeterlidir.

Heinrich’in emperyalizm teorisine dönük ampirik itirazlarını şöyle özetlemek mümkün: Sermaye ihracı, Lenin’in dediği gibi, emperyalist ülkelerdeki tekellerin kendi ülkelerinde kârlı yatırım olanakları bulamadıkları için kâr oranlarının daha yüksek olduğu geri kalmış ülkelere yaptıkları yatırımlarsa, neden sermaye ihracı daha çok emperyalist ülkeler arasında yapılmaktadır? İstatistiklere göre, emperyalist ülkelerin birbirlerine yaptıkları sermaye ihracı, geri kalmış ülkelere yaptıklarından daha fazladır. O halde sermaye ihracının nedeni, gelişmiş ülkelerde kârlı yatırım imkânlarının bulunmaması değildir. Bir başka deyişle, sermaye ihracının arkasındaki eğilim, geri kalmış ülkelerdeki ucuz işgücünü sömürmek değildir. Heinrich buradan bir sonuç çıkartıyor: Emperyalizmin gerisinde, tekellerin kapitalist merkezler dışındaki yabancı ülkelere sermaye ihracı yapmalarını sağlamak veya yaptıkları sermaye ihracını güvence altına almak yatıyorsa, o halde emperyalizm teorisi geçersizdir. Bu sonuca bir soruyla ek yapıyor: Madem emperyalizmin ayırt edici özelliği sermaye ihracı, neden en büyük emperyalist ülke olan ABD sermaye ithal ediyor?

Sonuncusuyla başlayalım. Ampirik olarak bakıldığında Amerika kabarık ithalat faturası nedeniyle oluşan cari açığını, dış tasarruflarla kapatmakta ve bu anlamda sermaye ithal etmektedir. Ancak, öz ile biçim aynı olsaydı bilim gereksiz olurdu. Bir kere, Amerika’nın döviz cinsinden dış borcu yoktur; yani bütün dış borcu kendi para birimi olan Amerikan doları cinsindendir. Dahası Amerikan Merkez Bankası, nicel gevşeme politikaları nedeniyle, piyasalara trilyonlarca dolar enjekte etmiş, bilançosunu üçe katlamıştır. Bunun sonucu altın fiyatlarının fırlamasıdır; bir ons altının fiyatı kriz öncesinde 675 dolarken bu yazı yazılırken 1300 dolar civarındadır. ABD dolar bastıkça, altın cinsinden borçları erimektedir. En önemlisi de, ABD’nin dış ticaret açığını kendi bastığı tahvillerle finanse ediyor olmasıdır. Marksist iktisada göre tahviller, reel sermaye değil, hayali sermayedir. Dolayısıyla Amerika’nın ithal ettiği sermaye hayali sermayedir.

Peki reel sermaye açısından bakıldığında, durum nasıl? Dünyada en çok doğrudan yabancı sermaye yatırım stokunun bulunduğu ülke yine Amerika’dır. Ama Lenin’in eserini çöpe atmak konusunda aceleci olmamak gerekir. Zira, dünyada en çok yabancı sermaye yatırım stoku bulunduran ülke de Amerika’dır ve aradaki fark bu sonuncusu lehinedir.

Tablo I: 31 Aralık 2012 itibariyle doğrudan yabancı sermaye stoku – yurt içinde

1) ABD$ 2,723,000,000,000
2) Çin$ 1,344,000,000,000
3) İngiltere$ 1,321,000,000,000
4) Almanya $ 1,307,000,000,000
5) Hong Kong$1,270,000,000,000

Kaynak: CIA Factbook

Tablo II: 31 Aralık 2012 itibariyle doğrudan yabancı sermaye stoku – yurt dışında

1) ABD$ 4,507,000,000,000
2) İngiltere$ 1,808,000,000,000
3) Almanya $ 1,790,000,000,000
4) Fransa $ 1,683,000,000,000
6) Japonya$ 1,049,000,000,000

Kaynak: CIA Factbook

Yukarıdaki tablolar gerek ABD’nin gerekse İngiltere, Almanya, Fransa ve Japonya gibi diğer emperyalist ülkelerin net sermaye ihracatçısı olduklarını göstermektedir. Bu da Lenin’in teorisiyle tutarlıdır.

Dahası sermaye ithal eden ilk 5 ülkeye dikkatlice bakıldığında, Çin’in 1,344 trilyon dolarla ikinci, Hong Kong’un da 1,27 trilyon dolarla beşinci sırada yer aldığı görülür. Hong-Kong’u tarihsel ve ekonomik nedenlerle ayrı bir yönetim olarak kabul etmek yerine Çin’in bir parçası saymak daha isabetlidir; bu olgu göz önünde bulundurulduğunda, Çin’in net bir biçimde dünyanın en çok sermaye ithal eden ikinci ülkesi olduğu görülecektir.

Ancak emperyalistlerin birbirlerine ihraç ettikleri sermayenin, zayıf halkalara ihraç ettiklerinden daha fazla olduğu iddiası hâlâ ortadır.

Bu iddiayı ele almadan önce yönteme ilişkin bir not düşelim: Fizikte Galileo ve iktisatta Ricardo’dan beri, bilim mutlak büyüklüklerle ilgilenmeyi bırakmıştır; bu büyük düşünürlerden sonra bilim insanları hep zaman içindeki değişimleri incelediler.

Böyle bakıldığında, emperyalist ülkelerden ucuz işgücünün bulunduğu ülkelere yapılan sermaye ihracının son 35 yılda hem miktar olarak hem de oran olarak arttığı görülür. Bu eğilim 2012 yılında makasın geri ülkeler lehine açılmasıyla sonuçlanmıştır; Birleşmiş Milletler raporuna göre, ilk defa “gelişmekte olan ülkelere” giden sermaye, gelişmiş ülkelere giden sermayeyi geçmiştir. 2012 yılında toplam doğrudan yabancı sermaye yatırım hacmi 1,35 trilyon dolardır; bunun yüzde 52’si yani 703 milyar doları kapitalist gelişmede geri kalan ülkelere gitmiştir. Raporda vurgulanan bir nokta özellikle önemlidir; Avrupa ve Japonya resesyonda olduğu için, emperyalist merkezlere giden sermaye akımları üçte bir oranında zayıflamıştır.

Lenin, hiçbir zaman zayıf halkalara yapılan sermaye ihracının düzgün-doğrusal bir çizgi izleyeceğini öne sürmemiştir. Emperyalist ekonomilerde pazarların genişlediği İkinci Dünya Savaşı sonrası konjonktürde, sermaye ihracı daha çok emperyalist bloklar arasında gerçekleştirilmiştir. Ancak 1970’lerde emperyalist pazarlardaki genişleme durmuş, aşırı üretim krizi meydana gelmiş ve bu durum, emperyalist ekonomilerdeki kâr oranlarında ciddi düşüşlere yol açmıştır. Emperyalistler açısından Üçüncü Dünya’yı sömürmenin önemi artmıştır.

Nitekim istatistikler de bunu doğrulamaktadır. 1970’li yıllarda, dünyadaki endüstriyel işgücünün yarısını emperyalist ülkelerin işçileri meydana getirirken diğer yarısını da iktisatçıların “global Güney” olarak adlandırdıkları geri kalmış ulusların işçileri oluşturmaktaydı. Bunalımla birlikte, uluslararası tekeller ayakta kalabilmek için üretimlerini ücretlerin yüksek olduğu emperyalist ülkelerden geri kalmış ülkelere doğru kaydırdılar.

Bu ülkelerin en önemli özelliği, nüfuslarının önemli bir kısmının tarım kesiminde olmasıydı. Başta Çin olmak üzere, Vietnam, Bangladeş, Malezya gibi birçok ülkede Marx’ın Kapital’in birinci cildinin son bölümünde anlattığı ilkel birikim süreci birebir yaşandı. Sayıları yüz milyonlarla ölçülen tarımsal artık-nüfus, topraklarından sökülüyor ve büyük kentlerde sanayi proletaryasına dönüşüyordu. Tarım kökenli bu yeni-proleterler hem düşük yaşam standartlarına hem de ağır el emeği gerektiren işlere alışkındılar.

Böylelikle emperyalist ekonomilerde iktisatçıların de-endüstriyalizasyon adını verdikleri süreç başladı; tekeller fabrikalarını deniz aşırı ülkelere taşırlarken, sanayinin milli gelirden aldığı pay hızla küçüldü. Dünya sınai işgücünün yüzde 80’ini artık yerkürenin güneyinde yaşayan sanayi proletaryası oluşturuyordu.

Bir örnek yeterli olacaktır. Dünyanın en büyük şirketi Apple üretiminin tamamını Amerika dışında, düşük ücretli ülkelerde gerçekleştirmektedir. 2006 yılında 30 Gb’lık bir iPod’un ABD’deki satış fiyatı 299 dolar iken, iPod’un Çin’den Amerika’ya geliş fiyatı 144 dolar 40 cent’tir. 154,60 dolarlık brüt kâr Apple, perakendeciler, distribütörler ve vergiler kanalıyla Amerikan devleti arasında bölüşülmektedir.

iPod üretimi dünya çapında 41 bin kişiye iş sağlamaktadır. Bunun yalnızca 14 bini Amerikan işçisidir; Amerika’da istihdam edilen işçilerden sadece 30’u üretimde yer almaktadır. 7789 işçi perakende alanında çalışırken, yöneticilerin ve ürün geliştirmede çalışan mühendislerin sayısı 6101’dir. iPod için Çin’de çalışan işçi sayısı 12.250’dir ve bunların tamamı üretim sürecinde yer almaktadır.

Amerika’da çalışan iPod işçilerinin sayısı kabaca Çin’dekiler kadardır. Buna karşılık, Apple’ın Amerika’daki toplam ücret faturası 719 milyon dolar iken Çin’deki işçi maliyeti yalnızca 19 milyon dolardır! Amerika’da üretim sürecinde yer alan bir işçinin yıllık ücreti 47.640 dolar iken, Çin’deki üretken işçinin yıllık ücreti 1540 dolardır, bir başka deyişle, haftalık 30 dolardır. (16)

Rakamlar, yorum gerektirmeyecek kadar açıktır.

Obama Doktrini

Peki, Lenin’in emperyalizm teorisinin bu tablodaki yeri ne? Bu noktada Obama doktrinini hatırlamak durumundayız.

Sekiz yıllık Cumhuriyetçi-Neocon Bush yönetimin ardından ABD büyük resesyona girmiş ve ilk kez siyah tenli bir kişi başkanlık koltuğuna oturmuştu. Demokrat Obama’nın yaptığı ilk iş, Amerika’nın güvenlik konseptini değiştirmek olmuştur.

Amerika’da başkanlar yaptıkları konuşmalarda formüle ettikleri politikalarla doktrin sahibi olurlar. Sözgelimi Monroe doktrinine göre Amerika, Avrupa’nın sömürgelerine ve iç işlerine karışmayacak, buna karşılık, Avrupa’nın Amerika’yı kolonize etme girişimleri Birleşik Devletler’ce müdahale nedeni sayılacaktır. Bir başka deyişle, 1823 tarihli Monroe doktrini proto-emperyalist aşamada bulunan Amerika’yı bir kıta ülkesi olarak tarif etmektedir.

Obama doktrini de, yaklaşık üç kuşaktır emperyalist dünyanın liderliğini yürüten Birleşik Devletler’in konumunu yeniden tarif etmektedir. Bu doktrini, Obama’nın Avustralya Parlamentosu’na hitaben söylediği, “The United States is a Pacific power”, Birleşik Devletler bir Pasifik gücüdür, sözüyle özetleyebiliriz.

Yeni doktrine göre Amerikan Ordusu Irak’taki askerlerini geri çekecek, İsrail dizginlenecek, İran ile diyalog kapıları zorlanacak, Arap dünyasıyla ilişkiler tamir edilecek, Barzani’nin merkezkaç eğilimleri törpülenecek ve Irak’ın siyasi birliği muhafaza edilecektir.

Fakat Obama doktrini bunlardan ibaret değildir. Obama’nın “arkadan liderlik etme” olarak formüle ettiği yeni bir konsept telif edilmiş ve Libya’da uygulanmıştır. Bu konsepte binaen; Fransa marifetiyle gerçekleştirilen NATO müdahalesine Amerika sonradan ve operasyonu tamamlamak üzere iştirak etmiştir.

Yine bu konsepte göre Amerika Suriye’de vekalet savaşıyla yetinmek durumundadır. Obama Suriye’ye askeri müdahaleden kaçınmakta ve bu konudaki gönülsüzlüğünü bizzat televizyonlar aracılığıyla dile getirmektedir; bunun Türkiye’deki işbirlikçilerini ne kadar hayal kırıklığına uğrattığı malumumuzdur.

Kısacası Ortadoğu’da çatışmaya girmekten imtina eden Obama, Amerika’nın güvenlik önceliğini Güneydoğu Asya’ya ve Pasifik’e kaydırmaktadır.

Bunalımla birlikte emperyalist merkezlerin, “gelişmekte olan ülkelere” yaptıkları sermaye ihracının istatistik olarak arttığına yukarıda işaret edilmişti. İşaret edilmeyen nokta ise, son on yılda düşük ücretli ülkelerdeki tarımsal artık-nüfusun tamamının kentlere göç etmiş olduğudur. Bir diğer deyişle, ucuz işgücü rezervleri artık tükenme noktasındadır ve düşük ücretli ülkelerdeki sanayi proletaryası giderek militanlaşmaktadır. 2002 yılında Çin’de saat başı ücret 60 cent iken 2009’da 1,8 dolar’a yükselmiştir; mutlak olarak hâla ihmal edilebilir düzeyde olsa da ücretler üç katına çıkmıştır. 2010 yılı fabrikaların intiharlarla ve grevlerle çalkalandığı bir yıldır.

Tekellerin ucuz işgücü sömürüsüne daha fazla muhtaç oldukları kriz konjonktüründe işçilerin giderek militanlaşmaları, en büyük emperyalist ülkede alarm zillerinin çalmasına yetmiştir. ABD emperyalizmi bölgedeki varlığını daha da hissedilir kılmaya mecburdur. Çin’in devasa cari fazlasını eritmesi için baskı yapmak ve tekellerin aşırı sömürüsünü güvence altına almak; Obama Doktrini’nin özü budur.

Emperyalist ülkelerin birbirlerine yaptıkları sermaye ihracının mutlak büyüklüğü üzerine belirtilmesi gereken birkaç nokta daha bulunmaktadır. Bu türden sermaye ihraçları temel olarak yeni üretim kapasiteleri yaratmaya dönük yatırımlardan ziyade birleşme ve satın almaya (mergers & acquisitions) dönüktür. Marksist kavramların sınanması açısından, emperyalist bir ülkeden bir başka emperyalist ülkeye yapılan doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının mutlak büyüklüğü, yeni üretken kapasiteler yaratmaması ölçüsünde, geçerli bir ampirik çerçeve oluşturmamaktadır.

Lenin daima, emperyalist ülkelerin dünyanın bölüşülmesi konusunda çelişki içinde olduklarını vurgulamıştır. Aynı şekilde emperyalist tekellerin başka emperyalist ülkelerdeki şirketleri ele geçirmesi, onlarla ortaklık kurması da tekeller arası rekabetin gerekleri arasındadır.

Peki, tekeller bu keskin rekabette yalnız mıdır? Çok yakın zamanlardan bir örnek bu soruya açıklık getirecektir. Amerikan Ulusal Güvenlik Servisi’nin Avrupa’daki en Amerikancı politikacı sıfatını haiz Alman Şansölyesi Merkel’i dinlediğinin ortaya çıkması üzerine büyük bir skandal koptu. Obama, Merkel’i arayarak özür diledi. Bu skandal hakkında gazetecilere yorum yapan Fransız İç İstihbarat Teşkilatı’nın eski şefi Bernard Squarcini’nin söylediklerine kulak vermekte yarar var:

“Bu kadar endişe verici saflık karşısında şaşırıyorum… [İstihbarat] Teşkilatları, her ülkenin kendi müttefiklerine karşı casusluk yaptığını çok iyi bilirler, bu ülkeler teröre karşı işbirliği yaptıkları zamanlarda bile durum böyledir. Ticari ve endüstriyel düzeyde Amerikalılar bize karşı casusluk yaparlar, tıpkı bizim de onlara yaptığımız gibi, çünkü şirketlerimizi korumak ulusal çıkarımızdır. Hiç kimse ahmak değil.” (17) Bu ifşaat, Amerikan emperyalizminin Avrupa politikasını da netliğe kavuşturuyor.

Dolayısıyla sermaye ihracının büyük bir kısmı gelişkin kapitalist merkezler arasında cereyan ettiği için emperyalist politikalara gerek duyulmayacağı tezi, ki Heinrich’in söylediği tam da budur, boştur.

***

Kısacası batı cephesinde yeni bir şey yoktur.

Proletaryanın devrim yapmaktan çok uzak olduğunu uzun uzun anlatarak burjuvazilerini teskin eden pek çok “Batılı Marksist” profesör vardır. Bu “Batılı Marksist” profesörler, ülkelerine dönük emperyalizm ithamlarına karşı kendilerini siper eden “Marksistler” yetiştirmektedirler.

Batı Marksizmi kokuşmakta, kokuştukça da bilim ve devrim kapısından uzaklaşmaktadır.

Marx Kapital’i yazarken İngiltere’yi model aldı ancak eseri ilk kez Batı’da değil Doğu’da tartışıldı; demek ki Lenin’in formüle ettiği eşitsiz gelişme yasası o zaman da geçerliydi. Bilimin ve devrimin kapıları bugün Batı’da kapalıysa, Doğu’da açılacaktır.

Açacağız.

Dipnotlar

1) Michael Heinrich, An Introduction to the three volumes of Karl Marx’s Capital, İngilizce’ye çeviren: Alexander Lokascio, Monthly Review Press, 2012, s.26-27.

2) ibid, s.198.

3) ibid, s.180-181.

4) ibid, s.194.

5) ibid, s.196.

6) ibid, s.206.

7) ibid, s.198.

8) ibid, s.177.

9) ibid, s.198.

10) ibid, s.153.

11) ibid, s.173.

12) ibid, s.221.

13) ibid, s.210.

14) ibid, s.215-216.

15) http://monthlyreview.org/2011/04/01/monopoly-and-competition-in-twenty-first-century-capitalism

16) http://monthlyreview.org/2012/07/01/the-gdp-illusion

17) Economist, Europe and American spooks: Controlled Anger, Charlemange, 25 Ekim 2013.