Ana sayfa 130. sayı Amerika’yı yeniden ‘keşfetmek’…

Amerika’yı yeniden ‘keşfetmek’…

143
PAYLAŞ

Amerika’nın kâşifini değiştirmek mi istiyorsunuz? Bunu geçmişe özlem duyarak, çoktan tarihin müzesindeki yerini almış ideolojilerin bayraktarlığını yaparak gerçekleştiremezsiniz. “Yeni Osmanlı” hayalleriyle Amerika’nın kâşifi değil, ancak taşeronu olunur. Ancak yeni bir uygarlık modelini temsil eden yeni bir devrimci sınıfa dayanarak Amerika yeniden keşfedilebilir.

Tayyip Erdoğan “Amerika’yı Kolomb’dan önce Müslümanlar keşfetti” diyerek yeni bir tartışma açtı. Konuyu birkaç düzlemde ele almak gerek.

Birincisi, Küba’da cami meselesi. Tayyip Erdoğan’ın bir çeviri veya “cahil danışman” hatasına kurban gittiği anlaşılıyor. Ama insan uluslararası bir platformda edeceği iddialı bir lafı, önceden biraz araştırır, bilenlere sorar, sonra eder. Yoksa, İslam’ın dünya lideri olacağım derken, işte böyle bütün dünyaya rezil olur.

İkincisi, Amerika kıtasına Kolomb’dan önce Eski Dünya’dan gidilip gidilmediği meselesi. Daha doğrusu Erdoğan’ın söylemiyle “Amerika’yı Kolomb’dan 300 küsur yıl önce Müslümanların keşfettiği”.

Bu konuda çeşitli söylenceler, bazı eski metinler üzerine yapılan yorumlar ve bazı yolculuklara ait irili-ufaklı kanıtlar mevcut. Birkaçını sayalım.

İlk söylence MÖ 7. yüzyılda Fenikeli 13 denizcinin fırtınaya tutulup Brezilya kıyılarına kadar sürüklendiği üzerine. Fenikeliler bilindiği gibi denizci bir toplum ve Cebelitarık’ı aşıp Afrika’nın batı kıyılarında gezindikleri biliniyor. Bir grup denizcinin sürüklenerek kendilerini Güney Amerika kıyılarında bulmaları olası, ama buna ait güçlü kanıtlar yok; dolayısıyla bu “kazaen keşif” söylence olarak kalmış.

Diğer bir söylence Vikinglerin önce Grönland sonra da Kuzey Amerika’nın doğu kıyılarına ulaştıkları ve bazı grupların orada yerleştikleri üzerine. 10. yüzyıl sonlarında önce Norman denizci Erik Raude (Kızıl Erik), daha sonra oğlu Leif Eriksson ve kızı Freydis, İzlanda-Grönland- Baffin Adası hattında yolculuk ediyorlar ve Kuzey Amerika’ya ulaşıyorlar. Eski İzlanda yıllıklarında bu yolculuklara ilişkin metinler var. Vikinglerin Amerika’ya ulaştıkları ve yerleştikleri 1968’de Dr. Helge Instand ve arkeolog eşinin buluntularıyla ispatlanmış ve bir söylence olmaktan çıkmış. Yani ilk kanıtlı “keşif” Vikinglere ait.

Kuzey Afrikalı ve Endülüslü Arap denizcilerin de “Sisler Denizi” denen Atlas Okyanusu’na açıldıklarına ve Amerika kıtasına ulaştıklarına dair söylenceler de var. İlk söylence Mesûdi’nin 10. yüzyıldan kalma bir eserinde geçiyor. Diğer bir ilginç rapor İdrisi’ye (ö. 1166) ait. İdrisi, “Mugarrarinler” (baştan çıkarılanlar) denilen bir maceracı genç grubunun Amerika yolculuklarından söz ediyor. Bir rapor da İbn Fazlullah el-Ömer’e ait (ö. 1348). Mali’nin kuzey taraflarında yaşayan Berberilerin hükümdarının 3000 kayıkla okyanusa açılıp bir bölümünün Amazon’un denize döküldüğü bölgeye ulaştığı yazılıyor. Bu söylencelerin kesin kanıtları yok, ama gerçek olmalarının önünde bir engel yok.

Bir diğer söylence de ünlü Çin Amirali Zheng He’nin donanmasının 15. yüzyılın ilk yarısında Amerika’ya ulaştığı yönünde. Dönemin en büyük deniz gücü olan Çin donanmasının Zheng He komutasında yüzlerce gemi ve 30 bin kişiye ulaşan mürettebat ile dünya denizlerinde dolaştığı biliniyor. İngiliz tarihçi Gavin Menzies “1421” adlı kitabında, Çinlilerin Kolomb’dan 70 yıl önce Amerika’ya ulaştığını ve Kolomb’un da Zheng He’nin haritalarından yararlandığını iddia ediyor.

Kısacası, öyle anlaşılıyor ki, Kolomb Amerika’nın “son kaşifi”dir. Peki, “son” olmasına karşın onu “ilk” yapan nedir?

Neden Zheng He’nin açtığı yoldan dünyanın dört bir yanına Çinli tacirler yayılamadı? Çin İmparatoru, hele böylesi bir donanmaya sahipken, dünyanın fethini Portekizli-İspanyol korsanlara mı bırakacaktı? Neden Fatih’in oğlu, Yavuz’un babası II. Bayezid, kendisine yalvaran Kolomb’a birkaç gemi bahşedip, üstelik yanına Osmanlı levendlerini de katıp Yeni Dünya’ya açılmak istemedi? Koskoca orduları Viyana kapılarına dek götürebilen, Akdeniz’de cirit atan, Bizans’ı yıkıp çağ açan Osmanlı, okyanusa açılacak üç-beş gemiyi mi bulamayacaktı?

Olmadı, çünkü ihtiyaçları yoktu. Kolomb’un II. Bayezid’e, “bana bir gemi verin, size yeni bir dünya bulayım” dediği biliniyor; Bayezid reddediyor. Eski Dünya ile Yeni Dünya’nın çatışmasıdır bu. Çin ve Osmanlı feodallerinin dünyanın yuvarlak olmasına ihtiyaçları yoktu! Pirî Reis’in, ünlü haritasını yaptıktan sonra Yavuz Sultan Selim’e sunduğu, Padişah’ın da haritaya bakıp “dünya bir hükümdara yetmeyecek kadar küçükmüş” dediği söylenir. Bugünden baktığımızda, dünyanın değil ama, o kibirli tavrına karşın Yavuz’un dünyasının küçük olduğu görülüyor.

Dönemin Avrupalılarının ise ihtiyaçları vardı. Avrupa’da palazlanmaya başlayan burjuvazinin, dünya kaynaklarına ulaşabilmek için yeni bir yola ihtiyacı vardı. Zenginlikler kaynağı Çin’e ve Hint’e giden yolları, bir başka “baba” devlet Osmanlı tutmuştu. O halde kendi feodalleri tarafından bile aşağılanan Avrupalı burjuva için, dünyanın yuvarlak olmasından başka çare yoktu.

İşte bu yüzden bütün zenginliklerin göbeğinde oturan Çin imparatorları ve Osmanlı padişahları değil de, Avrupalı çapulcular kendilerini hırsla okyanuslara vurdular. Böylece, dönemin “ileri” Asya’sı değil, “geri” Avrupa’sı, yeni ve “daha ileri” bir uygarlığın beşiği olabildi. Bu sürecin dinamiği ise Avrupa’da ortaya çıkıp palazlanmış devrimci bir sınıfın (burjuvazinin) varlığıdır. Kolomb’u, Gama’yı, Magellan’ı, Cook’u -tüm tarihsel gerçeklere karşın- “ilk” yapan, işte bu dinamiktir.

15. yüzyıl ilginç bir dönem; özellikle Çin, Osmanlı ve Avrupa açısından karşılaştırmalı olarak incelenmeye değer. Çin’de soylulara isyan eden ihtilalci bir köylü önderi (Chu Yüan Chang) tarafından kurulan Ming Hanedanı iktidardadır. Moğollar nihayet sürülmüş, bir Çin pazarı (ulusu) ortaya çıkar gibi olmuştur. Bir orta sınıf oluşmaya başlamıştır. Amiral Zheng He’nin donanması sadece asker değil, tacir de taşımaktadır. Çin, sanki kapitalizmin eşiğinde gibidir.

Osmanlı ise İstanbul’u fethetmiş, Ortaçağ’ın simgesi Bizans’ı yıkmıştır. Aydınlanmanın önü açılmıştır. Osmanlı da, “ilerici” padişah Fatih Sultan Mehmed’in kişiliğinde, bir eşikte gibidir.

Fakat iki bölgede de, bütün bu gelişmeler, kadim feodalizmin gücü (daha doğrusu yeni yeni filizlenen burjuvazinin zayıflığı) yüzünden, yeni bir üretim tarzına evrilemedi. Bu başarılar, feodalizmin başarılarına dönüştü. Çin’de Zheng He’nin donanmasının yakılması ve iki direkliden büyük gemilerin yapımının yasaklanması (cezası idamdı!) ilginçtir. Çin, 15. yüzyılın başlarında, kapitalist bir uygarlığa teğet geçip yeniden güçlü bir kara imparatorluğunda (toprak ekonomisinde) karar kıldı. Osmanlı’da da Fatih sonrasında benzer bir gelişme yaşandı.

Bu gelişmeler de tarihsel zorunluluktan kaynaklanır. Çin’de de Osmanlı’da da feodaller henüz çok güçlüydü, daha önemlisi devrimci barutlarını henüz tüketmemişlerdi. Burjuvazinin ve kapitalizmin günü henüz gelmemişti. Fakat Avrupa’da durum tam tersiydi: Avrupa feodalizmi çürümüştü, güçsüzdü; Avrupa toplumlarının yakıcı ihtiyaçlarını karşılayamıyordu. Dolayısıyla bu ihtiyaçları karşılayabilecek yeni bir sınıfa (devrimci burjuvaziye) gün doğmuştu. Avrupa, dünya feodalizminin zayıf halkasıydı. Avrupa, feodalizmde ısrar ederse, ne Çin’le ne de Osmanlı’yla baş edebilirdi. Tek çare vardı: Yeni bir model, yeni bir uygarlık, yeni bir üretim tarzı: Kapitalizm. Tarih, Çin’de ve Osmanlı’da yüzüne kapanan kapıyı, Avrupa’da açtı. İşte bu yüzden Amerika’nın “kâşifi” Kristof Kolomb olmuştur.

***

Tartışmanın üçüncü düzlemi ise “Avrupa-merkezcilik” ve “keşif” kavramlarıyla ilişkili. Erdoğan, cahillikler ortaya serilince, Avrupa-merkezci tarih anlayışına isyan eden ve Müslümanların uygarlığa yaptığı katkıları vurgulayan lider pozlarına soyundu. Sanırsınız, dünya egemenlerine başkaldıran ezilen halkların bir temsilcisi…

Avrupa-merkezcilik, kapitalizmin sömürgecilik, daha çok da emperyalizm döneminde ortaya çıkmış bir ideoloji. Irkçılığın inceltilmiş bir biçimi; “kültürel ırkçılığın” bir versiyonu da denebilir. Rönesans ve Bilimsel Devrim dönemi Avrupalı entelektüellerde bu tür yaklaşımlara rastlanmaz. Çünkü Batılı kapitalistler “egemen” değillerdir henüz.

Avrupa burjuvazisinin iktidarı ele geçirip, Avrupa aristokrasisini tasfiye edip kendi sistemini oturttuğu ve giderek dünyayı sömürgeleştirmeye başladığı 19. yüzyılda ortaya çıktı bu tür çarpık tarih yaklaşımları. Bu yaklaşıma göre, uygarlık tarihinde iki büyük “mucize” vardır: Antik Yunan ve Batı Uygarlığı. Gerek Antik Yunan’ın kökeninde yatan Mezopotamya ve Mısır uygarlıkları, gerek Çin ve Hint uygarlıkları, gerekse bu iki dönem arasındaki İslam ile özdeşleşen Doğu Uygarlığı önemsizdirler, taş çatlasa bir “köprü” rolü görmüşlerdir. Dolayısıyla “geri kalmış” toplumlar Batı modelini (kapitalizmi) izlemelidirler.

“Dünyanın Avrupalılarca keşfi” de bu ideolojinin bir parçası olarak kurgulandı. Tabii bir sınırı da vardı. Örneğin burjuva tarihçileri Avustralya’nın, Amerika’nın, Ümit Burnu’nun, Afrika içlerinin, kutupların keşfinden söz ederler; ama kimse Çin’i, Mezopotamya’yı, Anadolu’yu, Ortadoğu’yu, Kuzey Afrika’yı “keşfetmeye” yeltenememiştir. Çünkü o mızrak o çuvala sığacak gibi değil. “Keşifler Çağı”nda oralarda Avrupa’dakilerden çok daha köklü ve gelişmiş uygarlıkların mevcut olduğu ve oraları “keşfetmenin” Avrupalı korsanların haddine olmadığı örtülemeyecek kadar açık bir gerçekti. Bu örnek de “keşif” kavramının ideolojik boyutunu gözler önüne serer.

Avrupa-merkezci ideoloji Ezilen Dünya’da büyük tartışmalara yol açtı ve sömürgeciliğe-emperyalizme karşı mücadelenin yükselişine koşut olarak iki ana akım tarafından eleştirildi. Batı-merkezciliğin ayna görüntüsü gibi olan ve esas olarak yerli feodallerin yaklaşımını temsil eden Doğu-merkezcilik, Batı modelinin insanlığa katkılarını reddeden, geçmişe özlem duyan ve dolayısıyla her türlü gelişmeye direnen bir akım olarak ortaya çıktı. Giderek muhafazakârlaştı ve ilginçtir, Batılı emperyalistlerle en fazla işbirliği yapan kesimlerin (ve tabii yerli gericiliğin) ideolojisine dönüştü. En dinci ve en milliyetçi olanların, aynı zamanda en emperyalist işbirlikçisi olduklarını ülkemizin deneyimlerinden biliyoruz. Erdoğan da, bu akımın bir temsilcisidir.

İkinci eleştirel akım ise, Batı uygarlık modelinin ve Avrupa-merkezciliğin, ancak, Avrupalı toplumlar da dahil olmak üzere bütün toplumların uygarlığa katkılarını miras kabul edip, özümseyip, çok daha kapsamlı bir yeni model ile aşılabileceğini vurgulayan evrenselci yaklaşımdır. Marksizmin, Bilimsel Sosyalizmin yaklaşımıdır bu. 20. yüzyılda Ezilen Dünya’da kapitalizmi aşma yönündeki en büyük iki pratik (Sovyet ve Çin devrimleri), “Büyük Rusçuluk” veya “Konfüçyüsçülük” ile değil, sosyalizm bayrağı altında gerçekleşmiştir.

Uzun lafın kısası: Amerika’nın kâşifini değiştirmek mi istiyorsunuz? Bunu geçmişe özlem duyarak, çoktan tarihin müzesindeki yerini almış ideolojilerin bayraktarlığını yaparak gerçekleştiremezsiniz. Bugün “Yeni Osmanlı” hayalleriyle Amerika’nın kâşifi değil, ancak taşeronu olunur.

Ancak yeni bir uygarlık modelini temsil eden yeni bir devrimci sınıfa dayanarak Amerika yeniden keşfedilebilir.