Ana sayfa 127. Sayı İktidar ve polis ilişkisi

İktidar ve polis ilişkisi

135
PAYLAŞ

Mark Neocleous “Bir güvenlik projesi olarak polisin tarihi, özel mülkiyetin kendisinin en radikal ötekisinden (komünizmden) duyduğu korkunun tarihidir” der.  Modern polis teşkilatlanmasının 15. ve 16. yüzyıllarda oluştuğunu göz önünde bulundurursak, Neocleous’a hak vermemek elde değildir.

Öte yandan iktidarı elinde bulunduran her toplumsal sınıfın, mevcut düzeni korumak amacıyla bir ‘güç aygıtı’ oluşturacağı ve yasa-itaat ilişkilerini kurarken, bir “güvenlik” birimi ile korunacağı aşikârdır. İşte tam da burada ‘polisin’ varlık nedeni tartışılmaya başlar. Polis, kimin polisidir? Varlığı kime hizmet eder/etmelidir; güç aldığı yasaların dayanağı nedir/ ne olmalıdır?

Dikkat çekici olan yukarıda ifade etmeye çalıştığımız sorular, polis teşkilatının ilk varlık kazandığı dönemlerde de sorulmuş ve teşkilatın kuruluş aşamasında büyük tartışmalar yaşanmıştır. 1829 yılında Britanya’da modern polis teşkilatının kuruluş süreci böyle gelişmiştir örneğin. Britanya parlamentosu güvenlik ihtiyaçlarının toplum tarafından değil de maaşlı, bürokratik bir yapıyla belirlenmiş ve iktidara bağlı bir örgüt tarafından karşılanmasını istediğinde, ilk itirazlar hemen o anda yükselmiştir. Bu yeni kurulacak ‘güvenlik örgütü’ iktidara bağlı olacaksa eğer, tüm halkın değil, iktidarın yaslandığı sınıfın çıkarlarını yani tüccarların, sermaye sahiplerinin can ve mal güvenliğini koruyacaktır. Dahası böyle bir teşkilat oluştuğunda ‘polis’ nasıl olacak da egemen sınıfın ve onların siyasal iktidarının değil, halkın polisi olacaktır?

185 yıl öncesinde sorulan bu sorulara yeterli yanıt veremediğimiz ne kadar da ortadadır. Özellikle toplumsal olaylarda sert tutumuna tanık olduğumuz polis, her ne kadar kendisi ‘varsıl’ bir sınıfa mensup olmasa da, siyasal iktidarın ve hareket edeceği yasaların denetiminde, sözü edilen hâkim sınıfa/iktidara hizmet eden bir güç durumundadır.

Geçen sene yaz aylarının başlangıcıydı. ‘Gezi Olayları’ ya da ‘Haziran Ayaklanması’ olarak topraklarımızda boy veren ve polisin de Başbakan Erdoğan’ın tabiriyle “destan yazdığı” o günlerin yıldönümü. Polisi bir kez daha acımasızca o zaman gördük alanlarda. Ankara’da yükselen çığlık Ethem’indi, Eskişehir’de Ali İsmail’in, İstanbul’da Berkin’in, Hatay’da Abdullah’ın… Çığlıklar tüm ülkeyi kaplamıştı. Öldürülenler, kafa travması geçirenler, gözlerini kaybedenler…

Oysa eylemlerin başlamasına neden olan,  kişi başına 5 m2 düşen yeşil alan miktarının daha da azaltılmaması, İstanbul’un bir beton cehennemime çevrilmemesi çığlığıydı. İnsanları sokağa çıkaran, 1999 depreminden sonra toplanma alanı olarak belirlenen alanların yarısının mevcut iktidar döneminde AVM vb. yapılarla doldurulması,  bu durumun tüm İstanbul halkı için bir hak gaspı olduğu gerçeğiydi. Kendisi de şehrin sakini olan polis ise siyasal iktidara bağlı ideolojik ve kültürel kodlanma halinin dürtüsüyle, “ölümüne” savaşmıştı göstericilerle. Kuşkusuz bu durum polisin ideolojik, siyasal, kültürel ‘bilinç’ halinin de sorgulanmasına yol açacak bir biçimde cereyan etmişti.

Aslında bu sorgu ilk olarak Gezi günlerinde de başlamamıştı. Gelin biraz geçmişe doğru yol alalım.

Ferhat Gerçek. 7 yıldır belden aşağısı felçli ve bundan sonraki yaşamını tekerlekli sandalyeye bağlı olarak yaşamak zorunda kalabilir. 2007 yılında İstanbul Yenibosna’da yasal bir derginin satışını yaparken polislerin ifadesiyle ‘polise taş attıkları sırada dağılın emrine uymadıkları’ gerekçesiyle sırtından vuruldu. Olayın sonrasında açılan davada ise Ferhat’ı vuran polisler 10,5 yılla, Ferhat ise 15 yılla yargılandı. Ferhat hep ‘kamuya’ yani ‘düzene’ zarar verdiği iddiasıyla yargılandı. Polisler ise “yaralamaya sebebiyet” vermekten. Sonuç ise kabul edilecek gibi değildi. Ferhat 3 yıl 7 ay 10 gün hapis cezası almıştı. Onu vuran ve olaya karışan polisler ise 2’şer yıl 6 ay hapis ile ‘ödüllendirilmişti’ adeta.

Polis daha kötü bir sonu da Engin Çeber için yaşattı. Yıl bu kez 2008’dir. Yürüyüş dergisi satarken polise mukavemet gösterdiği gerekçesiyle gözaltına alınan Çeber, karakol ve cezaevinde gördüğü işkencelerden sonra beyin kanaması geçirerek öldü.  Hopa’da bir eylemde gaz bombası ve tazyikli suyla yapılan ‘müdahale’ sonrasında geçirdiği kalp krizi nedeniyle yaşamını yitiren Metin Lokumcu öldüğünde ise takvimler 2011’i göstermekteydi.

Öldürülen ya da sakat bırakılan ise sadece göstericiler değildi. 20 yaşındaki Baran Tursun İzmir’de, 26 yaşındaki Feyzullah Ete İstanbul’da;  ilki “dur ihtarına uymadığı” ikinci vatandaşımız ise parkta otururken “polislerin sorularına cevap verip, tahrik ettiği gerekçesiyle” aldığı tekme darbeleri sonrasında yaşamını kaybetmişti. Festus Okey ise 2007 yılında gözaltına alındıktan sonra Beyoğlu Polis Merkezi’nde vurularak öldürülmüştü. Yaralıları ise saymaya bile gerek yok. Diyeceğimiz polisin sicili ‘politik’ olan kadar ‘sivil’ için de kabarıktı.

Diğer taraftan tekrar vurgulamak gerekir ki polis, egemen olanın düzenini koruma güdüsü dışında, yetiştiği fikri donanımla da bakar hayata. Bunun en güçlü kanıtını 1970’li yılların ortalarında polis teşkilatının  ‘sol’ görüşlülerin oluşturduğu Polis Derneği (POL-DER)  ve ‘ülkücü-milliyetçilerin’ oluşturduğu Polis Birliği dernekleri olarak ikiye ayrılması ile de görebiliriz.  “Polis Derneği” o dönemde 17 bine yakın üyesi ve 43’e yakın şube sayısı ile örnek bir demokratik mücadele verir. Gerek mesleki gerekse de toplumsal sorunlar karşısında ‘onurlu’ bir tavır sergiler. 1974’de 1979’a kadar POL-DER’in İstanbul Şube başkanlığını yürüten Osman Kaymak yola çıkış amaçlarını şöyle anlatır: “Biz POL-DER’i kurarken; polis rüşvet yemesin, polis adam dövmesin, polis iktidarın değil halkın polisi olsun düşüncesiyle yola çıktık”.

POL-DER ikinci genel kurulunda yayınlan bildiri de ise şu sözler kaleme alınır: “Polis halkla organik bir birlik oluşturur. Hizmet etmekte olduğu toplumdan ayrı değil fakat onun bir parçasıdır. Polis; anayasal ve demokratik hakların kullanılmasının önünde bir engel, öğrencilerle küskün, toplantı ve gösterilere gereksiz müdahale eden, yurttaşlara kötü davranan bir örgüt değildir. Bu duruma çevrilmesine hiçbir zaman hiçbir çevrenin gücü yetmeyecektir.” Evet, bu satırları kaleme alanlar da polistir. Fakat ne hazindir ki aynı polisler, destek verdikleri Bülent Ecevit hükümeti tarafından görevden uzaklaştırılmaya çalışılır. Dernekleri hakkında kapatma davası açılır. Dönemin POL-DER İstanbul Şube başkanı Kars’a sürülür. Ve 80 darbesi ile birlikte polis artık “milliyetçi-mukaddesatçı” kimliği ile halkın karşısına çıkar. Gelinen nokta ise bellidir.

Gezi, ‘güvenlik’ teşkilatlanmasının varabileceği noktayı göstermesi bakımından acı bir gösterge olmuştur sanki. Siyasal iktidarın denetiminde hareket eden bu yapı, doğrudan onun sokaktaki iradesidir çünkü. Ve o irade çoğu zaman, “vur denilen yerde öldürmesini” de bilmektedir. Tıpkı 1960’da Güney Afrika polisinin öldürdüğü 69 maden işçisi ve yaraladığı 180 kişi ile yine aynı ülkede ırkçı eğitimi protesto eden 575 kişinin öldürülmesi, 3097 kişinin yaralanması ve 5980 kişinin tutuklanması ile son bulan olay gibi.

Bir “polis ve güvenlik” gerçekliği üzerinden kaleme aldığımızı yazımızı noktalarken 25 yıl boyunca FBI tarafından takip edilen Amerikalı şair Ray Durem’in kendisini takip eden sivil polise ithaf ettiği şu dizeleri hatırlamamak olur mu?

Ne yararı oldu peki? / İşte güneş her zaman doğmayı sürdürüyor hala, / Ve sen söyle bana hiç gördün mü beni / Bir başkan yardımcısını satın alırken, / Ya da okul kapatırken, / Ya da Triujillo’ya faizle borç verirken? / Hiç yakaladın mı beni uçak biletleriyle oynarken.