Ana sayfa 127. Sayı Sol ve bilişim

Sol ve bilişim

154
PAYLAŞ

Bilişim sektörü, siyasetin en temel kavramlarına geri dönelim, kapital birikiminin nasıl yapılabildiğine dair deneyimlerimizi son derece ivedi bir şekilde değiştiriyor, değiştiremediği yerlerde de derinden sarsıyor. Bunun ekonomik ve siyasi algımızı nasıl şekillendireceği, öznelerin ve hatta katılımcıların öyle ya da böyle “gönüllü” olduğu bu ekosistemi, kuvvet kullanmadan nasıl yıkabileceğimiz, nasıl titreteceğimiz hâlâ yanıt bekleyen bir soru.

Dünya değişiyor. Bilişim, yani internet, bilgi teknolojileri ve elektronik mühendisliği, bu değişimin en çarpıcı mihenk taşlarından biri. Diğer bir mihenk taşı da siyasetin, bu maddi değişimi ne kadar yakaladığı. Bu yazıda, sol cenahta yer alan siyasetin bilişim alanındaki ihmallerine, yerel ve küresel gündemi son birkaç yılda işgal eden şaşırtıcı gelişmelere atıfta bulunarak değineceğim. Kaçan trenin nasıl yakalanması gerektiğine dair kimi noktalara değinerek yazıyı sonlandıracağım.

Bu yazıda, oldukça engin bir alan olan bilişimin, bizleri ilgilendirdiğini düşündüğüm kimi yönlerini tartışacağım: dijital mahremiyet, dijital ekonomi ve dijital toplum. Dijital mahremiyet denince, WikiLeaks’den tutun da memleketimizde son aylarda gündemden düşmek bilmeyen telefon dinlemelerine değineceğim. Dijital ekonomide ise odağım BitCoin olacak. Dijital toplum sözüyle de sosyal medyayı ve ticari sosyal medya uygulamalarını kastediyor olacağım. Bu meseleleri tartışırken, bilişim sahasındaki bu yeniliklerin yeni ve kapsayıcı bir siyasete olan aciliyeti bize tekrar hatırlatması gerektiğini de usulca ima edeceğim.

Bizi hacker’lar mı kurtaracak?

WikiLeaks’in (veya RedHack’in ya da aklınıza gelen herhangi bir siyasi hacker grubunun) kendilerine ait olmayan verilere izinsiz erişip, bunu kendilerince kamusal bir yarar gerekçesine sığınarak ifşa etmesinin, kız arkadaşından ayrılan delikanlının kamusal bir yarar iddiasıyla, eski kız arkadaşının özel bilgilerini ilan etmesinden ahlaki bir farkı yoktur.

Ayrıcalıklı erişim sağlanan veriler (hacker’lara bu ayrıcalığı üstün bilgisayar bilgileri ve yetenekleri, delikanlıya da kız arkadaşıyla kurmayı becerebildiği duygusal yakınlık verir), kendi kendini doğrulamanın ötesine geçemeyen bir ahlaki döngüyle (Asange’nin bu bilgileri ifşa etmesinin kamusal yarar doğuracağını “öngörmesi” ne kadar gerçekçidir?) ifşa etmesi, mahremiyetin aslında ne kadar da “kolay” afişe edilebileceğini gösterir. Aslında, “kolay”la kastım, bunun sadece ayrıcalıklı bir grup için kolay olduğudur. Bu bağlamda, açık bir şekilde WikiLeaks kendini ciddi bir iktidar odağı olarak kodlamıştır. Buna, direnişin iktidarı, bilginin güç getireceğine inanan şu kaç yüzyıllık zihniyetin bir tecellisi diyebilirsiniz. Hatırlar mısınız, bilmem, yıllar önce IndyMedia da benzer bir motivasyonla kurulmuştu. Düşünüyorlardı ki, “halk” (yani interneti düzenli kullanan azınlık) gerçek ve adil habere ulaşırsa, toplumun değişimi ve dönüşümü kolaylaşacaktı. Olmadı. Tarafsız haber yerine, manüplatif haber geldi. Gönüllü gazeteciler de birkaç yıl sonra sıkıldı. Herkes gibi benim de bu karamsarlığım, şüphesiz büyük bir hayal kırıklığının ürünüydü. Demek ki gönüllü olmak gazeteci ya da fotoğrafçı olmaya yetmeyebiliyormuş. “Citizen journalism” pek de değerli bir heves değilmiş.

Meselenin özündeki epistemolojik mücadele, oyunun kurallarını değiştirmiyor. Bugüne dek Büyük Birader’in bizi izlerken kullandığı silahı ona doğrultma mücadelesi ne devrimci, ne de ahlaki olarak altı doldurulabilir bir çabadır. Eğer bu silah başkasına doğrultulduğunda keyif alıyorsanız, başkası da bu silahı size doğrulttuğunda, onun da bunun için kendince bir nedeni olabileceğini, bu nedenin de meşru olabileceğini tanımış olursunuz. Oyunun kurallarını değiştirmeden, yan mahalleden arkadaşları çağırarak kavgaya girişmektir bu.

WikiLeaks özelinde, Amerikan kolonyalizmine bir darbe vurulduğuna inanmak hayalperestlik olacaktır. Peki o zaman WikiLeaks neyi başardı? WikiLeaks üzerine yazılan çizilen eleştirilerin çoğunda sıklıkla dile getirildiği gibi, WikiLeaks acaba gizli belgeleri açıklarken yok yere masumlara zarar verilmesinin yolunu mu açmıştır? Kısacası, WikiLeaks acaba ele geçirdiği her belgeyi tüm çıplaklığıyla açıklama hakkına sahip midir? Bunun neticesinde zarar görebilecek üçüncü kişilerin korunup korunmaması gerektiği, devletlerin mahremiyetinin ötesinde, kişilerin mahremiyetinin ne kadar korunması gerektiğine üç beş bilgisayar hacker’ının karar verebilecek olması ne kadar adildir, ne kadar demokratiktir? Eğer, WikiLeaks verileri gözden geçirecek, zarar görebilecek kişilerin isim ve adreslerini karalayacaksa, buna nasıl güvenebiliriz, bunun kontrolünü, sağlamasını kim yapacaktır? Assange ve ekibine “neye dayanarak” bu kadar güveniyoruz? İyi niyetlerine inansak bile, ya yanlış yaparlarsa, ya hata yaparlarsa?

WikiLeaks özelinde, Amerikan kolonyalizmine darbe vurulduğuna inanmak hayalperestlik olur.

Kuşkusuz, WikiLeaks yazışmalarında ta çocukluğumdan beri tanıdığım diplomat bir arkadaşımın ismini görünce müstehzi bir gülümsemeye kapılmıyor değilim. Ama yine de, bu ceza, bu ifşa müstehak mıdır diye sormadan da edemiyorum. Siyasetin ve ahlakın belden aşağısı bu mudur?

Türkiye gündemini sürekli işgal eden bantlar ve dökümleri de bu kavganın belden aşağı indiğinin bir göstergesi elbette. Ancak, hatırlamakta fayda var, WikiLeaks de bunu, kendince toplumsal fayda amacıyla yapmıştı. Haliyle, ahlaki yargılarımızı kurbanların siyasi görüşlerine ya da ifşa edilen bilginin niteliğine bağlıyorsak siyasi anlamda büyük bir hata yaptığımız açıktır. Bu siyasi hatanın bedelleri tarihte aleni bir şekilde yaşandı, tekrarlamaya gerek yok. Clinton’un stajyerinin “lekeli” elbisesini anımsamak, meselenin ne kadar laubalileşebileceğinin başat göstergelerindendir.

Benzer şekilde, WikiLeaks’e ulaşan verileri ve benzerlerini sızdıran Snowden ve Manning’in ne kadar kahraman olduğu (ve hatta ne kadar yalnız bırakıldıkları) meselesi de ciddi bir tartışmayı gerektirmektedir. Kuşkusuz, whistleblower’ların hemen her eylemi, sistemdeki bir açığa işaret eder ve tanım itibariyle, sistemi yamar ve güçlendirir. Bir iki kurban vererek, Irak’ta sivilleri öldüren bir iki askeri kurban ederek, işgal kuvvetlerinin ellerini güçlendirip güçlendirmediğimiz sorusu ciddi bir konudur, dallanıp budaklanacak, üzerinde günlerce tartışılabilecek bir meseledir. En nihayetinde Manning, bir USB belleğe yüklediği verilerle dünya siyasetinin gidişatını değiştirdi.

Bir ergen öfkesiyle, sisteme saldırıp onu ancak ve ancak epistemolojik olarak ifşa etmenin aczimizi katmerlediğine inanıyorum. Kahraman bekleme hissiyatımızı kuvvetlendiren, ancak “çılgın hacker’ların” (ve whistleblower’ların) bizi kurtarabileceğine bizi inandıran afaki bir hayalperestlik yarattığına inanıyorum dijital aktivizmin. Dahası, toplumsal dönüşümün bilgiyle, cehaleti yenmeyle gerçekleşeceğine inanan bilgi sultası zihniyetini de alttan alta harladığını düşünüyorum bunun. Kaldı ki, toplumun ezici çoğunluğunun meselenin teknik mevzularına olan acziyle karşılaştırıldığında, bu dijital aktivizm erkinin nasıl kontrol edilebileceği hâlâ net olmayan bir meseledir. Acaba, arsız iktidarın bantlarını ele geçirirken, bir yandan da seni, beni dinlemediklerini nasıl bileceğiz? Bugün Redhack’in saldırdıklarına öfkelenenlerin yarın sana bana dijital olarak saldırmayacağını nasıl garanti edeceğiz?

 

Julian Assange ve ekibine “neye dayanarak” bu kadar güveniyoruz?

Bu siyasi hatanın ötelemeleri internetten telif haklarını ihlal ederek film ve müzik indirme meselesinde, internet pornosunda çok daha karmaşıklaşmaktadır. Bu da yetmiyormuş gibi, mesele siyasi spektrumumuza Korsan Partisi gibi parodilerle, pervasız torrentçiler arasında bir yere sıkışıp kalmaktadır.

 

BitCoin in mi cin mi?

Heyecanımı bağışlayın, ama yaşadığı bütün bu gelgitlere rağmen, BitCoin beni hâlâ şaşırtıyor. Malumunuz, geçtiğimiz aylarda, en büyük BitCoin borsalarından biri olan Japon firma çöktü ve yatırımcılar BitCoin’lerini nakde tahvil edemediler. Bunun üzerine, BitCoin yatırımcılarından biri meseleyi, ABD’nin batan bankaları kurtarmasıyla karşılaştırmıştı. Zira, batan BitCoin borsası için Japonya elbette kendi devlet bütçesinden, “BitCoin-zedelere” bir para aktarımında bulunmayacaktı. Oysa, ABD’de sırf bankalar ve kreditörler borçlarını sigortalarken açgözlü oldukları için (basitleştirerek anlatıyorum elbette) batmış, halkın vergilerinden akla hayale sığmayacak meblağlar da bu bankalara aktarılmış, neticesinde de bu bankaların yöneticilerinin büyün çoğunluğu hiçbir şeyden sorumlu tutulmamıştı. Kısacası bankaların yaptığı finansal hataların bedelini halk ödemişti: hem işini kaybetmişti, hem de vergilerini. Bu açıdan bakıldığında BitCoin kültürü çok daha adil görünmüyor mu? Kimileri paralarını batırdığında, bu dalga dalga büyüyüp seni beni vurmuyor.

BitCoin’in “karşılığı” var mı?

Farkında mıyız, bilmiyorum, ancak batan bankaları kurtarmaya eğilimli sosyal politikalar bankaların tanımsal niteliklerinden biri olan sömürgenliklerini çok ustaca saklamaktadır. Zira, en nihayetinde banka veya borsa bir iktisadi risktir, bir olasılık hesabıdır. Banka ve borsa gibi yatırım aracı kullananlar, bu riski almakla yükümlüdür. Ancak, bu riskin toplumsal bedeli, vergilerin bu riski örtmek için kullanılması olamaz. Tam tersine, bu risk, bankacılığın ne kadar da ciddi bir şekilde sakınılması gereken bir sektör olduğunu bize tekrar tekrar hatırlatması açısından elzemdir. Çözüm, riski topluma yaymak değil, riskli sektörü izole edip, toplumun çoğunluğundan yalıtabilme iradesine haiz olmaktır. BitCoin bunu, nispeten gayrı-nizami ve yasalar üstü olması nedeniyle başarabiliyor. Kendini, risk-severlerin kumar masası olarak, doğru ve adil bir şekilde, konumluyor. Bu, kendini ekonominin motoru olarak konumlandıran bankaların propagandasından çok daha dürüsttür.

BitCoin’in şaşırtıcılığı bir mitos gibi kendini çevreleyen algoritmasında yatıyor. Bu algoritma BitCoin’in tamamen anonim olmasını ve daha da önemlisi sadece sonlu miktarda üretilebileceğini garantiliyor, hem de matematiksel olarak. Dolayısıyla, keyfi bir şekilde BitCoin basmak mümkün olmuyor. Peki BitCoin’in “karşılığı” var mı? Elbette bir parasal karşılığı var BitCoin’in borsalarda, ancak bu alım kuvveti nereden geliyor?

Bir ekonomi deneyi olarak hepimizi şaşırtan soru, bence budur. Birileri çıkıp BitCoin’e neden 500 küsur dolar veriyor? Soruyu daha belirginleştirmek istersek, neden birileri çıkıp altının gramına bilmem kaç lira para veriyor? Domatesin değerini anlayabilirim, kabzımalların neden bazen kasa kasa domatesi denize döktüğünü de kafamda bir yere oturtabilirim. Bu dizgeyle ilerlersem, altının bir nirengi noktası olarak değer almasını (1970’lerde terk edilen gold standard) anlayabilirim. Ancak, birilerinin ileride değerinin artacağını umarak BitCoin’e bir değer biçmesini anlamakta zorlanırım. Soruyu tersten soralım. Madem BitCoin’in zamanla değerlenmesini istiyoruz, neden her sene değerini iki katına çıkarmıyoruz? Neden değerini sürekli artırmıyoruz? En nihayetinde, fiili alışverişte ve takasta kullanılabilen bir para birimi değil BitCoin, dolayısıyla sürekli değerini artırmaya çalışmak nasıl bir enflasyon yaratabilir? BitCoin’in değerini yükseltmek, bu anlamda, domatesin BitCoin cinsinden fiyatını da değiştirir mi? Madem değiştiriyor, o zaman BitCoin’in Türk Lirası ya da Euro karşılığı değerini de değiştirir mi?

Bu soruların siyasi boyutu kuşkusuz değer ve para algımızı yeniden şekillendirmelidir. Diğer bir deyişle, para bir borcun ifadesiyse, BitCoin hangi borca, kimin kime borcuna karşılık geliyor?

Sosyal medya ne kadar sosyal?

Klavye devrimcisi lafını neredeyse Gökçek kadar seviyorum. Zira, bu lakap, yazının başlarında değinegeldiğim, günümüzde bilgi-iktidar ilişkisinin ne kadar sağlıksız kurulduğunun, güncel sol politikanın da bu meseleyi nasıl göz göre göre ihmal ettiğinin altını belirgin bir şekilde çiziyor. Kuşkusuz, sadece boş zaman zengini Türkiye’de değil, hemen her toplumda sosyal medya benzer şekilde işliyor.

Öncelikle, sosyal medya tanımının Facebook ve Twitter gibi özel şirketlerin marka olan isimlerini telaffuzdan sakınan bir yaklaşımın yan etkisi olduğunu anımsamakta fayda var. Buradaki sorun, Facebook ve Twitter’ın bir marka olmasıdır. Bunu daha iyi kavramak için tweet’leri e-mail ile karşılaştırabiliriz.

E-mail adreslerini ve sunucularını istediğiniz herhangi bir kuruluştan alabilirsiniz, hatta arzu ederseniz kendi bilgisayarınızı sunucu olarak kullanarak kendi alan adınızla bir e-mail adresi yaratabilirsiniz çalışma odanızda. Bu adresten istisnasız her alan adına, her adrese e-mail gönderebilirsiniz.

Fakat, Twitter’da mesaj göndermek için karşı tarafın da twitter üyesi olması gerekir. Twitter’a benzer bir sisteme sahip olan diğer sosyal medyaya, örneğin diaspora*’ya mesaj göndermek, kulağa komik geldiğinin farkındayım, mümkün değildir. Ancak, bu, değindiğim sosyal medyaların aslında ne kadar “sosyal” olduğunu gösterir ve açık bir şekilde siyasi karardır. Bilişim lingosuyla konuşmak gerekirse,Twitter ve Facebook kapalı habitatlardır. Kimi bilgilere ulaşmak için üye ve kullanıcı olmanız gerekmeyebilir, ancak hizmeti tam olarak kullanmanın şartı üye olmaktır. Karşılaştırmak gerekirse, eğer e-mail de benzer bir zihniyeti kullansaydı, G-mail adresi olan arkadaşımıza e-mail atmak için G-mail adresimiz, Yahoo adresliler içinse Yahoo adresimiz olması gerekirdi. Mantıksızlık açık değil mi?

Mantıksızlık dedim ama, elbette bu bir ticari taktik aynı zamanda. Örneğin, bu ticari taktiği kullanmayan mikroblog platformları da elbette mevcut, diaspora* bunun en bilinen örneği.

Meselenin siyasi boyutunun hâlâ Facebook çılgını bu memlekette gündeme gelmemesi elbette şaşırtıcı. Bu siyasi boyutun ilk kademesi, yukarıda değindiğime benzer şekilde, mahremiyettir. Bu şirketler, yüz milyonlarca insanın kişisel fotoğraflarını, arkadaşlarıyla olan bağlarını, romantik ve günlük yaşantılarını, para harcama dizgelerini, profesyonel hayatlarını iyice bilmektedir. Dahası, WikiLeaks tartışmasından farklı olarak, bu sefer, kullanıcılar bu verilerin çoğunu gönüllü olarak teslim etmektedir. Sosyal medya şirketleri de eldeki verileri analiz ederek, çılgınca diyebileceğim hesaplamalarla, kullanıcı kitleleri hakkında misli misli daha fazla veri elde etmektedir. Bu şekilde bu şirketler, bizlerin göremediğini görür, bizlerin bilemediği ilişkileri, genel şemalara vakıf oldukları için, inşa edebilir. Bu da onları ciddi bir iktidar odağı haline getirir. Bu iktidardan nemalanmaya çalışanlar da bu firmalara para akıtarak bu güçten sebeplenirler. Zira, yüzmilyonlarca kullanıcıya erişebilme şansı hemen her kapitalist şirket için bir nimettir.

Fakat, çok da haddimizi aşmayalım. Geçen yıllarda eski kız arkadaşının e-maillerini okuyan Google mühendisi gibi tek tük vakaları bir yana koyarsak, bu büyük firmaların işi bireylerle değildir. Ahmet’in kız arkadaşı veya Ayşe’nin öğle yemeğinden öte, bu şirketler için sistemlerinde biriken devasa veriler, kocaman bir istatistik laboratuvarı olarak ticari değer taşımaktadır. Üstüne de reklam gelirlerini koyunca, dört beş yılda trilyoner olmak işten bile değildir.

Yukarıda değindiğim, verileri “gönüllü” sağlama, hatta “sistemle gönüllü işbirliğinde olma” meselesi, siyasette sıklıkla anılan kavramlardan biridir. Gönüllü onayımızın şartlandırılmış bir onay olduğuna dair bir yorumdur bu. Kısacası, gönüllü olarak kişisel bilgilerimizi ticari tek bir firmaya sunarkenki gönüllü halimiz aslında şartlandırılarak yaptığımız bir güdüdür. Bu şartlanma da zaten çoğunlukla sosyal baskıyla birlikte gelir. Tüm arkadaşlarımız Facebook’taysa, biz de Facebook’a kaydoluruz. Birileri LinkedIn ile iş bulduysa, biz de hemen kaydoluruz. Zira “nasılsa bedavadır”.

Facebook’un market cap’i, yani piyasadaki kapitalizasyonu 180 milyar dolardır. Twitter’ınkiyse yaklaşık 30 milyar dolar. Değirmenin suyu nereden geliyor?

Dolayısıyla, sosyal medya eleştirilerinin kapitalizm eleştirisinin ötesine geçen bir yönü var. Buradaki sömürünün, eğer gerçekten bir sömürü varsa bu ilişkide, alışılmadık bir üslupta olduğu açık. Zira kısa vadede ve dar alanda, kullanıcının kazançlı olduğunu görmek mümkün bu ilişkide. Düşünsenize gönderdiğiniz her e-mail için, kısa mesaj SMS gibi, bir bedel ödediğinizi. E-mail firmaları bize bu “özgürlüğü”, neredeyse sınırsız bir kapasiteyle sunuyor hiç ama hiçbir bedel almadan. Hatta, azıcık bilgisayar meraklısıysanız, size gösterdikleri reklamları bile engelleyebiliyorsunuz. Daha ne! Acaba, bu kapitalist propagandanın bıkmadan usanmadan tekrarladığı, rekabetin faydalarından mı? Eğer, bu uygulamaların bize faydası bu kadarsa, şirketlere faydasının ne kadar da büyük olduğunu, bu fayda uğruna şirketlerin on milyonlarca kullanıcıya neredeyse sınırsız veri kapasitesi hakkı vermeyi göze almak zorunda olduğu gerçeğini görmek zorundayız. Kısacası, kaz gelecek yerden tavuk esirgenmiyorsa, yoldukları kazdan epey menfaat elde ettikleri açıktır.

Kuşkusuz, sosyal medyaya sunulan verinin, bizlerin verilerinin, ne kadar önemli ve değerli olduğunu anlamak için Facebook ve Twitter’ın borsa değerlerine göz atmak yeterli olacaktır. Facebook’un market cap’i, yani piyasadaki kapitalizasyonu 180 milyar dolardır. Twitter’ınkiyse yaklaşık 30 milyar dolar.

Bir yeniyetmenin, üniversite yurdundaki odasında, bir iki bilgisayarla hazırladığı bir sistemin, verilerinin hepsini kullanıcıların sağlamak zorunda olduğu bir ekosistemde, bu kadar kısa sürede, bu kadar fazla kapital biriktirmesi…

İşin ilginci, bu iki şirket ve sosyal medya özelinde, asıl şaşırtıcı mesele, ne Twitter’ın ne de Facebook’un aslında kendi sitelerinde kendilerinden kaynaklı neredeyse hiçbir veri ve bilgi olmamasıdır. Bu siteler tamamen kullanıcıların yarattıkları ve yükledikleri verilerden ve bilgilerden oluşmaktadır. Tıpkı Wikipedia gibi. Zira Wikimedia Vakfı, oturup ansiklopedi maddelerini kendileri yazmamaktadır. Ancak, buna rağmen Wikipedia, devasa teknik altyapı masraflarına rağmen, bedavadır (illa ki bir çıban bulacaksak, Katar Vakfı’nın Barselona forma reklamından sonra Wikimedia Vakfı’nın büyük bağışçılarından biri olduğu akla gelir).

Sosyal medya, Silikon Vadisi’nin ilkel ve ganimetçi kapitalizm algısını en net bir şekilde yansıtan sektörlerdendir. Akla gelen her iyi fikri nakde tahvil etme aşkı, 20’li yaşlarının ilk yıllarını dünyayı gezme yerine CalTrain’de geçiren yeniyetmelerin zenginlik ve şımarık hayallerini tatmin etmeye çalışan bir “fikir enflasyonu” yaratır. Canavar gibi çalışkan bu gençlerin çılgınlıkları da “kapitalist yaratıcılığın” bir emaresi olarak yüceltilir, hoş görülür ve övülür.

***

Bilişim sektörü, siyasetin en temel kavramlarına geri dönelim, kapital birikiminin nasıl yapılabildiğine dair deneyimlerimizi son derece ivedi bir şekilde değiştiriyor, değiştiremediği yerlerde de derinden sarsıyor. Örneğin, endüstriyel üretim yapan bir şirketin basbayağı bir şeyler “üreterek” kapital biriktirmesi kavramını öyle ya da böyle anlayabiliyoruz. Ancak, bir yeniyetmenin, üniversite yurdundaki odasında, bir iki bilgisayarla hazırladığı bir sistemin, verilerinin hepsini kullanıcıların sağlamak zorunda olduğu bir ekosistemde, bu kadar kısa sürede, bu kadar fazla kapital biriktirmesi, hatta bunu geleneksel anlamda bir şeyler “üretmeden” başarabilmesi sol ideolojide hâlâ sadece bir şaşkınlık ve hatta hayranlık yaratıyor. Bunun ekonomik ve siyasi algımızı nasıl şekillendireceği, öznelerin ve hatta katılımcıların (varoluşçuluk derecenize göre) öyle ya da böyle “gönüllü” olduğu bu ekosistemi, kuvvet kullanmadan nasıl yıkabileceğimiz, nasıl titreteceğimiz hâlâ yanıt bekleyen bir soru.

Bu sorulara yanıt aramanın, dijital sosyoloji ve bilişim zemininden hareketle ciddi ahlaki ve siyasi bir tefekkür gerektirdiği artık açık olmalıdır.