Ana sayfa 129. sayı Sanatın kökeninin Avrupamerkezci yorumu yanlış: Endonezya mağara resimleri, Avrupa’dakiler kadar eski

Sanatın kökeninin Avrupamerkezci yorumu yanlış: Endonezya mağara resimleri, Avrupa’dakiler kadar eski

377
PAYLAŞ
Endonezya Maros-Pangkep Mağaraları’ndan bir geyik domuz betimi ve el izinin şablon olarak kullanıldığı resim. © Kines Rıza.

Çeviren: Ceyhun Ceyhan

Çağdaş eleştirmenler, bir zamanlar Endonezya’da yaşamış ve yaşayacak olan sanatçıları büyük ihtimalle topa tutacaklardır. Sulawesi’nin tropik ormanlarına kurulu Maros kentinin dışında bulunan yaklaşık yüz kadar mağara, el izleri, oldukça canlı görünen soyut domuz ve cüce sığır resimleriyle dolu. Günümüze bu sanat eserinin kırıntıları kalırken, gizemli sanatçıları yok olalı uzun zaman oldu.

Şu an için tek bildiğimiz, bu duvarların tahminen ne zaman boyandığı. Nature dergisinde yayımlanan çalışmada belirtildiği üzere, Maros-Pangkep Mağaraları’ndaki boyamaların tarihi 17.400 ile 39.000 yıl öncesine gidiyor. Bu tarih aralığı da, Avrupa’da bulunan mağara resimleriyle yaklaşık olarak aynı döneme denk düşüyor.

Avustralya’nın Griffith Üniversitesi’nden Arkeolog Maxime Aubert, “Bu buluş bize modern insanın kökleriyle ilgili, onun ne zaman bilişsel olarak modernleştiği hakkında yeni bir bakış açısı sağladı” diyor ve ekliyor: “Ayrıca kendi türümüzün ne zaman ve nerede benliğinin farkına varıp boyama ve heykelcik yapmak için soyut düşünmeye başladığı olgusunu verdiğimiz yanıtı da değiştirdi.”

Endonezya Maros-Pangkep Mağaraları’nda görülen örnekteki gibi, el izini şablon izi olarak kullanmaya tarihöncesi sanatta sık rastlanıyor. © Kines Rıza.

1905-1906 arasında Endonezya’ya yaptıkları bilimsel keşif gezisinden dönen İsviçreli doğabilimciler Fritz ve Paul Sarasin’in ellerinde, detaylardan çok, antik taş barınaklar, eserler ve mağara resimleriyle ilgili hikâyeler vardı. Maros civarındaki mağara resimleri ilk kez 1950 yılında Hollandalı Arkeolog H. R. van Heereken tarafından tanımlanmasına rağmen, Endonezyalı araştırmacıların bu mağaralardaki önemli çalışmalarının ürünleri bu tanımlamaya çok az bir katkı sağlayabilmişti. Yerel araştırmacıların yaptığı çalışmalar, en son çizilen karakalem (kömürle yapılmış) resimlerin, evcil hayvanlar ve geometrik şekilleri tasvir ettiğini ortaya çıkardı. Çalışmada ayrıca, muhtemelen daha eski bir sanat olan, demirce zengin olduğundan kırmızı ton veren bir toprak boyasıyla süslenmiş mağara girişleri, tavan ve ulaşılması zor odalardan da söz ediliyor. Daha önceki tahminlerde Maros mağara resimlerinin 10.000 yıldan daha eski olmadığı söyleniyor. Bu konuyla ilgili Aubert “İnsanlar tropik bir çevredeki mağara resimlerinin bu kadar uzun süre kalabileceğine inanmamışlardı” diyor.

Mağara resimlerinin yaşı zor bir işlemle belirleniyor. Radyokarbon tarihleme yöntemi, sanat eserine oldukça zararlı olabilmekte ve yalnızca pigment içeren karbonlarda, özellikle karakalemlerde kullanılabilmekte. Bu metot sadece kömürün kendisini değil, ayrıca bu kömürün devrilmiş bir ağaçtan dönüştüğünü bilmemize de yarıyor; o nedenle tarihleme işi daha da zorlaşıyor. Bakteriler, kireçtaşı ve diğer organik materyaller tarihleme işleminin çarpıtılmasına sebep olabiliyor. Bu çalışmadan bağımsız olarak Southampton Üniversitesi’nden Arkeolog Alistair Pike, “Aynı mağara resmi örneğinden aldığımız sonuçların, oldukça çeşitli radyokarbon tarihlerine sahip olabildiğini gördük”  diyor.

Avustralya’nın Wollongong Üniversitesi’nden arkeolog Adam Brumm, mağaralardaki arkeolojik kazılar sırasında, bazı eserlerde “patlamış mağara mısırı” (cave popcorn) adını verdiği maddeler olduğunu fark etti. Engebeli kalsitten oluşan bu tabaka, yol boyunca bin yıllık sarkıt ve dikitlere dönüşüyor, ancak en önemlisi resimlerin yaşını tahmin edebilmemizi sağlayan radyoaktif uranyum elementini de içinde barındırıyordu.

Aubert ve meslektaşları, yedi adet mağara ve 14 adet resim kesitinden, toplam 19 örnek topladılar. Resimler, basit el şablonlarından karmaşık hayvan tasvirlerine kadar sıralandı. Laboratuvarda ise bu resimlerden alınan örneklerdeki uranyum izotoplarına göre resimlerin yaşı tahmin edildi. Bazı durumlarda kalsit tabakaları resmin üstünde ya da altında bulundu. Aubert “Üstten bir örnek alarak en düşük, alttan bir örnek alarak en yüksek yaşı elde ettik” diye açıklıyor.

Güneydoğu Asya’nın en eski sanat eserleri arasına giren bu eserlerin çoğu 25.000 yaşında. Fakat bazılarının tahmin edilenden daha da eski olduğu ortaya çıktı. Örneğin eli şablon olarak kullanan bir resim, en az 39.900 yıllık yaşı ile dünyanın günümüze gelmiş en eski el izi. Dişi bir geyik domuzu resmi de 35.400 yıllık yaşıyla kayıtlara geçti.

Fransa’da ünlü Lascaux Mağarası’ndaki bu karmaşık doğal hayvan resimleri yaklaşık 20.000 yıl önce yapılmış.

Bu tarihler Avrupa’nın en eski kaya resimleri ve eserleriyle denk tarihlere düşüyor. Daha önce, İspanya’nın El Castillo Mağarasındaki resimlerin tarihlemesi, gene Pike ve ekibi tarafından uranyum yöntemi kullanılarak yapılmış, kayıtlardaki en eski tarih olarak 40.800 yıl olarak belirlemişti. Fransa’da ünlü Lascaux Mağarası’ndaki daha karmaşık doğal hayvan resimleri 20.000 yaşındayken, Chauvet’dekilerin 32.000 yıllık olduğu ölçülse de, daha sonra bu tarih çürütülmüştü. Almanya’daki mağaralarda bulunan hayvan heykellerinin de aynı döneme denk geldiği anlaşılmıştı.

Biliminsanları insanların sanat üretmeye ilk olarak Afrika’dan Avrupa’ya geçince başladığını ve sanatın dünyaya buradan yayıldığını düşünüyorlardı. Bunun, “dünyaya Avrupa-merkezli bir bakış açısı” olduğunu söyleyen Aubert, “Şu an bunun çok daha ötesine geçtik” diye belirtiyor. Bu çalışma Asyalı sanatçıların, Avrupa’dakilerle aynı zamanlarda resimler yaptığını ikna edici bir şekilde gösteriyor. Her iki grup da muhtemelen avladıkları hayvanları anlaşılır bir şekilde çiziyordu.

Pike, “Bu buluş birçok ilginç olasılığı artırıyor” diyor. Duvar sanatı birbirinden tamamen farklı yerlerde, birbirinden ayrı bir şekilde ortaya çıkmış olabilir. Dünyanın her yerinden el izi resimleri, bu fikrin çok aykırı olmadığını gösteriyor. Ayrıca, modern insanların 70.000 yıl önce Afrika’dan ayrılırken sanatsal yöntemleri geliştirmiş olup, Avrupa ve Asya’ya bu yöntemlerle yerleştiği ihtimali var. Eğer bu doğruysa, tahmin edilenden çok daha fazla antik mağara sanatı Avrupa ve Endonezya’da keşfedilmeyi bekliyor demektir. Aubert, bu fikre yakın duruyor: “Bu sadece bizim henüz neleri bulmadığımızla ilgili. Bence bu sadece bir zaman meselesidir.”