Ana sayfa 133. Sayı Mary Wollstonecraft imzalı ilk feminist manifesto: 1792’den kadın Promete’lere çağrı

Mary Wollstonecraft imzalı ilk feminist manifesto: 1792’den kadın Promete’lere çağrı

47
PAYLAŞ

Mary Wollstonecraft’ın 1792 tarihli “Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi”ni, genel anlamda, ilk feminist manifesto saymak mümkündür ve ilk feminist manifestonun Aydınlanma’nın beslediği devrim çağında, Fransız Devrimi’nin hızla doruk noktasına ilerlediği dönemde çıkmasını tesadüf sayamayız.

Mary Wollstonecraft’ın 1792 tarihli Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi’ni, genel anlamda, ilk feminist manifesto saymak mümkündür ve ilk feminist manifestonun Aydınlanma’nın beslediği devrim çağında, Fransız Devrimi’nin hızla doruk noktasına ilerlediği dönemde çıkmasını tesadüf sayamayız. Kadınıyla, erkeğiyle, halkın en temel haklarını gasp etmiş krallığın sarayının kapısına dayandığı Fransa’da, Wollstonecraft devrimi desteklemekle kalmıyor, kadınları da kendi davranış biçimlerinde bir devrim yapmaya ve “aile hapishanesinin zifiri karanlığından” kurtulmaya çağırıyordu. Kadın sorununu tarifi, bu topraklarda yaşayanlar için özellikle vurucudur: Wollstonecraft, “Kadınlara, Muhammediliğin özüne uygun tarzda, insan türünün bir parçası şeklinde değil, doğuştan erkeğe tabi olan varlıklar olarak bakılıyor” diyordu. Mary Wollstonecraft, kızı Mary Shelley’nin romanı Frankenstein’ı okuyamadı; 220 yıl sonra, AKP döneminde türbanı “özgürlük” adına destekleyen feministleri görse kızının Frankenstein’ını anar mıydı, bilemiyoruz.

Promete’nin öyküsü

Yunan Mitolojisinde, tanrılardan ateşi çalıp ölümlülere verenin Promete olduğu anlatılagelmiştir; fahişeler dışındaki kadınların eğitim almasının dahi yasak olduğu bir kültürde, ateşi, uygarlığı çalanın da kadın değil, erkek olması şaşırtmıyor. Yunanlılar’ın gözünde, ateş madencilik demekti; konuşma, bilgi ve tıp, her yönüyle uygarlık demekti. Titan Promete insanoğlunu, ölümlüleri yaratmıştı; yarattığı insanlara, tanrıların tekelindeki ateşi verebilmek için tanrılara kafa tuttu. Böylelikle, yalnızca Yunanlı’nın değil, ateşi armağan ettiği tüm insanoğlunun gözünde belki de gelmiş geçmiş en büyük kahraman oldu. Promete’nin insanlığa armağanı, yalnızca “yaşam ve uygarlık” değil, aynı zamanda ateşten bir yürekti ve mirasını yalnızca, yarattığı insanoğlu değil, Promete’nin işlediği büyük suça verilen ikinci ceza olarak gönderilen insankızı da sahiplendi.

Tanrılardan ateşi çalan Promete’nin insanlığa armağanlarından biri olan “ateşten yüreği”, Mary Wollstnoecraft gibi insankızları da sahiplendi.

Promete’yi büyük bir kahraman yapan, kendisi de bir tanrıyken, ölümlülere uygarlığı verebilmek için Zeus’un öfkesini üstüne çekmeyi ve cezaların belki de en büyüğüne çarptırılmayı göze almış olmasıydı. Promete Kafkas Dağı’nda zincire vuruldu; Zeus’un görevlendirdiği bir kartal her gece, bir gün sonra yeniden deşilmek üzere iyileşen karaciğerini kemiriyordu. Bu, öykünün en bilinen kısmıdır; daha az bilineni, bu kez Promete’nin çocuklarına verilen ikinci cezadır. Yunan Mitolojisine biraz olsun aşina olanlar kuşkusuz Pandora’yı da bilir; ancak Pandora’nın Promete’nin işlediği “suça” bir ceza olarak gönderildiği pek bilinmez. Promete ateşi çalarak tanrılara kafa tutunca, tanrılar ölümlülerin arasına, “tanrıların armağanı anlamına gelen” Pandora’yı gönderdi. Afrodit’in güzellikle, Merkür’ün baştan çıkarıcılıkla, Apollon’un müzikle donattığı Pandora, insanlığı tüm kötülüklerle tanıştırdı. Pandora, daha sonra Havva, ölümlüler dünyasına gönderilen ve insanlığı yıkıma sürükleyen varlıklar olarak tarihe geçtiler; insanlığın “ilk günahını” kadınlar temsil etti. Zeus Pandora’nın eline, içinde tüm kötülüklerin bulunduğu bir kutu vermiş ve ona bu kutuyu asla açmamasını tembihlemişti. Hesabı başkaydı; Pandora yaradılıştan zayıftı, insanlığa cezaydı. Hikâye bilinmektedir: Pandora, kadınlara uygun görülen boş yaşantısı içinde sıkılmıştı, çok düşünmedi, anlık sıkıntısını geçirmek için kutuyu şöyle bir açtı; dünyaya, korkudan nefrete, kıskançlıktan acizliğe, tüm kötülükler böyle salındı. Promete gücü ve ateşi, Pandora zayıflığı temsil etti.

Ve sonra kadın ateşi çaldı

Marx için çok söylenir; Mary Wollstonecraft için de söylemekte hiçbir sakınca bulunmuyor. Wollstonecraft “Aydınlanma’nın çocuğu” idi ve Aydınlanma dönemi insan aklının devleştiği çağdı. Feodal sömürüyle kilisenin yücelttiği Tanrı’yı yere çalmış, insan aklını tanrılaştırmıştı. Aydınlanmanın çocukları, kendine güvenli, yer yer naif ve sıklıkla inatçıydı. Hiç kuşkusuz, cüretliydi. Newton ile “evrenin sırrını” çözmüş, D’Holbach ve Helvetius’un açtığı yolda, batıl inançlarından sıyrılan aklın yeni toplumu kuracağı şiarını sahiplenmişti. Promete Titanlar arasından ölümlüler dünyasına inmişti ve Wollstonecraft, bu İngiliz kızı, 1792’ye gelindiğinde şu satırları yazacaktı: “Hiçbir şey krallığın özünü, insanların saygın konumlara yükselmesini sağlayan çeşitli suçlar kadar iyi göstermez. Dehşet verici entrikalar, sapıkça suçlar, insanlığı ayaklar altına alan, bizleri düşüren her türlü kötülük, saygın ve önemli mevkilere giden yol olagelmiştir; gene de milyonlarca insan, bu gözü dönmüş hırsızların utanmaz döllerinin kana bulanmış tahtlarda oturmasına göz yummuşlardır.”

Wollstonecraft insanların kendi kendilerini eğittiği ve yükseldiği bir dönemde, en yakın arkadaşının gene kendi kendini eğiten babasından felsefe ve bilim öğrenmişti. Kendi babasının fazla içtiği akşamlarda, Mary’nin annesinin yatak odası önünde nöbet tuttuğu anlatılır. Bilgi ve irade ile donanmış bu küçük kızın genç bir kadın olduğunda Fransız Devrimi’nin ilk dalgalarının heyecanıyla Paris’e gitmesi bizler için şaşırtıcı olmamalıdır. Savaşlar ve özellikle devrimler, kadınlar açısından dünya tarihinin en demokratik ortamlarını yaratmıştır. “Gözü dönmüş hırsızların utanmaz döllerinin kana bulanmış tahtlar düzeniyle” savaş da, hiç kuşkusuz, kadının o güne dek içine sıkıştırıldığı hapishanenin duvarlarını yıkmasını kolaylaştırıyordu. Ancak Wollstonecraft, devrimle gelen “demokrasi ortamının” da ilerisindeydi. Paris’te, bir Amerikalı devrimciyle yaşadı; âşıktı, toplumun tüm hemcinsleri gibi kendisinden de beklentilerine meydan okurcasına, evlenmedi. Terk edildiğinde sarsıntısı büyük oldu. Ama Wollstonecraft, aşkın dışında pek çok heyecanı ve kavgası olan bir kadındı. Yarasını sardı ve yoluna devam etti.

“Wollstonecraft sevişmeye ‘felsefe yapma’ adını takmıştı. Godwin’e ‘Bu akşam size felsefe yapmaya gelebilir miyim?’ yollu soruyordu.” Mary Wollstonecraft’in 1790-91’de John Opie tarafından yapılmış bir portresi.

Ahlakı kemiren tembellik ve pasiflik

Dünya fethedilmek üzere insanlığın önünde uzanıyordu, hissettikleri bu olsa gerek; Wollstonecraft Pandora’nın zayıflığını kendine yakıştıramadı ve bunu aşamayan hemcinslerinin durumuyla uzlaşamadı. “Kadınlar genel olarak hem zihinsel, hem de bedensel açıdan güçsüzlerse, bunun sorumlusu doğadan çok, eğitimdir” diyordu, “Bizler onlara ahlakı kemiren tembelliği ve pasifliği aşılıyoruz ve buna da son derece hatalı bir biçimde incelik diyoruz; zihinleri aklın ve felsefenin katı kurallarıyla yoğurmak yerine, sonucu yalnızca zaman öldürme ve duyarlığa teslim olma olan yararsız sanatlarla dolduruyoruz.” Kadınlar “sahte inceliklerle donatılarak daha zayıf kılınıyor”; karşısındakilerde saygı değil, yalnızca sevgi uyandırmayı öğreniyor, giderek “hapsedilmiş oldukları altından kafese hayranlık duymayı” öğreniyorlardı. “Kadınların davranış biçiminde bir devrim yapmanın zamanı gelmiştir -onlara yitirdikleri saygınlığı geri vermenin zamanıdır- insan türünün bir parçası olarak, kendilerini reformdan geçirerek dünyayı da reformdan geçirmelerini sağlamanın zamanıdır.” Wollstonecraft’ın çağrısı açıktı ve önce kendisi bu çağrıya uygun yaşadı.

William Godwin’in 1802’de James Northcote tarafından yapılan portresi.

Blake, Wordsworth, Paine

Paris’ten Londra’ya döndüğünde Devrim’in rüzgârında yepyeni bir canlılık kazanmış entelektüel çevrede yerini aldı. Bir büyük baskı ortamında, Romantik Dönemin iki dev şairi William Blake ve William Wordsworth’le, Napolyon Bonapart’ın saf altından heykelinin yapılması gerektiğini söylediği Thomas Paine’le, İngiliz radikalizminin merkezini oluşturan isimlerden, ileride kocası olacak William Godwin’le ateşli tartışmalar yaşadılar, devrimi savundular; dev eserler bıraktılar.

Jüponlu çakal

Mary Wollstonecraft, Godwin’le tanıştırıldığında artık tanınmış bir radikaldi. Acımasız ve kıvrak dili ona “Jüponlu çakal” ve “filozof yılan” lakaplarını kazandırmıştı. Godwin’le tanıştırıldıkları akşam dört saati aşkın süre hararetle devrimi tartıştıkları anlatılır; ne yazık, ayrıntısını bilmiyoruz, ancak devrimcilikte uzlaşsalar da, anlaşamadıkları noktaların da bol olduğu ve birbirlerini kolay ikna edemedikleri kayıtlara geçmiş bulunuyor.

Felsefe ve devrimle örülü geceler

Güçlü aşk, güçlü duygular ve cüret ister; geceleri annesinin yatak odasının önünde nöbet tutan, Pandora’yı reddedip Promete olmaya özenen Wollstonecraft’ta vardı. Godwin-Wollstonecraft ilişkisini başlatan, Wollstonecraft’ın, dönemindeki kadınlardan asla beklenmeyeceği şekilde, Godwin’in kapısını “davetsiz” çalması oldu. Daha nice tartışmanın, siyaset, felsefe ve şiirle örülü nice akşamın; birlikte kavga vermenin, birlikte heyecanlanmanın ve çalışmanın, yüksek bir aşkın başlangıcıdır.

Wollstonecraft ile Godwin, Wollstonecraft’ın hamile kalması üzerine evlenmeden önce de, evlendikten sonra da birbirlerine küçük notlar gönderdiler. Wollstonecraft sevişmeye “felsefe yapma” adını takmıştı. Godwin’e “Bu akşam size felsefe yapmaya gelebilir miyim?” yollu soruyor; onla karşılaştıkları zaman gözlerindeki ışığı görmeye can attığını yazıyor ve kendi içindeki ışığı Milton’dan dizelerle anlatıyordu. “İki ateşten yürek birbirine akıyor” ve Fransa’da kilise topraklarına el konmasının yararları ile bunun nasıl gerçekleştirilebileceğini tartışıyordu.

Ve insan insanı yarattı

Mary Wollstonecraft, aşırılıklarından tedirginlik duysa da tüm yaşam gücüyle desteklediği devrimi, son dönemecinde göremedi; ikinci kızı Mary’nin, bizlerin bildiği adı ile Mary Shelley’nin, doğumunda hayatını kaybetti. Ancak küçük Mary’nin annesinin izinden gittiğini biliyoruz. Wollstonecraft, Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi kitabında kadınlara, kendilerine dayatılan zayıflık rolünü reddetmeye çağırırken şöyle diyordu: “Shakespeare önünde beliren hançeri sinirleri işlemeyen bir elle kavramamıştı; Şeytan’ı korkunç hapishanesinden çıkarırken Milton’ın elleri titrememişti.” Mary Wollstonecraft’ın kızı Mary Shelley “insanın yarattığı insanı”, Frankenstein’ı yarattı; bu ölümsüz karakterli romanının kurgusu iki dev şair, Byron ve daha sonra evleneceği Percy Shelley ile girdiği “Kim en korkunç hikâyeyi anlatmayı başaracak?” bahsinin ürünüydü.

Bahsi Mary kazandı; romanının adını Frankenstein ya da Modern Promete koydu. Ateşi çalma peşinde koşanların soyundan geliyor ve Sanayi Devrimi’nin ardından gelen yeni dünyada, acımasız sömürüye karşı kavgada kendine yer açıyordu.

Mary Wollstonecraft sonunda burjuva düzeninin oturmasını mümkün kılacak bir halk devrimine giden dönemde ve devrim için yaşamıştı; kızı Mary Shelley, burjuvazinin dizginleri ele aldığı ve kendi sömürüsünü egemen kıldığı dönemin yazarı oldu. Frankenstein’ın canavarı, burjuvazinin getirdiği karanlıkla kırılan umutları yansıtır. İnsanın bilim alanındaki sıçraması, tek başına, “insanı” kurtaramamıştı. Shelley’nin modern Promete’si Doktor Frankenstein’ın yaratısı, yetkin olmaktan pek uzaktır; çirkindir, ancak başlangıçta bir canavar değildir ve burjuvazinin eline kalmış toplum onu bir canavar yapar.

“Mary Wollstonecraft sonunda burjuva düzeninin oturmasını mümkün kılacak bir halk devrimine giden dönemde ve devrim için yaşamıştı; kızı Mary Shelley, burjuvazinin dizginleri ele aldığı ve sömürüsünü egemen kıldığı dönemin yazarı oldu. Frankenstein’ın canavarı, burjuvazinin getirdiği karanlıkla kırılan umutları yansıtır.”

Wollstonecraft’ın büyük eserini yayımlamasından 220 yıl sonra bugün, burjuvazi tekelcilik evresinde, Frankenstein’dan daha korkunç canavarlar çıkarıyor. Ekmek, minibüs ve kar topunun kana bulandığı ülkede, bunu en yakından yaşıyoruz. Wollstonecraft, “Kadınlara, Muhammediliğin özüne uygun tarzda, insan türünün bir parçası şeklinde değil, doğuştan erkeğe tabi olan varlıklar olarak bakılıyor” diyordu. Bugün, tekeller emperyalizminin her türlü medeniyete düşman bir İslama boğduğu coğrafyada, Ramazan’da dağıtılan imsakiyelerin birçoğunun arkasında, “Cumhurbaşkanı” Erdoğan’ın da alıntı yaptığı Peygamber’in Veda Hutbesi’nin tercümesi bulunuyor. Şöyle:

“Ey insanlar!

“Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları Allah’ın emaneti olarak aldınız ve onların namusunu kendinize Allah’ın emriyle helal kıldınız. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınız yatağınızı kimseye çiğnetmemeleri, hoşlanmadığınız kimseleri izniniz olmadıkça evlerinize almamalarıdır. Eğer gelmesine müsaade etmediğiniz bir kimseyi evinize alırlarsa Allah size onları yataklarında yalnız bırakmanızı ve daha da olmazsa dövüp sakındırmanıza izin vermiştir.”([1])

Bu ülkede türbanı savunan feministler gördük. Savundukları budur. Kız çocuklarının daha hayatla, felsefeyle, kavgayla, aşkla tanışmadan, teslim edildikleri karanlıkta bunları “doğru” bilmesidir. Frankenstein’ın gelinlerinin yetiştirilmesidir.

Wollstonecraft’ı AKP döneminde, 2007’de çevirdim. 1792’den çağrıdır. Akla, kadına, yaşama ve bu kez tekellerin canavarlarına karşı Promete olmaya çağrıdır. Wollstonecraft soruyor: Promete’lerin erkek olması şart mı?

Dipnot

1) Handan Koç, Muhafazakârlığa Karşı Feminizm, Destek Yayınları, İstanbul, 2012.