Ana sayfa 126. Sayı Tony Judt: Avrupa Trenlerinin Sonsuz Bilet Sahibi Yolcusu

Tony Judt: Avrupa Trenlerinin Sonsuz Bilet Sahibi Yolcusu

126
PAYLAŞ

“Hep tarihçi olmak istedim. Gerekli dereceleri ne kadar zamanda alacağımı hesaplamaya başladığımda on iki yaşındaydım. Tarihçiler geçimini nasıl kazanırlardı? İnsan tarihte nasıl ‘kariyer’ yapardı?”

Çalışma alanı ne olursa olsun bir tarihçi için, tıpkı diğer mesleklerde olduğu gibi, başarılı olmanın ön koşulu tutku sahibi olmaktır. Tarihçi çalıştığı konuya dair bildiği bütün dillerde araştırmasını yapar ve hikâyesini kurgular. Bu tutkuya on iki yaşından beri sahip olduğunu söyleyen Tony Judt, yıllar sonra önemli bir Avrupa tarihçisi olacak ve 1960 yılında yukarıdaki sözleri zikreden çocuk Tony’yi haklı çıkarmış olacaktı. Ancak bu sözleri kâğıda aktaran Judt değil asistanı Eugene Rusyn olacaktı. İngiliz tarihçi, 2009 yılının Şubat ayında ALS hastalığına yakalandığını öğrendi. Amyotforik lateral skleroz bir motor nöron hastalığı. Judt’ın deyimiyle; zihne hiçbir etkide bulunmaz; büyük ölçüde ağrısızdır yani düşünmeyi engellemez. Ama el ve kolları felç eder. Yazmak en iyi ihtimalle ikinci elden yürütülecek bir uğraş haline gelir. ALS hastalığına sahip kişilerin omurilik ve beyin sapı denilen bölgelerde motor sinir hücrelerinde azalma başlar. Bu hücrelerin kaybı kaslarda güçsüzlük ve erimeye yol açar; düşünceler başkalarına yazdırılmaya başlanır. Ağustos 2010’da ALS’den hayatını kaybeden Judt, hastalığı süresince düşüncelerini okuyucularına yardımcıları sayesinde aktarmaya devam etti. Bu süreçte sırasıyla Kötülük Kol Gezerken (2010), Anılar Şalesi (2010) ve Timoty Snyder’in katkılarıyla gerçekleştirdiği söyleşi kitabı Yirminci Yüzyıl Üzerine Düşünceler (2010) yayımlandı.

1948 yılında Londra’da doğan İngiliz tarihçi İngiltere’de başladığı öğrenimine, Paris’te École Normale Supérieur’de Avrupa tarihi alanında uzmanlaşarak devam etti. Erken dönem çalışmaları Fransız Solu, Marksizm ve Fransız Entelektüelleri üzerineydi. Tony Judt’ı dünyaca ünlü bir tarihçi haline getiren ve birçok dile çevrilmesini sağlayan ise geniş kapsamlı çalışması Savaş Sonrası: 1945 Sonrası Avrupa Tarihi idi. Savaş Sonrası kitabının ilk bölümü Avrupa kıtasında savaşın yıkıcı izleriyle ilk karşılaşmayı ele alıyor ve detaylı bir biçimde Avrupalıların Nazi ideolojisinden nasıl arındırılmaya çalışıldığını anlatıyordu. Avrupa’nın rehabilitasyonunu izleyen süreçte Judt sırasıyla Soğuk Savaş, Refah Devletlerinin ortaya çıkışı, Berlin Duvarı’nın yıkılışı ve yeni Avrupa’nın tarihini 2005 yılına kadar getirecekti. Savaş Sonrası kitabı yakın tarihin altmış yıllık bir kesitini gündelik hayatın izini sürerek, detaylı bir biçimde aktarmıştır.

Judt’ın hastalık sonrası yazdığı eserleri ise şu iki temel sorunun etrafında şekillenmişti. Bugün dünyada ters giden nedir ve bu durum nasıl düzeltilebilir? Kişi öleceğini biliyorken neler hakkında düşünür ve nelerin değişmesini ister? Tony Judt, Kötülük Kol Gezerken adını verdiği kitabında kendisinin göremeyeceğinden emin olduğu ancak genç kuşakların yaşayacağı yeni yüzyılda onları nelerin beklediğini anlatır. Judt, çocuklarına ithaf ettiği ve Atlas Okyanusu’nun her iki yakasındaki gençler için yazdığı bu kitapta neoliberal politikaların ekonomiye ve dolayısıyla insanların gündelik hayatına olan etkisini anlatıp bu politikalara karşı ne yapılması gerektiği sorusu üzerinde durmaktadır. Bir yüzyıl önce komünist hayaletin gezindiği Avrupa’da ve dünyanın diğer kıtalarında bugün kötülük kol geziyor. Yanlış giden şeyi önce anlamalı sonra ona bilinçli bir şekilde muhalefet etmeliyiz.

Neoliberal politikaların yükselişe geçtiği 2000li yıllar gelir eşitsizliğinin de yüksek oranlarda arttığı yıllar olarak ele alınıyor. Judt şu örneği veriyor; Wal-Mart’ı kuran ailenin serveti, Birleşik Devletler nüfusunun en alt gelir grubunu oluşturan yüzde 40’lık bölümün ( yani 120 milyon insanın) kazancıyla aynıdır. Az sayıdaki zenginle çok sayıdaki yoksul arasındaki uçurumun genişlemesi, Judt’a göre toplumsal sorunların daha da kötüleşmesine neden olur. Bu yüzden peşine düştüğümüz onca çelişkili ve birbirleriyle ancak kısmen uyumlu hedef arasında, eşitsizliğin azaltılması en ön sırada gelmelidir. Yaygın eşitsizlik koşullarında, arzulanan diğer bütün amaçlara ulaşmak daha zorlaşır. İster Delhi’de olsun ister Detroit’te, yoksullar ve daima yoksunluk içinde yaşayanlar adalet bekleyemez hale gelirler. Sağlıktan eğitime gereksinimlerini güvence altına alamadıkları gibi hayatları kısalır ve imkanları daralır. İyi bir eğitim göremezler ve o olmayınca bırakın yaşadıkları toplumun kültür ve uygarlığına katılmayı, asgari düzeyde güvenceli iş bulma umutları bile kalmaz. Bu anlamda, Judt’ın önemle üzerinde durduğu gibi kişisel haklardan tutun da suya kadar her türlü kaynağa ulaşmadaki eşitsizlik, dünyaya yönelik gerçekten ilerici bir eleştirinin başlangıç noktasıdır.

Yanlış giden şeyin tespitinin ardından Judt, insanların nasıl muhalefet ettiği ve nasıl muhalefet etmesi gerektiği kısmına geçer. Judt’a göre biz insanlar eleştirmeye öncelikli olarak devlet kurumlarından başlarız. Parlamentolar, partiler, devlet başkanları ve seçimler ilk eleştirilerimizi yönelttiğimiz kurumlardır. Kurumlar bünyesinde gerçekleşecek değişimlerin gündelik hayatımıza olumlu yönde olacak etkisini biliriz ancak öncellikle güvenimizi kaybettiğimiz kurumlara tekrar güvenmemiz gerekmektedir. Peki bu güveni kim sağlayacaktır? Sol’un bu noktada yapabileceği şeyler nelerdir? Judt kitabının son bölümünde sosyal demokrasi kavramından bahsederken Sol’un sesini bulmak zorunda olduğunu belirtir. Kol gezen kötülükleri, servet ve fırsat eşitsizliğindeki artışı, ekonomik sömürüleri, demokrasinin atardamarlarını tıkayan yolsuzlukları, imtiyazları tespit edebilen Sol, tespitlerinin ardından kenara çekilmemelidir. Eğer kendimizi ekonomik verimlilik ve üretkenlik meseleleriyle kısıtlayıp etik ve daha geniş kapsamlı toplumsal hedeflere ilişkin değerlendirmeleri göz ardı edersek, bunu başarma umudumuz bile olmaz. Judt kitabını Marx’a yaptığı bir gönderme ile bitirir; filozofların bugüne dek dünyayı türlü yollarla sadece yorumladıklarına dair ünlü bir gözlem vardır; asıl mesele ise onu değiştirmektir.

Judt’ın okuyucularına ve ailesine veda niteliği taşıyan son kitapları sadece günümüz dünyasının sosyo-ekonomik koşullarını ele almakla kalmaz, bir tarihçi olarak beslendiği kitaplardan, filmlerden ve kültürlerden de söz eder. Bu yazının yazılmasına vesile olan Judt’ın tren ve demiryolları tutkusundan, çocukken ailesinden gizlice yaptığı şehirlerarası tren seyahatlerine, Fransa’da geçirdiği yılların ardından ABD’ye gidişine ve Erich Maria Remarque Enstitüsü’nü kuruşuna değin hayatının farklı periyotlarından anekdotlar aktarmaktadır.

Biyografi: İngiliz tarihçi Tony Judt 1948 yılında Londra’da doğdu. Öğrenimini Cambridge King’s College ve École Normale Supérieur’de tamamladı. Avrupa tarihi konusunda uzmanlaştıktan sonra Cambridge, Oxford ve Berkeley’de dersler verdi. New York University bünyesindeki Erich Maria Remarque Enstitüsü’nün kurucusu ve başkanıydı. Türkçeye çevirilen ilk yapıtı Savaş Sonrası: 1945 Sonrası Avrupa Tarihi, 2006 yılında Pulitzer Ödülü’ne aday gösterildi. New York Review of Books ve The Times Literary Supplement gibi dergilerde düzenli olarak makaleleri yayımlanan Judt, 2009 yılında Britanya siyasi yazınına yaptığı katkılardan dolayı Özel Orwell Hayat Boyu Başarı Ödülü’ne layık görüldü. 2010 yılında New York’ta hayatını kaybetti. (Bu biyografi Yapı Kredi Yayınları tarafından hazırlanmıştır.)

Türkçede Tony Judt: Savaş Sonrası 1945 Sonrası Avrupa Tarihi (Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2009), Kötülük Kol Gezerken (Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2012), Yirminci Yüzyıl Üzerine Düşünceler -Timothy Snyder’in Katkısıyla- (Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2013), Anılar Şalesi (Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2013)