Ana sayfa 126. Sayı Sadık Usta ile ‘ütopya’ kavramı ve Türk Ütopyaları üzerine: Hiç ütopyasız kalabilir...

Sadık Usta ile ‘ütopya’ kavramı ve Türk Ütopyaları üzerine: Hiç ütopyasız kalabilir mi insan?

389
PAYLAŞ

Söyleşi: Ender Helvacıoğlu

Ütopyalar sadece eleştirmekle ve alternatif bir dünya sunmakla da kalmazlar; aynı zamanda hem dolaylı olarak kitlelerin örgütlenmesine yol açarlar hem de grupların kolektif etkinlerini biçimlendiren ve düzenleyen bir rol üstlenirler. Ütopya ve devrim arasında, ütopya yazarlarıyla devrimler arasında organik bir ilişki hep olmuştur. Her ütopya yazarı doğal olarak “eski ve köhnemiş” dünyanın değişmesini ve onun yerine “özgür ve adil bir toplumun” kurulmasını arzulamışlardır. Aynı durum, Tanzimat-Cumhuriyet arası devrimci dönemin önemli politik şahsiyetleri için de geçerlidir.

Sunuş

 

Kaynak Yayınları’nın Genel Yayın Yönetmeni Sadık Usta’nın, geçtiğimiz aylarda “Türk Ütopyaları – Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Ütopya ve Devrim” (Kaynak Yayınları, İstanbul, 2014) başlıklı bir çalışması yayınlandı. Ütopya kavramı üzerine geniş bir sunuşu içeren kitap sonraki bölümlerde Tanzimat-Cumhuriyet arası dönemde yazılmış ütopyaları ele alıyor. Kitap, ilk kez yayınlanan metinlerle düşün hayatımıza önemli bir katkı niteliğinde. Aynı zamanda Ütopyalar Toplantısı’nın da gediklilerinden olan arkadaşımız Sadık Usta ile kitabının içeriğinden yola çıkarak biraz daha ilerlemeyi düşündük. Söyleşiyi Ender Helvacıoğlu gerçekleştirdi.

Sadık Usta (sağda) ile söyleşiyi Ender Helvacıoğlu gerçekleştirdi.

– Öncelikle kitabın yazılış öyküsünden yola çıkalım. Kitabın arka planında nasıl bir birikim var?

– Ütopya kavramıyla tanışmamın neredeyse 30 yıllık bir geçmişi var. 1983 yılında henüz Almanya’nın Stuttgart kentinde yaşarken, elimdeki tek maddi varlığım olan küçük minibüsümü satarak ve Batı Avrupa’nın belli başlı kentlerine uğrayarak 4 haftalık bir tren yolculuğuna çıkacaktım. Bu arada önce Paris ardından da Londra’ya geçerek İngilizce kursuna gidecektim.

Yola çıkmadan önce komşum ve dostum Gerhard canım sıkıldığında okumam için elime küçük bir kitapçık tutuşturmuştu. Yazarı Eric Frank Russel olan bu kitapçık sonradan Türkçeye “Ve Sonra Hiç Kalmadı” adıyla çevrilecekti. Hani denir ya, “bir kitap okudum hayatım değişti” bende de tam böyle oldu. Yeni yetme bir genç olarak kitabın içerdiği mizahtan ve felsefeden çok etkilenmiştim. Adeta çarpılmıştım. Böylece ilk kez insanlık tarihinin derin köklerinden beslenen ütopya yazınının sınırsız diyarına ayak basmıştım.

Önce Thomas More’un Ütopya’sını ardından da en çok bilinen Rönesans ütopyalarını birbiri peşi sıra okudum. Okudukça da hem ütopya kavramında derinleştim hem de konuya daha fazla merak saldım. Tabii ki kısa bir sonra Marx’ın da çok önem verdiği ütopik sosyalistlerle, dolayısıyla onların benzersiz düş gücüyle ve trajik hayatlarının önemli bir parçası haline gelen komün faaliyetleriyle tanıştım.

Sözün kısası, doğayı ilk kez keşfetmenin merakı ve hazzıyla, gök kuşağının peşi sıra koşturup duran bir çocuk gibi ben de 30 yıldır ütopyanın izini takip eder dururum. Bu iz sürme süresince keşfettiğim her yeni ütopya, beni yeniden ve yeniden insanoğlunun düş gücüne hayran bırakmıştır. Bu süreç benim açımdan salt bir egzotik edebiyat merakı olmadı; bu serüven beni zamanla devletin ve toplumların kuruluş ve sıçrama dönemlerinin matematiğiyle da buluşturdu. Gördüm ki her yeni devlet ve toplumsal inşa dönemi aynı zamanda ütopyaların birbiri peşi sıra yazıldıkları dönemlerdir de.

Sonra bu araştırmalarımı 80’li yıllarda, üniversitede devam ettirdim; 1991 yılında Türkiye’ye kesin dönüş yaptıktan sonra da bu uğraşım sürdü. Araştırmalarımı en iyi sen biliyorsun, onları önce Bilim ve Ütopya dergisinde sen yayımladın. Sonra da bu ürünleri daha nitelikli hale getirebilmek için Kaynak Yayınları’nda Ütopyalar Dizisi olarak devam ettirdim.

Bu dizi kapsamında hem ütopya yazınının önemli eserlerini derledim ve çevirdim hem de araştırma süresince edindiğim teorik birikimi bu kitaplara yazdığım sunuşlarda tartışmaya sundum. Bu süre içinde fark ettiğim en önemli gerçek, ütopyaların sadece Batı dünyasına has bir yazın türü olmadığı, hatta ilk örneklerinin doğu toplumlarınca yazıldığıdır.

Sümer tabletlerinde ütopya: ‘Bir zamanlar Efendi Baba yoktu’

Batı’daki biliminsanları ütopya kavramını tartışırken Thomas More’un ütopyasını veya ona benzeyen diğer eserleri tartışmada ölçü olarak alırlar. Oysa bunun yanlış olduğu kendiliğinden ortaya çıkar, çünkü ütopya, kavram olarak 16. yüzyılın eseri olmakla birlikte geçmişi, bir yazın türü olarak daha da gerilere gider. Nitekim ilk ütopya örneğinin Sümerlerde ortaya çıktığını görüyoruz. İnsanoğlunun elindeki ilk yazılı metinlerde bile ütopya yazınının bir örneği var.

Tevrat’ın da sıklıkla atıfta bulunduğu “cennetmekân”ın, yani Eden Bahçesi’nin kökü de Sümerlerdedir. Hatta kimi filologlara göre “Eden” terimi doğrudan doğruya Sümerlerden alınmıştır. (1) Sümer mitolojisinde cennet olarak tasvir edilen Tilmun Adası da ulaşılamayan bir yerdir. Orada aslanla kuzu koyun koyunadır. Orada savaş yoktur, birlik ve dirlik vardır; orada kimse dul kalmaz, çünkü ne yaşlılık ne de ölüm vardır. (2)

1930’lu yıllarda ülkemizdeki Sümer tabletlerini incelemiş ve bunların kayda geçirilmesini sağlamış olan ünlü Sümerolog Kramer, “Sümerlerin, çok eski bir dönemde mutlu yaşadıklarına dair anılara sahip olduklarını” belirtiyor. (3)

Ayrıca Enmerkar ve Aratta Beyi şiirlerinin, insanlığın henüz günahkâr olmadan önceki bolluk ve huzurlu döneminden söz ettiğini belirterek, bir kısmı kırık olan, dolayısıyla okunmayı güçleştiren bir tablet kalıntısından alıntılar yapar.

Bu kırık tablette şu beyitler yer alır:

“Eskiden yılanın olmadığı,
Akrebin olmadığı bir devir vardı.
Sırtlan yoktu, aslan yoktu.

Ne vahşi köpek vardı, ne kurt;
Ne korku vardı, ne dehşet:
İnsanın rakibi yoktu.

Eskiden, Şubur ve Hamazi ülkelerinin,
Bunca(?) dilin konuşulduğu Sümer’in,
Tanrısal yasalı büyük prens ülkesinin,
Uri’nin, gerekli her şeyi sağlanmış ülkenin,
Güvenlik içinde dinlenen Martu ülkesinin,
Bütün evrenin, birlik içindeki(?) halkların
Enlil’e tek bir dilde saygı sundukları bir devir vardı.
Ama sonra, Efendi Baba, Prens Baba, Kral Baba,
Enki, Efendi Baba, Prens Baba, Kral Baba,
Öfkelenen(?) Efendi Baba, öfkelenen(?) Prens Baba,
öfkelenen(?) Kral Baba…” (4)

Sümer tabletlerinin gösterdiği gibi, insanoğlu belleğinde, bir zamanlar var olan eşitlikçi bir topluma dair anılarını canlı tutmaktadır. Toplumsal bozulmanın, eşitliksizliğin, sömürünün ve dolayısıyla sınıfların sonradan ortaya çıktığını bu beyitler de göstermektedir. Önceleri kabileler arasında “birlik ve dostluk” vardı, sonra “kölelikle birlikte kral baba, senyör baba” vs. gelmiştir.

Buradan da şuraya gelmek istiyorum, ütopya bir yazın türü olarak insanlığın ilk çağlarından beri var. Daha doğrusu baskı ve sömürünün ortaya çıkışından bu yana var. Yapılması gerekense bunları ortaya çıkarmak. Ama Batılı araştırmacılar daha baştan bunları ütopya müsveddesi olarak görür ve değersizleştirir. Bu anlayışın Türkiye’de de önemli oranda yer edindiğini, en azından akademik dünyada etkili olduğunu görüyoruz. Bu durum bize yeni görevler yüklüyor; Doğu ve Türk ütopyalarını araştırmak bizim açımızdan farz oldu. 15 yıldır doğu ütopyaları üzerine araştırma yapıyorum, ama bu uğraşı öncelikle Türk ütopyaları üzerinde yoğunlaştırmayı gerekli gördüm ve 2010 yılından itibaren de bu çabayı akademik bir teze büründürdüm. Nitekim Kaynak Yayınları’nca yayımlanan Türk Ütopyaları adlı kitabımın omurgası, 2012 yılında Frankfurt-Goethe Üniversitesi’nde “Türk Ütopyaları -1908-1938 Türkiye’de Modernleşme Hamleleri” başlıklı yüksek lisans tezi olarak verilmiştir. Bir süre burada biraz soluklandıktan sonra yeniden doğu ütopyalarına ve özellikle de Türklerin devletleşme dönemlerindeki ütopyalara yönelmeyi umuyorum.

Hem var hem yok anlamında bir kavram

– Ütopya kavramı üzerine yoğun bir tartışma olduğunu söylüyorsun. Bu tartışma hangi noktalarda yoğunlaşıyor ve saflar nasıl belirginleşiyor? Kendi ütopya tanımını yapabilir misin?

Thomas More ve ünlü eseri Ütopya’dan bir çizim.

– Biliyorsun ütopya kavramı tarihte ilk kez Thomas More’un 1516 yılında yazdığı küçük bir kitapçıkla ortaya çıktı. Thomas More, bir kelime oyunundan türettiği bu kavramın aynı zamanda yeni bir yazın türünün da adı olacağını tahmin edemezdi. Yunancada “topos” yer demektir. Bir olumsuzluk öntakısı olan “u” ile birlikte “yok-ülke” kavramını türeten More, bununla ortaçağdan henüz kurtulmakta olan Avrupa toplumlarının içinde bulundukları sefalete dikkat çekmek ister. Kapitalist ilişkilerin ufukta göründüğü 16. yüzyılın başlarında Avrupa’nın “lanetli insanı” uyanmakta, kendisini keşfetmekte ve kendi kaderini kendi ellerine almanın çabası içine girmekteydi. Bunun için de hem soyluların hem de Katolik Kilisesinin belirlediği toplumsal ilişkilere isyan ediyordu. Ütopya’nın yazılışının 30 yıl sonrasına bakıldığında görülecektir ki yoksullar ve ezilenler tarihlerinin ilk ciddi ve en kapsamlı kavgasına girişmekteydiler.

İnsanlık 16. yüzyılda şatoların ve kiliselerin tarumar edilişine, kızıl bayrakların cüretkârca dalgalandırılmasına ve tabii ki en gelişmiş toplumsal manifestoların da yazılmasına şahit olmaktaydı.

Arka planını böylesi bir toplumsal sürecin belirlediği bu yazın süreci de belli bir istikamete doğru yol almaktaydı. Ardı ardına o kadar çok ütopya yazılıyordu ki 18. yüzyıldan itibaren bu yazın türünü kendine has bir kavram, ütopya kavramı altında toplama gereği duyuldu. Ama neyin bu türe dahil olduğu ve neyin olamayacağı tartışmasının da fitili böylece ateşlenmiş oldu.

Bilim, kavram üretmektir. Ütopya kavramı ise her daim sosyal bilimlerin en gözde ve en heyecan veren kavramlarından birisi olmuştur. Bunun nedeni onun bilinemezlikle, sabitlenemezlikle ve kesinleşemezlikle bezenmiş olmasıdır. Bu durum o gün de öyleydi bugün de böyledir. Bu doğal bir şeydir çünkü ütopya, içinde insan zihninin tasarlayabildiği en cüretkâr, en yaratıcı ve en sınır tanımaz gündüz düşüdür. Bu nedenle de kendisini bize en belirsiz haliyle sunar. Budur zaten onu bizim açımızdan gizemli kılan. Bu belirsizlik ve gizemli durum nedeniyledir ki insanlık bu kavramı 300 yıldır tartışıp durmaktadır. Aslında bilim, daha doğrusu kavramların yaratılması süreci sonsuzdur, çünkü her kavram diyalektiğin yasasıyla belirlenir. Her kavram her an yeniden doğmakta ve ölmektedir. Bu durum ütopya kavramının da kaçınılmaz kaderidir. Ama ütopya kavramını diğer bütün kavramlardan ayıran bir başka dilbilimsel özelliği daha vardır: O daha baştan itibaren, hem var hem de yok demektir. Yazı yazıdır; nitekim biz yazı denince zihnimizde bir şey tasarlayabiliyoruz. Ama ütopya denince bu böyle olmuyor. Çünkü o hem vardır hem de yoktur. Var olabilecek kadar mükemmel tasarlanmıştır, ama aynı zamanda zaman dışılığı nedeniyle de yoktur. Dolayısıyla onun ne olduğu tartışması da sonsuzluğa mahkûm edilmiştir. Ama gene de insanoğlu onu elle tutulur, gözle görülür hale getirmek için büyük bir zihinsel çaba göstermekten vazgeçmemektedir.

Marx ve Engels’in itiraz ettikleri şey, insanoğlunun ütopik düşünce tarzı değildir, söz konusu olan, ütopik tasarıları gerçekleştirme yöntemidir.

Marx ve Engels’in ütopik sosyalistlere yaklaşımı

Ütopya kavramını ilk kez tartışmaya açan Marx ve Engels’tir. Komünist Partisi Manifestosu’nun yazarlarından olan Engels “Ütopik Sosyalizmden Bilimsel Sosyalizme” diye bir kitap yazarak ütopya kavramını tartışmaya açmıştır. Marksizmin, daha doğrusu bilimsel sosyalizmin üç bileşenlerinden biri olan Fransız siyaset bilimi, yani ütopik sosyalist teori, her iki yazar üzerinde ve doyasıyla onların geliştirdiği bilimsel sosyalist teori üzerinde de derin izler bırakmıştı. Nitekim onlar da bunu yazılarında her fırsatta anarlar. Marx ve Engels henüz yaşamlarının baharında olan iki devrimci olarak, kökleri Thomas More’a kadar giden ütopik eserlerin ve özellikle de ütopik sosyalist edebiyatın pınarından kana kana su içmişlerdir. Her yeni keşif onlarda öylesine derin izler bırakmıştır ki bu izleri onların birçok eserinde, kelime kelimesine ya da cümle cümlesine göstermek mümkündür. Kendi aralarındaki yazışmalarında bunun izlerini sık sık görürüz. Onlar hem söz konusu ütopik eserlere, daha doğrusu ütopyacı yazarların zekâlarına hayran kalırlar hem de bu eserlerden inanılmaz bir teori üretirler.

Almancada, kökleri Hegel’in diyalektiğine kadar giden muhteşem bir kavram vardır: “Aufheben”. Bu hem el üstünde tutmak hem de onu aşmak anlamına gelir. Marx ve Engels ütopik sosyalist eserlerin barındırdığı siyasi felsefeyi hem ona hürmet ederek el üstünde tutarlar hem de barındırdığı zayıflıkları eleştirerek aşarlar. Peki nedir bu, hem hürmet edilen hem de aşılan yanlar?

Ütopik sosyalistlere göre akıl, belki buna ruh da denebilir, doğanın ve toplumun işleyiş sürecinde sürekli etkin olur ve onları belli bir hedefe doğru yönlendirir. Nitekim Hegel buna geist (şeylere ruhunu veren mana da diyebiliriz) dedi ve bu süreci de tinin fenomenolojisi olarak ifade etti. Hegel’e göre akıl ve ruh, insan zihninin bütünüyle keşfedemeyeceği kadar mükemmel bir potansiyele ve işleyişe sahiptir. Tabii ki bu anlayışın kökleri idealist felsefede ve en belirgin haliyle de Platon’un devlet felsefesinde yatar. İdealist derken bunu olumsuz değil, fakat nesnel anlamda kullanıyoruz. Bunu “bütüne hükmetme arzusu” olarak ifade edelim. Gerçek anlamda insan zihni, tarihsel olguyu hiçbir zaman bütünüyle kavrayamaz, ona ancak göreceli olarak yaklaşabilir. Ütopik sosyalistler doğanın bu göreceliliğini, yani bilginin göreceliliğini, bilginin bütününe sahip olmayı zekâlarının gücüyle başarmayı denemişlerdi. Onlar henüz zamanı gelmemiş, doğası ve altyapısı oluşmamış tarihsel ilişkileri ve süreçleri zihinlerinde tasarlayarak tarihteki her büyük insan gibi peygamberliğe soyunmuşlardır. Buraya kadar önemli bir kusurları da yoktur, çünkü her insanoğlu zihninde henüz gerçekleşmemiş süreçleri ve ilişkileri tasarlar ki zihnimizin varlık nedeni de budur. Nitekim insan zihni var olanı değil var olmayanı tasarlar. Onun görevi odur. Zihnimiz bize muhtemel olanları değil, fakat muhtemel gerçekler içindeki biricik olanı empoze eder. Bu konuya daha sonra yeniden geliriz. Ütopik sosyalistlerin zaafı onların henüz oluşmamış, ama ufukta siluet olarak belirmiş toplumsal ilişkileri bütünlüklü olarak tasarlamış ve bunların akıl yoluyla gerçekleşeceğini vaaz etmiş olmalarıdır. Bir yönüyle onlar henüz doğmamış çocuğa don biçmişlerdir. Onlar, zekâlarının sınırını zorlayarak keşfettikleri kısmi gerçeği ve bilgiyi insanoğluna mutlak bilgi olarak sunmuşlar ve buradan hareketle de bu tasarıların ancak akıl yoluyla gerçekleşeceğini vaaz etmişlerdir. Onların en ünlülerinden biri olan Alman kökenli terzi kalfası Wilhelm Weitling, müritleri tarafından gerçek bir peygamber olarak görülmekteydi.

Marx ve Engels, sadece ütopik olmakla kalmayan aynı zamanda siyasette de oyalayıcı, hatta yıkıcı olan bu düşünce tarzına karşı etkin bir mücadele yürütmek zorunda kalmışlardı. Bilimsel sosyalist teorinin babalarının bu mücadeleleri gelecek kuşaklara, dolayısıyla da bize kırık aynada çarpık bir şekilde yansımıştır. Marx ve Engels’in itiraz ettikleri şey insanoğlunun ütopik düşünce tarzı değildir, söz konusu olan, ütopik tasarıları gerçekleştirme yöntemidir. Marx ve Engels, toplumsal dönüşümlerin aklın ve fikrin bir gereği olduğu için değil, fakat halkın katıldığı büyük devrimci kalkışmalarla olduğunu vurgulamışlardır.

Şimdi buradan şuraya dönebiliriz. Ütopik sosyalist düşünceyi lanetleyen Engels, istemeden de olsa ütopya kavramına hayat öpücüğü vermiştir. Çok da yerinde bir iş yapmıştır. Neden? İnsanoğlu bir yönüyle ütopya üreten hayvandır! Tarih de bir bakıma ütopyaların gerçekleşme tarihidir.

Şimdi yeniden ütopik sosyalistlere dönersek, onlar büyük geriliklerle bezenmiş insan ve toplumsal ilişkileri, zihinlerinde tasarladıkları mükemmel toplumlarla aşmayı düşlemişlerdir. Sadece düşlememişler aynı zamanda bunun çabasına da girişmişlerdir. Marx ve Engels onların bu çabasına hayran kalmakla birlikte onların henüz altyapısı oluşmamış toplumsal ilişkileri, bunlar mantığın ve aklın birer zorunluluklarıymış gibi vaaz etmelerine itiraz etmişlerdir. Dolayısıyla onların ütopyacı girişimlerini mahkûm etmişlerdir.

İnsanoğlu neden ütopya üretir?

Friedrich Engels, söz konusu kitabıyla ütopyacıları sonsuza dek tarihin derinliklerine göndermeyi amaçlamıştı. Ama böyle olmadı, tam tersine ütopya yazını gün geçtikçe daha da fazla cazibe merkezi oldu. Bunun nedeni Engels’in beceriksizliği değildir. Bu tamamen ütopya yazınının doğasıyla ilgiliydi. Hiçbir ölümlünün gücü ütopya yazınını cehenneme göndermeye yetmez. Çünkü ütopya yazını hem tarihsel bir olgudur hem de değildir. O insan zihninin bir ürünüdür ama aynı zamanda insan zihnini belirleyen yegâne fenomendir de. Gelecek tasarısı olarak ütopya, hem insan zihninin bir ürünüdür hem de onun varlık nedenidir. Tıpkı piyasa ve para ilişkisi gibidir bu. Piyasa varsa para vardır para varsa piyasa da vardır. Para piyasayı yaratır piyasa da paranın yeniden ortaya çıkmasını sağlar. Ütopya ve zihin ilişkisi de buna benzer.

Şimdi şu soruyu sorabiliriz: insanoğlu neden ütopya üretir? Ütopyanın toplumsal ve antropolojik kökenleri var mıdır?

Eğer ütopyayı “olmayan yer”, “olmayan şey” olarak kabul edersek, ütopya yazınından önce de ütopik düşünce ve bilincin bulunması gerektiğini anlarız. İnsanoğlu, geleceğini tasarlayarak ve de bunu gerçekleştirerek varlık olur. O yaşamını ütopik düşüncesiyle ve bilinciyle inşa eder. Ütopik düşüncenin olmadığı yere edilgenlik olur. Bizi hayvandan ayıran en önemli özelliğimiz ütopik düşünceye sahip olmamızdır. Yani henüz gerçekleşmemiş, ama gerçekleşmesi muhtemel olanı tasarlamak ve bunu gerçekleştirmek bizim de varlık nedenimizdir. İnsanoğlu doğayla hem iç içedir hem de değildir; onunla anlık ilişkiler kurar ama bunları hep önceden tasarlar. Bunun iki nedeni vardır.

İnsanoğlunu insan yapan temel şey, eğer üretmeyi ve alet geliştirmeyi bir kenara bırakarak söylersek, tasarı üretmek ve bunları hayatı pahasına gerçekleştirmektir. İnsanoğlunun zihni ona, varlık nedeninin geliştirdiği bu tasarıları hayata uygulamak olduğunu empoze eder. İroni yaparak söylersek biz ölümlüler, zihnimizin tasarılarını hayata geçiren araçlarız ve hatta bu uğurda ölürüz de. Peki, bunu neden yaparız? İnsanoğlunun yaşamına ve eylemelerine iki temel ruhsal özelliği yön verir: korku ve cesaret. Korku bizi elimizdekini kaybetmekten korur, cesaret ise var olmayanı kazanmamızı sağlar. Korku bizi muhafazakâr yapar, cesaret ise devrimci. Her insan kaçınılmaz olarak bu iki ruh hali içinde gider gelir. Bu ilişki diyalektiktir. Biri olmadan öbürü de olamaz. Biz bir şeyi muhafaza ederken onu yıkarız, yıkarken de onu muhafaza ederiz. Yukarıda bahsettiğimiz “aufheben” kavramındaki gibi. Yani el üstünde tutarken hem sahiplenmek hem de terk etmek gibi. Ütopik düşünce bizim cesur yanımızın eseridir. Ya da ütopik olduğumuz için cesuruzdur. Her an durmaksızın zihnimiz yeni bir şey üretir ve bizi bunları gerçekleştirmeye şartlandırır. Ama korkak yanımız da cesur tarafımıza çok fazla itibar etmememiz gerektiğini çünkü elimizdekini de kaybedeceğimizi duyumsatır. Kaybetme hissi, varlık zeminini tümden kaybetmek anlamına da geleceği için kendi içinde mantıklıdır da. Yani hep cesur olmak yıkıcı da olabiliyor. Biz cesur tarafımızla ütopik olana girişirken, korkak tarafımızla da ki bu doğanın ve toplumun sınırlamalarının bir yansımasıdır, fazla ileri gitmez ve elimizdekini koruruz.

Zihnimiz biz insanoğlunu, bütünüyle bize ait olan ama sonuçta onun ürettiği mükemmel kurgulara yönlendirir. İnsanı hayvandan ayıran temel özellik budur. Biz zihnimizde henüz gerçek olmayanı tasarlarız ve sonra da onu gerçekleştirmenin derdine düşeriz. Bu bir zaaf değil, aksine mükemmel farklılıktır, çünkü böylece yaşam enerjimizi de üretmiş oluruz.

Marksist saflarda ütopya kavramıyla en çok ilgilenen kuramcılardan Ernst Bloch.

Ütopya kavramı ile uğraşan kuramcılar

Yeniden ütopya kavramına dönersek; o bir fenomendir ve dolayısıyla sosyal bilimler tarafından kavramsallaştırılmaya çalışılmıştır. Bu tartışmanın odağında da ilericiler, solcular ve Marksistler bulunur. İlginç olan bir başka fenomense ütopyacı yazarların kendilerinin de bizzat bu tartışmaya katılmış olmasıdır. Onlar hem söz konusu kavram tartışmasına katılmışlar hem de eserleriyle bu yazın türünün zenginleşmesine katkıda bulunmuşlardır.

Ütopya kavramı üzerine yapılan tartışmaların odağında ilk başlarda şu tartışma vardı: ütopyalar gerçekleştirilecek şeyler midir? Bir kısmı bunu hayalci ve ütopik bulmakla birlikte çoğunluk “evet” diyor. Sonraki tartışma ise bunun nasıl gerçekleştirileceğidir. Engels’in yaptığı eleştirinin ekseninde bu vardı.

Şimdi diğer tartışma konularına geçilebilir ki kitabımızın önemli bir bölümünü bu bölüm oluşturuyor. Tartışmaların birkaç boyutu vardır.

Birincisi, ütopya nedir ve hangi tür eserleri ütopya kavramı altında toplamak gerekir?

İkincisi, ütopyanın toplumsal işlevi nedir ve hangi şartlarda ortaya çıkar?

Üçüncüsü, ütopya yazarları bunlarla neyi amaçlamaktadırlar?

Dördüncüsü, devrim ve ütopya ilişkisi nedir, ki biz de Türk Ütopyaları’nda en çok buna önem veriyoruz.

Ütopya kavramını 19. yüzyılın sonlarından itibaren yeniden ama bu kez bir başka açıdan tartışmaya açanlardan biri Alfred Doren’dir. Doren, “Özlenen Mekânlar” başlıklı özgün makalesinde, yayımlanmış belli başlı ütopik eserlerden hareketle bunları “özlenen dönemler” ve “özlenen mekânlar” olarak ikiye ayırır. Ona göre hem bu iki kavram arasına kalın bir çizgi çekilmelidir hem de her yazılan öykü, arzu, dilek ve özlem ütopya olarak kabul edilmemelidir. (5)

Engels’in eleştirisinden sonra bile sosyalist saflarda ütopya yazınına olan ilgi eksilmemiştir. Nitekim birçok sosyalist düşünür de bu yazın türünü tarihsel ve toplumsal açıdan inceleyerek tartışmaya şurasından burasından katılmışlardır.

Alman sosyal demokrasisinin önderlerinden Karl Kautsky, Vorläufer des neueren Sozialismus (6) adlı eserinde hem Ortaçağ Avrupa’sındaki ütopyacı (binyılcı) tarikatların toplumsal temellerini hem de bunların halk ayaklanmalarında oynadıkları rolleri incelemişti.

Rus devriminin önderi Lenin’in yanı sıra ve İtalyan Komünist Partisi’nin kurucusu ve teorisyeni Antonio Gramsci de bu konuya eğilmişler ve ütopyanın tarihsel rolüne dikkat çekmişlerdi. Her ne kadar Lenin ve Gramsci, teorik açıdan Engels’ten farklı bir değerlendirmede bulunmasalar da gene de onlar bu yazılarıyla ütopya kavramının sosyalist saflarda canlı kalmasına neden olmuşlardı.

Marksist saflarda ütopya kavramıyla en çok ilgilenen ve dolayısıyla en derin teorik analizler sunmuş olan isim kuşkusuz Ernst Bloch’tu. Bu tema neredeyse Bloch’un temel uğraş alanıydı ve teori dünyasına “gündüz düşleri” kavramını da sokarak, ütopyanın yaygınlaşmasını sağlamıştır. Bloch sonradan, en önemli başyapıtlarını da bu alanda verecekti. (7)

İdeoloji ve Ütopya (8) başlıklı başyapıtı ülkemizde de yayımlanan Karl Mannheim, bu konuyu sosyolojik açıdan inceleyen ve ütopya kavramına teorik bir zemin sunan öncü teorisyenlerden biridir. Bir bakıma, ütopyanın tarihsel ve toplumsal işlevi, Bloch’tan sonra en çok Mannheim tarafından açıklığa kavuşturulmuştur. Kısaca ifade etmek gerekirse Mannheim, ütopya ile ideoloji kavramları arasına kalın bir çizgi çekerek ütopyayı devrimci, ideolojiyi ise gerçekleşmiş olması nedeniyle gerici bulur.

Ütopya konusunu çeşitli disiplinler açısından inceleyen ve böylece konunun hem savaş yıllarında (1939-1945) hem de daha sonra akademik dünyada canlı kalmasını sağlayan diğer teorisyenler de şunlardır: Lewis Mumford (9), Hans Freyer (10), Martin Buber (11), Paul Tillich(12), Max Horkheimer (13), Karl R. Popper (14), Herbert Marcuse (15), David Riesman (16), Raymond Ruyer (17), Martin Schwonke (18), Fred L. Polak (19), Georges Duveau (20) ve Georg Quabbe (21).

Her ne kadar Alfred Doren, ahiret gününe yönelik beklentileri ifade eden ve esas olarak “özlenen dönemler” ile “binyılcı özlemleri” dile getiren ruhani eserleri, ütopya kapsamında değerlendirmeye karşı çıksa da, Bloch bu görüşü tümden yadsımaktaydı. Bloch’a göre bu hareketlerin dile getirdiği özlemler yadsınamaz ve bunlar özellikle ütopya kavramı kapsamında değerlendirilmelidir; çünkü bu “binyılcı” hareketler, ortaya koydukları tarihsel ayaklanmalarla ve mücadelelerle, ütopik düşünce geleneğinin canlı kalmasını sağlamışlardır. Ayrıca bu hareketlerin birçok ütopistten farklı olarak sınıfsız toplumu ifade eden kesin “yol haritaları” da vardı. (22) Bloch’a göre ortaçağda etkin olan eşitlikçi tarikatların dini söylemi, onların geriliğinin bir ifadesi değil, fakat hem geniş kitleleri aydınlatması hem de onları hâkim sınıfların denetiminden kurtarması nedeniyle devrimciydi. (23)

Ütopya üzerine Avrupa’nın belli başlı üniversitelerinde neredeyse her on yılda bir dünya çapında sempozyumlar düzenlenir. Bu tartışmalar sonradan kitaplaştırılarak akademik dünyanın hizmetine sunulur. Türkiye ne yazık ki bu tartışmaları çok geriden takip ediyor.

‘Ütopya’nın tanımı

Peki ütopya denince akla ne gelir?

Genel anlamda insanoğlu davranışlarını üç aşamalı olarak düzenler: Verili düzeni, yani mevcut olanı gözden geçirme (eleştiri); olasılıkları hesaplama ve geleceğe dair tasarılar üretme (antitez); kendini var etme ve böylece dünyayı yeniden yaratma (sentez) ya da tersi.

Mannheim ütopyayı, “var olanın aşılması” olarak nitelendirir. Ona göre insanoğlu önce “ütopik bilince” sahiptir. Bu, “varlığı çevreleyen durumla özdeş olmamaktır”. Ayrıca o bir adım daha ileri giderek, “gerçekliği aşmaya yönelik irade beyanında bulunan ve bununla da yetinmeyerek ‘var olan düzeni’ kısmen veya tümden parçalamayı amaç edinen eylemleri ortaya koyan eserleri” ütopya olarak nitelendirir. (24) Demek ki Mannheim’e göre, mevcut durumla çatışık olan, onu kısmen ya da tümden aşmayı amaçlayan ve gelecek özlemleri ifade eden eserler genel anlamda ütopya olarak nitelendirilebilir. Ancak Mannheim laik olmayan eserleri bu kategoride değerlendirmez.

Farklı anlamlandırmalarda görüleceği gibi ütopyanın kesin bir tanımı yapılamamaktadır; buna rağmen farklı teorik itirazları da dikkate alan ve bizim de katıldığımız ortak bir tanım geliştirilebilir.

Yeniden toparlarsak:

1) Ütopyalar, verili düzeni, mevcut şartları ve alışılmış olanı eleştiren; bir şeyin düzgün gitmediğini gösteren, ancak aynı zamanda eleştirilerini şahıslar üzerinde değil, fakat sistem üzerinde yoğunlaştıran edebi metinlerdir.

“Ütopya, eleştirel karışıklıktır.” (25)

Ütopyalar sadece bir şeyin düzgün gitmediğini göstermekle kalmazlar, aynı zamanda farklı bir dünyanın yaratılabileceğini de vaaz ederler. Eserlerin hacmi, biçimi ve üslubu kavramsallaştırmada ikincil bir rol oynar. İşin esası bu metinlerin içerdikleri eleştirel potansiyeldir ve bunların verili düzenin sınırlarını parçalayıp parçalamadıklarıdır.

2) Ütopyalar, tarihin belli dönemlerinde sağanak gibi ortaya çıkarlar.  Uzun süreli ahlaki, siyasi, düşünsel, toplumsal ve ekonomik krizler, ütopyaların mayalanmasını hızlandıran etkenlerdir. Bu sürede ütopyalar, toplumlara “bir şeylerin düzgün gitmediği” duygusunu hissettirirler. Ütopyanın ufkunda “alternatif bir uyum ve mutlu dünya portresi” sunulur; bu ufuk, mevcut düzeni ve gerçekliği parçalayan ve onu aşan bir potansiyele sahiptir. Yansıttığı dünya henüz mevcut değildir; ancak okura, onun eninde sonunda gerçekleşeceği hissini verir. Mevcut düzenin eleştirisi üzerine inşa edilen ütopya, okura, gelecekteki muhtemel dünya için mücadele edilmesi veya en azından bu yönde bir çaba gösterilmesi gerektiğini hatırlatır. Yani bir bakıma ütopya okura, harekete geçmesi için kılavuzluk görevi de yapar.

İnsanlık tarihi incelendiğinde görülecektir ki büyük kriz dönemleri aynı zamanda ütopyaların da yazıldığı, siyasi manifestoların ilan edildiği dönemlerdir. Türk ve İslami coğrafyanın tarihi de bunu kanıtlar.

Hem 11. yüzyıl hem 14. ve 16. yüzyıl hem de 19. yüzyıl Osmanlı tarihi bu savı doğrular. Bu dönemler aynı zamanda büyük köylü isyanlarının ve devrimci oluşumların yoğunlaştığı dönemlerdir de.

3) Ütopyalar, çoğunlukla toplumsal krizlere bir yanıt olarak ortaya çıkar ve toplumların dönüşümünü hızlandırırlar. Mevcut düzenin alternatifi olarak yansıtılan karşıt dünya, aynı zamanda yaratıcısının gözünde en iyi dünyadır da. Karşılaştırma yoluyla okur, hangi dünyanın daha iyi olduğuna karar verme olanaklarına sahip olacaktır. Mevcut düzene yönelik güven ve inançları sarsan eser, aynı zamanda henüz mevcutta olmayan, ancak kurulması muhtemel olan “daha iyi dünyanın” kabul görmesini de sağlamış olacaktır.

Gerçi tasarlanmış yeni dünya, sonuçta zihinlerde yaratılmış bir dünyadır; ancak kurmaca öylesine akıllıca işlenmiştir ki, o, “eski ile yeninin kıyasında” zaferini ilan edecektir. Verilmek istenen mesaj çok açıktır: Krize yuvarlanmış eski ve köhnemiş dünya artık aşılmalıdır.

Uygarlıkların gelişimini toplumbilim açısından inceleyen sosyolog Norbert Elias, “olası fantastik dünyalara ilişkin çizilen eskizlerin, toplumların yön bulmasında önemli bir işlev gördüklerini” saptamaktadır. Yazarlar, fantastik dünyalara ilişkin çizdikleri tablolarla toplumların hangi sorunlarının nasıl çözülmesi (özlemler) gerektiğine dair görüşlerini dile getirirler ve “bunlar bazı grup ve çevrelerin yön bulmasında veya geleceklerinin planlanmasında önemli roller üstlenirler.” (26)

Tarihte görüldüğü gibi ütopyalar, sadece eleştirmekle kalmazlar, aynı zamanda fantastik ve masalımsı öykülerle toplumları aydınlatır ve böylece insanların özgürleşmesine önayak olurlar. Bunlar tabii ki keyif vererek eğlendirirler, ama en çok da düşündürür ve yönlendirirler.

Ütopyanın sorgulayan, sarsan ve aydınlatan bir işlev gördüğü, insanlık tarihinin her önemli dönemecinde yeniden ve yeniden kanıtlanmıştır. MÖ 5. ve 4. yüzyıllarda da bu böyleydi. Aristoteles de Politika başlıklı kitabında antikçağın büyük ütopya yazarlarının bazılarından (Hippodamos, Phaleas, Zenon, Diojen, Platon vs.) söz etmektedir. Aynı durumu İslami devrimin ardından gelen krizde de görüyoruz. 10. yüzyıldan itibaren krize giren İslam uygarlığı döneminde, hem önemli eşitlikçi-ütopik hareketler doğmuş hem de özgürlük ve eşitlik özlemlerini dile getiren mükemmel toplum tasarıları ortaya atılmıştır. Buna benzer bir durumu, gene 16. yüzyıldan itibaren Avrupa’da da görüyoruz. İnsanlık, Rönesans ve Aydınlanma döneminde tarihin en gelişmiş ütopik eserlerini yaratmıştır. (27)

Ütopyalar sadece eleştirmekle ve alternatif bir dünya sunmakla da kalmazlar; aynı zamanda hem dolaylı olarak kitlelerin örgütlenmesine yol açarlar hem de grupların kolektif etkinlerini biçimlendiren ve düzenleyen bir rol üstlenirler.

Ütopya-devrim ilişkisi

– Kitabın temel tezlerinden biri ütopya-devrim ilişkisi üzerine. Sen de zaten Türkiye Devriminin süreci (Tanzimat’tan Cumhuriyete) içinde ütopya yazınını incelemişsin. Bu ilişkiyi farklı örneklerle de açabilir misin? Devrimci dönemlerde ufukların sınırları daha mı genişliyor?

– Ütopyanın devrimle olan ilişkisini iki düzlemde ele alabiliriz. Birincisi ütopyalar esas olarak devrimci krizler döneminde yazılıyor ki bunu yukarıda önemli ölçüde yanıtladık. Bu çok normal, çünkü “başka bir dünya” arayışı ütopyanın başat konusudur. Örneğin Namık Kemal’in ünlü ütopyası Rüya’nın, 1908 Jön-Türk devrimini gerçekleştiren kadrolarca gizliden gizliye okunduğunu ve yasaklanan eserin elden ele dolaştığını anılardan okuyoruz. İkincisi de ütopya yazarları eserlerini hayata geçirmek için bizzat devrimlerde roller alıyorlar. Yani sıradan bir yazarın ötesine geçerek, devrimci misyonlar da üstleniyorlar.

Kitabımızda devrim ve ütopya ilişkisi kanıtlanabilir mi diye de bir tartışma sürdürüyoruz.

Ütopyaların devrimlerle doğrudan bir ilişki içinde olup olmadıkları konusu, toplumbilimciler için her daim bir bilmeceydi. Aynı şekilde bu her iki fenomenin birbirine ilişkin duruşunun ne olduğu ve bunların birbirilerinin varlık nedeni olup olmadığı da.

Güneş Ülkesi adlı ünlü ütopyanın yazarı Tommaso Campanella, tasarısında öngördüğü sosyal adaleti Kalabriya’da gerçekleştirmek üzere ayaklanma planladı, ancak yakalanarak 27 yıl zindana atıldı.

Şunu çok açık bir şekilde söyleyebiliriz ki ütopya ve devrim arasında, ütopya yazarlarıyla devrimler arasında organik bir ilişki hep olmuştur. Her ütopya yazarı doğal olarak “eski ve köhnemiş” dünyanın değişmesini ve onun yerine “özgür ve adil bir toplumun” kurulmasını arzulamışlardır. Tabii ki ütopya metinleri siyasi manifestolar değildir, ancak bunlar gene de yazıldıkları dönemin en radikal siyasi metinleridir. Peki devrimler döneminde siyasi ufuk daha mı genişliyor. Kesinlikle öyle. Bakın bunu da iki farklı açıdan ele alabiliriz. Hem krizler döneminde ortaya çıkan siyasi metinlerin içeriğinde bir radikalleşme görülmektedir hem de devrimci atılımlar döneminde kitleler daha bir radikalleşmektedir.

Devrimci atılımlar döneminde kitleler, kısa bir zaman dilimini kapsasa bile siyasi manifestoların ötesine geçen pratikler hayata geçiriyorlar. Devrimlerin karakteristik özelliklerini inceleyen Marx ve Engels’i de bu fenomen meşgul etmiş. Onlar da kitlelerin neden beklenenden daha ötesine geçtiklerinin diyalektiğini sorgulamışlar. Bu tamamen kitle hareketlerinin, dolayısıyla maddenin sinerjisiyle alakalı. Devrimler tarihi incelendiğinde görülecektir ki kitle ayaklanmaları ve devrimler genel olarak üç aşamadan geçmektedirler. Birinci aşamada geniş halk yığınlarının sempatisini kazanan şiarlar (özgürlük, adalet, ekmek, barış, iş vs) öne çıkmaktadır; ikinci aşamada en radikal görüşlerin ifade edildikleri bir süreç yaşanmaktadır (doğrudan demokrasi, eşitlik, malların ortaklığı, komünizm, dinsizlik vs); üçüncü aşamada da devrimler kısmi bir yorgunluk yaşamakta ve en geniş kitlelerin özlemlerini ifade eden daha orta yolcu, dolayısıyla daha gerçekçi bir hatta demirlemektedir. Demirlerken de doğal olarak tutuculaşmaktadır.

Yeniden ütopyalara dönersek: bu metinler devrimci bilincin oluşmasında hep olağanüstü roller oynamışlar. Onlar sadece yeni dünyalara işaret etmekle kalmamışlar, aynı zamanda devrimci romantizmi de aşılamışlar. Nitekim insanoğlunun yazılı tarihi incelendiğinde bunun böyle olduğu anlaşılacaktır.

Sadece şu olgulara dikkat çekmek bile meseleyi aydınlatmaya yetiyor.

– Platon ve öğrencileri, mükemmel toplumu gerçekleştirmek için İtalya’nın Sürakuza kentinde siyasi bir komplo girişiminde bulunmuşlardı, ki bu girişim Platon’u neredeyse kellesinden ediyordu. (28)

– MÖ. 130 yılında Bergama’da, hükümdar Attalos’un evlilik dışı doğan oğlu Aristonikos, ülkesini Romalılara karşı cansiperane bir şekilde savunmuştu. Jambulos’un kaleme aldığı “Güneş Adaları”ndan esinlenen Aristonikos, yanına köleleri ve zanaatkârları da alarak “Güneş Ülkesi”ni kurmaya girişmişti. (29)

– Ünlü Selçuklu veziri Nizam-ül Mülk Siyasetname adlı ünlü eserinde Kızılbaşların, Zındıkların ve ateistlerin öğretilerinden ve eylemlerinden söz eder. Bunların siyasi ayaklanmalarla mevcut düzeni bozduklarını, alışılagelmiş dini öğretileri tersyüz ettiklerini belirtir. Bahse konu çevre Basralı Zencilerdir ve Karmatilerdir, Babekiler ve Hürremcilerdir.

– Joachim de Fiori’nin görüşleri (30) sadece Rönesans’ın peygamberlerini değil, aynı zamanda Reform döneminde ayaklanan köylüleri de kuvvetle etkilemişti. (31)

Güneş Ülkesi adlı ünlü ütopyanın yazarı Tommaso Campanella, tasarısında öngördüğü sosyal adaleti Kalabriya’da gerçekleştirmek üzere ayaklanma planlayacaktı, ancak komplonun açığa çıkması üzerine yakalanarak 27 yıl zindana atılacaktır. (32)

– 16. 18. ve 19. yüzyılın Fransız ve İngiliz ütopik sosyalistlerinin hemen hemen hepsi çeşitli eserlerde dile getirdikleri görüş ve tasarılarını hayata geçirmek için birçok girişimde bulunacaklardı. Bunların en başında da Cabet ve Owen gelir. Bunlar Amerika’da eşitlikçi komünler kuracaklar, ancak bütün bu iyi niyetli girişimler hüsranla sonuçlanacaktı. (33)

– 17. 18. ve 19. yüzyıl Amerika’sında kurulan 1970 eşitlikçi komünün fikir babası, Avrupalı ütopistler ve sosyalist muhaliflerdi. (34)

Ütopik eserlerle ilgili ilk teorik metinlerden birini kaleme alan Andreas Voigt da, ütopyaların devrimci girişimlerle sıkı bir ilişki içinde olduklarını belirtmektedir. Sosyal Ütopyalar başlıklı ünlü eserinde, “tarihte düzenli aralıklarla ortaya çıkan bu mükemmel tasarılar insanlar üzerinde öylesine etkili olabilirler ki, bunlar bir andan sonra siyasi eylemler üzerinden gelişmeleri belirleyebilir” (35) demektedir. Hatta “bunlar öylesine bir işlev görebilirler ki, bütün bir çağ bile bunlar tarafından belirlenebilir.” (36)

Bizim tarihimize baktığımızda da böyle olduğunu rahatlıkla görebiliyoruz.

-1876’daki 1. Meşrutiyet’in liderlerinden Ziya Paşa ve Namık Kemal, aynı zamanda Tanzimat’tan sonra kaleme alınan ilk ütopyaların da yazarlarıdır. Rüya ve Görülmüş Bir Rüyadır adıyla yayımlanan bu ütopyalar ilk kez Türk Ütopyaları adlı kitabımızda günümüz Türkçesine aktarılarak bilim camiasının hizmetine sunuldu. Her iki aydın da Meşrutiyet’ten kısa bir süre sonra sürgüne gönderilmiş, Mithat Paşa ise Tayf’ta boğdurulmuştur.

– Aynı durum 1908 Jön-Türk Devrimi için de geçerlidir. İttihat ve Terakki Partisi’nin Merkez Umumi kadrosundan olan İsmail Gaspıralı iki muhteşem ütopya eseri kaleme almıştır. Biri “Kadınlar Ülkesi” diğeri ise “Darürrühat Müslümanları”dır. Gaspıralı, 1914 yılında hayata gözlerini kapayana kadar aydınlanmacı olarak kaldı.  O hem Türkçüydü hem de halkçı. Aynı şekilde devrimin militan kadrolarından olan Hüseyin Cahit Yalçın dönemin en hoş ütopyalarından biri olan “Hayatı Muhayyel”i yazmıştır. O, 31 Mart gerici ayaklanmasında tarumar edilen Tanin gazetesinin de sahibidir. Aynı günlerde gericiler onun yerine bir başka milletvekili yanlışlıkla linç etmişlerdir.

– Kılıçzade Hakkı, Abdullah Cevdet, Müfide Tek, Ethem Nejat, Halide Edip, Yakup Kadri ve diğer ütopya yazarları için de aynı durum söz konusudur. Bu yazarlar sadece edebi eserler kaleme almamışlar aynı zamanda hem devrimlerin gerçekleşmesinde hem de sonradan devrimlerin kökleşmesinde aktif bir çaba göstermişlerdir. Bahsettiğimiz ütopyaların en önemlilerini ve günümüz Türkçesine aktarılmamış olanların tamamını kitabımızın belgeler kısmına aldık. İsteyen bunların tamamını oradan okuyabilir.

Egemen sınıfların ütopyaları

– Peki, egemen sınıfların da ütopyaları yok mu?

– Olmaz olur mu? Her egemen sınıf, hem iktidara gelmezden önce hem de sonra yeni bir dünya kurma vaadiyle güç toplar. Bu soruyu iki düzlemle yanıtlamakta fayda var. Birincisi her devrimci hareket, halkın birikmiş özlemlerine yanıt veren yeni programlarla güç toplar ve iktidara gelir. Sonra yerleşik hale gelirken tutuculaşır, halkın özlemlerinden ve ihtiyaçlarından kopar ve zamanla gericileşir. Bu, maddenin diyalektiğine uygundur. İkincisi ise devrimci olmadığı halde iktidara gelen yeni bir hareketin durumudur. Bunlar da halka bir ütopya sunmak zorundadırlar. Ya mevcut özlemleri manipülasyon yoluyla kendine mal eder ya da yeni bir dünya vaadiyle ortaya çıkarak kendi ideolojisini temellendirir, toplum içinde hegemonyasını kurar ve taraftar toplar.

İnsanlık tarihinin en lanetli iktidarlarından biri olan Nazi iktidarı bile Alman milletini “3. Reich” adı verilen Roma-Cermen İmparatorluğu hayaliyle büyülemişti. Hitler’i sadece başıbozuklar, işsizler, ipsiz sapsızlar desteklemedi, fakat zamanla Alman milletinin en gözde bilimadamları, filozofları ve aydınları da destekledi. Bunu da faşist ütopyasıyla becerdi. Hitler 1930’larda Almanlara, ama sadece onların faydalanacakları yeni bir uygarlık vaat ediyordu. O Alman milletinin en geniş desteğini alabilmek için onlara, ama sadece Ari ırkından olanlara, özgürlük-eşitlik ve kardeşlik vaat ediyordu. Onun tekelci Alman burjuvazisinin en saldırgan ve en gerici siyasi kanadını oluşturması bu gerçeği değiştirmiyor. Hitler Almanya’sı Almanlara sadece iş ve ekmek vermedi aynı zamanda onlara yeni bir aile tablosu, huzurlu bir köy yaşantısı, yeni bir insan tipi ve yeni bir millet olma özlemi sundu.

Bugünün Türkiye’sine bakalım? AKP iktidarı da bütün kokuşmuşluğuna, yozluğuna ve gericiliğine rağmen demagojiye başvurarak yeni insan, yeni aile, yeni Türkiye diye ortaya çıkmıyor mu?

ABD’de Obama da iktidara gelirken yeni bir başlangıç yapacağını, yoksullar, Latinler, Zenciler ve evsizler için yeni bir dönemin kapısını aralayacağını vaat etmedi mi? Seçim sloganı “Yes we can” değil miydi?

Bütün egemenlerin başvurduğu temel şiar “birlik ve dirliktir”. Bu, kim olursa olsun, herkesin korunacağının ve mutlu bir yaşam süreceğinin vaadidir.

Türklerin ütopyası olamaz mı?

– Aslında ütopya yazını bağlamında Türk Modernleşmesinin tarihini yazdığın da söylenebilir. Türk Modernleşmesinin güdük olduğu yolunda tezler var. Bunlar “Türklerin ütopyası yok” söylemiyle birleşiyor mu? Türk Modernleşme sürecinin zaman ve mekân olarak Batı Modernleşmesinden farklı yönleri (anti-emperyalizm, sosyalizmden etkilenme vb.) ütopya yazını örneklerine yansıyor mu?

– Evet, Türk ütopyalarının tarihi aynı zamanda Türk modernleşmesinin de tarihidir. Bunları birbirinden ayırmak mümkün değildir. Her ütopya yeni bir dünya vaat ederken doğal olarak mevcut uygarlık birikimine başvurur. 1900’lü yıllarda uygarlık birikiminin doruğu Avrupa’ydı, ama aynı zamanda çürüyen Avrupa. Zaman zaman Avrupa’nın çürümüşlüğünden söz edilir. Bu doğrudur, ama çürüyen şey aynı zamanda hâlâ en ileri olan şeydir de.

Türk modernleşmesi ne yazık ki emperyalizmin dorukta olduğu, en güçlü ve en gelişmiş döneminde ortaya çıktı. Bu nedenle de gelişmesi sınırlı kaldı. Eskiden 17. ve 18. yüzyıllarda, tekellerin henüz oluşmadığı, dünyanın tekelci kapitalizm tarafından bütünüyle ele geçirilmediği, yani dünyada merkez ve çevre ülkeler ayrımının bütün katılığıyla oluşmadığı dönemde kapitalist sistem içinde kalarak gelişme olanakları yakalamak mümkündü. Ama bizim açımızdan bu tren 20. yüzyılın başlarından itibaren esas olarak kaçtı. Nitekim 20. yüzyılın siyasi tarihi de bunu kanıtlıyor. Gelişmekte ülkeler içinde hamle yapan ülkelere bakıldığında görülecektir ki bunlar, esas olarak sosyalist gelişme modelini benimseyen ülkelerdir (Rusya, Çin, Kore, Vietnam). 1960’lı yıllarda ortaya çıkan ulusal kurtuluş hareketleri, yeniden emperyalist merkezlerin güdümüne girerek tarihsel misyonlarını tükettiler. Bunu görmek için çevremize bakmak yeterlidir.

“Türklerin ütopyası yoktur” diyenlerin başvurdukları temel tez, Türkiye’nin modernleşmeyi beceremediği ve her şeyi Batı’dan aktarma yoluyla edindiğidir. Birincisi Türkiye’nin modernleşmede güdük kalması Türklerin ütopya yazamayacaklarının kanıtı olamaz. Her ütopya, her ne kadar fantezinin sınırları olmasa da gene de içinden çıktığı toplumun verileri ve özlemleriyle sınırlıdır. Türk ütopyalarının durumu da böyledir. 18. ve 19. yüzyıl Türkiye’sinin sorunları ve özlemleri bağımsızlık, cumhuriyet ve halkçılık olarak ifade edeceğimiz demokrasiydi. Bunların gerçekleşmesi Türkiye’nin gelişmesinin önünü açacaktı ki ütopyalar da bunlara vurgu yapıyorlar. Namık Kemal’in ütopyasında “herkesin kendi padişahı olduğu” güçlü bir sosyalist söylem vardır. Hüseyin Cahit’in “Hayatı Muhayyel”inde özgürlük, eşitlik ve kardeşlik ülküsü hüküm sürmektedir. Gaspıralı’nın ütopyalarında toplumsal geriliklerimiz gündemdedir. 1915’ten sonra yazılmış ütopyalarda emperyalizmden kurtuluş, Türklerin birliği ve ülkelerinin geleceği söz konusudur. Çünkü ellerindeki son Anadolu topraklarını da kaybetmekle yüz yüzedirler.

1. Meşrutiyet’in liderlerinden Ziya Paşa (üstte) ve Namık Kemal (altta), aynı zamanda Tanzimat’tan sonra kaleme alınan ilk ütopyaların da yazarlarıdır.

Türk ütopyalarının, eğer tarihe tarihsel materyalist olarak yaklaşırsanız, Avrupa’da yazılmış ütopyalardan özde hiçbir farkı yoktur. Ne demektir bu? Tarihe zaman dışından, yani gelişmenin somut olanaklarını ve olasılıklarını dikkate almaksızın bakarsanız, yanılırsınız. Böyle bakarsanız başta Türkler olmak üzere günümüzün bütün insanlığını lanetleyebilir ve tarihin çöp sepetine atabilirsiniz. Emperyalist merkezler bugün açısından bakılınca gelişmenin dinamizmini tekellerinde tutuyorlar, ama insanlık tarihini yüzlerce, binlerce yıllık süreçler içinde değerlendirince bunun geçici bir durum olması gerektiğini anlarız.

Çin örneğine bakalım. 17. ve 18. yüzyılın Çin’i dünyanın en gelişmiş ülkesiydi. 18. yüzyılın ünlü iktisatçısı Adam Smith de bunu böyle görürdü. Ama sonra gelişen kapitalist-emperyalist ülkeler onu önce cendereye aldı, sonra sömürdü ve insanlarını açlığa mahkûm etti. Avrupa merkezci bir bakış açısıyla bakınca 1900’lerin Çin’i tam bir insanlık yüzkarasıydı. Çinliler kendi ülkelerinde yabancıların kölesi durumundaydı ve çöpçüler sabah saatlerinde açlıktan ölen Çinlilerin cesetlerini topluyorlardı.  Ama sonra önce 1911 devrimiyle silkindi ve kendine geldi, sonra 1949 devrimiyle ayağa kalktı ve şimdi dünyanın her alanda gelişme motoru haline geldi. Sadece üretimde değil, bilimde de öyle. Sanat ve edebiyatta da büyük bir gelişme gösteriyor ki bunu önümüzde 10 yıl içinde daha net göreceğiz.

Yeniden soruya dönersek; Thomas More ütopyasında o dönemin Avrupa’sının sorunlarını ele almıştı. O dönemde Avrupa’da dinler savaşı vardı ve o ütopyasında herkesin dinine saygı gösterilmesini yazdı. İngiltere’de koyun üretimini teşvik etmek için köylülerin meralarına el konuyordu, çünkü yeni gelişmekte olan burjuvazinin atölyeleri, koyun yünlerine ihtiyaç duyuyordu. Bu nedenle Ütopya’da mal-mülk ortaklığı vardır. 19. yüzyıla geldiğimizde ne görüyoruz? Kentlerin varoşlarına tıkılmış milyonlarca işçi ve onların konumlarından kaynaklanan kentin sorunlarını. 19. yüzyılın ütopik sosyalistleri ise bu sorunları aşmak için ütopyalar tasarladılar. Ütopyalarında yeni kentler, yeni üretim modelleri, yeni toplumsal üretim ve bölüşüm ilişkileri tasarladılar. Bu nedenle de 20. yüzyılın ütopyaları hem daha özgürlükçüdür hem de daha karamsar. Yani her dönemin ütopyası kendi toplumsal ufkuyla sınırlıdır. Avrupa bizden daha gelişkin olunca bir kısım Tanzimat aydınımız da hemen yazılarında ve konuşmalarında geriliğimizden dem vurmaya girişmektedir. Bu bizim sınırlılığımızdır, ama kesinlikle ütopya yazamayacağımızın ifadesi olamaz.

Türk ütopyaları içinde yazılmış en gelişkin eser kuşkusuz Yakup Kadri’nin Ankara’sıdır. Bunu başka bir zaman daha etraflıca değerlendirmek gerekir.

Eski Türklerde ütopya

– Türklerin tarihinde daha da geçmişe gidersek, Osmanlı döneminde, Orta Asya destanları ve masallarında ütopya izlerine rastlanabilir mi? Bu konuyu da çalışmayı hedefliyor musun?

– Her ne kadar Osmanlı aydınları, modern ütopya geleneğiyle 19. yüzyılın ortalarından itibaren tanışıyor olsa da, tarihimizin derinliklerinden gelen ütopik ve fantastik eserlerle pek haşır neşirdiler. Dede Korkut Hikâyeleri, Bin Bir Gece Masalları, Farabi’nin Faziletli Devlet’i, Kutadgu Bilig, Orhun Yazıtları, Battal Gazi Destanları, diğer hikâye ve söylenceler; Mevlana’nın ve Yunus Emre’nin ütopik şiirleri; Alevi kitlelerin “Rıza Şehri” ve tabii ki Simavnalı Bedreddin’in gelecek toplum tasarısı, bunların bazılarıydı.

Ayrıca Nizam-ül Mülk’ün ünlü Siyasetname’si (37) bir dizi eşitlikçi çevrelerden, hareketlerden ve isyancılardan söz eder.

Tarihsel olguların da ortaya koyduğu gibi, her yeni toplumsal hamle ütopik hedefler içeren efsanelerle ifade olunmaktadır. Orta Asya’nın sorunu kavimleri bir çatı altında toplamak, “birlik ve dirliği sağlamaktı”. Örneğin, Orta Asya’daki Orhun Yazıtları’nı gözden geçirdiğimizde Türklerin, 9. yüzyılda devrimci bir hamle gerçekleştirdiklerini ve geleceğe dair eşitlikçi tasarılar öngördüklerini görürüz. (38)

Devletlerin oluşum süreci aynı zamanda toplumların sıçrama dönemidir de. Siyaset, felsefe ve edebiyat da bu süreçlerde ataklar yapar. Sanırım bundan sonra Türklerin 9. yüzyıldan başlayarak Osmanlı dönemine kadarki sürecini ütopyalar ekseninde yeniden gözden geçirmeliyiz. Bu konuda belli bir mesafe aldık, ama bu henüz yeterli değildir.

Doğu toplumlarında ütopya

– Genel anlamda Doğu toplumlarında sınıf mücadelesinin olmadığı, bunların durağan toplumlar olduğu, devlet etkisinin baskın olduğu iddia edilir. Bu konuda ne diyorsun? Doğu’da ütopya yok mu? Çalışmanı Doğu toplumlarına doğru genişletmek istemez misin?

– Doğu toplumlarının despotik bir tarzda yönetildiği, bu toplumların sınıflara bölünerek toplumsal ayrışmaya uğramadıkları ve bu nedenle de siyaset, felsefe ve ekonomik alanda durağan oldukları, devrimci bir gelenek yaratamadığı tezleri Avrupa’nın merkezlerinde ve dolayısıyla bizim akademik dünyamızda da pek yaygındır. Ama bunlar doğru değildir. Uygarlıklar birbirinden farklı yollar izleyebilirler. Her toplum bir başka toplumun ayak izinden yürümek zorunda değildir. Bırakalım ilkel komünal toplumların yapılanışını, kölelik sistemi bile Avrupa’nın birçok ülkesinde farklı biçimlerde ortay çıkmıştır. Cermen toplumlarının büyük bir kısmı köleliği yaygın olarak yaşamamıştır. Çünkü köle emeğine ihtiyaç duyacağı bir süreçten geçmemiştir.

Doğu toplumlarının ve özellikle de Osmanlı toplumunun kendi içinde bölünmediği teorisi kısmen geçen yüzyılın başlarında Kemalist aydınlar arasında da pek revaçtaydı. Aynı anlayış Rus devrimcileri arasında da pek yaygındı. Bunun nedeni hem Rus hem de Osmanlı toplumlarının kapitalizmle geç bir süreçte tanışmış olmasıdır. Rusya’da 19. yüzyılın başlarından itibaren ortaya çıkan halkçı akım (Narodnikler) toplumsal aşama atlayarak, yani köylülüğe dayanarak sınıfsız topluma geçmeyi öngördü. Aynı anlayış bizim Kemalist-halkçı gelenekte de görülmüştü, ama bunlar yanlış teorik anlayışlardan kaynaklanıyordu.

Doğu toplumları ki bunların başında Osmanlı, Rus, Hint ve Çin toplumları gelir, kendi içinde kısmi bir ayrışmaya uğramış belli kent merkezlerinde kendi burjuvalarını da yaratmıştı. Gerçi emperyalist sömürü ve talan 19. yüzyılın başından itibaren bu ayrışmayı Çin, Osmanlı ve Hindistan’da kösteklemişti. Ama gene de bu ülkelerde sınıf mücadelesi geleneği köklüdür. Çin tarihi, bir bakıma büyük kitlesel sınıf mücadeleleri tarihidir. 2000 yıllık süreçte en az on tane büyük köylü isyanı ve bunu takip eden hanedanlık değişimi söz konusu olmuştur. Şu son 200 yıllık Çin tarihi incelendiğinde bile bu olgu en belirgin şekliyle karşımıza çıkar. Köylü isyan geleneği Çin toplumunun en karakteristik özelliğidir. Aynı şeyi Hindistan’da görmek mümkündür, ama bu gerçeğin yazılı metinleri ancak son 50 yılda ortaya çıkarılmıştır. Sovyet tarihçilerinin bu konuda esaslı çalışmaları vardır.

Peki, doğu toplumlarının ütopyaları yok mu? Olmaz olur mu? Çin’de eşitlikçi hareketler üzerine kapsamlı araştırmalar vardır. Rusya’da köylülerin eşitlikçi komünleri bulunmaktaydı. İslam âlemi 9. yüzyıldan itibaren birçok eşitlikçi harekelerin felsefi metinlerine ve köylü isyanlarına şahit olmuştur. Çinli Me-ti ve Lao-tse gibi düşünürler dünya çapında kabul gören barışsever ve eşitlikçi filozoflardır. Bu konuda araştırma yapmak isteyenlere, geçen yıl hazırladığım ve Yordam Kitap’tan çıkan Dünyayı Değiştiren Düşünürler adlı kitabımı anımsatmak isterim.

Ancak bu alanda yapılanların yeterli olmadığı açıktır. Bu türden araştırmalarda önemli olan neyin nerede araştırılmasının saptanmasıdır. Kendi adıma bunu kısmen yaptım ve şimdi görev bu alana ciddi bir şekilde yoğunlaşmaktır. Sanırım önümüzdeki yıllarda buraya daha fazla zaman ayıracağım.

Dipnotlar

1) E. Phillips, Visionen und Utopie, Eco Ver., Köln, 1999, s.18.

2) H. Uhlig, Die Sumerer -Ein Volk am Anfang der Geschichte, Gondrom Ver., Bindlach, 1993, s.37-39.

3) S. N. Kramer, Tarih Sümer’de Başlar, Kabalcı Yay., İstanbul 1992, s.133-134.

4) S. N. Kramer, age, s.133-134.

5) Alfred Doren, Wunschräume, s.126 vd.

6) Karl Kautsky, Vorläufer des neueren Sozialismus, Bd. I, II, Berlin, 1947.

7) Ernst Bloch, Das Prinzip Hoffnung, Bd. III, Suhrkamp Ver., Frankfurt, 1976.

8) Karl Mannheim, İdeoloji ve Ütopya, Çev. Mehmet Okyayuz, Epos Yay., Ankara, 2004; Mannheim, Ideologie und Utopie4, Verlag Schulte-Bulmke, Frankfurt, 1965.

9) Lewis Mumford, The Story of Utopias, New York, 1922.

10) Hans Freyer, Die Politische Insel, Wien, 2000.

11) Martin Buber, Der Utopische Sozialismus, Köln, 1967.

12) Paul Tillich, Gesammelten Werke, Bd. V, Stuttgart, 1963.

13) Max  Horkheimer, Die Utopie, Neusüss, Utopie, s.178-193.

14) Karl R. Popper, Utopie und Gewalt, Neusüss, Utopie, Frankfurt, 1986, s.313-327.

15) Herbert Marcuse, Phantasie und Utopie, Triebstruktur und Gesellschaft, Frankfurt, 1973, s.140 vd.

16) David Riesman, Utopisches Denken in Amerika, Neusüss, Utopie, Frankfurt, 1986, s.327-339.

17) Raymond Ruyer, Die utopische Methode, Neusüss, Utopie, Frankfurt, 1986, s.339-361.

18) Martin Schwonke, Die Utopie, Neusüss, Utopie, Frankfurt, 1986, s.235-263.

19) Fred L. Polak, Die Utopie, Frank Emanuel, Utopias und Utopian Thought, London, 1973.

20) Georges Duveau, Die Utopie, Neusüss, Utopie, Frankfurt, 1986, s.399-425.

21) Georg Quabbe, Neusüss, Utopie Frankfurt, 1986, s.286-299.

22) Bloch, Das Prinzip Hoffnung, Bd. II, s.555 vd.

23) Bloch, Freiheit und Ordnung, Reclam Jun. Ver., Leipzig, 1985, s.51.

24) K. Mannheim, Ideologie, s.169.

25) Neusüss, Utopie, s.108.

26) Aktaran ve yorumlayan R. Kilminster, Zur Utopiediskussion aus soziologischer Sicht, Voßkamp, Utopie, Bd.I., s.70.

27) Daha ayrıntılı bilgi için bkz. Sadık Usta, Platon’dan Jambulos’a, (Sunuş bölümü).

28) Helmut Berve, Antikçağ Üzerine Altı Konferans, İst. Ün. Ed. Fak. Konferansları, İstanbul, 1958, s.70.

29) R. Günther/R. Müller, Das Goldene Zeitalter, Leipzig, 1988, s.88. Ayrıca bkz. R. Günther, Der Klassencharakter der sozialen Utopie in Rom in den letzten zwei Jahrhunderten v. u. Z., Leipzig, 1961.

30) 12. ve 13. yüzyıllar arasında yaşamış olan Joachim de Fiori, Kilise’nin de ortak olduğu baskı ve zulüm düzenine karşı çıkan ilk keşişlerdendi. O, İsa’nın ve havarilerinin ilk Hıristiyan cemaatine dayanarak, yoksulların eşitlik ve özgürlük özlemlerini haklı bulmuştu. Bunun için Batı dünyasında ilk teorik zemini sunan da o olmuştu. Görüşleri, eşitlikçi Hıristiyan tarikatlarını güçlü bir şekilde etkilemişti. Özellikle de Asya’nın eşitlikçi Müslüman dervişleri gibi zenginleri lanetleyen, yoksulluk içinde ve kanaatkârlıkla yaşamayı vaaz eden gezgin keşişler, de Fiori’nin militan savunucuları olmuşlardı. Fiori’ye  göre, insanlık tarihi üç ana aşamadan ibaretti. Birincisinde Tanrının yasaları olan Eski Ahit, ikincisinde Tanrının oğlunun yasaları olan Yeni Ahit ve üçüncüsündeyse kutsal ruhun yasaları olan eşitlik ve adalet düzeni hüküm sürecekti. İnsanlık, bunun arifesinde bulunuyordu. Artık devlet ve Kilise’yi kötülüklerinden temizlemek de gerekmezdi; çünkü onlar “Üçüncü Binyıl” düzeninin kurulmasıyla nasıl olsa ortadan kalkacaktılar. De Fiori, Kalabriyalıydı ve Güneş Ülkesi adlı ütopyanın yazarı ve hemşehrisi olan keşiş Campanella’yı da çok etkilemişti. Ayrıca Fiori’nin uygarlıkları aşamalara ayıran görüşleri, 14. yüzyıldan 19. yüzyıla kadarki süreçte ortaya çıkan bütün eşitlikçi ve halkçı programlara zemin oluşturacaktı.

31) H. Karasek, Die Kommune der Wiedertäufer, Berlin, 1987; Lasky, Melvin, Utopie und Revolution, Hamburg, 1989, s.38 vd.

32) Paul Lafargue, T. Camapanella, Eine kritische Studie über sein Leben und über Der Sonnenstaat, Paris, 1895.

33) Thilo Ramm, Der Frühsozialismus, Quellentexte, 2. erweiterte Ausgabe, Stuttgart, 1968 (Sunuş bölümü); Helmut Swoboda (Hrsg.), Der Traum vom besten Staat, München, 1987, 291 vd.

34) Mark Halloway, Utopian Communities in America, 1680-1880, New York, 1966; Peter Boerner, Utopia in der Neuen Welt – Von europäischen Träumen zum American Dream, Utopieforschung Bd. II içinde, s.358 vd.

35) Andreas Voigt, Die sozialen Utopien, Fünf Vorträge, Leipzig, 1906, Birinci Konferans.

36) Age, aynı yerde.

37) Nizam ül-Mülk, Siyasetname, 2. Baskı, Dergah Yay., İstanbul, 1987.

38) Talat Tekin, Orhon Yazıtları, TDK, Ankara, 2006, s.23, 25, 27, 33, 47, 49, 51, 55 ve 59.