Ana sayfa 127. Sayı Cumhurbaşkanlığı seçimi üzerine bir tartışma: Memnuniyetsizler

Cumhurbaşkanlığı seçimi üzerine bir tartışma: Memnuniyetsizler

155
PAYLAŞ

Ogan Güner

Sandığa gitmeyen memnuniyetsizlerle sandığa giden memnuniyetsizler kaba bir aritmetikle hesaplandığında 17-20 milyon civarında bir sayıya ulaşıyor. Kocaman bir heyuladan söz ediyoruz galiba burada. Radikal bir siyasi sorgulama, sunulan şablonların reddedilmesiyle başlar. Memnuniyetsizler dinlemeye hevesli kulaklara bunu dağınık sesler halinde söylüyordu zaten bugüne kadar. Bu seçimde ise memnuniyetsizliklerini dışa vurarak bağırmaya başladılar denebilir.

“Bizim gibi yeraltı takımının dizginini sıkı tutmak gerektiği kanısındayım. Çünkü kırk yıl ses çıkarmadan yeraltında otururuz, ama bir fırsatını bulup yeryüzüne çıkarsak çenemizden kurtulamazsınız…”

Yeraltından Notlar

Cumhurbaşkanlığı seçimiyle birlikte bir ilki daha devirdik. Daha önce tecrübe edilmemiş, dinamikleri belirsiz bir seçim için sandığa gidildi. Sandığa gidilmesi için gereken dinamiğin çerçevesi AKP tarafından çizildi, siyasetin diğer aktörleri de bu çerçeve içinde üstlerine düşeni yaptı ve üç adayın yarıştığı seçimden RTE “ilk seçilmiş” Cumhurbaşkanı olarak çıktı.

İlginçtir ki, seçim sonuçları bütün adayları memnun etmiş görünüyor. Herkes kendini galip ilan etti. RTE Cumhurbaşkanı oldu. Eİ “kimse seni tanımıyor dediler, % 39’u nasıl aldım ama” dedi. SD “yeni bir sol doğdu ufuktan” dedi. Bir seçim herkesi nasıl memnun eder, anlamak zor, o yüzden öncelikle bu memnuniyet halinin bir manzarasını çizmeye çalışalım.

RTE için kendisini ilk turda cumhurbaşkanlığına taşıyan bu seçimin “ezici bir zafer” olmasa da bir “galibiyet” olması en anlaşılır olanı. AKP, başkanlık sistemine giden birkaç merhaleden oluşan stratejisindeki ilk engeli geçmiş durumda. Onlar sevinmesin de, kim sevinsin. % 57-58 ile değil, 52 ile seçilmesinin zannedildiği gibi olumsuz bir tarafı olmayacaktır önümüzdeki dönemde. Bir futbol takımının penaltılarla şampiyon olmasının şampiyonluğa hâlel getirmeyeceği gibi…

CHP ile MHP’nin kapalı kapılar ardında belirlediği ve seçim söylemini tamamen apolitik bir duygudaşlık, birlik zemininde yürüten Eİ’nin aldığı % 39’luk oy ise CHP tarafından “bundan iyisi Şam’da kayısı” diye özetlenebilecek bir vurdumduymazlıkla karşılandı. CHP yönetiminin bunu bir başarı olarak sunabilmesi için Eİ’ye “tıpış tıpış” oy vermeyenleri suçlu ilan etmesi şarttı, nitekim öyle yaptı. Bir partinin seçim sonuçları için kendi kemik ve potansiyel seçmenini suçlaması ender görülen bir vaka olmalı, ama bunu da gördük. CHP’nin ilan ettiği başarı birilerini tatmin etmemiş olmalı ki, derginin yayına çıktığı şu günlerde kurultayda dişe diş bir hesaplaşma yaşanıyor.

Ve HDP’ye ve Öcalan’a rağmen Cumhurbaşkanı adayı olan SD, İstanbul ve İzmir’de büyük bir sıçrama yaparak Türkiye genelinde % 9,6’yı yakaladı. Hedef % 10’du ama 0,4’lük fark göz ardı edilebilirdi, “yeni bir solun doğuşu” olarak kutlanabilirdi bu başarı. Kendi muhalefetinin deyimiyle CHP’nin boşalttığı “sol şeritten” tam gaz ilerleyen, “herkesi kucaklayan sol söylemi” ile SD, çatı adaydan tatmin olmayan ve kendilerine yeni bir yurt arayan sol entelektüel kesimden belli bir oy kazanarak “asıl kazanan” ilan etti kendini. Bugün aldığı oy, 8 ay sonraki genel seçimde HDP’nin barajı geçeceğinin işareti olarak yorumlanıyor.

Peki her şey, herkes için bu kadar güllük gülistanlıksa bu tedirginlik niye? “Kazananlar bulvarının” azıcık arkasına dolandığımızda nasıl bir manzara çıkıyor karşımıza:

Artık biliyoruz ki AKP oyları sayısal olarak “durağanlaştı”. Her galibiyet oransal olarak bir şey ifade ediyor ama özellikle Haziran Ayaklanmaları’ndan beri inşa edilen yeni söylemle birlikte AKP kitlesi Cannetti’nin deyimiyle “kapalı bir kitleye” dönüştü. Kimsenin içinden çıkmaya cesaret edemediği bir mahalle baskısıyla şekillenen, sonsuzluğa endekslenmiş bir hedefe (ister 2023 deyin, ister Güçlü Türkiye deyin) kilitlenmiş bu kapalı kitle, kendi çemberi dışında kendisine yaşam alanı kalmadığına inanıyor artık. AKP bu kitleyle gittiği yere kadar gitmek zorunda artık. Her galibiyet sonrası RTE’den “kucaklayıcı mesajlar” temenni eden saflar ordusunun yanıldığı yer de burası zaten. AKP’nin bir kurum olarak kendini koruması ve RTE’nin liderliğini sürdürebilmesi her tür şiddet ve cebirle bu kapalı kitlenin bir arada tutulmasına bağlı. AKP artık dışardaki kitlelerden oy talep etmiyor, kendi içindeki sızıntıyı tıkamaya odaklanmış durumda. Dolayısıyla tüm söylemi kendi kapalı kitlesine dönük. Bu durum kendi başına bile “faşizmin” temel dinamiklerini kuşandıklarını gösteriyor. Yine de AKP bu seçimlerde seçmenin belli bir oranının “tatil” nedeniyle sandığa gitmemesini engelleyemedi. Keza yurtdışı oylarında da beklediği katılımın çok gerisinde kaldı. Her mevsim ve hava durumu altında kitlesini sandığa motive etmekle övünen AKP için bunun bir ilk olduğu söylenebilir.

CHP yönetimi ise galibiyeti kıl payı kaçırmasındaki sorumluğu “şezlong lobisine” kesti. CHP yönetimine göre bu “münasebetsizler” olmasaydı, şimdi her şey bambaşka olabilirdi. Oysa elimizdeki tek somut, tutarlı sandık sonrası araştırmasına göre (http://goo.gl/IuGYCu) CHP seçmeninin sandığa gitmeme nedeni, diğer parti seçmenlerinin aksine şezlong bağımlılığı değil, % 60 oranında “memnuniyetsizlik”. (Şekil-1)

Bu memnuniyetsizlik hali CHP yönetimi tarafından dikkate alınmadı ama CHP içindeki muhalefet bu gerçek üzerinden yönetime başkaldırdı. CHP yönetiminin doğru söylediği bir nokta var ki, o da “münasebetsizlerin” seçim sonuçlarının kaderini belirlediği. Ama bu noktaya biraz sonra geleceğiz.

MHP’ye de değinmek gerekir bu noktada. MHP, her kritik dönemeçte AKP’ye verdiği desteği bu sefer de tekrarlamış ve seçmeninin ciddi bir kısmının RTE’ye oy vermesini görmezden gelmiştir. Bu oran her seçimde AKP ile MHP arasında gidip gelen oylar çıkarıldığında bile neredeyse % 20’lere denk geliyor. MHP bu gerçeği kamuoyundan gizlemeyi bugüne kadar gayet iyi başardı.

HDP ve SD etrafında örülen başarı söylemi ise belki de en fazla dayanaktan yoksun olanı. Bunun birkaç nedeni var. Her şeyden önce baraj baskısının olmadığı bir seçimde SD’nin büyükşehirlerde Kürt oylarını konsolide etmesi zaten beklenen bir şeydi. Bunun etkisi net olarak İzmir’de fark edildi. İstanbul’da da aynı konsolidasyonu sağlamayı başardılar. Daha önceki seçimlerde AKP’ye giden belli bir oy aslına dönmüş görünüyor. Bunun dışında çatı aday gafletinden dolayı belli bir emanet oyun, “tepki oyu” olarak SD’ye kaydığı da bir gerçek. “Sol entelektüel” kesim arasındaki SD desteğinin ise (yerel seçimlerde SSÖ ile başlamıştı) iddia edildiği kadar güçlü olduğuna dair verisel bir dayanak bulmak imkansız. “Gezi ruhunu” temsil eden tek aday olarak lanse edilen SD’nin, Haziran Ayaklanmaları’nın üç önemli kenti Ankara, Hatay ve Eskişehir’den ancak % 3 oy alabilmesini kimse konuşmak istemiyor. Bu gerçekleri yan yana koyduğumuzda HDP’yi “yeni sol” ilan eden rüzgârın içinde İstanbullu sol entelektüel kitleyi ayırmak gerekiyor galiba. Bu da verisel olarak SD oylarına yaklaşık % 1,5-2’lik bir katkı yapıyor. Bu noktada “İstanbul entelektüel camiası” sosyolojik olarak analizi hak eden ayrı bir kimlik olarak ortaya çıkıyor sanki. Sayıca az ama görünürlükleri yüksek bir kesim bu. Demografik olarak baktığımızda da SD’ye oy verenlerin içinde üniversite mezunu kitlenin diğer adayların seçmenlerine göre çok düşük olması (% 2,9), entelektüel kesimin verdiği desteğin minimal olduğunu gösteriyor. (Şekil-2)

Baraj baskısının tekrar belirleyici olacağı genel seçimlerde HDP’nin kazanımlarının ne olacağı tamamen belirsiz. Eski oranına inmesi pek muhtemel. HDP’nin en büyük şansının ise seçimin ikinci tura kalmaması ve HDP’nin birinci turda SD’ye oy veren kitleyi diğer iki adaydan birine yönlendirmek zorunda kalmaması. Bu durumda söz hakkının SD’nin elinden çıkıp “barış sürecine hâlel getirmeyecek” bir adaya yönlenmesi çok muhtemeldi. Bu da SD’ye oy veren belli bir kitleyi ilk günden hüsrana uğratacak bir seçim olacaktı.

Ve memnuniyetsizlerin sahneye çıkışı

Yukarıda özetlemeye çalıştığımız manzaraya eklenebilecek, itiraz edilebilecek noktalar olabilir ama her durumda manzaranın oluşmasındaki baş aktörün “memnuniyetsizler” adını taktığımız, sandığa gitmeyenler olduğu bir gerçek. Bu seçimin kaderini sandığa gitmeyenler belirledi. Bu yüzden memnuniyetsizler, kayıtsız şartsız RTE karşısındaki çatı adaya oy verilmesi gerektiğini savunanlar tarafından “münasebetsizler” olarak ilan edildi. Nihat Genç ise bu kitleye çok daha doğru bir ifadeyle “oyun bozanlar” dedi. Ama kimse onları konuşmaya çok yanaşmıyor. Can yakıcı soruların bol, cevapların kifayetsiz olduğu bir alan bu.

Önce verileri alt alta koyalım:

– Cumhurbaşkanlığı seçimindeki katılım oranı % 73 oldu. 2014 yerel seçiminde % 89 olan bu oran 16 puan birden düştü. Son olarak bu düzeye 2004 yerel seçimlerinde düşmüş katılım oranı. Geçmiş genel seçimlerle kıyaslandığında ise “yerlerde sürünüyor”.

– Sandığa gitmeyenlerin sayısı 15 milyon civarında.

– Her partinin seçmen kitlesi içinde sandığa gitmeyen belli bir oran mevcut ama son yerel seçimlerde CHP’ye oy verip de bu seçimde sandığa gitmeyenlerin ağırlıklı sebebi diğerlerinden net olarak ayrışıyor: Memnuniyetsizlik. CHP yönetiminin bu münasebetsizlere bu kadar sert saldırmasının nedeni de bu memnuniyetsizliğin aşikar olması ve onunla ne yapacağını bilmiyor olması.

Memnuniyetsizler elbette sandığa gitmeyenlerin tamamı değil ama katılım oranını dramatik bir şekilde düşüren ciddiye alınacak bir sayıdan bahsediyoruz. Bu seçimdeki ani düşüş, tatille, mevsimlik işçiyle açıklanamaz düzeyde, en az 6-7 milyonluk bir oy vermeyen “memnuniyetsizler” kitlesinin ortaya çıkışını işaret ediyor. CHP’nin Mart 2014 yerel seçimlerindeki “sağa açılım” sabıkasının hezimeti de bu düşüşü hızlandırmış ve memnuniyetsizlerin sosyolojik bir olgu olarak ortaya çıkmasını kolaylaştırmış görünüyor. Sağ olasın Kılıçdaroğlu!

Memnuniyetsizlerin izini sürebilmek Haziran Ayaklanmaları’na dönmek gerekiyor, çünkü Haziran Ayaklanmaları’nın sonuçlarından biri olarak değerlendirmek gerekiyor memnuniyetsizleri. Haziran sonrası süreç, siyasi arenanın beklentileri karşılamadığı gerçeğini net olarak ortaya koydu. Mahalle düzeyindeki dayanışmalar ve bu dayanışmaların kendi aralarındaki iletişimi ise Haziran ruhunu mikro düzeye çekmekte başarılı oldu. Bugün mahalle dayanışmaları sol eğilimli sivil toplum örgütleri olarak rüştünü ispat etmiş durumda. Haziran Ayaklanmaları sonrası genç kitlenin de politikaya duyduğu ilginin arttığı su götürmez bir gerçek. En hafif haliyle bile bu, genç kitlenin politikleşme süreci olarak tanımlanabilir. Ortaya çıkan bu gerçeklik, varolan sosyalist partileri de dönüştürüyor. Elle tutulamayan bu kitle sol söylemin seslenmeye ve sahiplenmeye çalıştığı bir güce dönüştü. Ama bu kitlenin klasik bir formasyonu, adresi ya da çatısı mevcut değil. Berkin Elvan’ın cenazesinde, Soma sonrası vb. bir anda gövdeleşip tekrar sokağın içinde eriyen bir organizmaya dönüşebiliyor. Bir kurum ya da yapı değil de bir organizma olduğu için, henüz oluşmakta olduğu için, kendini berrak çizgilerle tanımlayamadığı için ne elle tutuluyor ne de dizginlenebiliyor. Beklenen “hayalet” gibi sanki ama biçimleşmeye direniyor. Belki de kıvama henüz gelmediği için…

Suni denge

Haziran Ayaklanmaları sonrası politize olan kitle, tüm partilerin geçmiş kötü sicillerini miras alarak başladı. Hiçbir partinin Haziran ruhunu taşıyamayacağını baştan kabul ettiler ama Mart Yerel Seçimlerinin % 89’luk katılım oranının gösterdiği gibi pragmatik nedenlerle motive olabilecek kadar da iyi niyetliydiler. Hem eleştirdiler hem de yerel seçimlerde CHP, HDP gibi daha sol olduklarını iddia eden partilere oy verdiler. Yerel seçim sonuçlarıyla büyük bir hayal kırıklığı yaşadıkları söylenebilir. Sadece bekledikleri sonuçları göremedikleri için değil, aynı zamanda AKP’nin her halûkarda cebren ve hile ile seçimleri manipüle edebildiğini çıplak gözle görebildikleri, hukuki sefalet pornografik bir hal aldığı için. Bu yüzden, memnuniyetsizlerin bu seçimde birden görünür hale gelmeleri, Yalçın Küçük’ün 2014 yerel seçimlerini “the end of all elections” diye tanımlamasıyla ilgilidir (http://goo.gl/wbBTMk). Ortaya çıkan memnuniyetsizlik, varolan siyasi aktörlerin hepsinin suni bir dengenin tarafı olduğu gerçeğinin su yüzüne çıkmasının bir sonucu olarak tarif edilebilir. HDP’yi bu tanımdan muaf tutmak ise mümkün değildir. Kendi içinde çözemediği “Kürt hareketi-Türkiyelilik” çelişkisini Gezi ruhuyla çözmek mümkün değildir. Bu seçimde memnuniyetsizlerin HDP’ye kitlesel olarak meyletmemeleri de bunu gösteriyor. Asıl memnuniyetsizlik bu suni dengeye karşıdır. Bu dengeyi bozacak formülü bilen ise henüz ortada yoktur.

Ama formülün bu belirsizliğin ortasında olduğunu görmek gerekiyor. Liberalizm/Laiklik/Din/Etnisite/Alt Kimlik/Ulus-Devlet terimlerinin muntazam ve keskin bir şekilde bölüştürülmesiyle ortaya çıkan müesses nizam, cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde de dipdiri çıktı karşımıza. Adaylar, temsil ettikleri denge unsurunun güç kazanması adına, birbirlerine karşı konumlandılar. HDP’nin sıra dışı bir söylemle gönülleri fethettiği söyleniyor, oysa CHP tarafında daha sol bir aday olsaydı, SD’nin yeni oy sayısı çok daha minimal kalacaktı. Bu açıdan SD, Eİ’ye karşı konumlanmış ve o cenahtan kimsenin söylemediklerini söyleyerek tabir-i caizse oy çalmıştır. Elbette bunun sorumlusu SD değildir ama o da rakiplerine göre konumlanmıştır. Rakibine göre konumlanmayan bir tek RTE vardır. Yukarıda söz settiğimiz sebepler dolayısıyla buna ihtiyacı da yoktur. O kendi kapalı kitlesine seslenerek, MHP seçmeninin de lütfuyla ipi göğüslemiştir. Suni denge RTE’yi cumhurbaşkanı yapmıştır, suni denge bozulmamıştır ve bu yüzden herkes kendini başarılı görmekte haklıdır.

Bıkkınlık değil, talep!

İşte memnuniyetsizlerin gerçek memnuniyetsizlikleri burada yatıyor olabilir. Batı Avrupa ve ABD gibi kronik katılım oranı düşüklüğü gibi görülmemesi gereken bir durum var burada. Batı’da seçimlere katılım oranının düşüklüğü “sistemin yıkılamaz” olduğu ve “birinin diğerinden farkı olmadığı” anlayışının sonucu, oysa cumhurbaşkanlığı seçiminde sandığa gitmeyenler bir ses haline gelmiştir. Bunu, bazı yorumlardaki gibi bir bıkkınlık olarak değil, bir eylem ve mesaj olarak görmek ve ciddiye almak durumundayız. Basının bunu dillendirmiyor oluşu bile bize bir şeyler söylüyor, dikkatimizi bu tarafa çekiyor olmalı. Hiç kimse bu kadar çok memnuniyetsizin sandığa gitmeyeceğini beklemiyordu. Ortalıkta ne kitlesel bir boykot organizasyonu ne de ciddiye alınabilir bir propaganda komplosu vardı.

Memnuniyetsizler, sandığa gitmeyenlerin bir kısmı demiştik. Ama bu sayıya, sandığa gidenlerin de bir kısmını eklemek gerekiyor. Örneğin HDP, AKP ve MHP seçmeninden farklı olarak son seçimde CHP’ye oy verip de bu seçimde Eİ’ye oy verenlerin % 70’i kerhen oy verdiklerini söylüyor. SD’ye oy verenlerde bu oran % 42’lere, RTE’ye oy verenlerde ise % 12’lere düşüyor. (Şekil-3)

Katılım oranının sadece büyükşehirlerde düşük kaldığı söyleniyor, oysa oy veren memnuniyetsizler hesaba katıldığında bunun Türkiye geneline yayılan bir olgu olduğu söylenebilir. Sandığa gitmeyen memnuniyetsizlerle sandığa giden memnuniyetsizler kaba bir aritmetikle hesaplandığında 17-20 milyon civarında bir sayıya ulaşıyor. Kocaman bir heyuladan söz ediyoruz galiba burada.

Radikal bir siyasi sorgulama sunulan şablonların reddedilmesiyle başlar. Memnuniyetsizler dinlemeye hevesli kulaklara bunu dağınık sesler halinde söylüyordu zaten bugüne kadar. Bu seçimde ise memnuniyetsizliklerini dışa vurarak bağırmaya başladılar denebilir.

Burada önemli bir ayrım var. Memnuniyetsizlerin sandığa gitmeme nedenleri henüz bir “prensip” değil. Yani sandığa gitmemek memnuniyetsizler için ileriye dönük bir karar değil, semptomatik bir tavırdı. Organize ve kitlesel bir boykottan söz edebileceğimiz bir veri yok ortada. Dağınık küçük grupların ve daha çok da bireylerin özgür iradesiyle sandığa gitmemelerinden kaynaklanan bir olgu önümüzdeki. Gelecekte bunun tekrarlanacağını bugünden iddia etmek de imkansız. Sandığa gitmemek gelecekte bir sandık boykotuna dönüşürse memnuniyetsizlerin şu anki gücü başka bir şeye evrilebilir. Ve bu illa olumlu bir evrilme olmak zorunda değil. Biliyoruz ki, Mursi’nin iktidara geldiği seçimdeki katılım oranı % 30’lar seviyesindeydi. Yüksek oranlardaki seçim boykotunun, hukuki ama meşru olmayan durumlara çanak tutabildiğini hatırlamak gerekiyor. Böyle bir durumda memnuniyetsizlerin cevheri hızla solabilir ama bugün için memnuniyetsizlerde bir cevher olduğunu görmek ve bunu dillendirmek zorundayız.

***

“Çünkü tabiat kanunlarının insanı arzu duymaktan caydıracak kadar tıpkı bir piyano gibi çalmasına rağmen, bir piyano tuşu değil de insan olduğunu (sanki pek gerekliymiş gibi) kendi kendine ispat etmek ister.”

Yeraltından Notlar

Ama bir duralım. Buraya kadar memnuniyetsizleri birer rakam gibi gördük. Oysa memnuniyetsizlerin memnuniyetsizliği, kağıt üzerinde oradan oraya oynatılan birer rakam olmaya karşı. Bir birey olarak Türkiye siyasetini keskin çizgilerle belirleyen Liberalizm/Laiklik/Din/Etnisite/Alt Kimlik/Ulus-Devlet kıskacında savrulup durmaya karşı bir memnuniyetsizlik hissi var burada. Kimliklerin her şey demek olduğu bir dünyada kimliklerden bunalan bireyler. Ne ezen/ezilen çelişkisi ne de sınıfsal bakış açısı derman oluyor bu hissiyata, çünkü fazlaca heterojen bir kitleden söz ediyoruz. Kendi koşulları, kendi hikayeleri bağlamında yayılmış bir bireyler toplamından. Memnuniyetsizleri saf siyasi bir analizle, formülle, “Gezi Partisiyle” vs. çözmek mümkün değil, sadece memnuniyetsizlerin Haziran Ayaklanmaları’ndan bu yana siyasi bir tezahürünün ortaya çıktığı söylenebilir. Siyasi anlamda topyekûn bilinçli olduklarını iddia etmek mesnetsiz olur. Ama memnuniyetsizlik ciddiye alınması gereken bir bilinç halidir yine de.

Reel siyasete endekslenmiş bir tartışma ortamında memnuniyetsizleri gökten zembille inen bir siyasi formülle kapsamanın imkansızlığını kabul etmek gerekiyor. Memnuniyetsizlik hali çok daha derin, çetrefil ve birçok halin tesadüfen bir araya gelmesiyle oluşan bir hal. Ama soyut değil, somut bir hal bu. Kavranması ve tanımlanması imkansız olmamakla birlikte, varolan tanımlara meydan okuyan bu halet-i ruhiye, bireye ait alanların toplumsal ve siyasi alanlarla kesiştiğinde görünür hale gelmiş durumda. Bunu sosyolojik bir analize tabi tutacaksak öncelikle bu halet-i ruhiyenin edebi doğasını keşfedebilmek gerekiyor.

Örneğin Emrah Serbes’in Deliduman romanındaki Çağlar İyice kendi koşulları ve kendi hikayesiyle 17 yaşındaki bir memnuniyetsiz karakteri olarak okunabilir. Bugünlerde çok satanlar listesinde ilk sıradan düşmeyen bu romanın okuyucu gözündeki albenisi “ilk Gezi romanı” olmasından kaynaklanıyor gibi duruyor, oysa romanı okuduğunuzda, bir küçük kasaba hayatında kendi iç çelişkileri, özlemleri ile Çağlar İyice’nin memnuniyetsizliğinin romanı olarak okumak mümkün Deliduman’ı. Çağlar İyice, tamamen başka sebeplerle, hayatta taptığı tek kişi olan 9 yaşındaki kızkardeşini bulmak için Gezi Parkı’na düştüğünde hiçbir yere ait olamadığını fark eder. Her yerden olduğu gibi Gezi Parkı’ndan da atılır. Kürtlerle kavga çıkardığı, seksist küfürler savurup durduğu için… Gezi Parkı’nın oto-savunma mekanizması altına işetir onu:

“İstedikleri kadar dalga geçsinler seninle, ıy desinler, pis desinler, kokuyor desinler, hırsız desinler, apaçi desinler, ne derlerse desinler. Haysiyetin de dahil olmak üzere her şeyini yitirmedin mi zaten? İnsanın her şeyini yitirdiğini anladığı o büyülü anlardan birinin tam ortasındasın. Boşlukta süzülüyorsun ve hiçlik damlıyor paçalarından, sidik damlamış, lafı mı olur?”

Bir apaçi olarak Çağlar İyice’nin sık sık andığı tek bir adam vardır, o da Dostoyevski’dir. Bu da bir tesadüf değildir. Deliduman, tıpkı Dostoyevski için sıkça söylendiği gibi sosyal bir patlamaya giden Rusya’nın patlama öncesi halet-i ruhiyesini anlatmaya soyunmuş bir roman. Çağlar İyice’nin solcu avukat babasıyla Gezi Parkı’ndaki hesaplaşması, tüm Çağlar İyice’lerin babalarıyla olan hayali hesaplaşması olarak okunabilir:

“Çağlar İyice’nin şakacı kişiliğini şaka mı zannettin sen! Gerçeğin ta kendisiyim ben. Gerçekten daha gerçek bir şakayım. Senin yakana yapışan şakayım. Sana söyleyecek sözler biriktirdim geceler boyu, tek başıma kavgalar ettim seninle sabaha kadar. Hepsini dinleyeceksin şimdi bu çukurda.”

Çağlar İyice bir yıl sonra ilk defa oy verecek bir genç seçmen olarak seçeneklerinin çoktan elinden alındığının farkına varmıştır:

“Senin yüzünden en isyankar çağımda sağa kaydım. Arıcı oldum Arılar yokken. O odaklı siyasi yaklaşımlar içine girdim. Yeni anayasaya bile karşı çıkamadım senin yüzünden, bütün hayırları içime attım. İstanbul’da yaşasaydım böyle mi olurdum? Bambaşka biri olurdum İstanbul’da yaşasaydım. Ben de herkes gibi direnişçi olurdum.”

Oysa İstanbul’da yaşasaydı da aynı Çağlar İyice olacağını için için bilmektedir. Tüm trenlerin kaçtığı ve istasyonda bir başına kaldığı bir durumu tasvir eder Çağlar İyice. Üstelik henüz 17 yaşındadır.

İşte Çağlar İyice, yukarıdaki satırlarda verilerle, siyasi ve sosyolojik akıl yürütmelerle dokunmaya çalıştığımız memnuniyetsizleri kendi başına çok daha derinlemesine anlatmaktadır bize. Çağlar İyice ve biraz da Dostoyevski memnuniyetsizlik halinin içindeki cevheri ve zehri anlamamız için doğru bir başlangıç noktası olabilir:

“En azından bizim için, Türkiye açısından söylüyorum yani, çerçeveyi biraz daraltırsak, fakir kalmış ruhların ülkesi. Bizim için kopardığın kıyametle Danimarka’da kopardığın kıyamet aynı mı olacak şimdi? İsviçre’yi yıkarken bizi de mi yıkacaksın? Almanya’yı Fransa’yı döverken bize de mi tekme tokat dalacaksın? Bu mu ilahi adaletin! Tamam, ahlâk da onlarda kalsın teknik de, ama böyle çok güçlü olmadılar mı? Bize bir ruh takviyesi yap o zaman. Dostoyevski’nin ruhunu bağışla bize. Bize Dostoyevski’nin ruhunu gönder, bir de Rusça çevirmen.”