Ana sayfa 131. Sayı Portekiz’de ahtapotbilim

Portekiz’de ahtapotbilim

118
PAYLAŞ
Portekiz usulü ahtapot ve patates.

Portekiz’de Başbakan Passos Coelho televizyonlara çıkıp Portekiz’de ekonomik kriz varken biliminsanlarına ihtiyaç olmadığını, ama illa araştırma yapmak istiyorlarsa o zaman başka ülkelere göçmelerini tavsiye etmiş.

Ahtapotlar meğer duygusal hayvanlarmış. Bilmezdim. Ta ki Portekiz’in Lizbon şehrindeki hesaplamalı biyoloji alanındaki genç biliminsanları toplantısına davetli konuşmacı olarak katılana kadar. Karşımdaki genç profesör, laboratuarda besledikleri ahtapotların nasıl bazı araştırmacıların elinden yemeklerini şapur şupur yediklerini, ama sevmedikleri araştırmacı onlara yemek vermeye çalışırsa üzerlerine bütün kolları ile su sıçrattıklarını anlatıyor.

Şimdi diyelim ki karşınızda bir ahtapot var. Sizi sever mi sevmez mi, işte onu bilimsel olarak tahmin etmek şu anda mümkün değil. Ama duygularına göre davranıyor hayvan işte. Hem akıllı da hayvan. Bazen kaçıyor, saklanıyor. O zaman ara da bul deney yapmak için! Ya da kalbi kırılırsa, küsüyor, içine kapanıyor, hiçbir şey yemiyor ve ölüyor – yani intihar ediyor. O nedenle davranış bilimleri üzerine çalışan biliminsanları için ahtapot araştırmaya değer; onlar için kedi, köpek gibi bir evcil hayvan statüsüne geldiği için yiyemiyorlar.

Portekiz böyle heyecanlı biliminsanları ile dolu, ama bilim yapmak açısından zor bir yer. Özellikle son 2011 ekonomik krizi sonrası araştırmacıların ayakta kalabilmeleri oldukça zorlaşmış. Bilime ayrılan toplam bütçe (68 milyon dolar ya da 50 milyon Avro) kesilmemiş olduğu halde, ülkenin bilim ve teknoloji vakfı (FCT), ülkenin toplam 322 araştırma biriminden yüzde 22’sine (yani 1904 biliminsanına ve tüm biliminsanlarının yüzde 12’sine) “kötü” ya da “geçer” not vermiş. Bu araştırma birimleri Portekiz hükümetinden 2015-2020 yılları arasında hiçbir araştırma fonu alamayacak. Nitekim Avrupa Topluluğu ya da başka bir fondan da kaynak bulamazlarsa büyük ihtimalle kapanacaklar. Belki de bu nedenle, tanıştığım Portekizli biliminsanları inanılmaz yoğun bir çalışma temposu içerisindeler. Sona kalmamak onlar için bir varoluş mücadelesi.

Başbakan’dan göç edin tavsiyesi!

Portekiz’de Antonio Salazar ve Marcelo Caetano’nun 50 yıllık Estado Novo (ikinci cumhuriyet) diktatörlükleri, ordudaki orta dereceli subayların başlattığı karanfil devrimi ile 40 yıl kadar önce sonlanmış. Ama hâlâ ülkenin hem politik hem de ekonomik arenada halletmesi gereken çok sorun var. 2011 ekonomik krizi sonrası Başbakan Passos Coelho, IMF, Avrupa Merkez Bankası ve Avrupa Topluluğunun dayatmalarına uymayı tercih etmiş ve hatta bu organizasyonlarından daha da ileriye giderek ciddi bir kemer sıkma politikası gütmüş. Ama ekonomisi zayıf ve küçük bir ülke için bu politikalar aşırı gelmiş ve Portekizliler iş bulmak için başka ülkelere göç etmeye başlamış. Ülke kontrolündeki su ve elektrik şirketlerinin Çinli şirketlere satılması ve banka sisteminin “tersine sömürgecilik” ile Angola parası ile güvence altında olduğu düşünülürse durumları hiç parlak değil.

Başbakan Passos Coelho da televizyonlara çıkıp Portekiz’de ekonomik kriz varken biliminsanlarına ihtiyaç olmadığını, ama illa araştırma yapmak istiyorlarsa o zaman başka ülkelere göçmelerini tavsiye etmiş. Ülkede bilimin gelecek 5 yıldan sonraki durumu da bu nedenle iyi gözükmüyor. Gerçi bir önceki başbakan Jose Socrates’in, vergi sahtekarlığı, yolsuzluk ve para aklama suçlarından şu anda hapiste olduğunu göz önüne alırsak, bakalım asıl Coelho’nın gelecek 5 yıl içindeki durumu ne olacak!

Zaten enflasyon dolayısıyla fiyatlar artarken biliminsanlarının maaşları da her yıl azalıyor. Bütün bu zor koşullara rağmen Lizbon Üniversitesi’nde bilim aşkı ile bir araya gelen araştırmacıları bir de sürpriz bekliyordu. Dışarıda hava 9 derece olmasına rağmen konferans salonunda hiç ısıtma yoktu ve kışlık montlarımız ile hem ısınmaya hem de araştırma konularına konsantre olmaya çalışıyorduk. Bütün bu olumsuzluklara rağmen bilim yolundan sapmayan Portekizlileri takdir etmemek mümkün değil.

Gerçi sorunun bir kısmı üniversite seviyesindeki eğitimin tamamen devlet eliyle olmasından kaynaklanıyor. Özel üniversiteler de var, ama kaliteleri düşük. Portekiz’de temel yüksek öğrenim için her öğrenci senede sadece yaklaşık 1000 Avro civarı bir harç ödüyor. Genellikle öğrenciler yaşadıkları şehirde eğitim görüyorlar- Coimbra, Porto, Lizbon en büyük şehirleri ve hepsinde iyi okullar var. Derecelerini 3 yılda alabiliyorlar; üzerine de isterlerse 2 yıl master yapıyorlar. Genellikle durumu iyi olanlar master için Erasmus gibi programlarla başka bir Avrupa ülkesine gitmeyi seçiyor. Doktora ise ABD’deki 5-6 yıllık ortalama yerine yine 3 yıl kadar kısa bir sürede alınabiliyor.

Konferansı organize eden doktor İrina Moreira, Porto şehrindeki Oporto Üniversitesi, Kimya ve biyokimya bölümünde öğretim görevlisi. Portekiz’e gelmişken mutlaka  ziyaretine gelmemde ısrar ediyor.  Zaten 10 milyon nüfuslu küçük ülkenin ortasındaki Lizbon’dan kuzeydeki Porto’ya gitmek sadece 3 saat kadar sürüyor. Hem gelen IMF türü yatırımları başbakan yol yapmaya kullandığı için bol yol ve az trafik var. Bu sayede ülkenin kuzey yarısını da dolaşmış oluyorum.

Porto yolu üzerinde dünyanın en eski üniversitelerinden ve UNESCO tarafından bir dünya mirası ilan edilen Coimbra Üniversitesi bulunuyor (Universidade de Coimbra). Lizbon’un 2 saat kadar kuzeyinde. 1290 yılından beri kesintisiz eğitim veriyor. Portekiz’e gelen uluslararası öğrencilerin çoğunluğu bu okulu tercih ediyor. Tarihi Coimbra şehri minik mi minik ve ekonomisi de üniversite ve 20 bin öğrencisine bağımlı.

1947’de Portekiz kıyısında meydana gelen en büyük deniz kazası sonucu hayatlarını yitiren 152 denizci anısına geride bıraktıkları dul eşlerini simgeleyen son derece etkileyici sahil heykeli (Naufragie de 1947) ile Matosinhos şehrinde.

Coimbra’ya yaklaştığımızda hava kararmak üzereydi. Bahçede cüppelerini giymiş dolaşan genç insanlar aklımı karıştırdı. Bir mezuniyet törenine mi denk gelmiştik? Ama hayır, Coimbra ve hatta Portekiz’in çoğu üniversitesindeki geleneklere göre üst sınıftakiler cüppelerini giymiş, alt sınıftakilere dediklerini yaptırıyordu. Küçüklerin amacı büyüklerin bulundukları cemiyete (fraternity)’e girebilmek. 4-5 cüppeli, karşılarında 40-50 küçüğe komutlar yağdırıyor: “Dön!” “Koş!”. Küçükler de itaat halinde; dönüyor, koşuyorlar. Yanlarına gelip resimlerini çekiyorum. Kızarlar mı diye korkuyorum ama kimse oralı bile olmuyor. Gerçi oldum olası bu tip öğrenci cemiyeti, tarikat, vs türü gruplara üye olma isteğini anlayamamışımdır. Karşımda cüppeli bir genç koş deyince koşmam gerekiyorsa o gruba dahil olmam daha iyi diye düşünürüm. Ama seyretmek enteresandı ve genç insanların içlerindeki coşku beni de heyecanlandırdı; tekrar öğrencilik günlerime dönebilmeyi ve karşılarına geçip “aa bu çok saçma” diye bilmiş bilmiş konuşmayı istedim (!).

Yemek için Porto’nun yanındaki küçük balıkçı kasabası Matosinhos’a gidiyoruz. Sen şakrak balıkçılar, cıvıl cıvıl süslü Portekizli hanımlar arasında, sanki eski siyah beyaz İtalyan filmlerinden fırlamış gibi tepeden tırnağa siyah giymiş,  başı türbanlı, yüzü süzgün küçük teyzeler görüyorum. İrina onların denizde kaybolan balıkçıların dul eşleri olduklarını kulağıma fısıldıyor. Çoğunluğu Katolik olan bu ülkede tanıştığım Portekizli biliminsanlarının evlenmeden birlikte yaşadığı ve hatta çocuk yaptığını ve evliliğe pek yanaşmadığını gözlemledikten sonra, bu kadar kısa bir süre içerisinde kuşaklar arası böyle bir fark olmasına şaşırıyorum.

Balıklara gelince… Gerçekten inanılmaz lezizdi.  “Beni sev ve affet” dedim içimden gizli gizli, tabağımdaki ahtapota. Haşlanmış, üzerine zeytinyağı gezdirilmiş, mis ki nasıl.  Gerçi ahtapotun duygularını düşününce içim “cız” etti. Ama Portekiz’de leziz deniz ürünlü yemeklerden kaçmak mümkün değildi.