Ana sayfa 133. Sayı Genler, kanser ve şans

Genler, kanser ve şans

56
PAYLAŞ

Ortalığı karıştıran makale 2 Ocak tarihli Science dergisinde yer aldı. Çalışma, kanser tiplerinin görülme sıklığı arasındaki farklılığın “şanssızlığa” bağlı olabileceğini iddia ediyordu. Nasıl olur da rasgele mutasyonun yol açtığı “şanssızlık”, kişinin genetiği, yaşam tarzı, çevresel faktörler ile kıyaslanabilirdi?

Bu yılın başında Science dergisinde yayımlanan bir makale, kanser konusunda var olan bilgilerimizde sarsıcı bir etki yaptı. Çünkü bu çalışma, kanser tiplerinin görülme sıklığı arasındaki farklılığın “şanssızlığa” bağlı olabileceğini iddia ediyordu. Makalenin yayımlanmasını ani bir itiraz ve protesto fırtınası takip etti. Nasıl olur da rasgele mutasyonun yol açtığı “şanssızlık”, kişinin genetiği (ailenin suçu), yaşam tarzı (kişinin suçu), çevresel faktörler (başkasının suçu) ile kıyaslanabilirdi? Bu, topluma tamamen yanlış mesaj gönderebilecek bir çalışma ve yayındı. Acaba gerçekten öyle mi? Neticede elimizde epeyce okunacak bilimsel materyal ve neredeyse 21. yüzyılın tamamında bizleri meşgul edecek önemde sorular kaldı.

Ortalığı karıştıran makale 2 Ocak tarihinde yayımlanan Science dergisinde yer aldı. (http://www.sciencemag.org/content/347/6217/78.abstract)

Dr. Bert Vogelstein ve Dr. Cristian Tomasetti’ye (Johns Hopkins Üniversitesi Tıp Fakültesi) göre kanserin bazı organlarda diğerlerine göre kat be kat fazla görülmesinin nedeni kök hücre bölünme sayısıyla açıklanabilecekti. Normal kök hücrelerde DNA replikasyonu sırasında oluşan herhangi bir hata sonucu meydana gelen mutasyonlar, kanser gelişimiyle direkt ilişkiliydi. Bu da “şanssızlığın”, çevresel ve ailesel faktörlerden daha etkin olabileceğini göstermekteydi.

Çeşitli organlarda kanser görülme sıklığındaki aşırı değişkenlikler çoktandır biliniyordu. Örneğin bu oran akciğer kanseri için yüzde 6,9 iken, tiroitte yüzde 1,08, beyinde yüzde 0,6 oranındadır. Bazı farklılıklar belirgin risk faktörleriyle bağlantılıdır. Sigara, alkol, ultraviyole ışınına maruz kalma veya HPV (human papilloma virüs) gibi. Ancak bunun dışında pek çok durumda nedenler anlaşılmazdır. Örneğin ince bağırsağımız, kan-beyin engeliyle korunan beynimize nazaran risklere çok daha açık bir vücut parçamızken; ince barsak kanserleri, beyin kanserlerinden 3 kat az görülmektedir.

Eğer genetik ve çevresel faktörler tüm farklı oranları açıklayamıyorsa başka nasıl bir açıklama düşünülmelidir? Buradaki üçüncü faktör, her bir dokudaki kök hücrelerin yaşam boyu bölünme sayılarının rasgele bir etkiyle DNA replikasyonu sırasında mutasyonlar oluşturmasıdır. Dahası bu rasgele etki, kanser gelişimine genetik ve çevresel etkenlerden çok daha fazla neden olabilmektedir.

Güncel çalışmalar, pek çok genomik değişikliğin, karsinojenik faktörlerden çok DNA replikasyonu sırasındaki şansa bağlı olduğunu göstermektedir. Tüm insan hücre tiplerinin endojen mutasyon oranlarının hemen hemen aynı olduğunun belirlenmesi, her bir organdaki kök hücre bölünme sayısıyla o organda kanser gelişme riski arasında niceliksel bir bağlantı olabileceğini göstermiştir.

Dokulardaki pek çok hücre kısmen ya da tamamen farklılaşmış olduğundan yaşam süreleri kısadır ve bir tümör oluşturabilecek durumda değildirler. Sadece kök hücreler kendilerini yenileyebildiklerinden dokunun ana mimarisini oluşturacak kapasitededirler. Kök hücreler doku içinde sıklıkla diğer hücrelere nazaran daha az bir oranda bulunurlar ve yakın zamana kadar doğaları, sayıları, hiyerarşik bölünme modelleriyle ilgili bilgimiz yoktu.

Vogelstein ve Tomasetti, 31 doku örneğinde kök hücre bölünmelerinin kümülatif toplamını elde etmeye çalıştılar. Ve bu sayıları, Amerikan halkı arasında aynı dokularda görülen yaşam boyu kanser riskiyle karşılaştırdılar. (Bkz. Grafik)

Bağımsız değişkenler arasındaki ilişkiyi gösteren grafikte, kök hücre bölünme sayısı ile kanser riski arasında ki ilişki 0,804 olarak hesaplanmıştır ki matematiksel olarak ortaya çıkan rakam 1’e ne kadar yakınsa bu ilişki o kadar güçlü demektir.

Araştırmacıların ikinci adımı ise, rasgelenin etkisinin diğer risk faktörlerine göre farklı olup olmadığının sayısal belirlenmesi idi. 22 kanser türünün büyük ölçüde kök hücre bölünmesi sırasında ortaya çıkan rasgele DNA mutasyonlarına bağlı “şanssızlık” faktörü ile açıklanabileceğini; 9 kanser türünün ise “şanssızlık”la açıklanandan çok daha yüksek insidansta olduğunu ve burada da “şanssızlık, kalıtım ve çevresel faktör”lerin bir arada bulunmasına bağlı bir durum olabileceği gösterildi.

Vogelstein, çalışmalarının bir doku tipindeki kök hücre bölünme sayısındaki değişmenin, aynı dokudaki kanser görülme oranındaki değişim ile bağlantılı olduğunu gösterdiğini belirtiyor. Örneğin kalın barsak kök hücre bölünme sayısı fazlalığı bunun az olduğu ince bağırsağa göre kanser görülme sıklığını da artırmaktadır. Farelerde yapılan deneylerde ise kalın barsak kök hücre bölünmesinin az olduğu, bu canlılarda da bölünmenin fazla gözlendiği ince bağırsak kanserlerinin daha fazla görüldüğü izlenmiştir.

Elde edilen sonuçların en önemli katkısı toplum sağlığı konusunda olacaktır hiç kuşkusuz. Hangi tip mekanizmanın kanser oluşumunda daha baskın olduğu bilinirse birincil ve ikincil korumalar yapılabilir ve hatta tedavi konusunda gereksiz vakit kayıplarından ziyade hedefe doğru kesin adımlar atılabilir.

Makalenin yayımlanması ve çeşitli dergilerde çalışmayla ilgili yapılan yorumlar, atılan başlıklar ortalığı epeyce karıştırdı. (http://www.theguardian.com/science/grrlscientist/2015/jan/02/bad-luck-bad-journalism-and-cancer-rates). Bir bilimsel araştırmanın popüler yazında nasıl yer alması gerektiğinden tıp biliminde matematiğin rolüne kadar pek çok tartışma dergi makalelerinde yerini aldı.

(http://news.sciencemag.org/biology/2015/01/bad-luck-and-cancer-science-reporter-s-reflections-controversial-story) (http://news.sciencemag.org/biology/2015/01/simple-math-explains-why-you-may-or-may-not-get-cancer).

Bu arada en keskin çıkış 13 Ocak günü yayımladığı basın bülteniyle WHO’nun kanser araştırmaları ajansından geldi: http://www.iarc.fr/en/media-centre/pr/2015/pdfs/

Açıklamada, çalışmada elde edilen sonuçlarla aynı fikirde olmadıkları belirtiliyordu. Makale yanlış yorumlanırsa hem sürmekte olan kanser araştırmaları hem de halk sağlığı açısından olumsuzluklar yaratabilecektir. Mevcut durumda toplumda görülen kanserlerin yarısı kadarı önlenebilmektedir. “Şanssızlığın” en belirgin faktör olduğunu söylemek yanlış okunduğunda, hastalığın nedenlerini belirleme ve oluşumunu engelleme çabalarını sekteye uğratabilecek ve toplumsal olarak da yanlış bir algı yaratabilecektir.

Grafik: X-ekseni (yatay eksen), kök hücre bölünme sayısını; y-ekseni (dikey eksen), yaşam boyu görülebilecek kanser riski oranlarını gösteriyor. Grafikte, toplumda görülebilecek kanser tipleri ve bunların görülme riskiyle kök hücre bölünme sayılarının doğru orantılı olduğu belirtilmiştir.

Geçtiğimiz 50 yıllık süreçte epidemiyolojik araştırmalar pek çok kanser türünün bazı toplumlarda sıkça görülürken bazılarında neredeyse hiç olmadığını ve bu özelliklerin de zaman içinde değişikliğe uğrayabildiğini göstermiştir. Örneğin yemek borusu kanseri Doğu Afrika’da yaygınken Batı Afrika’da epey nadirdir. Japonya’da bir zamanlar ender rastlanan kolorektal kanserler son 20 yılda 4 kat artış göstermiştir. Bu veriler, çevresel etkenler ve kişisel yaşam tarzı değişikliklerinin önemini açığa çıkarmaktadır.

Tomasetti-Vogelstein makalesine karşı çıkılan bir nokta da, toplumda ender görülen kanser oranlarıyla çalışılmış olmasıdır. Osteosarkom, medullablastom gibi tipler total kanser yükünün küçük bir kısmını oluşturmaktadır. Çalışma aynı zamanda toplumlar arasında ve zamanla değişiklik gösteren yaygın kanser tiplerini de veri yokluğu yüzünden dışarıda bırakmıştır. Dahası karşılaştırmalar sadece Amerika’da görülen kanserlerle ilgili yapılmıştır. Oysa farklı toplumlarda farklı nedenler ön planda olabilir.

Hücre bölünme sayısının artması elbette mutasyon riskini artırıp kanser oluşumunda etkili olacaktır. Ancak çevre faktörleri ve kişisel yaşam tarzı, kanserin engellenmesinde günümüz bilgileri dahilinde başat rolünü sürdürmektedir. Sigara içiminin azalmasıyla akciğer kanser oranlarının azalması, Hepatit B aşılamasının yaygınlaşması ile hepatosellüler karsinom oranlarının düşüşü buna örnektir.

Kanser etyolojisindeki “bilinmez” boşluklar “şanssızlık”la açıklanamayacak kadar büyüktür. Kısıtlı kaynakların bu boşlukları hakkınca dolduracak araştırmalara aktarılması WHO’nun ana politikası olmaya devam edecektir.

Araştırma sonuçlarının yarattığı tartışmalar yine de farklı pencerelerden bakmamızı sağlıyor. Ve rastlantısallık kanser konusunda her ne kadar “ürkütücü” görünse de kanser hastalarına, onların bir suçu olmadığını söylemesi açısından önemli görünüyor.