Ana sayfa 131. Sayı Yeni rejim inşası bağlamında Osmanlıca tartışmaları

Yeni rejim inşası bağlamında Osmanlıca tartışmaları

116
PAYLAŞ
1 Kasım 1928’de Arap alfabesi kaldırılarak yerine Latin alfabesi kabul edildi ve ardından dil devrimi ile birlikte dilde sadeleşme hayata geçirildi.

Harf ve dil devrimleriyle yaşanan kopuşun içeriğini netleştirmek gerekir: Evet bir kopuş vardır, ama bu kopuş halkın dilinden değil, Osmanlı seçkinlerinin ağdalı dilinden kopuştur. Dolayısıyla ecdadınızı kim olarak tanımladığınız bu kopuş paradigmasını anlamlandıracağınız mihenk taşı olacaktır. Osmanlı yönetici sınıfı yani aslında elitlerce kullanılan dil mi ecdadımızın dilidir? Yoksa Anadolu halkının kullandığı dil mi? 

“Şu Kemalistler yok mu? Bir gecede alfabemizi değiştiriverdiler de bizi cahil bıraktılar!”. “Bize, dilimizi, ‘Osmanlıcamızı’ unutturdular ve biz tarihimizden kopuverdik!”. “Ayrıca bunlar din düşmanı olduklarından, laiklik gibi bir şey uydurdular ve sayelerinde dinimizi de unuttuk!” “Her şey bu Kemalistlerin/İttihatçıların suçu! Onlar olmasaydı bizler dilimizi unutmaz, tarihimizden koparılmaz, dinimizi de özgürce yaşayabilirdik!”

Konu cumhuriyet devrimleri olduğunda, muhafazakârlar ve liberaller, farklı tonlarda da olsa, hep aynı nakaratı mırıldanıp aynı bayat yemeği ısıtıp ısıtıp önümüze koyuyorlar. Gına getiren o nakaratın da, bayatlamış o yemeğin de müşterisini bulmakta pek zorlanmıyorlar maalesef. O halde şimdiden ifade edelim: Bizim ne o nakaratı dinlemeye ne de o bayat yemeği yemeye niyetimiz var!

Osmanlı döneminde dil tartışmaları

Öncelikle şunu belirterek başlayalım: “Osmanlıca”, daha doğru şekilde ifade edersek “Osmanlı Türkçesi”, Arapça-Farsça kelimeler ve tamlamaların hakim olduğu Arap alfabesi ile yazılan Türkçedir. Dolayısıyla, Osmanlıca dendiğinde Türkçeden başka bir dil akıllara gelmemelidir. Ancak altını çizmek gerekir ki, Osmanlıca konuşma dili değil, esasen devlet yöneticileri ile okumuş kesimlerin kullandığı yazı dilidir.

Arap alfabesinde “Ulu Hakan” ile “Ölü Hakan” aynı şekilde yazılıyor! II. Abdülhamit kendi açtığı okullardan sonraları kendisi yakınmaya başladı.

Yazı dili ile halkın dili arasındaki bu farklılık Tanzimat döneminde çok kapsamlı reformlar gündeme gelince ve bu reformlar ile ilgili ferman ve beyannamelerin tüm tebaaya bildirilmesi gerekliliği ortaya çıkınca devlet katında bir sıkıntı olarak görülmeye başlandı. Bu sıkıntıyı aşmak için yapılan ilk girişim yazı biçimlerinde sadeleştirmeye doğru gitmek oldu. Çünkü Osmanlıcada siyakat, divani, rik’a, sülüs, talik gibi birçok yazı biçimi vardı ve bunların bir kısmının yazılması ve okunması çok zordu. Bu dönemde, gelişen basın da dilin sadeleştirilmesi yönünde önemli bir itici güç haline gelmişti. Gazete ve dergi gibi araçlarla halka yönelik yayın yapan “Yeni Osmanlı kuşağı”, halka ulaşabilmek adına, dilde sadeleşmenin en önemli savunucusu oldu. Dolayısıyla hem yazı biçimi değişti hem de sadece iyi eğitimli Osmanlıların anlayabileceği bir dil yerine halkın anlayabileceği daha sade bir yazı diline geçiş yönünde bir eğilim, 19. yüzyılda ortaya çıktı.[1]

Dilin sadeleştirilmesinin yanı sıra, Arap alfabesinin Türkçedeki kimi sesleri karşılayamamasından ötürü, alfabede birtakım değişikliler yapılmasına dair öneriler de yine bu dönemde gündeme geldi. Örneklemek gerekirse, Türkçede farklı seslere karşılık gelen “o, ö, u, ü, v” harfleri için Arap alfabesinde tek bir harf “و “ (vav) bulunur. “و “ (vav) ile ifade edilen “o, ö, u, ü, v” seslerinin bir kelime içinde nasıl okunacağını kestirebilmek ise, Osmanlıcada hareke[2] kullanılmadığı için, oldukça zordur. Bu durum bir kelimenin birden fazla şekilde okunabileceği anlamına gelir. “Ulu hakan” yazacağımızı farz edelim. Osmanlıcada “ulu” ve “ölü”nün yazılışları aynı olduğu için yanlış okumalar yapılabilmektedir.

1851 yılında bu konuyu gündeme alan Encümen-i Daniş[3], bahsi geçen sorunu gidermek amacıyla, Türkçedeki sesleri ifade edebilecek yeni işaretlerin alfabeye eklenmesini ve alfabede bu yönde gerekli düzeltmelerin yapılmasını kabul etti. Encümen-i Daniş kararı uygulanmasa da bu konu gündemde kalmaya ve alfabe reformu hususunda çeşitli öneriler gelmeye devam etti. Arap harflerinin ayrı yazılması, harfleri işaretlendirmek, bazı harfleri alfabeden çıkarmak, alfabeye yeni harfler eklemek ve yeni bir alfabeye geçmek sözü edilen önerilerden bazılarıydı. Arnavut aydınlarının, 1879’da Şemsettin Sami Fraşeri tarafından Latin alfabesi temelinde hazırlanan yeni bir alfabeyi kabul etmesi yine aynı dönemde meydana gelen önemli gelişmelerdendir.[4] Alfabede değişiklik yapılması yönünde bir girişim de Enver Paşa tarafından hayata geçirilmiştir: “Hatt-ı Enveri”, “Ordu Elifbası” gibi isimler verilen yeni yazı biçimi, Arap harflerinin bitişik yazılma usulünü kaldırmayı, harfleri ayrı yazmak suretiyle Osmanlıcayı daha anlaşılır kılmayı amaçlayan bir girişim olarak değerlendirilebilir. Ancak savaş dönemi uygulamaya konan bu değişiklik, muhaberatta sıkıntı yaratınca ömrü uzun sürmemiş ve sözü geçen girişimden vazgeçilmiştir.[5]

Dilin sadeleştirilmesi, Arap alfabesinde birtakım değişikliklerin gerekli olduğu ve yeni bir alfabeye geçiş yönündeki tartışmalar, Cumhuriyet döneminde gerçekleştirilen Harf ve Dil devrimlerinin bir anda gündeme gelmiş ve şuursuzca uygulamaya konmuş politikalar olmadığını açık bir şekilde gösterir. Yukarıdaki örneklerden de anlaşılacağı üzere, Arap alfabesinin Türkçedeki sesleri karşılayamamasından kaynaklı problemlere çözüm üretme çabası, Cumhuriyetten önce, Osmanlı İmparatorluğu’nun münevverleri arasında da gündeme gelmişti.

Osmanlıcılar Osmanlı arşivlerine ne yaptı?

Tarihçinin, tarihi yazarken dayandığı en önemli kaynak tarihsel belgedir. Osmanlı tarihçileri olan bizler için de temel kaynak Osmanlı arşivleridir. Ecdadlarının mezar taşını okuyamadıkları için yakınanların, “bizi tarihimizden kopardılar” diye avaz avaz bağıranların, ecdadlarından kalan Osmanlı arşivlerini ne hale getirdiklerine de değinmek gerekir. Bilmeyenler için belirtelim: Osmanlı Arşivleri Sultanahmet’ten, Kağıthane’de dere yatağına yapılan yeni bir arşiv binasına nakledildi. Binanın Kağıthane’ye yapılacağı dillendirildiği andan itibaren pek çok değerli tarihçinin bu projeye karşı çıktığını, her an su basabilecek dere yatağına arşiv belgelerini taşımanın zararları konusunda kamuoyunun dikkati çok önceden çekmeye çalıştığını biliyoruz. Ancak maalesef bütün uyarılara kulaklarını tıkayıp, çok güzel bir arşiv binası yaptığını zannedenlerin işin uzmanlarını yok sayarak aldıkları bu kararın vahim sonuçları yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Yeni yapılan arşiv binasında bir süredir birçok arşiv belgesi araştırmacılara nemlenmiş ve hatta ıslanmış bir halde sunuluyor. Bu durum, maalesef pek çok arşiv belgesinin kısa bir zaman zarfında onarılmaz bir şekilde zarar göreceği ve kullanılamaz hale geleceğini bizlere göstermektedir. Bu arada Sultanahmet’teki eski arşiv binasına ne oldu derseniz, ne olacak lüks bir otele dönüştürüldü!

Harf ve dil devrimleri

Kökenleri Osmanlı devletinin son dönemlerine uzanan alfabede değişiklik yapılması ve dilin sadeleştirilmesiyle ilgili tartışmalar, Cumhuriyet döneminde daha ileri bir aşamaya taşındı. 1 Kasım 1928’de Arap alfabesi kaldırılarak yerine Latin alfabesi kabul edildi ve ardından dil devrimi ile birlikte dilde sadeleşme hayata geçirildi.

1 Ocak 1929’dan itibaren kurulmaya başlanan “Millet Mektepleri” ile halkı okur-yazar yapma mücadelesine girişildi.

Arap alfabesinden Latin alfabesine geçişin kolay bir süreç olmadığı açıktır. Ancak bu geçişin, bir gece aniden alınan bir kararın sonucu olmadığını da tekrar vurgulamak gerekir. Kasım 1928’de ilgili kanunun kabul edilmesinden önce, 1928 yılı Ağustos ayında bizzat Mustafa Kemal Atatürk tarafından yeni bir alfabeye geçileceği açıklanmış ve devlet dairelerinde bu geçiş için çalışmalara başlanmıştır. Yeni alfabeye geçiş sürecini başarıya ulaştırmanın yolu her şeyden önce öğretmenlere yeni yazıyı öğretmekten geçiyordu. Ağustos ayı içinde Milli Eğitim Bakanlığı bu yönde girişimlere başladı. Öğretmenlere ek olarak, Eylül ayında açılan kurslarla devlet görevlilerine de yeni alfabenin öğretilmesine çalışıldı. Son olarak, henüz kanun çıkmadan önce, devlet dairelerinin kendi aralarındaki yazışmalarında da yeni alfabeyi kullanmaya başladıklarını ifade etmek gerekir. Yeni alfabenin kabulü, dilde sadeleşmeyi amaçlayan diğer adımların atılmasına da önayak oldu: Osmanlıcada sıkça kullanılan Arapça-Farsça terkiplerin (tamlamalar) Türkçeleştirilmesi öngörülmüş, bu kapsamda devlet dairelerinin isimlerindeki Arapça-Farsça tamlamalar kaldırılarak birtakım değişiklikler yapılmıştır. Örneğin, “Umur-ı Hesabiye Müdiriyeti”, “Hesap İşleri Müdürlüğü” olurken, “Rüsumat Müdiriyet-i Umumiyesi” ise “Gümrük Umum Müdürlüğü” ismini aldı.[6]

Yeni alfabe kullanımından kaynaklı en büyük sıkıntıyı basın yaşadı. Aralık 1928’den itibaren, bütün Türkçe gazete ve dergilere yeni alfabeyi kullanma zorunluluğu getirildi; ancak henüz halk yeni yazıyı öğrenmediği için gazete ve dergi tirajlarında ciddi düşüşler meydana geldi. Basının karşı karşıya kaldığı bu sıkıntı, devlet yardımları ile aşılmaya çalışıldı.[7]

Yeni alfabenin kullanımı ve öğretiminin en başarılı olduğu yerler ise okullar oldu. Yasa çıkmadan okullarda da yeni alfabenin öğretilmesine başlanmış ve çocukların yeni alfabeyi öğrenmekte çok başarılı oldukları görülmüştü. Her ne kadar, öğretmenler, öğrenciler, devlet görevlileri ve basın yeni yazı seferberliğinde çok önemli pozisyonlar işgal ediyorsa da, bu seferberliğin sonuç doğurabilmesi için yeni alfabenin halka da öğretilmesi gerekiyordu. Bu kapsamda, 1 Ocak 1929’dan itibaren kurulmaya başlanan “Millet Mektepleri” ile halkı okur-yazar yapma mücadelesine girişildi. 1929-1933 yılları arasında Millet Mekteplerine 2.305.924 kişi kayıt olmuş ve bu kişilerin yaklaşık %50’si (1.124.926) okur-yazar olup diploma almıştır. Önemli bir başka husus da Millet Mekteplerine kayıt olan yurttaşların %66’sının (1.523.511) köylülerden oluşmasıdır. Bu oran, okuma-yazma seferberliğinin kentlere sıkışıp kalmadığını göstermesi açısından önemlidir.[8]

Bu kapsamda değinilmesi gereken bir diğer nokta, Latin alfabesine geçişi eleştirenlerin iddialarında önemli bir yeri olan “bir gecede cahil kaldık” sloganının, harf devrimi öncesi sanki bütün halk okuma-yazma biliyormuş gibi bir saptırma içermesidir. Bu saptırmadan hareketle, şu soruları yanıtlamak anlamlı olabilir: Gerçekten harf devrimi öncesi okuma-yazma oranları neydi? Ve Latin alfabesine geçişin ne gibi sonuçları oldu?

Millet mektepleri ve okuma-yazma seferberliği ile kısa bir sürede Türkiye’deki okur-yazar sayısı iki kattan fazla arttı. Bu da Latin alfabesine geçişi “bir gecede cahil kaldık” diye niteleyenlerin gerçeği nasıl çarpıttığını gösterir.

Madem tarihçiyiz belgelerle, rakamlarla konuşalım! Yeni yazıya geçişin etkilerini değerlendirebilmemiz açısından kullanabileceğimiz iki önemli nüfus sayımı vardır: 1927 ve 1935 nüfus sayımları. 1927 genel nüfus sayımı verilerine göre okuma yazma bilen erkeklerin sayısı 851.527 iken okuma yazma bilen kadınların sayısı sadece 259.969’du. Toplam nüfusun 13.648.270 olduğu göz önüne alındığında, sadece 1.111.496 olan okur-yazar sayısı ile 1927 itibariyle halkın %9’unun bile okuma yazma bilmediği gerçeği karşımıza çıkar.[9] Bu sayılar, harf devrimi öncesi çok düşük okur-yazar oranına sahip bir toplum olduğumuzu net bir şekilde ortaya koyar. Bu noktada, Latin alfabesine geçişin ardından okur-yazar sayılarındaki değişime de değinmek gerekir ki, bu geçiş halkı cahil mi kılmış yoksa ciddi bir eğitim hamlesini mi beraberinde getirmiş anlaşılsın. Yeni alfabeye geçişten sadece 6 yıl sonra yapılan 1935 nüfus sayımı verilerine göre, okur-yazar sayısında bir düşüş değil aksine çok ciddi bir artış vardır. 1935 itibariyle okuma yazma bilen erkek sayısı 1.847.183’e, kadın sayısı ise 670.695’e çıkmıştır. Yani toplam nüfus (16.157.450) içindeki okur-yazar sayısı 2.517.878 kişiye yani yaklaşık halkın %16’sına ulaşmıştır.[10] Bu sayılar, millet mektepleri ve okuma-yazma seferberliğinin sonuçlarını, bir başka ifadeyle, oldukça kısa bir sürede Türkiye’deki okur-yazar sayısının iki kattan fazla arttığını açık bir şekilde gösterir.

Ecdadımızdan koptuk mu?

Arap alfabesinin Türkçenin fonetiğine uymadığını yukarıda belirtmiştik. Dolayısıyla, Arap alfabesi yerine Latin alfabesinin kullanılması ve Türkçeye uygun seslerin alfabeye eklenmesi bir yanıyla bu fonetik problem ile ilgilidir. Ancak Latin alfabesine geçişin bir de simgesel boyutu vardır. Arap alfabesini reforma tabi tutmak yerine Latin alfabesine geçmek esasen Cumhuriyetin devrimci kadrolarının yüzünü nereye döndüğünü de gösterir. Çok uluslu bir devlet ve Arapça-Farsça kelimelerin etkisinde bir dil olan Osmanlıca, yerini ulus-devlete ve onun ulusal dili olan Türkçeye bırakmıştır.[11] Evet, bu bir kopuştur, hem de devrimci bir kopuş, çünkü sözü geçen kopuş esasen zihniyetteki bir kopuşa da karşılık gelir. Bu bağlamda harf devrimi, Batılılaşma ve modernleşme ülküsünü benimsemiş aydınlanmacı bir zihniyetin tezahürüdür. Bu zihniyet kendini Osmanlı kimliği temelinde kurmamış, tam aksine kendine modern bir ulus kimliği yaratmaya çabalamıştır. Bahsi geçen yeni kimlik kendini Osmanlılık üzerine kurmadığı için, o kimliğin dilini de reddetmiş ve Arapça-Farsçadan arındırılmış sade bir Türkçeyi tercih etmiştir.

Bu kopuş ekseninde sorulması gereken soru şudur: Osmanlıca kimin dilidir? Arapça ve Farsça sözcükler ve tamlamalarla bezenmiş Osmanlıca, dönemin okumuş kesimlerinin ve yönetici sınıfların kullandığı yazı dilidir, halkın kullandığı dil değildir. Bu noktada, Osmanlı dönemindeki halk dili/devlet dili ayrışmasının toplumsal sınıflar bağlamında da bir karşılığı olduğunu belirtmek gerekir: Osmanlı yönetici sınıflarının dili, evet, bugün bize uzaktır ama bugün bize ne kadar uzaksa döneminin Anadolu halkına da bir o kadar uzaktır. Bir bakıma, alfabe değişikliği sonrasında gündeme gelen dilde sadeleşme girişimleri, Osmanlı yönetici sınıflarının dilinden uzaklaşılması ve halkın diline yakınlaşma anlamına gelir. Bu çerçevede dilde sadeleşme girişimleri elitlerin diline karşı halkın dilini öne çıkarma ve yeni kurulan ulus-devlete “ulusal dil” kazandırma hedefiyle de yakından ilgilidir.[12]

Karacaoğlan ve Dadaloğlu’nun söyledikleri o gün de bugün de rahatlıkla anlaşılıyor. Halkın dilinden değil, Osmanlı seçkinlerinin ağdalı dilinden kopuldu. Ecdadınızın kim olduğuna bağlı.

Osmanlı münevverlerinin dili ve halkın dili arasındaki uçurumu örneklemek açıklayıcı olacaktır. 1800’lerin ilk çeyreğinde kaleme alınmış bir tarih kitabı olan Şanizade Tarihi’nden rastgele seçtiğim bir cümleyi aktarıyorum:

“Heyhat ki şayan-ı kütüb-i sahife-i zeman olur havadisat bulunmayan evkatda, manend-i na-saz ta’rif-i baziçe-i dest-efşan ve resen-baza agaz ve tafsil-i ahval-i sur u ziyafat ve kayd-ı selasil ü tevcihatla rusum-i ma’lume-i devleti bila-ta’il her bar tekrar ederek, kelamı dur u diraz eylemekden devlet ve ehalisine ne menfa’at ü ‘ibret hasıla olabilür.”[13]

Biraz da halk edebiyatından örnek verelim. 17. yüzyılda yaşamış Karacaoğlan’ın

“Elvan çiçeklerden sokma başına,

Kudret kalemini çekme kaşına,

Beni unutursan doyma yaşına,

Gez benim aşkımla yar, melil melil”,

ya da 18. yüzyılın sonu 19. yüzyılın ilk yarısında yaşamış Dadaloğlu’nun

“Belimizde kılıcımız Kirmani,

Taşı deler mızrağımın temreni.

Hakkımızda devlet etmiş fermanı,

Ferman padişahın, dağlar bizimdir.”

cümlelerini anlamakta en ufak bir sıkıntı çekmediğimiz açıktır. Yukarıdaki örnekler, Cumhuriyetin dilde sadeleşmeyi amaçlayan politikalarının halk diline dönüşte başarılı olduğunu net bir şekilde gösterir. Dilin sadeleştirilmesi ve Türkçeleştirilmesi girişiminin sonuçlarını görmek açısından ufak bir istatistiki bilgi vermek yararlı olacaktır. Şemsettin Sami tarafından hazırlanıp 1901 yılında yayımlanan, bugün de Osmanlıca öğretirken kullandığımız en önemli sözlük olan Kamus-ı Türki’de bulunan toplam 29.255 sözcüğün yalnızca 9.917’si yani % 34’ü Türkçeydi. Buna karşın Arapça kelimelerin sayısı 12.106 (% 41,4), Farsça sözcük sayısı ise 3.186 (% 10,8) idi. Bu sayılar Osmanlıcanın esasen Arapça kelimelerin etkisinde olduğunu ortaya koyar. 1974 tarihli Türkçe Sözlük ile Kamus-ı Türki’nin karşılaştırılması dilde sadeleşme ve Türkçeleşme hamlelerinin etkisini görmek açısından önemlidir. 1974 tarihli Türkçe Sözlük’teki toplam 30.944 kelime içinde, Türkçe sözcüklerin sayısı 16.451’e yani oransal olarak % 52.66’ya çıkarken, Arapça sözcüklerin sayısı 4.880’e (%15,75), Farsça sözcüklerin sayısı ise 799’a (%2,75) düşmüştür.[14]

O zaman yaşanan kopuşun içeriğini netleştirmek gerekir: Evet bir kopuş vardır, ama bu kopuş halkın dilinden değil, Osmanlı seçkinlerinin ağdalı dilinden kopuştur. Dolayısıyla ecdadınızı kim olarak tanımladığınız bu kopuş paradigmasını anlamlandıracağınız mihenk taşı olacaktır. Osmanlı yönetici sınıfı yani aslında elitlerce kullanılan dil mi ecdadımızın dilidir? Yoksa Anadolu halkının kullandığı dil mi?

‘Osmanlıca bir dil değil, karışımdır’

Osmanlıca hiçbir zaman dil terimiyle adlandırılamaz. Osmanlıca bir karışımdır. Arapça, Farsça ölü sözcüklerle Türkçenin çok az sayıda fiillerinden oluşan bir yığışım da denilebilir. Bu bağlamda ne Arap’ın ne Acem’in ne de Türk’ün anlayabileceği bir dokudan ve yapıdan yoksundur. Osmanlıca 600 yıl Türkçenin yatağını kirleten, Türkçenin soluğunu kesen bir yığışımdır. Öyle ki Osmanlılık döneminde bile medrese öğretiminde yıllarca emek verilmesine karşın Osmanlıca yine de tam öğretilemezdi. Hele bugün dil devriminin getirdiği yeni söz değerleriyle düşünmeye alışmış kuşakların Osmanlıcayı öğrenmesi neredeyse olanaksızdır. Bu olanaksızlığı aslında bugünkü Osmanlılık özlemini çekenler de biliyor. Ancak onların amacı Osmanlıcanın öğretilmesi değil, bu yolla Atatürk’ün dil devriminden, yazı devriminden öç almak istiyorlar. Başka bir deyişle Cumhuriyetin temel dayanağı olan ulusal bilincimizi ve varlığımızı diri tutan Türkçeyi kirletmeye çalışıyorlar. Ama bu suları tersine akıtmak gibidir. Hiçbir zaman gerçekleştirilemez.

Emin Özdemir

Osmanlıca girişiminin politik anlamı

Ecdad meselesini netleştirdiğimize göre, liselere zorunlu Osmanlıca dersi koyma önerisinin gerçek bir ihtiyaçtan mı kaynaklandığına dair yapılan tartışmaları ele alabiliriz. Öneriyi verenlerin zihniyet yapısını temel alarak şöyle soralım: Bir lise öğrencisi için mezar taşı okumaktan daha mühim bir şey olabilir mi? Aynı zihniyetin önceliklerini düşünerek de şu şekilde yanıtlayalım: 2014 yılındaki üniversiteye giriş sınavlarında matematik testinde Türkiye ortalaması 6,1, Fen Bilimlerinde ise 3,5 iken, mezar taşı okusunlar diye liselere Osmanlıca dersi koymak, gerçekten Milli Eğitim Şurası’nın en önemli işidir!

Mezar taşlarında talik, sülüs gibi ayrı yazı biçimleri uygulanır. Öğretilmesi düşünülen ve hatta bizlerin üniversitede öğrettiğimiz Osmanlıca ile de mezar taşındaki yazı okunmaz.

Bugün üniversitelerde tarih bölümü öğrencileri için bile -Osmanlı tarihi veya 1920’ler Türkiye’si çalışmayacaklarsa- Osmanlıca bilmenin genel kültürlerini artırmak dışında bir gereği olmadığı ortadadır. Örneğin, Avrupa, Eski Yunan ya da Çin tarihi çalışacaksanız, Osmanlıca bilmenizi kimse beklemez sizden. Ayrıca, üniversiteyi kazanıp gelen öğrencilerimizin Osmanlıca öğrenmede ne kadar başarılı olabildikleri sorusu apaçık ortadayken, liselerde öğretilecek Osmanlıcanın düzeyinin ne olacağı da şimdiden bellidir zaten. Bu duruma paralel olarak şunu da ifade etmek gerekir: “Osmanlı hayranı malum zevat” Osmanlıca okuyabilmek için Arap alfabesini öğretmenin/öğrenmenin yeterli olduğunu zannediyor olabilir, ama gerçek onların sandığı gibi değildir. Eğitim kalitesinin sürekli düştüğü, öğretmenlerin günden güne itibarsızlaştırıldığı ve eğitimde hareket alanlarının kısıtlandığı bu “yeni” eğitim sisteminde, oldukça basit gramer kurallarından bihaber, edebiyattan koparılmış bir kuşak ile karşı karşıyayız. Öyleyse şu soruyu sormak durumundayız: Eğitim sisteminin vasatlığı sonucu kelime haznesi çok sınırlı olan lise öğrencilerine Arapça-Farsça kelimelerin etkisindeki Osmanlı Türkçesini öğretmeye/dayatmaya çalışmak ne anlama gelmektedir?

Osmanlıca hakkında hiçbir şey bilmediği belli olan bu “mezar taşçılarına” ufak uyarılarda bulunalım: Öncelikle, tekrar edelim Osmanlıca tek bir yazı stili içermez. Mezar taşlarında da talik, sülüs gibi ayrı yazı biçimleri uygulanır. Öğreteceğiniz ve hatta bizlerin üniversitede öğrettiğimiz Osmanlıca ile de mezar taşındaki yazı falan okunmaz. Bugüne kadar Osmanlı tarihi ve Türk dili ile ilgili çalışmalara ve Osmanlıca öğrenmeye engeller konulmadığına, yasaklar getirilmediğine göre zorunlu Osmanlıca derslerini önerenlerin derdinin gerçekten Osmanlıca olmadığı açıktır. O halde, mezar taşçılığına soyunan bu zevatın derdi nedir diye de sormak gerekir.

AKP eliyle Birinci Cumhuriyetin tasfiye edildiği ve İkinci Cumhuriyetin kurumlarının oluşturulmaya çalışıldığı tarihsel bir süreçten geçiyoruz. Bu sürecin önemli bir ayağını eğitim sisteminin İkinci Cumhuriyete uygun bir biçimde dönüştürülmesi oluşturuyor. Hatırlayacağınız üzere, 2012 yılındaki “dindar” ve aynı zamanda “kindar” bir neslin yaratılma girişimi olarak da açıktan ifade edilen 4+4+4 düzenlemesi ile tüm eğitim sisteminin imam hatipleştirilmesi yönünde temel çerçeve hazırlanmış ve uygulamaya konulmuştu. 4+4+4 düzenlemesi göz ardı edilerek 19. Milli (?) Eğitim Şurası’nda alınan tavsiye kararlarını değerlendirmek mümkün değildir. Söz konusu Şura’da alınan kararlar eğitim sisteminin laik ve bilimsel temellerden tamamen kopartılması, din temelli toplumsal ve siyasal dönüşümün tamamlanması yolundaki adımları hızlandırmak anlamına gelmektedir. Sürecin bir sonraki halkasının karma eğitimin kaldırılması olacağı ise gayet net bir şekilde ifade edilebilir.

Siyasal iktidarlar nasıl kuşaklar hedefliyorlarsa, o kuşakları biçimlendirebilmek adına eğitim sistemine müdahalede bulunurlar. Zorunlu tutulan, kaldırılan, saat sayısı artırılan veya azaltılan derslerin neler olduğu ve ders müfredatlarının içeriği aslında nasıl bir kuşak yaratılmak istendiğini de ele verir. Zorunlu din dersi getirmek ve din derslerinin sayısını artırmak da uzun zamandır itaatkar nesiller yaratmanın önemli bir aracı olmuştur. Türkiye’de din derslerini zorunlu hale getirenin 12 Eylül askeri darbesi olması yeteri kadar manidardır.

Konuyla ilgili olarak II. Abdülhamit döneminden bir örnek verelim. Bilindiği üzere, Mekteb-i Mülkiye’nin, Osmanlı eğitim sisteminde özellikle de gelecek devlet kadrolarının oluşması bağlamındaki tarihsel önemi büyüktür. Ama gelin görün ki Batılı, modern tarzda örgütlenen yapısı ve ders programı ile Mekteb-i Mülkiye’nin yetiştirdiği öğrenci profili, Abdülhamit döneminin mutlakıyet anlayışına ve istibdada uymaz olur. Öğrenciler arasında padişaha ve rejime karşı inançsızlık hızla yayılırken, bakın bu sorun (!) nasıl çözülmeye çalışılmış:

“Mektep idareleri sıkıştırılıyor, değerli Hocalar kürsülerinden uzaklaştırılıyor, rejim aleyhinde fikirlerini açıyor diye Edebiyat ve Tarih-i Umumi dersleri programlardan çıkartılıyor, talebenin azgınlık ve taşkınlıkları İslam dinine ve ahlakına kıymet ve ehemmiyet verilmemekten ileri geliyor zanniyle programlara Fıkıh, Kelam, Tefsir ve Ahlak dersleri konuyor, tarih olarak da yalnız kısa bir İslam tarihiyle padişahların methinden başka bir şey olmayan muhtasar Osmanlı Tarihi okutuluyor…”[15]

Görüldüğü üzere aradan bir asırdan fazla zaman geçmiş olsa da itaatkar ve sorgulamayan nesil yaratmanın ilacı değişmemiştir.

Bu bağlamda, 19. Milli Eğitim Şurası’nda alınan “Osmanlı Türkçesi dersinin sosyal bilimler liselerinde olduğu gibi Anadolu imam hatip liselerinde de zorunlu ders olarak, diğer ortaöğretim kurumlarında ise seçmeli ders olarak okutulması kararı” karşı-devrim açısından küçük ama simgesel açıdan büyük bir hamle olarak değerlendirilmelidir. Devrimler gibi karşı-devrimler de, yalnızca yapısal-kurumsal düzenlemeler eliyle değil, yıkılmaya çalışılan düzenin simgelerine karşı savaşmayı da gerektirir. Cumhuriyet kadroları için yeni kurulan Cumhuriyetin Latin alfabesini kabulü simgesel açıdan ne kadar önemliyse, Osmanlıcanın canlandırılmaya çalışılması da günümüzün karşı-devrimcileri açısından o kadar önemlidir. Böylece, hem Cumhuriyet devrimlerine karşı konumlanış simgesel olarak ortaya konur, hem de yeni rejimin yüzünü nereye döndüğü konusunda mesaj verilir. Dolmabahçe Sarayı’nın dönemin başbakanı tarafından kullanılması ya da Çankaya Köşkü’nün yerine geçen ve Atatürk Orman Çiftliği’nde hukuk hiçe sayılarak inşa edilen 1150 odalı saray, simgesel eylemler aracılığıyla verilen mesajlara örnek olarak gösterilebilir.

Boyun eğen, kendisine ihsanda bulunulmasını bekleyen ve asla isyan etmeyen bir nesil yaratılmak isteniyor.

Yeni rejimin, “ecdadlarının ideal düzenini” aradığı aşikar. Peki bu ideal düzende neler vardır? Sözü edilen düzenin en önemli iki unsurunun, her şeye muktedir, hukukun, halkın hatta devletin üzerinde bir yönetici ile itaatkar kullar olduğu söylenebilir. Her şeye muktedir olmak isteyen, hukukla kısıtlanmamak adına yalnızca bazı yasal düzenlemeler yapmakla yetinemez; her şeyden önce kadir-i mutlak olduğuna inanan bir tebaaya da ihtiyaç duyar. Bunun için de boyun eğen, kendisine ihsanda bulunulmasını bekleyen ve asla isyan etmeyen bir neslin yaratılması gerekir. Temel bilimlerin üniversitelerde kapanma noktasına geldiği memleketimizde, “neden zorunlu din dersini tartışıyorsunuz da zorunlu kimya dersini tartışmıyorsunuz” diyen bir zihniyetin temel probleminin aydınlanmanın değerleriyle ve modern yurttaş ile olduğu ise açıktır. Modern yurttaşın da ortadan kalkması gerekir ki ideal düzene geçiş tamamlanabilsin. Ama ufak bir hatırlatma yapmadan geçmeyelim: Abdülhamit yönetimine karşı 1908 devrimini yapanlar, bizzat Abdülhamit’in müdahale ettiği o eğitim sisteminin tedrisatından geçen öğrencilerdi!

Dipnotlar

[1] Hüseyin Sadoğlu, Türkiye’de Ulusçuluk ve Dil Politikaları, İstanbul, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2010, ss.49, 65-67, 292

[2] Hareke Arap alfabesinde bazı harflerin altına yahut üstüne konan ve o harflerin hangi sesi verdiğini göstermek için kullanılan işaretlerdir.

[3] Osmanlı İmparatorluğu’nda, Fransız Akademisi örnek alınarak 1851 yılında kurulan ve 1862 yılına kadar faaliyet gösteren bir nevi bilim kuruludur. Endümen-i Daniş üyeleri Darülfünun’da okutulacak kitapları Türkçeye çevirmek ve edebiyat, dil ve tarih alanlarında kitaplar hazırlamak ve hazırlanmasını teşvik etmek gibi görevler üstlenmişti. Sadoğlu, Türkiye’de Ulusçuluk ve Dil Politikaları, ss.71-74.

[4] Sadoğlu, Türkiye’de Ulusçuluk ve Dil Politikaları, ss.216-220.

[5] Bilal N. Şimşir, Türk Yazı Devrimi, Ankara, TTK, 1992, s.53.

[6] Şimşir, Türk Yazı Devrimi, ss.216-224.

[7] Şimşir, Türk Yazı Devrimi, ss.225-228.

[8] Şimşir, Türk Yazı Devrimi, ss.228-245.

[9] 28 Teşrinievvel 1927, Umumi Nüfus Tahriri, Fasikül I, Mufassal Neticeler, Ankara, Hüsnütabiat Matbaası, 1929, ss.17, 46.

[10] 1935 Genel Nüfus Sayımı Harta ve Grafik Albümü, İstanbul, Devlet Basımevi, 1938.

[11] İlker Aytürk, “Turkish Linguists against the West: The Origins of Linguistic Nationalism in Atatürk’s Turkey”, Middle Eastern Studies, vol. 40, no. 6 (Kasım, 2004), s.1.

[12] İsmail Aydıngün, Ayşegül Aydıngün, “The Turkish Language Reform, a Catastrophic Success by Geoffrey Lewis”, Language in Society, vol. 31, no. 4 (Eylül, 2002), ss.645-647.

[13] Şanizade Mehmed Ataullah Efendi, Şanizade Tarihi I (1223-1237/1808-1821), İstanbul, Çamlıca Basım Yayın, 2008, s.23

[14] Ömer Asım Aksoy’dan aktaran Şerafettin Turan, Türk Devrim Tarihi, Yeni Türkiye’nin Oluşumu (1923-1938), Ankara, Bilgi Yayınevi, 1996, s.106

[15] Osman Ergin, Türkiye Maarif Tarihi, Cild: 3-4, İstanbul, Eser Matbaası, 1977, p.840.