Ana sayfa 134. Sayı Biyolojik evrimden kültürel evrime… İnanmaktan düşünmeye… Yaratıcı özgür insan anlayışından kul insan...

Biyolojik evrimden kültürel evrime… İnanmaktan düşünmeye… Yaratıcı özgür insan anlayışından kul insan anlayışına gerisin geriye!

529
PAYLAŞ

Alâeddin Şenel

Biyolojik evrimle kazandığımız biçimiyle beyin, hem duyu, hem düşünme yetilerimizin odağıdır. Böyle olunca, duyularla düşüncelerimizin bağlantısı kadar duygular ile düşüncelerin etkileşimi kaçınılmazdır. Duygular, duyular üzerine edinilmiş düşünceler olarak (duygu=duyu+düşünce diye) tanımlanabilir. Öyleyse düşüncelerimizin başlıca duygularımız olan korku ve umut ile karışmasının irrasyonel düşüncelere yol açtığı söylenebilir. Öyle ki, bunun en uç örneği inanma psikolojidir. Ya inanma ile düşünme bağlantıları nasıl oluşur, nasıl oluşturulur?

GİRİŞ: TERMİNOLOJİ VE KAVRAMLAŞTIRMA SORUNLARI

Başlıkta belirtilen konuyla ilgili terminoloji ve kavramlaştırma sorunlarına ve de bunlarla ilgili anlayışıma “Giriş”te değinmekte yarar var. Böylece, yazıda seçilen ve seçilmeyen kavramlar, seçiliş ve seçilmeyiş nedenleri, onların yerine önerilenler açıklanmış olacaktır. Bundan öte, yanlış kavramların kullanılmasının ya da doğru kavramların yanlış kullanılmasının düşünceyi götürebileceği olumsuz sonuçlara değinilecektir. Böylece yazıya, tam da konunun odağından, yani özgürce düşünme ile tutsakça inanma koşullarından başlanmış olacaktır.

“Genlerdeki bilgi” bilgi midir? Genler bilgi taşıyıcısı mıdır?

Bilgi, gerçekliğin (varlığın, olguların, olayların) insan anlağındaki (insan zihnindeki, kafamızdaki) karşılığı olarak oluşan, oluşturulan simgesel modelleridir. Denebilir ki bir yapının planları gibidir. Simgesel modellere, kültürel evrimle (bilgi birikimiyle) gerçekliğe giderek daha çok yaklaştıracak, onu daha doğru yansıtacak biçimler kazandırılır. Ya da kültürel gericilikle (simgesel modellerimiz, bilgilerimiz) gerçeklikten saptırılıp uzaklaştırılır.

Bilgi edinme, bilgi biriktirme ve bilgi işleme (düşünme) organı insan beyni, özgül olarak onun “neokorteks” bölümüdür.(1) Ne böyle bir organı bulunmayan hayvanlarda, bitkilerde, bakterilerde, ne de onların genlerinde bilgi edinme yetisinin varlığından söz edilebilir. “Genlerdeki bilgi” sözünün edilişi, yaygınlaşmış, dolayısıyla doğru görülebilen bir deyiş (galat) sayılsa da, yanıltıcıdır. Genler, moleküller arası, atomlar arası biyokimyasal tepkimeler alanında işlev görür. Oysa bilginin, sinir dizgesi (sinir sistemi) içinde elektron akımlarıyla edinilip işlendiği, nöroloji araştırmalarında kesinlikle ortaya konmuş bulunuyor. Burada, hatta elektronların rolü bile ikincildir. Birincil önemde olgu (telgraftakine, bilgisayardakine benzer biçimde) kesintili elektron akımlarına kodlanmış mesajlar, imgeler, simgeler, anlamlardır.

Genler bilgi taşıyıcıları olmadıkları gibi, genler yoluyla çocuğa bilgi aktarılamaz.

“Gendeki bilgi” ile anlatılmak istenen aslında bir genin moleküler yapısıdır. Ya da bir hastalığa yol açtığı düşünülen genin değişmeye (mutasyona) uğramış, uğratılmış yapılanışıdır. Moleküllerin, fetüsün gelişmesine, ya da ergin canlıda bir organındaki bir hücrenin bölünerek çoğalmasına varabilecek özel dizilişidir. Söz konusu özellik, sonunda benzeri bir dizilişe sahip organellerin bireşimine (sentezine) varacak biyokimyasal tepkimelere uygun dizilişteki yapısıdır.(2) Dolayısıyla, örneğin üremeyi denetleyen genlerde bulunan ve aktarılan, dar ve kesin anlamıyla “bilgi” değildir. Uygun biyolojik ortamlarda, o türün bir tipinin (üyesinin) ortaya çıkışına varacak sarmal yapılı dev bir moleküler bileşiğinin biyokimyasal tepkimeler zincirini başlatan ilk halkasıdır.

Böyle bir olguya, eğitsel, pedagojik kolaylık amacıyla bile “bilgi” denmemeli. Böyle bir süreç “gendeki bilginin aktarılarak çoğaltılması” olarak nitelenmemeli. Niteleyenler, yanlış çıkarsamalara gebe kalabilmektedir. Söz konusu yanlışlardan biri, bilgi işleme işlevi gören organı bulunmayan hayvanlarda, bitkilerde, ya da bakterilerde, o canlının “yazgısını” (geleceğini) belirleyecek bir “bilginin” bulunabileceği inancıdır. Canlının bilgi işleme organının bulunmadığına bakılarak, o bilginin Yaradan’ınca o canlıya (organlarına, hücrelerine) bağışlandığı (atmasyon) düşüncesidir. Buradan gidilerek, insanın da maddesel karşılığı bulunmayabilen (bilinmeyebilen) böyle bir niteliğinin genlerine ya da ruhuna Yaradan tarafından yerleştirildiğinin düşünülebilmesidir. Giderek, gerçeğin bilgisine gözlemle, deneyimle, deneyle, “düşünme” yoluyla değil, daha çok “vahiy” ve “inanma” yoluyla ulaşılabileceği sonucuna varılabilmesidir. Ki bu “yaratılışçılığa savrulma” olup, ileriki sayfalarda ele alınacaktır.

“Kültürel kalıtım” mı “kültürel kazanım” mı demeli? Kalıtım-kazanım tartışması

Genlerde canlının morfolojik özelliklerinin bilgisinin, yavruya, gelecek kuşağa aktarıldığını söylemek doğru mudur? Genlerin bilgi taşıdıkları söylenemezse, bilgi aktardıkları hiç söylenemez. Bunu söylemek, bilginin doğuştan (katılımla) edinilebildiği, kalıtımla (çocuklara) geçirilebileceği gibi apaçık yanlış bilgilere, yanlış inançlara yol açabilmektedir. Genler bilgi taşıyıcıları olmadıkları gibi, genler yoluyla çocuğa bilgi aktarılamaz. Bebeğe biyolojik ana babasından, bilgi taşıyıcısı olan tek bir sözcüğün bile geçirilemediğini gözlemlememiz de, bunu, “bilimsel kanıt” oluşturacak derecede onaylamaktadır.

Bilgi kalıtımla kuşaktan kuşağa geçirilemediği gibi, bilgi birikiminin ürünü olan kültür de genlerle, kalıtımla geçirilemez. Dolayısıyla “kültürel kalıtım” kavramını kullanmak da (kalıtım biyolojideki anlamıyla anlaşıldığında) doğru değildir. Ama, kalıtım (tevarüs) sözcüğü, irsiyet değil, geniş anlamıyla (miras konusunda olduğu gibi) geçme, geçirme olarak alınırsa, “kültürel kalıtım” kavramı kullanılabilir.

Ancak, “kültürel kalıtım” kavramındaki kalıtım sözcüğünün, biyolojideki, sıradan anlamıyla alınıp anlaşıldığında, düşünceyi seçkinci (elitist) Sosyal Darvinci, ırkçı, faşist çıkarsamalara götürebileceği unutulmamalı. Bu bakımdan yıllardır, kültürel kalıtım yerine “kültürel kazanım” kavramının kullanılmasını önermekteyim; ama dinleyen kim? Böyle bir terminoloji insan ve toplum bilimlerinde, İngilizce yazındaki nature-nurture tartışmasıyla bağlantılandırılabilir. Bu durumda, doğa-çevre, kalıtım-beslenme, kalıtım-eğitim gibi karşılıklarıyla Türkçeye uygun karşılığı bir türlü yerleştirilemeyen bir çeviri sorunu da “kalıtım-kazanım” ikilisiyle çözüme ulaştırılabilir.

Biyolojik kalıtım ile kültürel kazanım kavramları, ya da bunların daha sık kullanılan biyolojik kalıtım – kültürel kalıtım biçimleri, doğru ya da yanlış kullanılışlarıyla, doğru ya da yanlış anlaşılışlarıyla “birikim” olgusunu açıklamada kullanıldıklarında “evrim” konusuna giriş yapılmış olmaktadır. Bu konuda “biyolojik evrim” ile “kültürel evrim” kavramlarının kullanılmasının karşısında bir terminoloji sorunu bulunmamaktadır. Sorun, biyolojik evrim ile kültürel evrim olgularından ne anlaşıldığı, ne anlaşılması gerektiği noktasında düğümlenmektedir. En başta, “evrim” dendiğinde genellikle “biyolojik evrim” (canlının evrimi) anlaşılmaktadır. Canlının evrimine varacak cansız maddenin evrim (karmaşıklaşma) süreci geçirdiği hiç akla getirilmeyebilmektedir. Bunun yanı sıra, insanın evrimi canlının evrimiyle sınırlı görülebilmektedir. Öyleyse, evrim anlatımı “maddenin evrimi” ile başlatılmalıdır. Canlının evrimi “biyolojik evrim” olarak nitelendikten sonra, yalnızca insan canlısına özgü olan kültürel evrim konusuna girilmelidir.

EVRİMİN ÜÇ EVRESİ: MADDENİN EVRİMİ – CANLININ EVRİMİ – İNSANIN KÜLTÜREL EVRİMİ

Biyolojik evriminin kazandırdığı organlarla maddesel ve simgesel araçlar yapabilme yetisine ulaşan canlı türü, zamanımızdan 3 milyon yıl kadar önce yeryüzünde dolaşmaya başladı.

“Evrim” denince, daha önce de belirtildiği gibi, canlı türlerinin değişme, oluşma süreçlerini içeren (“filogenesis” = türoluşumu denen) biyolojik evrim süreci anlaşılmaktadır. Oysa varlık, canlının yeryüzünde göründüğündeki noktaya ulaşılmasına dek, cansız maddenin, giderek artan karmaşıklaşma süreçlerinden geçmiştir. Bu süreç, biyolojik evrim içinde, “filogenesis’in ontogenesis içinde özetlenmesi” denen olayla, türün bir üyesinin oluşumunda ve beslenip büyümesinde de işlemektedir. Besinler sindirilirken bir zamanlar canlıları oluşturan karmaşık moleküler yapıları önce çözülür. Daha az karmaşık yapılara indirgenir. Sonra, öteki cansız maddelerle sentezlenerek canlının protein moleküllerine dönüştürülüp biyolojik evrim süreci içine sokulurlar.

Canlının evrimi ise, tekhücreliden bilgi işleme organının kazandırdığı yetilere sahip bir canlı türünün yeryüzünde görünüşüne dek gider. Ondan sonra insanın yaşamı, insan canlısının içinde yaşadığı topluluklar ve toplumlar boyunca, biyolojik evrimin belirlediğinden kat kat etkili “kültürel evrim” süreçlerince belirlenir.

Maddenin fiziksel, kimyasal evrimi

Varlığın başlangıcı, zamanımızdan (neredeyse kesinleşen bilgilere göre) 13,7 milyar yıl kadar öncesinde patlak veren Büyük Patlama olayıyla açıklanır. Önce, “Plazma” denen varlığın düzen kazanması tek elektronlu tek protonlu Hidrojen atomu ile başlar.(3) Onu, en yalın yapılı Hidrojen’in üç atomunun birleşmesiyle Helyum’un oluşması izler. Dört Helyum’dan Karbon’un oluşmasına varılmıştır. Karbon’un dört Hidrojen atomuyla birleşmesiyle (CH4) hidrokarbonlardan Metan; Nitrojen’in (Azot’un) üç Hidrojen atomuyla bileşik oluşturmasıyla, Amonyak (NH3) bileşikleri ortaya çıkmıştır. Canlının yapıtaşları sayılan bu organik bileşiklerden daha da karmaşık bileşiklerin oluşmasıyla ise proteinlerin yapıtaşları Ribonükleik Asit (RNA) ile Deoksiribo Nükleik Asit (DNA) canlılığın kapısını çalıp canlının evrimi evresine ve canlılar evrenine geçmişlerdir. Biyokimyasal karmaşıklaşma, proteinlerin sentezlenmesine yol açan DNA-RNA etkileşimi sonucunda organ oluşumuna ulaşacaktır.(4)

Bu olgular bize, maddenin hiç yoktan var olmadığı gibi, cansız doğadan canlı doğaya geçişin, bir yaratıcıya gerek olmadan, doğa yasaları uyarınca karmaşık bileşiklerin oluşması sürecinin ürünü olduğunu göstermektedir.

Canlının biyokimyasal evrimi

Bilginler, canlının zamanımızdan 4-3,5 milyar yıl arası bir tarihte ortaya çıktığı görüşünde birleşmektedirler. Cansız maddenin karmaşıklaşmasının, RNA ve DNA (asit) molekülleri derecesine ulaşmasıyla, uygun moleküler beslenme ortamlarında ve uygun sentez koşullarında, tekhücreli, görece yalın yapılı canlılar belirmiştir.(5) Canlının karmaşıklaşma yönündeki evriminde, tekhücreliler yanı sıra çokhücreliler gelişmiştir. Çokhücrelilerin evrimiyle ise, elleri ve beyni maddesel ve simgesel araçlar yapıp, yaratıp işleyebilecek nicelik ve niteliğe ulaşan canlıyla, insanın kültürel evrimi evresine geçilecektir.

İnsanın kültürel evrimi

Biyolojik evriminin kazandırdığı organlarla maddesel ve simgesel araçlar yapabilme yetisine ulaşan canlı türü, zamanımızdan 3 milyon yıl kadar önce yeryüzünde dolaşmaya başlamıştır. Ondan sonra artık yaşamı, geçimi, duyguları ve düşünceleri (o günden bugüne hemen hiçbir önemli biyolojik evrim geçirmediğine göre) kültürel evrim süreçleriyle belirlenecektir.

BİYOLOJİK EVRİM İLE KÜLTÜREL EVRİMİ AYIRT EDEMEMENİN YARATABİLECEĞİ KAFA KARIŞIKLIKLARI

İster evrim kavramına sahip olmayan kafalar, ister evrim olgusunu yadsıyan kimseler olsun, cansız doğa düzenekleri ile canlı doğa süreçlerini ayırt edememelerinin ürünü yaratılışçı tuzaklara düşebilmektedirler. Evrim kavramına sahip olan, ama onu doğru algılayıp doğru kullanamayan kimileriyse, Kaba Materyalizme ya da Sosyal Darvinci dünya görüşlerine kapılabilmektedirler.

Evrim olgusunun bilgisinden yoksun edilenler ya da evrimi yadsıyanlar, cansız doğa ile canlı doğa arasındaki yapısal ayrımları göremeyebilmektedirler.

Yaratılışçılığa düşüş

Evrim olgusunun bilgisinden yoksun edilenler ya da evrimi yadsıyanlar, cansız doğa ile canlı doğa arasındaki yapısal ayrımları göremeyebilmektedirler. Cansız doğa nesnelerine ve olaylarına, canlı doğa perspektifinden ve antroposantrizm (insanodakçılık) denen noktadan bakabilmektedirler. Böyle baktıklarında, canlıların çeşitli organlarını, yaratıcılarının çeşitli ereklerinin ürünüymüş gibi görebilmektedirler.

Canlı doğa olguları ve olayları kadar cansız doğa olayları da, yaratıcılarının, kullarını cezalandırma ya da ödüllendirme amacına bağlanabilmektedir. Bunun nedeni, cansız varlıklar evreninin nedensel düzeneklerini görememeleridir. Tufanda, yersarsıntında, sağanak yağmurda olduğu gibi, doğa olaylarının ereksel yorumları yapılabilmektedir. Örneğin bir kişinin (beklenmedik bir zamanda) ölmesi, öldürülmesi, yaratıcısının ona biçtiği “ecel” inancıyla, “kader” inancıyla açıklanabilmektedir. Peki, ya binlerce kişinin bir yersarsıntısında ölmesi, yaratıcılarının buyruklarına uyma sözünden (dinden imandan) sapmalarının adil karşılığı olarak yorumlanabilir mi? Din ile bilimi uzlaştırmaya çalışarak böyle bir yorumu dinciler benimseyebilirlerse de; bilimciler, bilimi sulandırmadıkça benimseyemeyecektir.(6)

Kaba materyalizme sapış

Evrim kuramının gerçekliğin doğru bilgisi olduğunu düşünenlerden kimileri ise, cansız maddeler evreni ile canlılar ve insanlar evrenini aynı torbaya sokup nedensel açıklamalarını yapmaya kalkabilmektedir. Feuerbach’ın, “insan yediklerinin ürünüdür” düşüncesiyle, 1848 devrimlerinde, işçilerin fasulye değil patates yediği için yenilgiye uğranıldığını söylediği söylentisi, Feuerbach böyle bir şey söylememişse bile, bu yanlış düşünsel tutumu yansıttığı için hoş görülebilir. Gene de burada kültürel evrim ile biyolojik evrim karıştırılmaktadır. Oysa varlığın çeşitli evrim (karmaşıklık) düzeylerinde aynı evrim süreçleri işlememektedir. İnsanın bilgi birikimine dayanan kültürel evriminde, cansız doğanın “nedensel” açıklamalarını etkileyerek, yönlendirerek, istemediği sonuçları önleyebilen, istediği sonuçları erekli emek etkinliği ile alabilen insan eylemi ve sonuçları, yalnızca cansız doğanın açıklanabildiği neden-sonuç bağlantılarına bakılarak anlaşılamaz.(7)

Sosyal Darvinciliğe ve ırkçılığa savruluş

Evrimci bir bakış açısıyla, insanın yaratılmayıp, evrim sonucunda ortaya çıkan bir hayvan türü olduğu görüşü benimsenmiştir. Benimseyenlerden kimi düşünürler ve politikacılar, buna dayanarak, insanı, toplumu ve tarihi, Darvinci yaşam savaşında yaşarkalma kavramlarıyla yorumlamaya kalkmaktadırlar.(8) Böylece, bilerek bilmeyerek, biyolojik evrim ile kültürel evrimi karıştırmış olmaktadırlar. Onların “Sosyal Darvinci” nitelenen, amansız yarışmacı kapitalizmi, sömürgeciliği, ırkçılığı desteklemede kullanılan düşünceleri(9) ileriki sayfalarda eleştirilecektir.

Sosyal Darvincilik, adından da anlaşılabileceği gibi, genel olarak canlı türleri için geliştirilmiş Darvinci görüşlerin topluma uyarlanmasıdır. Odağındaki sözde bilimsel yorum, güçlü ulus, ırk, sınıf ve kişilerin yaşam savaşında yaşarkalabildikleridir. Bu yolda başkalarını sömürüp, kullanıp yok etmeleri doğa yasasının bir gereği görülür. Evrimin dinamiğini (itici güçlerini) bu doğa yasasının sağladığına inanılır.

Adları Sosyal Darvincilik ile birlikte anılan, Spencer (1820-1903) ve Nietzsche (1844-1900) gibi düşünürler ile Naziler, insanlığın geleceğini ve mutluluğunu, fizikçe güçlü, sağlıklı kuşakların yetiştirilmesinde görmektedirler. Bunun için, saf, üstün ırkların korunmasını istemektedirler. Bunu sağlayacak savaştan, hatta savaşından yanadırlar. Bu yolda, hastanelere, yoksulları koruma yasalarına, toplumsal güvenlik kurumlarına (örneğin emeklilik ödentilerine) zayıfların elenmelerini önleyeceği düşüncesiyle, hoş bakmamışlardır. Onlarla güçsüzlüklerin, sağlıksızların üremelerine izin verilip sağlıksız soylarının ilerde çoğunluğu oluşturabilecekleri korkusuyla hepsinin kaldırılmasını isteyebilmişlerdir.

SOSYAL DARVİNCİLİĞE VE IRKÇILIĞA YANIT

Sosyal Darvinci ve ırkçı görüşler aslında, bir alanda (canlıların biyolojik yapıları alanında) görülen benzerliğe dayanılarak yapılan, hayvan sürüleri ile insan toplulukları arasında her alanda benzerlik, hatta ortaklık bulunduğu sonucuna varılması gibi analojik mantık özürlü çıkarsamalardır. Böyle çıkarsamalar, örneğin Şempanze (Latince bilimsel adıyla Pan troglodyles) denen antropoid ile Homo cinsi türlerinden Homo sapiens genlerinin yaklaşık yüzde doksan dokuz ortak olması, ortak bir anatadan (anadan atadan) geliyor olmaları gibi bilimsel bir saptamaya dayandırılmaktadır. Buna karşın, iki tür arasında, genlerindeki yüzde birlik nicelik farklılığı, Homo ile Antropoid cins farklılığı saptamasına yol açacak niteliktedir. Bu nitel farklılıklar, daha çok hayvanlar evreni için saptanan yaşarkalma savaşının, insan toplulukları için de, her zaman ve her koşulda geçerli olamayacağını göstermektedir. Söz konusu başlıca nicel ve nitel farklılıklar şöyle sıralanabilir:

İkiayaklılık, karşıtbaşparmaklı eller kollar, üçte ikisini neokorteksin oluşturduğu iri bir beyin, üçü birlikte yalnızca insanda evrimleşmiştir.

1) Hayvanlar maddesel ve simgesel araç yapabilecekleri biyolojik evrimden yoksundur: Hayvanlarda, insanlardaki maddesel ve simgesel araçlar yapılıp, yaşamın hemen her alanında kullanılıp, bu araçlarını değiştirip geliştirmesi olanağı sunacak organlar evrilmemiştir. İkiayaklılık, karşıtbaşparmaklı eller kollar, üçte ikisini neokorteksin oluşturduğu iri bir beyin, üçü birlikte yalnızca insanda evrimleşmiştir.

2) Hayvanlarda “yaşarkalma savaşımı” türler arasındadır: Hayvanlarda görülen, bir türün yaşamda kalabilmek için başka türlerin hayvanlarıyla beslenme zorunluluğunun ürünü bir “yaşarkalma savaşımı”, insan toplumları arası savaşların nedeni değildir. Sınıflı toplumların tarihi boyunca, doğal, genetik değil; toplumsal, kültürel nedenlerle birbirleriyle savaşan insan toplulukları arası ilişkilere genellenemez. İnsanlarda, savaşlar, tür içi (sınıflar, uluslar vb. arası) nedenlerle çıkarılır. Ayrıca, yaşarkalma savaşımı, hayvanlar arasında bile, genelde, tür içi ilişkilerde değil, türler arasında görülür. Hobbes ne demiş olursa olsun, kurt kurdu sıradan bir beslenme kaynağı olarak görüp yemez. İkinci olarak savaş, insanlar ve insan toplulukları arası ilişkilerin “doğa yasası” gereği olarak, hiç gösterilemez.

3) Hayvanlarda bile kavga her zaman görülmez, kaynaklar kıtsa çıkar: Kavgaların görüldüğü zamanlar daha çok, kaynakların kıt, yetersiz kaldığı durumlardadır. Kaynakların yeterli, bol olduğu durumlarda ise (erkekler arası cinsel yarışmalar dışında) tür içi savaşım enderdir.

4) İnsan, üretimle doğadaki kıt kaynakları artırabilmektedir: İnsan, asalaklıktan üretime geçerken, doğadaki kıt besin kaynaklarını üretimle artırabilen bir canlı türü olmuştur. Bu niteliğiyle söz konusu doğa yasasını (açlıktan ölmemek için öldürme zorunluluğunu) ilkece aşmıştır. “İnsanlık” denen şey, bir bakıma, canlı doğa için geçerli doğa yasalarının yerine (işbirliği, dayanışma gibi, yardımlaşma gibi) toplumsal yasaların, toplumsal değerlerin getirilmesidir.

5) İnsan, kavganın getirebileceği riskleri düşünerek kavgadan kaçınabilir: İnsan, kavga yerine ödün vermeye, uzlaşmaya, bölüşmeye anlaşmaya gidebilir. Hayvan gidemez, ancak (bazen insanın da yaptığı gibi) kaçabilir.

6) Üretim genelde kolektif etkinliktir: Bir kolektif etkinlik olarak üretim, kapışmayı, kavgayı değil, kolektif tüketimi, bölüşmeyi gerektirir. Aslında bölüşme, yalnızca kıt kaynaklar karşısında izlenen bir bunalım stratejisi değildir. Kolektif niteliğine uygun olarak, üretimin genelde kavgayı, savaşı değil, işbirliğini, dayanışmayı getirir. Öyle ki, Hobbes’un dediği gibi “insan insanın kurdu” (Lat. Homo homini lupus) değildir. Denebilir ki, “insan insanın kolu” durumundadır.

7) İnsanlarda, insan topluluklarında, hayvanların geliştiremediği “değerler” geliştirilmiştir: İnsanı bir değer olarak insan yapan da, empati, sempati, acıma gibi kültürel evrimle geliştirilmiş duygulardır. Hayvanlar böyle duygulara sahip olmadıkları için “acımasız” olurlar. Onlar gibi acımasız davranan kimselere “hayvan” denmesi bu yüzdendir. İnsanı “dişi tırnağı kanlı” acımasız doğa içinde görmek, onu “orman yasası” içine sokmak, insanı hayvandan ayırıcı niteliklerini (değerlerini) görmemek, görmek istememektir. İnsana hayvan işlemi (hayvan muamelesi) çekmektir.

8) İnsan kültürel evrim geçiren tek canlı türüdür: İnsan, biyolojik evrimin doruğundaki konumuyla, biyolojik evrimin “orman yasası” üstüne yükselmiştir. Hayvanlarla arasındaki biyolojik evrimsel benzerliklerine karşın, insanın yaşamını hayvanlarınkinden farklılaştıran, “kültürel evrim” geçirmesidir. Hayvanların yaşamları biyolojik evrimle belirlenip, binyıllardır geçmişte olduğu gibi sürüp gitmektedir. İnsanların yaşamları ise daha çok “kültürel evrim” düzeyince belirlenip, birkaç onyıl, bilemedim birkaç kuşak içinde, hızla değişebilmektedir.

Hobbes’un dediği gibi “insan insanın kurdu” (Lat. Homo homini lupus) değildir. Denebilir ki, “insan insanın kolu” durumundadır.

Örneklendirmek gerekirse, otuz binyıl öncesinin, fosilleri Fransa’da ortaya çıkarılan Cro-magnon insanının, üç yüzyıl öncesinin Avustralya yerlisinin, üç onyıl önceki Anadolu insanının yaşam biçimleri karşılaştırılabilir. Üçünün de biyolojik evrim düzeyleri hemen hemen aynıdır. Ama kültürel evrim düzeylerinin göstergesi olarak alınabilecek maddesel ve simgesel araç setlerine bakılırsa, aralarındaki uçurumlar görülecektir. Cro-magnon insanının gerisinde bıraktığı maddesel araç setinin standartlaştırılmış parçalarının üçlü sayılara (yüzlere) ulaşmadığı saptanmıştır. Avrupalılar Avustralya yerlileri (Aborjinler) ile karşılaştıklarında (gelişmiş dillerinin ve geniş bir akrabalık ilişkileri terminolojisinin varlığına karşın) maddesel araç takımının Neolitik kültür düzeyini aşmadığını (örneğin yayı bilmediklerini) görmüşlerdi. Üç onyıl öncesinin Anadolu insanının biyolojik evrim düzeyinin onlarınkiyle ve günümüz Anadolulusuyla aynı olmasına karşın, kültürel evrim söz konusu olduğunda, aralarında uçurumlar bulunur. Kültürel evrim bakımından, Anadolu’nun bir kuşak (30 yıl) öncesinin Ortaçağ kültür düzeyinde yaşanan bazı bölgelerinin insanlarının yaşayış biçimi ile bugünkü kuşağının yaşayış biçiminde, çağ atlanmış olup aralarında uçurum vardır. Bazı bölgelerin otuz yıl öncesinin insanı, telefonla konuşmayı bilmezken, günümüz Anadolu insanının, bilmediği, kullanmadığı (3G cep telefonu örneği gibi) araç yok!

Gene, aynı biyolojik evrim düzeyindeki ama Neolitik kültürlü Afrikalı Siyah’ın hayvan gibi yakalanıp köle olarak Amerika’ya götürülen oğlunun, kızının torunlarına bir bakın. Üç dört yüzyılda, çağlar atlayıp Avrupalı Beyazların kültür düzeyine ulaşmışlardır. Yaşamın (bilim, sanat, teknoloji, spor vb.) hemen her alanında, Beyaz’larınkiyle aynı kültürel evrim düzeyini tutturmuş bulunuyorlar.

BİYOLOJİK EVRİM – KÜLTÜREL EVRİM BAĞLANTISI

“Öyleyse, biyolojik evrim ile kültürel evrim, birbirleriyle karıştırılmaması gereken, birbirleriyle ilgisiz, ilişkisiz süreçler midir?” denecektir. “Aralarında hiçbir bağlantı, hiçbir benzerlik yok mudur?” diye sorulacaktır. Bağlantı, biyolojik evrimin insanın hayvan anatalarını (Hominoidleri ve Hominidleri=İnsanımsıları ve İnsansıları) maddesel ve simgesel araçlar yapıp kullanabilecekleri ve bu araçlarını değiştirip geliştirebilecekleri organları kazandırmasıyla, denebilir ki sınırlı kalmıştır.

Kısacası, biyolojik evrimle, kültürel evrimin üzerinde yükseltileceği fizyolojik temeller atılmıştır. Bu temeller (maddesel araç yapma ve kullanma yetisi kazandıran ikiayaklılık, özgür kalan kollar, karşıtbaşparmaklı eller, üç boyutlu görme yetisi kazandıran öndengözlülük ile ve bu üçünü maddesel araç yapma yolunda emek etkinliğinde eşgüdümleyen beyin, özellikle beynin sınırsız bir bellek, çağrışım, karşılaştırma, düşünme ile simgesel araç yaratılıp işlendiği neokorteks bölgelerinin ve de işitme ve konuşma yetisi kazandıran organların evrimi) üzerinde sonu gelmez bir kültürel evrim yapısı örülüp, genişletilip, yükseltilmektedir. Söz konusu doğuştan kazanılan “yetiler”, içinde doğulan topluluğun kültürel evrimsel ortamında, taklide, alınan eğitime ve kazanılan deneyime göre “yetenekler” biçimine dönüştürülebilmektedir. Ya da güdük bırakılıp dönüştürülememektedir.

İnsan yavrusu, David Hume tarafından saptandığı gibi, boş bir sayfa (Lat. tabula rasa) görünümünde bir beyinle doğar.

Biyolojik evrimle simge işleme, düşünme yetisi kazandırılmış beyinde, sanat, bilim, teknik vb. hiçbir yetenek, onların hiçbir bilgisi hazır bulunmamaktadır. İnsan yavrusu, David Hume (1711-1776) tarafından saptandığı gibi, boş bir sayfa (Lat. tabula rasa) görünümünde bir beyinle doğmaktadır. Düşünme, dil edinme yetisiyle, Chomsky’nin “LAD” (İng. Language Acquisation Device = Dil Edinme Düzeneği) dediği yeti ile doğan insan (organik kalıtımla değil) kültürel kalıtım (daha doğrusu kültürel kazanım) yoluyla düşünme ve konuşma yetilerini geliştirip sıfırdan başlattığı yeteneklere dönüştürmektedir. Ham yetilerine, toplumun çeşitli uzmanlık ve kültür alanlarıyla ilgili kültürel birikimi edinme ve işleme sürecinde, çeşitli yetenekler biçimi kazandırabilmektedir. Örneğin işitme ve konuşma yetisini, bülbül sesini saka sesinden ayırt edebilme, güvercin sesini taklit edebilme yeteneğine doğru geliştirebilmektedir.

Bu konu, radikal davranışçı psikolog B. F. Skinner’in (doğumu 1904), fareler üzerinde “Skinner kutusu” denen araçla peyniri bulmalarıyla ilgili deneyler yürüten bilimcinin savını anmadan kapanamaz. Skinner, “bana yeni doğmuş on bebek bırakın” demiştir. “Herhangi birini matematikçi, birini müzikçi, birini hukukçu vb. olarak yetiştirebilirim.”(10) Savı, bilgisayar analojisiyle şöyle de desteklenebilir: Aynı kapasitede, aynı markada, aynı tipte, aynı seride üretilen üç bilgisayarın boş belleklerine, birinin sahibi sayıları, birininki notaları, ötekininki edebiyat yapıtlarının sözcüklerini yükleyebilirler. Bu simgelerle istedikleri uzmanlık alanlarında, istedikleri işlemleri yaptırabilirler.

BİYOLOJİK EVRİMİN KÜLTÜREL EVRİME TEMEL OLUŞTURACAK KİLOMETRETAŞLARI

Buna çarpıcı bir örnek olarak, 30 milyon yıl kadar önce gerçekleşen bir mutasyonla, cisimleri iki renkli görmemizi sağlayan genlere katılan bir üçüncü genle kazanılan çokrenkli görme yetimiz verilebilir. Bugün bu yetiyi, bir milyon renk tonunu ayırt edebilecek yeteneğe, kültürel evrimle ulaştırmış bulunuyoruz. Kronolojik sırayla söz konusu kilometretaşları şunlar:

Z.Ö. (Zamanımızdan Önce)

1,2 milyar, cinsel yolla üremeye geçiş: Bunun kültürel evrimsel önemi, ilerde cinsel farklılaşma doğrultusunda, üremede cinsel kendine yetersizlik durumuna düşülmesinde görülecektir. Cinsel kendine yetersizlik bilinci, insan topluluklarının cinsler arası toplumsal ilişkilerinde bazı belirleyici kültürel sonuçlar doğurabilecektir. Aile benzeri toplumsal örgütlenmelere gidilip “toplumsal hayvan” olarak nitelenecek gelişmelerin biyolojik altyapısının tohumlarının cinsel yolla üremeye geçişle atıldığı söylenebilir. Bitmedi, cinsel farklılaşma, iri beyinli memeliler olan bazı primat cinslerinde “ikibiçimlilik” (dimorfizm) denen bir görünüm alacaktır. İkibiçimlilik, cinsel organların farklılaşmasından çok, aynı türün erkeği ile dişisinin fizyolojik farklılaşmasında görülür. Hominidlerde erkeğin belirgin biçimde irileşmesinde kendini gösterir. Bunun Homo sapiens topluluklarının toplumsal, kültürel evrimlerindeki olumlu, olumsuz sonuçları iyi bilinmektedir.

Birine daha değinmek gerekirse, cinsel ikibiçimliliği ve dimorfizmi, ilkel topluluk döneminde, kadın-erkek işbölümü (avcılık-toplayıcılık) izlemiştir. Kadınlar, bazı bitkileri evcilleştirerek üretmeyi başararak, insanlığı üretime geçirmiştir. Erkeklerin evcilleştirdiği bazı sürü hayvanları, göçebe çoban geçim biçimine yol açmıştır. Göçebe çobanların yerleşik çiftçileri fethetmesiyle sınıflı uygar topluma geçilmiştir. Ona erkek egemen olmuş, egemen erkek kültürü yasalara dönüştürülmüştür. Erkek egemen kültüre karşı feminist akım başlatılmıştır. Hepsi de cinsel farklılaşma biyolojik evrimi temeline dayandırılan kültürel evrim açılımlarıdır.

100 milyon, yeni memelilerin gelişi: Doğurarak üreyen eteneli (plesantalı) hayvanlarda ana-yavru, çocuklar-yetişkinler arası içgüdüsel, duygusal; insanlarda ise, bunlar yanı sıra düşünsel ilişkilerin (örneğin büyüklere saygı; küçüklere sevgi duygu, davranış ve düşüncesinin) kökeninde bu evrim yatsa gerektir.

70 milyon, Promisiyan, Ağaç/orman yaşamına geçen kemirgen: “Ağaçsivrifaresi” olarak çevrilen adıyla bu hayvan cinsinin 50 milyon yılı bulan orman yaşamında gövdenin önüyle arkası farklılaşmıştır. Bacaklar ve ayaklarla kollar ve ellerin farklı işlevlerde kullanılan biçimler alması gibi, bedenin ilerde dikilindiğinde etoburlara karşı etkili araç kullanılabilecek denli irileşmesi gibi biyolojik evrimsel kazanımların, enine boyuna kültürel evrimsel sonuçları görülecektir.

60 milyon, Primatlar, iri beyinli memeli cinsleri: Beynin nicel ve nitel evriminin, ileride insansılara araç kullanma, insanlara maddesel ve simgesel araçlar geliştirme yetisi kazandıracak biçimde gelişme yoluna girmesi.

6 milyon yıl önce şempanze gibi Panidalar’ın soyağaçlarıyla yol ayrımlarına varılarak, onlarınkinden farklı bir biyolojik evrim yoluna girildi.

55 milyon, Adabiformeler: “Karşıtbaşparmaklılar” denmesini önerdiğim cinslerin biyolojik evriminin kazandırdığı yetiler, el başparmaklarının öteki parmaklar karşısında konuşlanabilmesi olanağı kazanılmıştır. Başparmağın işaret parmağıyla işbirliği içinde nesnelerin güçle kavranıp, incelikle yönlendirilmesi (manuplasyon) araç kullanmanın ve yapmanın (yani insanlığı getiren kültürel evrime girişin) asal biyolojik evrimsel temellerinden birini oluşturmuştur.

40 milyon, Haplorhinler: “Öndengözlüler” olarak karşılanmasını önerdiğim gözlerin yanlardan yüzün önüne kaymalarıyla sonuçlanan evrimle donanan canlı cinslerinin görünüşü. Nesneleri, dünyayı üç boyutlu (steroskopik) görüş yetisi kazanılışı. Bunun kültürel evrimsel önemi kendini, beynin de gözleri ve parmakları dikkatle eşgüdümleyecek nicel evrimine ulaşılmasıyla, araç yapmakta ve dünyayı doğru algılamakta, onu etkileyebilecek doğru karışmalarda gösterecektir.

30 milyon, çokrenkli görüş yetisi: Daha önce belirtildiği gibi, tek bir mutasyonla çokrenkli görüş yetisi sağlayan biyolojik evrimle, uçsuz bucaksız kültürel evrimsel yeteneklerin kazanılmasının temelleri atılmıştır. İnsan bu yetisini, kültürel evrimle, çevresini yalnızca doğru algılamakla kalmayıp, yaşamının hemen her alanını (giyeceklerini, yiyeceklerini, konutlarını, araçlarını, fotoğraflarını, perdelerini, ekranlarını vb.) renklendirme yeteneklerini geliştirmede kullanacaktır. Dünyasını, yaşamını renklendirecektir.

15 milyon, savanaya inişle insanımsı (Hominoid) fizyoloji kazanılması: Bununla, ileride evrimsel avantaj (üstünlük) kazandıracak olan ikiayaklılığa götürecek bir dizi fizyolojik değişikliğin evrineceği bir çevreye girilmişti.

7,5 milyon – 6 milyon, Homo sapiens türümüze varacak soyağacımızın öteki Hominoid’lerinkinden ayrılması: Zamanımızdan 7,5 milyon yıl önce, orangutan gibi Pongitler’in, 6 milyon yıl önce şempanze gibi Panidalar’ın soyağaçlarıyla yol ayrımlarına varılarak, onlarınkinden farklı bir biyolojik evrim yoluna girilmesi.

5 milyon, Hominid cinsleri: Araç kullanmaya elverişli fizyolojiye sahip “İnsansı” canlılara evriniş.

4,5 milyon, Hominiyan: Dikilmeyle, iki ayakla yürüyebilmeyle, bedenin yükünü taşımaktan kurtulan kollara ve ellere sahip olarak, çok geçmeden araç yapıp kullanabilecek ikiayaklı insansı.

3 milyon yıl önce Homo habilis, “araç yapan canlı” olarak yeryüzünde göründü.

3 milyon, Homo habilis: Beş altı Homo (geniş anlamda insan) türünden, soyağacını sonraki insan türlerine evrinecek yolda sürdürebilen birinin “araç yapan canlı” olarak yeryüzünde görünüşü. Beyin sığası 400 cm3 olan şempanzeninkinden yüzde yüz daha büyük (800 cm3) beyniyle, imgeden öte simge işleyebilen canlı.

2 milyon, Homo erectus: Beyin sığası 1100 cm3 ortalamaya ulaşan, bir milyon yıl sonra beşiği Afrika’dan Afroavrasya’ya yayılacak, kültürel evrimi buralara yayacak tür.

1 milyon, arkaik Homo sapiens: türümüzün beyin sığası ortalaması 1350 m3 dolaylarını bulan arkaik (eski) tipi.

200 bin, çağdaş tipte Homo sapiens: Birbirleriyle çiftleşip üreyebildiklerine bakılarak (tanımı gereği) aynı türden gelen günümüzün tüm ırklarını içeren türümüzün Doğu Afrika’da evrinmiş tipi.

Burada, insanın görünüşünün kesin yerinin ve zamanının, fosil kayıtlarıyla saptanamadığı unutulmamalı, yalnızca kadından kadına kalıtılan orgenel olan Mitokondri’nin ve erkekten erkeğe kalıtılan Y kromozomunun genlerindeki çeşitlemelerinin 100 binyıl kadar önce Doğu Afrika’dan dünyaya yayılmayla oluşup arttığı saptanarak, popülasyonlarda Afrika’ya yaklaşıldıkça azalacağı varsayımından gidilerek genetik kanıtlarla yapılan kestirimlere (tahminlere) dayandırıldığı belirtilmeli. Bu durumda, ilk insanın yeryüzüne, maddesel ve simgesel araçlar yapıp kullanan canlının görülmesiyle ayak bastığı kuramına sarılmak durumundayız. Bu anlayışla, ilk insana geçişin bugün için ancak kafada, kuramsal bir rekonstrüksiyonun yapılabileceği söylenebilir.

İNSANSIDAN İNSANA GEÇİŞİN KAFADA KURAMSAL BİR REKONSTRÜKSİYONU

Kültürel evrimin, ilk maddesel ve simgesel aracı yontup yaratan insansıdan insana geçişle başlamış olacağı görüşü, evrimci insan anlayışının bir gereğidir. Öyleyse, doğada hazır bulduğu bazı nesneleri (üzerinde işlemde bulunmadan) araç ya da aracın bir türü olan silah gibi kullanan bir ikiayaklı insansı (Hominiyan) düşünün. Sopasının, ağaç dalını koparırken kendiliğinden oluşmuş sivri ucu kırıldığında ne yapsın? Diyelim ki onu, keskin kıyılı bir çakmaktaşı parçasıyla sivriltmeyi akıl etti. Sopayı bu yolda yontarken izlediği amaç, ona, kafasındaki sivriykenki imgesine benzer bir biçim kazandırmaktır. Yontma işi tamamlandığında, “araç yapan canlı” olarak ilk insan yeryüzüne ayak basmış sayılabilir.

İnsan, hem nesneler hem simgeler evreninde, hem geçmişte, hem anda, hem gelecekte yaşayabilen; bilinen evrenin tek yaratıcı gerçek öznesi olan toplumsal bir hayvandır.

İlk maddesel araç yapılırken kafada ilk simgesel aracın yaratılışı

Rekonstrüksiyonun ayrıntıları şöyle döşenebilir: İlk insan ilk aracını yontarken, onu kafasındaki imgeye benzetmeye çalışmıştır. Yontma işlemini tamamladığında, kafasında yonttuğunun, yonttuğu biçimiyle, bir imgesi de tamamlanmış olacaktır. Öyleyse, ilk maddesel aracını yontarken insan, aynı zamanda kafasında ilk “simgesel araç” sayılması gereken imgeyi biçimlendirmiş olacaktır. Doğada hazır bulduğu nesnenin imgelemindeki görüntüsünden farklı olarak ona “imge” değil “simge” denmesi doğru olur. İki nedenle: Bir, insan tasarımı ürünü olması. İki, imgelerle nesneler arası bire bir örtüşme varken simgelerin, bu “tutsaklıktan” kurtarılabilir olması. Öyle ki, kafada değiştirilebilirler, geliştirilebilirler, hatta doğada nesnel karşılığı bulunmayan simgeler (sanki yoktan) var edilebilir.

Bir insan tanımı

Bütün bunlar ve insanı insan kılan öteki nitelikleri göz önüne alınarak, insan şöyle tanımlanabilir: İnsan, sistemli olarak maddesel ve simgesel araçlar yapıp kullanan, bu araçlarını değiştirip, geliştirip, biriktiren; araçlarını kişiden kişiye kuşaktan kuşağa geçirebilerek kültürel evrim gösteren; hem rasyonel hem irrasyonel düşünüp davranabilen; temel biyolojik gereksinimlerini üretimle karşılayabilen; gene de (ya ileride karşılayamazsam korkusuyla güvenlik duygusuna eremeyeceğinden) dinginlik (huzur) nedir bilmeyen; hem nesneler hem simgeler evreninde, hem geçmişte, hem anda, hem gelecekte yaşayabilen; bilinen evrenin tek yaratıcı gerçek öznesi olan toplumsal bir hayvandır.(11)

SİMGESEL ARAÇLARIN KÜLTÜREL EVRİMDEKİ YERİ VE ÖNEMİ

İnsan, Ernst Cassirer (1874-1945) tarafından saptandığı gibi, simgesel araç kullanan tek canlı türüdür. Bu yetisini, maddesel araçlar yapma olanağı sunan ellerine ve büyük ölçüde biyolojik evriminin kazanımı olarak, Homo sapiens evresinde üçte ikisini neokorteksin (bozmaddenin) oluşturduğu 1350 cm3 sığaya ulaşmış beynine borçludur. İnsan, böyle bir beynin sağladığı olanakla, neredeyse sınırsız bir bellek ve çağrışım yetisine sahiptir. Gerçekten insan, öteki hayvanlardan farklı olarak, bir anda, bir değil iki işi birden yapar. O şeyi hem nesneler evreninde, nesneler üzerinde yapar; hem onu kafasında simgeleriyle yapıp, tamamlayınca belleğine (sonra çağrıştırmak üzere) atar. Bu bakımdan insanın aynı anda hem nesneler hem simgeler evreninde yaşadığı söylenebilir.

Bir gözlemde ya da eylemde bulunurken, belleğinden, hem bilinçsizce hem bilinçli olarak, geçmişte yaptığı benzeri gözlemleri, eylemleri çağrıştırır. Bu da insanın (hep anda yaşayan hayvanlardan farklı olarak) aynı anda hem (kafasında) “geçmişte” hem (geçmişte olan, çağrıştırdığına benzer olayların gelecekte de olabileceği umuduyla ya da korkusuyla) “gelecekte” (düşler, simgeler evreninde) yaşadığı anlamına gelir. Bilinci geçmişe götüren çağrışım genellikle bir örnekle sınırlı kalmaz, ona benzer ya da onu izleyen olgular zinciri de çorap söküğü gibi çağrıştırılır.

Ernst Cassirer (1874-1945). Cassirer, insanı anlamak için, simgenin niteliğinin kavranması gereği üzerinde durmuştur.

Belleğe olaylar, oluş sırasına göre geçirilmiştir. Çağrışımda da genellikle bu sıra izlenir. Örneğin koyu bulutları izleyen bir fırtına ve onun ardından sağanak! Bu insana, belli nedenleri belli sonuçların izlediği bilincini, rasyonel düşünme, rasyonel davranma yeteneğini kazandırır. Örneğin çağrışımları, sağanak boşalmadan kendini bir sığınağa atma amacıyla koşmasını sağlayabilir. Bu da insanın (öteki koşulları tamamlandığı zaman ve durumlarda) bilimsel, nedensellikçi düşünme yetisine (biyolojik evriminin bir kalıtı sınırsız belleği sayesinde) doğuştan sahip olduğunu gösterir. Bu yetisi insanın (dinsel inançlar gibi, umutlar, korkular gibi psikolojik baskılarla, engellerle, çarpıtmalarla karşılaşılmadıkça) bilimsel düşünme yeteneği geliştirebileceği anlamına gelir. Buradan, insanın rasyonel, çağımız insanının bilimsel düşünüşünü engelleyen etmenler sorununa geçilebilir.

İnsan neden rasyonel düşünmeyebilir? Simgelerin rasyonel-irrasyonel kullanımları

Bu konuda da Cassirer’in “simge” kavramı, ona dayanarak yaptığı insanı Homo symbolicum olarak tanımlaması yardımcı olacaktır. Cassirer, insanı anlamak için, simgenin [denebilir ki kültürel evrimini anlayabilmek için simgesel aracının] niteliğinin kavranması gereği üzerinde durmuştur. Simgelerin, belli nesneleri, olguları, olayları yansıtan “semantik yüklemleri” (sözlük anlamları) vardır. Bunun yanı sıra, Cassirer onların “majik yüklemleri” bulunuşuna ilgilerimizi (dikkatimizi) çeker. Gerçekten bir simge kullanıldığında, belleğimizden, yalnızca onun benzerlerini çağrıştırmayız. Aynı zaman onları belleğimize attığımız anı, yeri ve oradaki koşuları, kişileri de; onların bize, duygularımıza yaptığı etkilerini de çağrıştırırız. Bu durumda simgeler, rasyonel çağrışımları yanı sıra, irrasyonel, duygusal, inançsal, önyargısal çağrışımlara yol açar. Cassirer, bazı kültür geleneklerinin, simgelerin daha çok semantik, bazılarının ise majik (büyüleyici, duygusal, irrasyonel) çağrışımlarının kullanılarak geliştirildiğini saptamıştır. Kültürleri ona göre sınıflandırıp kavramlaştırmıştır. Majik yanları ağır basan simgelerle geliştirilen kültür geleneklerine örnek olarak, (Türkçeye Devlet Efsanesi(12) başlığıyla çevrilen yapıtında) Nazilerin devlet anlayışını verir. Yapıtında, devlet kurumunun gerçek insan öznelerin üzerine yükseltilip (denebilir ki bir sanal özne, bir aşkınözne olarak) toplumun tepesine oturtulduğu Nazi “devlet” kavramını inceler.

Yukarıdaki açıklamalardan; simgelerin, rasyonel düşünce yapıları kadar irrasyonel düşünce yapılarının yapıtaşları olarak kullanılabildikleri anlaşılmış olmalı. Bu olgunun konumuzla ilişkisi, simgelerin düşünme, “özgür düşünme” araçları kadar, bazı hazır düşüncelere “tutsakça inanma” araçları olarak kullanılabilmeleri noktasındadır. Öyle ki insanlar, denebilir ki, simgelerle sevişebilir, simgelerle savaşabilirler. Öyleyse simgeler, hangi koşullarda hangi yönde kullanılır?

İNANMAKTAN DÜŞÜNMEYE

Biyolojik evrimle kazandığımız biçimiyle beyin, hem duyu, hem düşünme yetilerimizin odağıdır. Böyle olunca, duyularla düşüncelerimizin bağlantısı kadar duygular ile düşüncelerin etkileşimi kaçınılmazdır. Duygular, duyular üzerine edinilmiş düşünceler olarak (duygu=duyu+düşünce diye) tanımlanabilir. Öyleyse düşüncelerimizin başlıca duygularımız olan korku ve umut ile karışmasının irrasyonel düşüncelere yol açtığı söylenebilir. Öyle ki, bunun en uç örneği inanma psikolojidir. Ya inanma ile düşünme bağlantıları nasıl oluşur, nasıl oluşturulur?

İnanmak düşünmekten önce gelir

İnsanlığın ilk simgesel aracını kafasında yaratan ilk insanın, insanlığın kültürel evriminin sıfır kilometresinde bulunduğu söylenebilir. Doğarken dünyaya boş (tabula rasa) bir beyinle, ama sınırsız bir bellek, çağrışım, anımsama, karşılaştırma, sonuçta düşünme yetisiyle gelen bebek de kültürel evriminin başındadır. Burada, Filogenesis (türün oluşumu) evrelerinin Otogenesis (türün bir varlığının oluşumu) sürecinde özetlendiği saptaması, kültürel evrim için de geçerli görünmektedir. Türümüzün kültürel evrimi ile bebeğimizin kültürel evrimi evreleri benzerlikler gösterir. Gerçekten, ana babadan yavruya yalnızca biyolojik evrimin kazanımları geçebilir. Tek bir kültürel evrim ögesi, kuşaktan kuşağa doğuştan geçmediği gibi, ana babadan çocuğa geçirilemez. İster düşler (Jung’un sandığı gibi düşlerle türün belleği) ister tek bir duygu (örneğin kız çocuğun babasına hayranlığı) olsun geçmez. Tek bir düşünce geçirilemez. Geçseydi, geçirilebilseydi, bebeğe biyolojik ana babasının soyunun belki on binlerce yıldır konuştuğu dilden birkaç sözcüğün olsun doğuştan geçtiğine tanık olurduk. Türümüz gibi bebek de konuşmayı, kültürü biyolojik evriminden sonra edinir.

Çocuk, nasıl davranılacağını yakınlarının davranışlarını, nasıl konuşulacağını onların konuşmalarını “taklit” ederek öğrenir.

Bebek, dili öğrenirken, yetişkinlerinden, dilin sesli simgelerine yüklenen anlamları, düşünceleri, değerleri de öğrenir. Öğrenme, çocukta önceleri, kendi “yaşam pratiği” yoluyla, deneyimleriyle olmaz. Daha çok, ana babadan, dede neneden, yakın insan çevresinin sözlerinden edinilmiş hazır bilgiler, yani inançlar öğrenilir. Ya da çocuk, nasıl davranılacağını onların davranışlarını, nasıl konuşulacağını onların konuşmalarını “taklit” ederek öğrenir. İnsan dili öğrenirken, ilk bilgilerini, büyüklerin (“düşersin” uyarısındaki gibi çoğu zaman doğru çıkan) sözlerine inanarak, büyüklerine güvenerek edinir. Daha sonra, kendi yaşam deneyiminde, gözlemlerinden, deneyimlerinden inançlarına uygun olanları seçip, inançlarıyla eklemlendirerek, “seçici öğrenme” yoluyla belleğinde biriktirir.

İnanmak düşünmemektir

İnançlara dayandırılan bilgiler, (bebekte olduğu gibi) değil eleştirel düşünme, sıradan düşünme yoluyla bile edinilmez. Hemen hemen hiç düşünülmeksizin edinilir. Çocuklara, bir zamanlar, okul yaşına geldiklerinde, ilköğretimde ve ortaöğretimde bilimsel bilgiler veriliyordu. Ama o zaman da dinsel bilgiler alanına (tabuymuşcasına) eleştirel girilemiyordu. Bu kadarı bile, iki zıt kaynaktan edinilen bilgiler uyuşmadığında, hele çatıştığında, çocuğun, otomatik inanma yerine, bazen onların gerçeklikle bağlantılarını araştırmasına, birbirleriyle karşılaştırmasına, üzerlerinde düşünmesine olanak yaratılabiliyordu. Okullara din eğitimi “zorunlu sokulunca” bu olanakları da azaltıldı. İlgi avcılığı ve “alıcı yağcılığı” yapılan kitle iletişim araçlarında ise önyargıları, inançları okşama kolayına ve çıkarına kayıldı. Özgür, eleştirel, bilimsel düşünme kanalları daha da daraltıldı.

Kur’an kursları, imam hatip okulları, eğitimin birliğine, bilimler eğitimine ve bilimsel eğitime yöneltilmiş bir “arkadan hançerleme” girişimleridir.

Kur’an ezber! kursları, imam hatip meslek? okulları

Bu açıdan bakıldığında Kur’an kursları, imam hatip okulları, eğitimin birliğine, bilimler eğitimine ve bilimsel eğitime yöneltilmiş bir “arkadan hançerleme” girişimi olarak görünürler. Üniversitelere ilahiyat fakültelerinin eklenmesi, yükseköğretimde bilim eğitimi kalelerine Troya atı sokulması etkisi ve sonucu yaratmıştır. Dinler, din sosyolojisinde olduğu gibi, bilimsel yollardan incelenebilir. Ama Kelam, Fıkıh, Kur’an öğretmek, bilim kurumları olan üniversitelerin işi değildir. Üniversitelere din sokulursa ne olur?

Doğa bilimleriyle insan haklarıyla ilgili konularda bile bir fakültede öğretilenle ötekinde öğretilen taban tabana zıt olabilir. Bir TV kanalında, ilahiyat çıkışlı kişi ya da ilahiyatçı akademisyen ile bir doğa bilimcisi, bir toplum bilimcisi tartıştırılıyorsa “o da profesör, o da profesör” algısı yaratılır. Bu algıya güvenilerek, nasıl olsa dinsel olana inanılır diye tribünlere oynanır. İnançlara seslenenler karşısında bilimcilerin, düşüncelerini yayma şöyle dursun, savunma olanakları bile kısıtlanmış olur. Çünkü kendilerine her an “inançlara saygısızlık” suçlaması yöneltilebilecektir.

İman etme, kuşkulanmaya, eleştirel düşünmeye, bilimsel incelemeye yanaşmayan bir kafa yapısı kazandırılmış kimselerin düşünsel tutumudur.

Düşünme inanma ayrımı

İnançların yüceltilip, özgür eleştirel düşünmenin aşağılanmasında, çokpartili demokrasilerin ve dinci yönetimlerin etkileri de göz ardı edilmemelidir. Demokrasi “çoğunluğu temsil” ve “halkın iradesi” söylemleriyle vesayete alınıp sakatlanmıştır. Yüzyıllardır her türlü eleştiriye karşı, yinelenen, yerleştirilmiş, paketlenmiş hazır düşünceleri savunma yolları bulunmuştur. İnançları eleştiriden kaçırma yöntemleri geliştirilmiştir. İnançlara seslenilerek ise, seçmenleri etkileme, oylarını kazanma kolaylığına kaçılabilmektedir. Ne var ki inanma, bir düşünme biçimi değildir. Hiç değilse inanmanın iman derecesinin düşünme olmadığı söylenebilir.

Apaçık bir yanlışa bile inanma hakkı kabul edilebilir, “inanç özgürlüğü” ise gerçekliği doğru yansıtmayan bir kavramdır

İnanç özgürlüğü üzerine koparılan gürültüye bir bakın.(13) Yarattığı kafa karışıklığının bir sonucu da, (belki bu satırları okuyan kimi kimselerce bile) bu kavramın kullanılmasından hiç bir rahatsızlığın duyulmayabilmesi olmuştur. Herkesin “inanma hakkı” olduğu kabul edilebilir. Bir kimse “yanlış da olsa, doğruluğuna inanıyorum; bu benim hakkım” diyebilir. Ama inançlara saygı zırhı ile de korunan “inanç özgürlüğü” kavramı, kendi içinde çelişkilidir. Aynı zamanda içinde yaşadığımız toplumsal gerçekliği yansıtmayan bir kavramlaştırmadır. Gerçekten, bir yargının, bir düşüncenin doğruluğuna inanmak, onun üzerinde, değil eleştirel düşünmeyi, düşünme eylemini bile otosansürle engelleyen bir tutumdur. İnanmak, düşünme çabasına girmemektir. Düşünme özgürlüğünü kullanmamaktır. Bu özgürlüğü inanılan kişilere bağışlamaktır. Düşünme alanında bir tür “gönüllü kulluk” durumudur.

“İnandım, iman getirdim haktır ve gerçektir” deyişi, bu durumu yansıtmaktadır. Burada “haktır” sözcüğü “ahlaka uygundur” demektir. “Gerçektir” sözcüğü ise, “gerçekliğe uygun doğru bilgidir” anlamına gelmektedir. İman etme, etimolojisi (emin olma, güvenme) göz önüne alınırsa, kuşkulanmaya, eleştirel düşünmeye, bilimsel incelemeye yanaşmayan bir kafa yapısı kazandırılmış kimselerin düşünsel tutumudur.

Önsel inanç ile sonsal inanç biçimleri ayrımı ve iman

Bu noktada inanç ve iman ayrımı yaparak, inanmanın bir özgürlük olduğunu savunanlar çıkacaktır. “İnanma” kavramı, gerçekler, gerçeklik karşısında, takınılan iki farklı tutum için kullanılabilmektedir. Biri, bir konuda yeterli bilgi ve deneyim edinilmeden inanmadır. Buna a-priori inanç (önsel inanç) biçimi denebilir. Öyle ki iman etme ile neredeyse anlamdaştır. Ötekisi, bir konu hakkında yeterli bilgi ve deneyim edinildiği kanısı üzerine (ve daha fazla, yeterli, kesin bilgi edinmeye zaman ve olanağın bulunmadığının düşünüldüğü durumlarda) inanmadır. Ona a-posteriori, “sonsal inanma” denebilir. Sonsal inanma biçiminde (yeterli bilginin ve deneyimin bir ölçütü verilemeyeceği için) inanma özgürlüğünden bir dereceye dek söz edilebilir. Önsel inanma söz konusu olduğunda ise onun için “özgürlük” kavramının kullanılması, gerçekliği doğru yansıtmayan, çarpıtan bir yanlıştır.

Sonsal inanmada bile, bir inanca gerçekten özgür düşünme sonrasında varıldığı her zaman söylenebilir mi? Söylenemez, çünkü seçimin özgür düşünme sürecinden sonra yapıldığı savları, çoğu örnekte su götürür. Doğar doğmaz nüfus cüzdanına “İslam” yazılmış birinin, bu inancı, sonradan, üzerinde eleştirel düşünerek ya da öteki inançlar hakkında bilgi edindikten sonra da seçip, o inançta kalma özgürlüğünü kullandığını söylemesi ne kadar inandırıcı olabilir?

Özgür düşünme – tutsak inanma

Özgürce düşünme – tutsakça inanma durumlarını, Yaratılışçı ve Evrimci dünya görüşlerini karşılaştırdığım birçok yazımda, kuramsal, felsefi açıdan ele almıştım (Bkz. n.15). Buralarda geliştirdiğim düşünceler özetle şöyledir: Yaratan Tanrı – yaratılan kul inançlarında kul, bir yontu, bir kukla konumundadır. Hele hammaddesine dek (balçığına varıncaya kadar) yoktan yaratılıp biçimlendirildiği ileri sürülüyorsa. Böyle bir konumda kul, yaptıklarında, düşündüklerinde özgür değildir. Dolayısıyla sorumlu tutulamaz; cezalandırılamamalıdır. Kulu (kuklacının yaptığı gibi) konuşturan bile Yaradan ise, söylediklerinden nasıl sorumlu tutulabilir ki? Hele yaratılan “kul” (köle) konumunda görülen bir insansa, her konuda Yaradan’ının istediği gibi düşünüp, Yaradan’ının istediği gibi davranması bekleniyorsa! Bu koşullarda insanın “bilen özne” olma konumu bile (Kur’an’da açıkça belirtildiği gibi)(14) yadsınmaktadır.

Kul bilemeyecekse niye düşünsün ki? Diyelim bu tür mantıksal açmazlara “cüz-i irade” kapısıyla bir çıkış yolu, bir kaçış yolu açıldı. O zaman da, Allah’ın verdiği söylenen akıl kullanılarak, “o kadar cüz-i (az) istenç (irade) vermeseydi. Ya da o kadar fazla tutkuyla (sözgelimi, üzerinde istencimi geçiremeyecek azgınlıkta şehvetle) yaratılmasaydım bu günahı işlemezdim” yanıtı verilebilecektir.(15)

Haydi, yoktan yaratıldığı için tutkuları gibi istencinin de yaratılmış olacağı savını geri çekelim. O zaman bile kul, yalnızca Yaradan’ına sorumlu olacaktır. Hesap da, mahşerde, ötedünyada sorulacaktır. “Allah’tan başka kimseye hesap vermem” diye efelenenlerin dayandıkları inanç bu!

Yaratılışçı dünya görüşü karşısına konabilecek “Varoluşçu özgür insan anlayışında bu tür çelişkilere düşülmemektedir. Düşülmeyince özgürlük ile sorumluluk yetkinlikle uzlaştırılabilmektedir. Gerçekten, örneğin Sartre, Varoluşçuluk insancılıktır” başlıklı yazısında,(16) insanın yaratılmayıp, yaşama önceden biçilmiş bir yazgı ile gelmediği saptamasından başlamaktadır. Varoluşun özden önce geldiği, dolayısıyla insanın kendi özünü [karakterini, kişiliğini] yaratmada özgür olduğu düşüncesi işlenmektedir. Özgürse, yaptıklarının, düşündüklerinin tam sorumluluğunu üslenmesi istenecektir. Sorumluluğunu, Yaradan üzerine atamayacaktır. Sartre böyle bir uslamlamayla ulaştığı sonuçta, “insan kendine ve herkese karşı sorumludur” demektedir. Demek ki “kul insan” karşısında, (ilerde işleneceği gibi) yalnızca özgür değil, aynı zamanda “yaratıcı özgür insan” anlayışı durmaktadır.

EŞİTSİZLİKÇİ, SINIFLI, DEVLETLİ, TARIMCI UYGAR TOPLUMLA BİRLİKTE DİNSEL İDEOLOJİYE GİRİŞ

İlkel topluluktan uygar topluma geçiş

İlkel topluluk, eşitlikçi, yalın yapılıdır. Topluluk içinde (erkeğinki, av önderininki, sihircininki gibi konum=statü farklılıkları vardı ama) sınıf farklılıkları yoktu. Bu yapının değiştirilmesine, üretici güçlere “toplumsal artı üretme gizilgücü” kazandıran bir olayla, üretime (on binyıl önce) geçilmesiyle başlatıldı. Beş binyıl önce (insanın üç milyon yıl önce başlayan ilkel topluluk döneminin uzunluğuyla karşılaştırılırsa daha dün!) sınıflı toplumun kurulduğu Sümer kent devletlerinin yükselmesiyle uygar topluma geçildi. Bu geçiş, egemen sınıfı ve yöneticileri, toplumun geride kalan üyelerinden ayrıştırıp, doğrudan üretmeden başkalarının ürettikleriyle beslenmelerini sağlayan “toplumsal artı aktarımı” ile gerçekleştirildi. Ortaya eşitsizlikçi, karmaşık yapılı toplumlar çıktı.

Toplumsal artıyı “tanrının evi” denen tapınakta toplayan dinciler kesimi, düşünsel farklılaşmanın ilk ürünü olarak ortaya çıktı.

Kafa emeği ile kol emeğinin ayrıştırılması

Bu aynı zamanda, insanı insan yapan kol (kas) emeği ile kafa emeğinin ayrıştırılıp farklı kişilere bırakılmasına geçiş olayıydı. Dolayısıyla, bir anlamda “insanlıktan uzaklaşma” sayılabilir. Çünkü birileri, her buyurduğu yapılarak bir tür tanrılaştırılırken; ötekiler, dönme dolap beygirininkine benzer işler yüklenerek, hayvanlaştırılmaya benzer konuma düşürülmüştür. Toplumsal artı aktarımı ve kafa-kol işbölümü, toplumda, art arda ve iç içe bir dizi farklılaşmayı getirecekti. 1) Ekonomik farklılaşma: Çalıştıranlar-çalışanlar farklılaşması. 2) Toplumsal farklılaşma: Efendi, feodal bey, patron ile köle, serf, işçi farklılaşması. 3) Siyasal farklılaşma: Yöneten-yönetilen farklılaşması. Yani, tarih boyunca çeşitli açılımlarıyla, dinci yönetici, savaşçı yönetici, kapitalist yönetici (ya da bunların temsilcileri) ile kenttaş, uyruk (teba), yurttaş farklılaşması. Farklılaşma bu düzeyde durmadı. Nicel ve nitel olarak sürüp, sınıflı uygar toplumun ideolojik yapısının kurulup geliştirilmesini sağlayan bir filiz daha verdi: 4) Düşünce üretenler ile hazır düşüncelere inandırılanlar farklılaşması yaratıldı.

Düşünce/inanç üretenler ile inanan, iman edenler farklılaşması

Farklılaşma ilkin, büyük sulama tarımının olanak verdiği büyük toplumsal artı aktarımıyla, Sümer’de görüldü. Kent devletlerine dönüşecek yerleşkelerdeki sunak odağı çevresinde başlatıldı. Sunağın, “tanrının toprakları” denen yerlerde, “tanrının kanalları” ile büyük sulama tarımını yürüten, toplumsal artıyı “tanrının evi” denen tapınakta toplayan dinciler kesimi, düşünsel farklılaşmanın ilk ürünü olarak ortaya çıktı. Büyük sulama işlerinin “işyöneticileri” (menajerler), işleri yönetirken insanları da yöneten “kamu yöneticileri” (idareciler) olarak farklılaştılar. Kafa-kol işbölümü, dinci yöneticilerin bir bölümünün de “düşünceleri yönetme” alanında uzmanlaşmalarıyla, doruğuna ulaştırıldı. Tarım takvimini düzenleme amacıyla başlatılan astronomik gözlemler ve soyut düşünce üretimi, astrolojik kestirimlere (kehanetlere) saptırıldı. Ki bu dinsel düşünüşe yönelmek demekti. Tanrısal aşkınözne, yazgı kavramları, Tanrı-kul eşitsizlikçi ilişki modeli bu koşullarda üretildi. Ayrıntılarına(17) girmeyip bu düşünsel farklılaşmanın yapısına bakalım:

“Kapıkulu düşünürleri” ve “gönüllü! kulluk”

Tapınakta tam zamanlı (profesyonel) düşünce üreticileri takımı (dinciler) önce yazı, sayı dizgelerini geliştirdiler. Geliştirerek, tapınağın “kitlesel üretim” sorunlarını çözebildiler. Gerçekten ilk tabletlerin, tapınak ekonomisi girdi-çıktı hesaplarından başka bir şey olmadığı, arkeolojik kayıtta kanıtlanmış bulunuyor.(18) Yazı neden sonra, eğitim (dinci yazmanların yetiştirilmesi) yönetim (egemenlerin taşra temsilcilerine buyrukları iletilen mühürlü mektupları) ve inançlar, mitoslar (“yazgı tabletleri”) için kullanılır oldu.

Sümer kent devletlerinde, kentlerin koruyucu tanrılarının, bir kentin ötekilerini egemenliği altına almasıyla, bir araya getirilerek Baştanrıcılığa geçildi.

Kafa işi – kol işi ayrımı ve düşünsel farklılaşma, bir küme insanın, ama birlikte (kolektif) düşünce üretmeleri yoluyla gerçekleşti. Bu kimseler, profesyonel olmaktan öte, tapınaktan beslenen “kapıkulu düşünürler” konumundaydılar. Konumları, Eski Yunan’ın “serbest düşün emekçileri”(19) olan Sofistlerinkiyle karşılaştırılınca daha iyi anlaşılır. Ürettikleri düşüncelerin uyruklarca, yani kendilerini besleyen üreticilerce irdelenmesi, değerlendirilmesi (kimin çıkarına? diye) soruşturulması koşulları yoktur. Doğruluklarına “inanmak” ile “inanmamak” dışında başka seçenekleri olabilir mi? Dinsizlik suçlamasının getirebileceği olumsuzluklar düşünülürse, ortada böyle bir seçenek bile yoktu. “İnanmak” zorundaydılar. Durum, bugün de buna benzemektedir.

Bir dine inananlara ve inandıranlara sormak gerek, “inanırken düşünüyor musunuz?” Sormak bile fazla. İnanmak, düşünme yetisini kullanmaktan vazgeçmek, vazgeçirilmektir. Öyleyse, “inanç özgürlüğü” denebilecek bir durumdan söz edilebilir mi? Birileri düşünüp inanç üretmektedir. Birileri üretilmiş hazır inançları yineleyip yaymaktadır. Böylece başka birilerinin, üzerlerinde düşünmeden, onlardan kuşkulanmadan, onları mutlak (kesin) doğrular olarak görüp benimsemeleri sağlanmaktadır. Buna, insan olmanın asal niteliklerinden birini oluşturan “bilen özne” sayılma yolunda “düşünme özgürlüğü” kullanma denebilir mi? Yapılan, bu özgürlüğün kullanılmayıp, inanılan kimselere bağışlanmasıdır. “Ama zorla değil, gönüllü” denecektir. Buna verilecek yanıt, öyleyse “gönüllü kulluk” olmalıdır. Kaldı ki gönüllülüğü de kuşkuludur. Bir halkın eski inançlarını bırakıp bir dine döndürülüşünün geçmişinde genellikle şiddet, zorlama bulunmaktadır. İnançlar bir kez dayatıldıktan sonra o halkın oğullarının, kızlarının kimliğine “inancı: …” yazılır. Bir yanda düşünce üretenler, öteki görünümüyle düşünceleri yönetenler, denetleyenler, gerekli görüldüğünde yasaklayıp cezalayanlar durmaktadır. Öte yanda, onlara, gönüllü gönülsüz, ama “kayıtsız şartsız” inananlar ordusu oluşturulmaktadır.

Düşünce/inanç üretiminde köleci üretim ilişkileri

Peki ya profesyonel düşünce üreticilerinin “düşünce özgürlüğü” bakımından konumları nedir? “Kapıkulu düşünürleri”! sayılabilirler. Şöyle ki, ya egemen katmanın üyeleridir, ya o katmanın “yönetici kadro” üyeleri. Ya da egemen katmanların (zümrelerin) veya egemen sınıfların sözcüleri, savunmanları, ideologları konumundadırlar.

Bu kimselerin kuşkusuz özgürce düşündükleri alanlar, durumlar, hatta dönemler vardır. Hatta hatta, “yaratıcı düşündükleri” konulardan örnekler bulunup gösterilebilir. Sümer dincilerinin, kentin koruyucu tanrısının olduğu söylenen (aslında tapınağın) mallarını ve personelini yönetme sorunu çözme yolunda sayı ve yazı dizgelerini bulup geliştirişleri, bu örneklerden biri olarak verilebilir. Ama genelde, tapınağın kapıkulu düşünürleri “kolektif düşünce üretimi” yapmaktadırlar. İçlerinden birinin çıkıp, onların ve kendinin ortak yerleşik çıkarlarına boşvermesi beklenemez. Kafasında özgür, eleştirel bir düşünce geliştiremez. Geliştirdi diyelim; onu dillendirmek işine gelmez. Ötekileri karşısına alıp, ortak görüşlere ters bir düşünceyi söyleme yürekliliği gösteremez. Gösterse bile yanlışlanır, dışlanır; yetmedi, meslekten atılır.

Bu koşullarda düşünce üreticisi kolektif düşünürlerin kendileri de, zamanla, hazır, ezberlenmiş, ya da yazıya, kitaba dökülüp dondurulmuş belli düşüncelere “inanan” kimseler durumuna düşerler. Yorumlarında “kitap”a bağlı ve bağımlıdırlar.

Dinsel düşünüş içinde, genel olarak “köleci düşünce üretimi ilişkileri” diyeceğim ilişkiler kalıplaştırılıp kurumlaştırılmıştır. “Amin” (“öyle olsun” demekmiş!) sözüyle onaylanan eski düşüncelerin kopyalanması rutini sürdürülür. Bunun yanı sıra, bazı durumlarda, özellikle eşitsizlikçi toplumsal yapıyı çatlatabilecek yeni sorunlarda (cilt cilt yorumlara bakılırsa) onlara çözüm getirecek yeni düşüncelerin üretilebildiği yadsınamaz. Ancak, bunların “özgür düşünme” ürünleri olup olmadıkları tartışmalıdır. Bir sonuca varabilmek için; “üretim ilişkileri” durumuna bakılmalıdır. Bu konuda, kölenin, serfin, işçinin, hatta ev kadınının maddesel (mal, hizmet) üretim sürecindeki ilişkileri bize bir düşünce (fikir) verebilir. Onlar da üretir. Hatta gereksinimlerinin kat kat üstünde üretirler. Ama, başkalarının istediği ürünleri, malları, hizmetleri, başkalarının yönetiminde ve denetiminde, başkalarının buyurduğu biçimde, başkalarının yararına, “başkaları için” üretirler.

Dinsel düşünüşte düşünce/inanç üretimi de, daha önce belirlenmiş kanallar içinde, yürütülür. Üretim, o kanalların dışına çıkılmaksızın, daha önce belirlenmiş amaçlara ulaşılması için yapılır. İnanan öznenin bu işi gönüllü yapıyor olması, özgür düşündüğü anlamına gelmez. Sonuçta inanç tüketenler kadar üretenlerin de, “gönüllü kulluk” durumuna düştüklerini, “kulluk etmek” ile övünmelerine bakılırsa kendileri de kabul etmektedirler.

DİNSEL İDEOLOJİNİN TEKTANRICILIĞA VARACAK GİDİŞİNİN KİLOMETRE TAŞLARI

Böyle bir özetlemenin, dinin kenttanrıcılık biçimiyle kurumlaştığı Mezopotamya’dan Hıristiyan ve İslam inançlarının geliştirildiği Akdeniz çevresi ülkelere kadar yayılarak kesintisiz denebilecek bir kültür bölgesinin coğrafyasıyla ve tarihiyle sınırlı tutulacağını işin başında belirtmekte yarar var. Söz konusu kilometretaşları, eksiğiyle fazlasıyla şöyle özetlenip sıralanabilir:

Babil imparatorluğunda baştanrı Marduk’tu.

MÖ 3000 dolayları, ilk uygar sınıflı toplumla birlikte dinin kurumsallaştırılmasıyla dinciler yönetimi klerokrasinin kurulması, dinsel düşünüşün yerleştirilmesi: Uygar toplumun toplumsal artının tarımdan sağlandığı ilk biçimi. Üretici güçleri denetleyen dincilerin artı aktarımının olanaklarıyla, ekonomik toplumsal, siyasal farklılaşmalar çizgisinde gelişen “düşünsel farklılaşma”. Tam zamanlı profesyonel kapıkulu düşünürlerinin Tanrı inancı ve tümdengelimci mantıkla, dinsel düşünüşe eşitsizlikçi dinsel ideoloji biçimi kazandırmaları.

Kabaca(20) MÖ 2500 dolayları, kenttanrıcılıktan baştanrıcılığa, Tanrı-kral’dan Tanrı vekili yönetici anlayışına geçilmesi, “yazgı” kavramının geliştirilmesi: Sümer kent devletlerinde, kentlerin koruyucu tanrılarının, bir kentin ötekilerini egemenliği altına almasıyla, bir araya getirilerek Baştanrıcılığa geçilmesi. İnsanların, tanrılar panteonunun her yıl (dinsel başkent Nippur’da) toplanıp, Sümer egemenliğini gelecek yıl verecekleri kenti kararlaştırarak “Yazgı Tabletleri” üzerine yazdıklarına inandırılması. Böylece o kentin tanrısına baştanrılık verilip yöneticisine Tanrı vekilliğinin gökten indirilerek emanet edildiği bir Yasallık Mitosu (meşruiyet efsanesi) düşünsel geleneğinin yerleştirilmesi.

MÖ 2000 dolayları, yönetimin dincilerden (Klerokrasi’den) savaşçıların (Timokrasi’nin) denetimine geçmesiyle dincilerin yeni egemen sınıfların savunmanlığını üstlenerek varlıklarını sürdürebilmeleri: Tabletlerde Ensi (tanrının kahyası) sanının yerini yönetici için kullanılan, Güçlü Kişi anlamına gelen Lugal sanının alması (MÖ 2750 dolaylarında yaşamış Lugalzaggisi adı ile başlatılmış olabilecek bir gelenek) yönetici kadroların savaşçıların (askerlerin) eline geçişinin bir ipucunu vermektedir. Öteki ipucu, arkeolojide, kentlerde tapınak temelleri yakınında saray oldukları anlaşılan çok geniş konutların temellerinde bulunmaktadır. Bu toplumsal artının tapınaklar yanı sıra saraylara çekildiğini göstermektedir.

Böyle bir (alışıldık deyişle) askeri darbe olayına karşın tapınakların ve dincilerin varlıklarını sürdürebilmeleri bir başka ipucunu vermektedir: Savaşçı yöneticilerin, yönetimi ele geçirmeleri karşısında eski yönetici dincilerin “Tanrı’nın yönetimine başkaldırılmıştır. Vergilerinizi saraya vermeyin” demelerinden korkmuş görünürler. Dincilerden bunu söylememelerini istemelerinden öte, Tanrı’nın da yönetimlerini onayladığını söylemeleri karşılığında ödün vermiş görünürler. Ödün olarak onlara, tapınak mülklerini ve tapınak personelini yönetecekleri özerkliği tanıdıkları anlaşılıyor. Dinsel vakıf kurumunun kökeninde böyle bir güç dengesinin yattığını sanıyorum. Althusser’in ve Gramsci’nin terminolojileriyle, savaşçılar devletin şiddet ve baskı işlevini, dinciler ikna ve ideolojik hegemonya kurma işlevini üstlenmişlerdir.(21)

MÖ 1750 dolayları, Sümer Yaratılış Mitosu’nun, Mezopotamya egemenliğiyle birlikte, Babil’e, Asur’a geçirilmesi, imparatorluğa geçilmesine karşın Ortadoğu’da imparatorluğa uygun tektanrıcı ideolojiye geçilememesi: Önce Mezopotamya’da, sonra tüm Ortadoğu’da, MÖ 18. yüzyıldan başlanarak, ekonomik, toplumsal, siyasal bütünleşmeler (MÖ 1800 dolaylarında yaşayan Hammurabi’nin yasalarından da anlaşılabileceği gibi) imparatorluk yönünde gelişmiştir. Ancak buna koşut bir düşünsel/inançsal bütünleşmeyi sağlayabilecek Tektanrıcılığa geçilememiştir. Bunu, Yaratılış Mitosu içinde baştanrıcılığın korunup, baştanrılığın Babil imparatorluğunda Marduk’a, Asur imparatorluğunda Tanrı Asur’a geçirilişinden de çıkarabiliriz. Tektanrıcılığa geçilemeyiş nedenini, bir tanrının gerçek ötekilerin uyduruk olduğu inancının birçok tapınağın kapanması gereğini, onlarla birlikte sıkı örgütlü dincilerin ekmek kapısından yoksun kalacaklarını anlamalarında aramak gerek. Tanrıların sözde olması, gerçekte bulunmaması koşullarında tapınağa getirilen adakları, kurbanları kim yiyordu?

Musa (MÖ 1200 dolaylarında) İbrani kabileleri birleştirip Firavun’un egemenliğinden kurtarmıştı.

– MÖ 1500-700 arası, kabileler konfederasyonu tanrılığından “en büyük tanrı” inancına: Dinsel düşünüşün tektanrıcılığa doğru evrindirilmesinde dayanılacak düşünsel sacayağının bir ayağı Mezopotamya’dan sağlandı. Öteki ayağı Filistin’den sağlanacaktı. Üçüncü ayağı ise Yunan ve Roma’dan sağlanacaktır.

Gerçekten, insanlığın kültürel evriminin dinsel düşünüş alanında görülen bir başka birikimi ve geleneği, göçebe çoban İbrani topluluklarının yerleşmeye ve uygarlaşmaya geçişinin tarihinde yaşandı. Bu gelenek Akdeniz çevresi ülkeleri sınırları içinde birleştiren Roma imparatorluğunun katalizörlüğünde Yunan felsefi düşünüş geleneğiyle birleştirildi. Birleştirilince, tektanrıcılığa varacak bir düşünsel evrim yoluna girilmiş oldu.

Geçmişine bakılırsa Avraham (İbrahim) Tevrat kitaplarında yansıtılan tarihe göre, MÖ 1800 dolaylarında Sümer’in Ur kentinden çıkmıştır. Ortadoğu çöl ve bozkırlarında göçebe çobanlık yaşamına başlamıştır. Arada bir kendisiyle konuştuğu yazılan “RAB” (olasılıkla kabilesinin bir atasının “ruhu” olarak saygı gösterilen sanal özne) Sümer ve Mısır uygar toplumlarından esinlenilerek tanrılaştırılmıştır. Avraham’ın soyundan gelen kimi kabileler, Firavun’un ülkesinde bir süre için azınlık konumunda yerleşik yaşama geçmiştir. Bu yüzyıllar, İbraniler gibi Sami dilleri konuşan Batı Akdeniz’in ticaretle uğraşan halklarının alışverişte kullanmak üzere alfabetik yazıyı 14. yüzyılda geliştirdikleri, Mısır’da ise Ekhanaton’un (MÖ 1379-1362) tektanrıcılık girişimi zamanlarına rastlar. Musevilik her iki olaydan etkilenerek “kitaplı” din olacaktır.

Musa (MÖ 1200 dolaylarında) İbrani kabileleri birleştirip Firavun’un egemenliğinden kurtarmış görünüyor. Bunu kabile tanrılarını (örneğin buzağı tapıncını) bastırarak, Avraham’ın atasını “orduların efendisi” (Rab) sanıyla konfederasyon baştanrılığına yükselterek yapmıştı. Firavun ile çatışmaları anlatılan satırlarda, göçebeliğin sihirsel düşünüş öğeleri ile toprağa yerleşik yaşamın dinsel düşünüş öğelerinin harmanlandığı görülür. Mısır’dan çıkış da, Yehova ile tanrıları olmak için seçtiği halkı arası (buyruklarına uyma karşılığında vaat edilen ülkeye yerleştirme sözü verilmesi odaklı) sözleşmeye bakılırsa, uygar toplum yaşamından kaçış değildir. Tam tersine, yerleşik yaşama ve uygarlığa geçme girişimidir. “Vaat edilen ülke” söylemi, bir tür yerleşik yaşama geçerek, devletleşme ve uygarlaşma ideolojisidir.

MÖ 1000 dolaylarında Kenanlılar ile savaşları, bazı toprakların fethedilip, buralara yerleşilip, Davut’un krallığının kuruluşuyla sonuçlanır. Ancak toprağa yerleşme, çiftçiliğe başlama ve uygar topluma geçme, ilkel, görece eşitlikçi topluluk yapılarını ve geleneklerini bozmuştur. Bunu, içlerinden kimilerinin varsıllaşıp, bölgenin Baaller ve İştarlar denen verimlilik tanrılarına ve tanrıçalarına tapınmaya başlamalarından anlıyoruz. Duyulan hoşnutsuzluğun (“Baaller ve İştarlar ile zina edildi” denerek) anlatıldığı Tevrat satırlarından biliyoruz. Musa’nın kardeşi Harun’un soyunun Rab’be hizmet görevini sürdüren rahipleri, göçebelik dönemlerinde daha çok kabilelerin seçkinlerinden yana yontmuşlardı. Daha çok seçkin savaşçı kabilelerin (örneğin Levililer’in) peygamber yöneticilerin (örneğin Samuel’in) şeflerin (örneğin Saul’ün) yanında yer almışlardı. Seçkinler, toprağa yerleşmeyle ve uygarlaşmayla ve (Solomon=Süleyman örneğindeki gibi) varsıllaşmayla birlikte, Yehova’yı bırakınca, rahipleri, onu bırakmayan yoksul düşmüş kesime yanaşmışlardır. Onların yararlarını savunmaya başlamışlardır. Sonuç, tarihte örnek alınacak bir ideolojik tutumla, sınıf savaşımının din savaşına dönüştürülerek sürdürülmesi olacaktır.

Topluluklar arası savaşların, tanrıları arası savaşlar olarak öyküleştirilip yazıya geçirildiği bir dönemde yaşanmaktadır. Buna uygun olarak, yengiler, doğrudan “Orduların Rabbi” Yehova’nın savaşarak öteki halkları ve tanrılarını yenilgiye uğratılması sayılmıştır. Yenilgileri, seçtiği halkını, aralarındaki sözleşmeye uymayıp, buyruklarını tutmadığı için Yehova’nın onları cezalandırmasıyla açıklama yolu bulunmuştur. Giderek, yenilgilerin, özellikle Ortadoğu egemenliği için Mısır ile Mezopotamya imparatorlukları arası savaşlarda yanlış yanı tutmanın yol açtığı ağır yenilgilerin de Yehova’yı harcamadan açıklanması başarılmıştır. Dinsel ideolojinin dozu yükseltilerek, Yehova gene haklı ve güçlü gösterilmeye çalışılmıştır: “Yehova yalnızca İsrailoğullarının değil, öteki halkların da tanrısı olacak denli büyüktür. Kendisine ihanet eden bir halkını, öteki halkı ile cezalandırmaktadır. Onların eline (köle yapmaları için) vermektedir. “Allahuekber” (Allah büyüktür) söyleminin geçmişi (İslam’da işlev değiştirerek daha çok Allah’tan umut kesilmez anlamında kullanılacak olsa da) olasılıkla bu döneme dayanan bir inanç mirasıdır. Ondan (Yehova’nın başka halkların da tanrısı olacak denli büyük olduğu inancından) kabile dininin öteki halklara açılıp, tektanrıcılığa yönelinmesinde yararlanılacaktır.

MÖ 7. yüzyıl, Babil Sürgünü sırasında Yaratılış Mitosu’nun Tevrat’ın başına konması: “Yaratılış” bölümü, tektanrıcı ideolojinin biçimlendirilmesinde çoktanrıcı kültürel kazanımdan (kalıttan) yararlanıldığının kanıtıdır. Yahuda (Yahudi) devleti seçkinleri, MÖ 587’de, Babil’e sürgüne götürülür. Orada, Filistin’de yerleşik yaşama geçince gevşetilmiş eski inançlarına yeniden sarılırlar. Tevrat’ı oluşturacak metinleri derleyip, haftanın bir gününde birlikte okuyup tartışmaya başlarlar. O zaman, topladıkları metinlerde Mezopotamya inançlarındaki gibi bir Yaratılış mitosu bulunmamasının sıkıntısını çekerler. Çözüm, Sümer/Babil Yaratılış Mitosu’nu, baştanrı Marduk’u çıkarıp yerine “Rab Tanrı” sanıyla kendi tanrılarını koyarak, Tevrat’ın Yaratılış (eski çeviride Tekvin) bölümünün başına almakta bulunmuştur. İnsanın tanrıya kulluk (kölelik) etmesi için balçıktan yaratılması mitosunun, yaratan-yaratılan eşitsizlikçi ilişki anlayışının, tektanrıcı dinin Hıristiyanlık, İslamlık inançları içine alınmasının yolu böylece açılmış olur.

MÖ 6. yüzyılda, İyonya ticaret kentlerinde dinsel düşünüşten felsefi düşünüşe geçildi, ama bilimsel düşünüşe geçilemedi.

MÖ 6. yüzyıl, İyonya ticaret kentlerinde dinsel düşünüşten felsefi düşünüşe geçilişi, bilimsel düşünüşe geçilemeyişi: Dinsel (ereksellikçi) düşünüşe, İyonya Doğa Felsefesi düşünürlerince karşı çıkıldığı anlaşılıyor. Doğa olaylarını, tanrıların (kullarını cezalandırma, ödüllendirme gibi) belli amaçlarla (ereklerle) açıklamanın doğruluğundan kuşku duyulmaya başlanır. Doğa (Yun. physis) olaylarını “nedenler” ile açıklama yoluna gidilir. Ama o yüzyılda ve o kültürde bilimsel nedensellikçi düşünüşe (koşulları daha oluşmadığı için) geçilememiştir. Nedeni, düşünürlerin doğa olayları hakkında kafalarında kurdukları neden-sonuç bağlantıları varsayımlarının sınanamamasıdır. Varsayımların, “köle emeğinin bolluğu nedeniyle” diyenler var, malyapımına makinelerin sokulup teknolojinin (pratiğin) sınavından geçirilerek doğrulanması ya da yalanlanması yoluna gidilememesidir.

Dinsel düşünüşten felsefi düşünüşe geçilebilişinin altında ise, yeni bir sınıfın yükselmesi vardır. Temelde, toplumsal artıyı denetleyen tarımcı sınıfların yanı sıra, artıyı ticaretten ve malyapımından sağlayan, soylu sayılmayan kentli sınıfların varsıllaşması yatmaktadır. Bu koşullarda kentli sınıflar, siyasi erki, soylarını (Homeros Destanları içinde belirtildiği gibi) çeşitli tanrılara dayandıran (toprak ve köle sahibi) aristokrat (iyi) soylulardan alıp ele geçirme savaşlarına girişmişlerdi. Bu amaçla ideolojik hegemonya kurma savaşımlarında, “dinsiz” suçlamasını göze almadan dinsel ideolojiyi kullanamazlardı. Kullanmaları, aristokratların üstünlüklerini ve insanları yönetme hak ve yeteneklerini tanrısal soylarından aldıklarını kabul etmek olurdu. Bu durumda ereksellikçi dinsel dünya görüşünün temellerini (yordamlamayla) dolaylı yollardan oymaya yönelmiş görünüyorlar. Bu yolda dini bilmezden gelip, tanrılar ile kullarının ilişkisiyle ilgili (örneğin Zeus’un hayvan kılıklarına girip, kral kızlarından oğullar edinmesi gibi) öykülere boş verip, doğanın doğru bilgisini edinme çabasına girerler. Kentli sınıfların sözcüleri, ideologları sayılabilecek düşünürleri, yeni, kentli (varsıl olan ama soylu olmayan) kesimlerin çıkarlarına uygun bir dünya görüşü edinme girişiminde bulunurlar. “Varlığı oluşturan ana madde (Yun. arkhe) nedir?” sorusuna yanıt ararlar. Ki bu felsefeyi başlatıp, varlıkbilim (ontoloji) sorununu getirmeleri demektir. Ana maddenin su, toprak, ateş, hava gibi cansız maddelerden biri olup olmadığını tartışırlar. Onun deviniminin, değişmelerinin, öteki maddeleri ve olayları oluşturduğu düşüncesiyle, belli “sonuçları” doğuran “nedenleri” (kafada) araştırırlar.

Tartışmaları döne dolaşa, neden-sonuç bağlantılarını kafada araştırarak ya da başka yöntemlerle “gerçekliğin doğru bilgisini edinebilir miyiz?” sorusuna gelecekti. Ki bu da felsefenin öteki ana dalı bilgibilim (epistemoloji=bilgi kuramı) üzerine düşünmek demektir. Böylece insanlığı, gerçekliğin doğru bilgisinin, tanrısal yasalarda (Yun. nomos) yani tanrıların ereklerinde, onların yazdığı (tragedyalarda dillendirildiği gibi) kaçınılmaz yazgıda arandığı dinsel düşünüşten doğa yasalarında (Yun. physis=fizik, doğa) arandığı felsefi düşünüşe geçirmiş olurlar.

Ne var ki bu yeni düşünce geleneğinde, neden-sonuç varsayımlarının üretimin ve teknolojinin (pratiğin) sınavından geçirilemeyeceği koşullarda, Doğa Felsefesi olarak başlatılan düşünce akımının, materyalist, pozitivist yönde gelişmesi ister istemez güdük kalacaktı. Demokritoscu, Epikuroscu “materyalist” (maddeci) denebilecek küçük düşünce akımları yanı sıra, asıl varlığın düşüncede, doğru bilginin kafada arandığı Platoncu, Stoacı, Yeni Platoncu idealist felsefeler belirip kafalara egemen olacaktı. İlerde Musevilik, Hıristiyanlık, İslamlık dinci düşünüş geleneğinin, idealist felsefeyle desteklenerek, varlığının sürdürülmesi olanağı doğacaktı.

Pers yöneticileri arasında yayılan, kötülükten bir ikinci tanrının sorumlu görüldüğü çifttanrıcı dinin peygamberi sayılan Zoroaster (Zerdüşt).

MÖ 6. – 4. yüzyıllar, antropomorfik çoktanrıcı inançların, dini tektanrıcılığa yöneltecek yönde felsefi ve dinsel eleştirisi: Farklı inançtan düşünürlerin ve kişilerin, aynı zamanda felsefecilerin, birbirlerinin inançlarının gerçekliğe ve ahlak değerlerine uygunluk derecelerini irdeleme yönündeki eleştirileri hep olagelmiştir. Ayrıca kendi inanç ve düşüncelerini eleştirilerden kaçınma çabaları görülür. Bunlar dinsel inançların tektanrıcılık yönünde evrindirilmesine katkıda bulunmuştur. Eleştiriler, inançların olgularla bağlantısının, ahlak değerlerine uygunluk derecesinin ve mantıksal iç tutarlılıklarının irdelenmesine yol açar. Sonuçta, inançların, düşüncelerin zamana ve toplumlara ağır ağır yayılırken değiştirilip geliştirildiği düşünsel süreçler oluşur. Böyle süreçler, antropomorfik (insan biçimli) tanrı imgelerinden, her türlü insanca ve maddesel nitelikten bir bir soyutlanarak salt ruh olan yaratıcı bir (tek) tanrı düşüncesine gidilecek doğrultuda geliştirilmiştir.

Mezopotamya’nın, tanrıçanın kızına ve torununa tecavüz eden baştanrısından(22) söz edilmez olunur. Yunan’ın (demirci Tanrı topal Hephaistos’un karısı Aşk Tanrıçası Aphrodite ile yatarken yakalanan Savaş Tanrı Ares öyküsünde anlatıldığı gibi) birbirlerinin karılarıyla kocalarıyla yatan hırsızlık yapan tanrılarıyla ilgili inançlar eleştirilir.(23) Tektanrıcılığa gidiş yönünde, önce, yeryüzündeki kötülüğü açıklamada yetersiz kalan baştanrıcı inançlar yerine (İran’da Pers yöneticileri arasında yayılan) kötülükten bir ikinci tanrının sorumlu görüldüğü çifttanrıcı (iyilik güçleri tanrısı Ahura Mazda ile kötülük güçleri tanrısı Ahriman olarak) Zoroasterci inançlar geliştirilir. Böyle bir düşünceden ilerde, Tektanrıcılığın Allah’ı yeryüzündeki, insanlar arasındaki kötülükten sorumlu tutulmasından kurtaran Şeytan aşkınöznesinin yaratılmasında da yararlanılacaktır.

MS 1. – 7. yüzyıllar, Musevilik, Hıristiyanlık, Müslümanlık evreleriyle tektanrıcı tek dine varacak gelişmeler: Ortadoğu dinsel geleneğinde, Musevilik, Hıristiyanlık, Müslümanlık “tektanrılı dinler” olarak sayılırsa da bu kavramlaştırma gerçeği doğru yansıtmamaktadır. Bu üç inanç dizgesi, dinsel düşünüşün ve pratiğin “tektanrıcı” tek inanca varılan evreleridir. Musevilik, tektanrıcılık değil kabiletanrıcılık olarak başlatılmıştı. Hıristiyanlık, kabiletanrıcılığın (imparatorluk dinine vardırılacak yönde) öteki halklara açılması evresini yansıtır. “Üçü bir bedende toplanmış” dense de kafalarda tapınılan (oğul tanrı İsa, Baba Tanrı ve Kutsal Ruh olarak) üç tanrı düşünülmüştür. Müslümanlık (“Vahdet”, “Allah Bir” söylemleriyle) dinci düşünce geleneğinin tutarlı bir tektanrıcılık evresine ulaştırılması düşünsel sürecine noktanın konmasıdır.

İsa ne tektanrıcı ne Hıristiyan sayılmasını gerektirecek düşüncelere sahipti. “Yitmiş” gördüğü İsrailoğulları koyunlarını yeniden Rab’bin sürüsünde toplamaya çalıştığını söylediği (İncil’lerde) yazılıdır. Öyle ki (Kitap’a bakılırsa) elçilerine (Havarilere) vahyini öteki halklara açmamalarını buyurmuştur. Öyleyse Hıristiyanlık, Museviliğin (Babil Sürgünü sonrası için Yahudilik denecek inancın) yeni bir mezhebi olarak başlatılmış görünür. Eski Ahit (yeni çevirisiyle Eski Antlaşma, öteki adıyla Tevrat) yadsınmadan, ona eklenip (Kutsal Kitap adıyla) aynı ciltte toplanacak olan Yeni Ahit içinde dillendirilen öykülerle ve inançlarla geliştirilmişti.

Pavlus, Yehovacı inanç geleneğini, Roma İmparatorluğunun öteki halklarına, “Rab’bin/İsa’nın vahyini önce size söylememiz gerekti. Madem onu üzerinizden atıyorsunuz, biz [Elçiler=Havariler] de milletlere dönüyoruz.” diyerek açtı (krş. Matta 10:5 ve Elçilerin İşleri 13:46). İnsanların (ilerde “Hıristiyanlık” denecek) yenilenmiş dine geçişini, sünneti, domuz eti tabusunu kaldıran reformlarıyla kolaylaştırdı.

Pavlus, Roma kovuşturmasının yeni mezhebin kökünü kurutmasından korktu. Yandaşlarını (İbrani inançlarını öteki halklara da açarak) artırma girişiminde bulundu. Ne var ki, düzelteyim derken, inançta yaptığı yeni reformlarla, İsacı mezhebin (kölelere özgürlük, yoksullara mutluluk sözü verilen, varsılların cennet kapısından içeri sokulmayacağı) eşitlikçi değerlerini tepetakla etti. Yahudilerin ve İsacıların ayaklanmalarından korkan Romalı yöneticilerin kuşkularını (Roma’daki gizli örgütü olan kilisesinin üyelerine seslenirken) dağıttı: “Her erk Tanrı’dan gelir; egemene karşı çıkan Tanrı’nın istencine [düzenine] karşı çıkmış olur, cezasını da bulur” olarak özetlenebilecek sözler yazdı mektuplarında (krş. Pavlusun Romalılara Mektubu, 13:1-2).

Efes kilisesine katılan kölelere ise benzeri sözler yazdığı mektuplar göndermiştir. Kölelerin kaçıp, özgürlük sözü veren İsa ve mezhebi arkasında toplanmalarından dehşete düşen Romalı köle sahibi egemen sınıfın yüreğine soğuk sular serpmiştir: Bedeninizin efendisine, göstermelik değil, ruhunuzun efendisine hizmet eder gibi candan gönülden, korku ve titreme ile hizmet edin ki, bunun karşılığını bu dünyada, olmadı ötedünyada alasınız, demiştir (krş. Pavlus’un Efeslilere Mektubu 6:5-8).

Roma yöneticileri, tektanrıcı inançtaki bu yapısal değişikliğin anlamı ve önemi kavranana dek, yandaşlarını kovuşturdu. Kavranınca, Konstantinos buyruğuyla (MS 312’de) kovuşturma kaldırıldı. Theodosius ise (MS 380’de) öteki dinleri (“puta tapıcılık” diye çoktanrıcılığı) yasakladı. Tektanrıcı Hıristiyanlığı imparatorluk (yani devlet) dini yaptı. Altında yatan mantık, “evrende düzen nasıl tek bir tanrının varlığına bağlıysa, Dünya’da düzen de yeryüzünde onun tek temsilcisinin bulunmasıyla sağlanabilir” idi. Kafalardaki tasa, “yoksa düzenin yerini kaos alır!” olsa gerekti.

Din, tarımcı uygar sınıflı toplumun başından beri ideolojinin belkemiğini oluşturdu. Bitkilerin yoktan varolurcasına “topraktan” çıkışı gerçekliği, canlıların tanrı tarafından “balçıktan” yaratılışı inancıyla uyuşuyordu. Ayrıca bitkilerin ve hayvanların organsal farklılaşmış karmaşık yapıları nedeniyle canlıların kendilerinin de (organlarında olduğu gibi) belli erekleri yerine getirmeleri için yaratıldıklarına inanıldı. Bu görevler için yazılan yazgılarıyla birlikte gönderildikleri yolunda ereksellikçi açıklamalara gidildi. Bunlarda tarımsal üretici yaşam biçimine ters düşecek hiçbir nokta yoktu. Son olarak, eşitsizlikçi toplumsal ve siyasal yapılar Tanrı-kul eşitsizlikçi ilişki inançlarıyla uyuşuyordu. Gerçekten bu inançlar, eşitsizlikçi efendi-köle, feodal bey – serf ilişkilerini destekler nitelikteydi.

İtalyan heykeltraş Adamo Tadolini tarafından yapılan Vatikan’daki Pavlus heykeli.

Tektanrıcı din, Batı feodal düzenlerinde, İsa’nın savaşçılar katmanına (temsilcileri imparatora) şiddet kılıcını, dinciler katmanına (temsilcileri Papaya) ise iman kılıcını vererek görevlendirdiği inancıyla sürdürüldü. Merkezi feodal yapılar sayılabilecek Ortodoks Bizans imparatorluğu ve İslam Halifelik düzenlerinde, devletin başkanlığı (sezarlık, sultanlık) ile dinin başkanlığı (patriklik, halifelik) aynı kişide temsil edilerek yürütüldü. Sonuçta, hem yerel hem merkezi biçimleriyle feodal tarımsal üretim biçimleri ile tektanrıcı dinsel ideoloji, el ile eldiven gibi birbirleriyle tam bir uyum içine sokulmuş oldu.

MS 5. yüzyıl, Batı Roma imparatorluğunun yıkılmasıyla “Kilise’nin devletleşmesi”, dinsel eğitimin yerleşmesi: Barbar akınları Avrupa’da uygar toplum ve merkezi devlet kurumlarını dağıttı. Dağıtınca, ortada tek örgütlü güç olarak Kilise kalmıştı. Çok sayıda feodal beylik oluşurken, Kilise de feodalleşti. Vergi toplama, adalet dağıtma, eğitim gibi merkezi devlet işlevlerini üstlenerek, Papalık eliyle, denebilir ki “Kilise devletleşti”. Bu yolda Kilise hatta toprak edindi, savaşçı birlikler besledi. Ekonomik, siyasal erki feodal beyliklerle paylaştı. Düşünsel erk üzerinde (dinsel ideoloji alanında) tekel kurdu. Okuryazarlığı ve eğitimi tekeline alıp sürdürdü. Önce geleceğin rahiplerinin, sonra savaşçı soylu oğullarının eğitimini, manastırlarda, katedral okullarında yürüttü. Buraları gelecekte üniversitelere dönüşecekti.

10. yüzyıla varıldığında, katedral okullarında izlenen ders programları, bazılarının üniversitelere dönüşüp, dinsel eğitimden bilimsel eğitime yönelineceğinin ipuçlarını verecekti. Gerçekten, Trivium denen üçlü bilgi dallarında, Gramer, Retorik, Lojik; Quadrium denen dörtlüde, Müzik, Aritmetik, Geometri, Astronomi okutulacaktı.(24) Trivium sözcüğüne o zaman (İng. trivial) “saçma, önemsiz” anlamı verilecekti!

13. yüzyıl sonrası, Avrupa’da feodal düzeni yıkarak, burjuva düzenini kuracak, bilimsel düşünüşü getirecek gelişmeler: Haçlı Akınları sonrası üretim ve savaş teknolojisindeki gelişmeler (denizaşırı ticaretin ticaret devrimine dönüşecek yönde genişlemesi, kentlerde zanaatlarla ve ticaretle uğraşan sınıfın yükselişi, ateşli silahlarla feodal beyliklerin kalelerinin ve egemenliklerinin yıkılışı) feodal düzeni sarsıp, burjuva düzeninin temellerini atıcı yönde oluştu. İdeolojik savaşım alanındaki gelişmeler, kendini önce Papalığa, sonra genel olarak Kiliseye, dincilere, dinci dünya görüşüne, kısacası dinsel ideolojiye karşı çıkılıp, dinsel kültürün eleştirilmesiyle gösterecekti. Klasik kültür (Yunan ve Roma) insancı, budünyacı değerlerinden esinleniş, klasiklerin çevrilip, tanıtılıp, eğitimde kullanılmasını sağlayan Hümanizma ve Rönesans akımlarında ortaya konacaktı.

17. – 18. yüzyıllar, ticaret ve endüstri devrimleriyle burjuvazinin ve proletaryanın doğuşu, aydınlanma ile dinsel inançların eleştirilişi: Toplumsal artıyı tarımsal üretimden sağlayan soylular karşısında, ticaretten, malyapımından, endüstriden sağlayan kentli sınıfların yükselmesi bu yüzyıllarda gerçekleşti. Aydınlanma akımıyla birikmeye başlayan bilimsel bilgilerin (örneğin matematik hesaplamaların, termodinamik yasalarının) geçerlilik dereceleri, teknolojinin (örneğin buharlı makinelerle üretimin) sınavından geçirildi. Endüstri üretiminin sağladığı koşullarda, tümevarımcı mantıkla, budünyacı, insancı değerlerle, feodal güçlerin ötedünyacı dinsel görüşlerine, Kutsal Kitap’a dayandırılan inanç ve kanıtlamalara meydan okundu. Sonunda, burjuva kapitalistlerin ideologlarının, düşünürlerinin formülleştirdiği insancı, budünyacı değerleriyle, nedensellikçi açıklamalarıyla, dinsel düşünüşün pabucu dama atılacaktı. Yerine bilimsel düşünüş getirilecekti. Bilimler tartışılan, öğretilen eğitim kurumları (bilimler akademileri, liseler vb.) açıldı.

Ortaçağ Avrupa’sında Kilise düşünsel erk üzerinde (dinsel ideoloji alanında) tekel kurdu. Önce geleceğin rahiplerinin, sonra savaşçı soylu oğullarının eğitimini, manastırlarda, katedral okullarında yürüttü.

19. yüzyıl, dinsel ideolojinin ötedünyacı değerlerinin yerine budünyacı değerleri ve bilimsel düşünüşü koyma girişimi: Dinsel ideolojinin, kültürün ve eğitimin yadsınmasında noktayı, Fransız Devrimi politikacıları ve düşünürleri koydu. Fransız devrimcileri, feodal düzenin, serfleri feodal beylere, Hıristiyan uyrukları Kiliseye bağlayan ideolojik payandasını çekme yolunda, Kiliselerin mallarına el koydular. Papazları devrime bağlılık yeminine zorladılar.(25) Kilisenin halka dinsel eğitim verilen Pazar okullarını kapattılar. Kiliselerde “İnsanlık dini” değerleri, bilim ve bilimsel düşünüş öğretilen konuşmalar örgütlediler.

İdeolojistler ve ideoloji: 19. yüzyılda girişilen reformların en önemlisi, siyasal erkin ele geçirilmesinden sonra, dinsel inançlar yerine bilimsel düşünüşlü yurttaşlar yetiştirilecek eğitim ilkelerinin ve yeni eğitim kurumlarının araştırılmasıydı. Bu amaçla, Institute Francaise içinde kendilerine bu görev verilen (Destutt de Tracy başkanlığında) bir bilginler kurulu oluşturuldu.

Bilginin bilimini yapmaya çalıştıkları için kendilerine “ideolojistler” denen bu bilginler kurulunun çalışmaları ve önerileri, önceleri övgüyle desteklendi. Napoléon bile onları göklere çıkardı. Ne var ki çok geçmeden toplumsal dengeler, siyasal gündem değişti. Burjuvazi, bilimsel eğitim yürütülecek liseler yoluyla dinsel eğitimin kökünün kurutulması politikasını gözden geçirme gereği duydu. Kilise okullarının yeniden açılması önerisi gündeme getirildi. Napoléon öneriyi destekledi. İdeolojistler, kendilerine bilimsel eğitim ilkelerini ve kurumlarını önerme görevi verdiklerini anımsatarak, burjuva politikacılarını ve Napoléon’u fena eleştirdi. Napoléon da onları, fildişi kulelerde yaşayan, ayakları Fransa gerçekliğine basmayan kimseler sayarak (günümüz terminolojisiyle söylenirse “enteller” olarak) aşağılamaya başladı. “Sizler ideolojist değil” (demagog kavramını çağrıştıran bir sözcükle) “ideologsunuz” dedi. Böylece ideoloji kavramına günümüze dek sürecek olumsuz anlamını kazandırmış oldu. Oysa “ideoloji” kavramı “düşüncelerin bilimi” anlamıyla önerilmişti. Gerçekten Destut de Tracy’nin (1801’de yazdığı) yapıtı, “İdeoloji” adını taşımaktaydı.(26)

Napoléon mu haklıydı ideolojistler mi? Kuşkusuz ideolojistler, bilimsel düşünüşün çağdaş burjuva ve insanlık değerlerinin savunucuları olarak haklıydılar. Ama burjuvazinin çıkarlarının temsilcisi olarak Napoléon’un da kendini haklı bulduğu noktalar bulunsa gerekti. Burjuvazi, devrim sırasında, dinsel inançları eleştirip, Kilisenin ve feodal beylerin serfleri nasıl sömürdüğünü göstermişti. Böylece kentli ve kırlı yoksulları kiliseye bağlılıktan ve feodal beyin egemenliğinden koparıp yanına çekebilmişti. Siyasal erk onların da desteğiyle devrimle ele geçirildikten sonra, yönetim kadrolarını tekeline alabilmişti. Kapital sahiplerinin (örneğin fabrikalarında) artık eleştirel, rasyonel, bilimsel düşünebilen emekçilere gereksinimi yoktu. Tersine, patronların verdikleri işleri, buyruklarının doğruluğuna inanarak yapmaları yeterliydi. Bu alanda, buyruğa boyun eğmeyi, inanmayı öğretip alışkanlık kazandıran dinsel inançlardan ve dinsel eğitimden daha uygun araç bulunamazdı. Üretim süreçlerinde işler nasıl olsa bilimsel düşünen teknisyenlerce ve işyöneticilerince yürütülüyordu.

Orduya gelince, onun gereksinimi de, eleştirel, bilimsel düşünen kimseler değildi. Verilen komutların kimin yararına sonuçlar doğuracağını irdeleyecek, gereklerini ona göre yerine getirip getirmemeye karar verebilecek erler hiç değildi. Komutanlarının, yöneticilerin buyruklarını, kendilerine aşılanan ulusal ve dinsel değerlere tam bir inançla, kendi yaşamını, çıkarlarını düşünmeden yerine getiren erler yetiştirilmeliydi. Ortada, böyle uysal savaşçılar ve emekçiler yetiştirilen bir dinsel eğitim anlayışı hazır durmaktaydı. Hele bir de bu dünyada gerçekleştirilemeyecek mutluluk beklentileri ötedünyaya ertelenebiliyorsa, ne âlâ! Haksızlıkların, adaletsizliklerinin hesabının sorulmasının, ölümlerinden sonraya kalabileceğine inandırılıyorlarsa dinsel inançlara ve eğitime gönül rahatlığıyla dönülebilirdi.

BURJUVAZİNİN DİN VE BİLİM POLİTİKALARINDA YAPTIĞI “U DÖNÜŞÜ”

Toplumumuzda, din ile dinsel düşünüşle ilgili politikalarda T.C. ilk onyıllarındaki biçiminden son onyıldaki biçimine dek gösterilen “u dönüşü” yadsınamaz dereceye varmıştır. Bunun Fransız Devrimi sonrası burjuvazisinin şu birbirini izleyen ve iç içe geliştirilen kıvırtma politikalarıyla benzerliği şaşırtıcı ve çarpıcıdır:

Ateizm: İşe, Tanrıtanımazlık akımıyla, din ve inanç eleştirisi; bilimin ve rasyonel düşünüşün yüceltilmesi; ötedünyacı değerler yerine budünyacı hümanist (insancı) değerler eğitimi, pozitivizm noktasından başlanışı.

Agnostisizm: Bilinemezcilik ile Tanrının varlığının yokluğunun bilinemeyeceği düşüncesine adım atılışı.

Deizm: Dinlerin, mezheplerin yadsınması tutumu sürdürülmekle birlikte, Tanrı’nın varlığı yokluğu konusunda Bilinemezcilikten de geri bir adım atılarak, yaratıcı bir Tanrının varlığına inançla (sözde) yetinilişi. Tanrının varlığı inancına dönüş, bu noktada kalmayacak, onun nitelikleriyle ilgili ön kapıdan kovulan düşünceler, aralanan bu arka kapıdan içeri alınmaya başlanacaktı.

Laiklik, sekülerlik politikası: Din işleriyle devlet işlerinin (bir anlayışıyla bu dünya işleriyle ötedünya işlerinin) birbirinden bağımsız özerk alanlar görülerek (sözde) ayrılışı. Budünyacı değerlere ötedünyacı değerlerden fazla önem verilişini tersine çevirebilecek görüşlerin tartışılmasına olanak hazırlanması.

Dinsel hoşgörü: Başka dinden olanlara karşı çıkmayış, dinsel eleştiriye sıcak bakmayış.

İnanç özgürlüğü: İnanmanın bir insan hakkı olarak görülüp korunması.

İnançlara saygı: Başka inançlara sahip olanlara ayrımcılık yapılmayıp, inançlarına saygı gösterilmesi (talebi) istemi. Dinin, inançların bilimsel eleştirilerine soğuk bakış.

Halkın inançlarına saygı: Bu tür söylemlerle inanç sömürüsü, oy avcılığı.

Halkın inançlarına saygısızlığın kınanması: Dinsel ahlakın ve inançların eleştirisi tabusunun getirilişi.

Halkın inançlarına saygısızlığın cezalandırılması: Bizimki gibi burjuvazinin gerici kesiminin siyasal erki ele geçirdiği ülkelerde, egemen sınıfların ve yöneticilerin, düşünme özgürlüğünü ve bilimsel düşünüşü, çıkarlarına uygun bulmadıkları durumlarda, halkın temsilcisi oldukları savıyla çıkardıkları yasalarla ve kışkırtmalarla baskı altına almaları.

Laik eğitim yanı sıra dinsel eğitim kurumlarının desteklenmesi: Açıklamaya gerek var mı?

BURJUVAZİNİN DİN POLİTİKALARININ BİR BİR ELEŞTİRİSİ

Burjuvazinin geliştirdiği, bazen biri yerine öteki konan, bazen aynı anda birkaçı birlikte uygulanan din politikaları yukarıda özetlendi. Söz konusu politikalar, demokratik, eşitlikçi, özgürlükçü görülüp gösterilebilmektedir. Bu durum, böyle olup olmadıkları konusunda irdelenmelerini gerektirir.

Agnostisizm eleştirisi: Eleştiriye, “Bilinemezcilik” ile başlanabilir. Sorun, felsefi bir tartışma konusu değildir. Özgül bir Tanrı anlayışıyla ve ona dayandırılan, “kutsal” denen kitaplarla, onlarda betimlenen Tanrı’nın nitelikleriyle, bu niteliklere inancın belirlediği düşüncelerle ve davranışlarla ilgilidir. Kendisinin yetkin olduğu, yarattıklarının kusursuz olacağı, insanların yazgısını yaratırken yazan, her şeyden haberli, gücü her şeye yeten, her şeyi bilen, kullarının iyiliğini isteyen adil bir tanrının varlığı yokluğu tartışmasıdır konu. Tanrı’nın varlığı, yokluğu, inanılanlarla yaşanan gerçekliğin uyuşup uyuşmadığına bakılarak neden tartışılıp kesin bir sonuca varılamasın ki?

Deizm eleştirisi: Böyle bir soyut ve minimuma indirgenmiş tektanrı tasarımı, yasalarını doğa yasaları olarak yerleştirip, bir daha karışmayan bir aşkınözne inancı biçimindeyse felsefi tartışma konusu edilebilir. Ama doğa yasalarına odaklanmış bilimsel düşünüş yanında yararsız, gereksiz bir inançtır. Yok eğer o tanrının, yaratma, yok etme, yönetme erkini insanlara karışıp her an kullanabilecek nitelikte olduğu düşünülüyorsa, durum farklıdır. Bilimin maddenin ve enerjinin sakınımı, hiçbir şeyin yoktan var vardan yok olmayacağı öngörüsüne aykırıdır. Buna dayanılarak, Tanrı’nın varlığı, Deizm (Tanrıcılık) biçimiyle bile, bilimsel olarak ileri sürülemez. Ayrıca karışan bir Tanrı inancı “egemenlik Allah’ındır” noktasına taşınıyorsa, egemenlik ulusundur, halkındır, TBMM’nindir gibi demokrasi ilkeleriyle uyuşmayacaktır.

Laiklik eleştirisi: Laiklik anlayışına dayanılarak bu dünya ile ötedünya işlerini ayırmak olanaksızdır: Çünkü bu dünya işleri sayılan hemen her iş günah, sevap, yargılanma, cennetle ödüllendirilme, cehennemle cezalandırılma konusu edilip, ötedünya işlerine bağlanabilmektedir. Bu dünya işlerinin yargılanmasıyla ilgili inançları kafada tutsak tutup söze, eyleme hiç dökmemekse, olanaksızdır.

Din işleriyle devlet işlerini karıştırmama olarak anlaşılan biçimiyle laiklik anlayışı da sorunludur. Böyle bir ayrım, Hazreti Ömer’in, halifeliğinde, kendisiyle devlet işleri görüşüleceğinde devletin mumunu, özel işlerin görüleceğinde onu söndürüp kendi mumunu yakması (“Hz. Ömer adaleti”) söylentisindeki durumdan daha güç ve anlamsızdır. Hele, Hıristiyanlıkta, din başkanlığı ile devlet başkanlığının aynı egemene bırakıldığı (Bizans’taki gibi) Sezaropapizm durumlarında. Egemenin “ben kararlarımı, bu ayrımı yaparak ve alanları birbirine hiç karıştırmadan alırım” demesi düşünülemez. Müslümanlıkta ise, Halife hem dinin hem devletin başkanı olduğu gibi, Kur’an hem sivil toplum işlerini hem devlet işlerini düzenleyen ayetlerle doludur. Aslında hiçbir dinin ve mezhebin, bu dünya işlerine girmeyip, yalnızca ötedünya işlerini, ötedünya ilişkilerini düzenlediği görülmemiştir. Düzenlenmek istenen ilişkiler aslında ötedünyada ödüllendirilme umudu, cezalandırılma korkusu dolayımıyla, bu dünya işlerinin düzenleyip, bu dünya ilişkilerinin yönlendirmesi amaçlıdır.

Laiklik nedir? Öyleyse: Laiklik, “toplumu yönetici, cezalandırıcı, ödüllendirici bir yaratıcı yoktur” demenin kendine getirebileceği risklerden, kayıplardan kaçınan burjuva düşünür veya politikacısının doğrudan bunu söyleyememesidir. Dolaylı yoldan söylemeye çalışmasıdır. “Tanrının varlığına, yaratıcılığına, yöneticiliğine ödüllendiriciliğine, cezalandırıcılığına inanıyorsanız bile, bunu işlerinizde hesaba katmayın” demektir. Ne var ki inanmışların, (Dinsel ideolojik hegemonyayla, inananlar-inanmayanlar ayrımını örtmek ya da tartışmasına girmemek için, dayatılan moda deyişle “mütedeyyin yurttaşlar”ın) Allah’ın sözü olduğu söylenen buyruklara kulaklarını tıkayıp dini, Allah’ı işe karıştırmayın öğüdüne uymaları olanaksızdır. Öyle de olsa Laiklik sonuçta, dinsel inançları ve bu inançlara sahip olanları, kullananları, siyasal erk, yönetim, eğitim konumlarından olabildiğince uzak tutmaya çalışma politikasıdır.

Burada yapılan değerlendirmeler kuramsal ve akademik tutumlarla ilgilidir. Pratik politikalar söz konusu olduğunda, bunları göz önüne alarak ya da almayarak izlenecek stratejilerin saptanması, politikacıların, eylemcilerin bileceği iştir. Örneğin koşullar onu gerektiriyorsa, burjuvazinin gerici din politikalarına karşı onun ilerici kesimleriyle ortak savunma için Laiklik siperine geri çekilip, işbirliğine gidilebilir.

Dinsel hoşgörü eleştirisi: Dinsel inançlar, siyasal amaçla sömürülerek kötüye kullanılmadıkları sürece (eleştirilmesi felsefi, akademik alanla sınırlı tutuluyorsa) kamu önünde tartışmaya gerek doğmaz. Bu anlamda (ama, dinsel olan olmayan öteki inançlar da içine alınarak) “inananlara [eşitlikçi] saygı” istemine kim ne diyebilir? Hele, özellikle kendi inancını seçemeyecek yaşta çocuklara, kamusal eğitimde öğrencilere yayma, aşılanma girişimlerini eleştirme engellenip yasaklanmadıkça, denecek söz bulunmasa gerek. Ama dinsel hoşgörü, önsel inançlara (eleştirmeden) saygı beklentisi olarak anlaşılırsa ve her koşulda saygı gösterilmesi istenirse, söylenecek çok söz var.

İnançlara saygı eleştirisi: Her şeyden önce saygı, inançlara değil gerçek insan öznelere gösterilmelidir. Yoksa “inancım böyle” diye kangütme davasında öldüreni hoş görmeye götürür. İnananları, Hindistan’da Brahmanlar kastında ölen kocayla birlikte yaşayan karısının yakılması inancında (kadın o inançta bile olsa yakılmak istemez ya istese bile) kadına değil yakanlara saygı gösterme(27) benzeri saçmalıkları hoş görüp savunma durumuna düşürebilir. İnsana değil inançlara saygı, putlara tapınmaya benzer. Çünkü yontusu bulunup nesnel öznesi bulunmayan maddesel putlar yanı sıra, maddesel varlıksız ve nesneler evreninde karşılığı bulunmayan simgesel putlar kafalarda yaratılabilmektedir.

“Halkın inançlarına saygı” isteminin eleştirisi: Halkın inançlarına saygı söyleminin sık kullanılan bildik bir düzeneği vardır. Seçimlerde, bir biçimde seçmenlerin oyunu, kendisine en yakın oy alandan birkaç fazla kazanan birini düşünün. Kendisinin halkın istek ve istencinin sözcüsü olduğunu ileri sürebilmektedir. Kamuya bunu inandırarak, hatta kamunun inanıp inanmamasına bakmadan, hemen her isteğini, her düşüncesini “halkın isteği”, “halkın istenci” diye ileri sürüp gerçekleştirmeyi haklı görüp gösterebilmektedir.

Halkın inançları mitosu: İnanç kadar, inanç özgürlüğü kadar “halk” kavramı da bulanıktır. Gerçekten bu kavram, siyasal polemiğe, Fransız Devrimi ile sokulmuştu. Soylu sayılan feodal beylere ve Kilise üyelerine (klerjeye) karşı burjuvaların sınıf savaşında, “soylu” sayılmayan kesimler “halk” sözüyle anlatılır olmuştu. O koşullarda, ortak çıkarları, ortak gelecekleri, hatta ortak değerleri için işbirliği içinde birlikte savaşım veren kesimlerin, (hele bu ad ile bilinçlenip kimlik edinmişlerse) bir toplumsal özne oluşturmuş “halk” oldukları söylenebilir. Ama devrim başarıya ulaşıp, burjuvazi siyasal erki tek başına ele geçirdikten sonra, ortalıkta “halk” denebilecek özne kalmamıştır. Serf katmanı (zümresi) dağılmıştır. Ortaya, proletarya denecek bir sınıf çıkmıştır. Devrim sırası halk bileşenini oluşturan burjuvazi egemen yönetici sınıf olmuştur. Bu koşullarda halk kadar, halkın istenci, halkı temsil kadar halkın inançları, sömürülen mitoslar durumuna düşmüştür.

Burjuvazi siyasal iktidarı ele geçirdikten sonra kapital sahiplerinin artık eleştirel, rasyonel, bilimsel düşünebilen emekçilere gereksinimi yoktu. Orduya da komutanlarının emirlerini tam bir inançla yerin getirecek uysal savaşçılar gerekliydi. Napolyon bu dönemin simgelerinden biridir.

Tarımdan endüstriye, dinsel düşünüşten bilimsel düşünüşe geçiş ve bilimsel düşünüşten dinsel düşünüşe geri dönüş koşulları: Endüstri üretim süreçleri, dinsel düşünüşü getiren tarımsal üretimden farklı olarak, kafaları nedensellikçi düşünüşe götürür.(28) Endüstri üretimiyle başlayan ve bu üretim sürecinde insan-insan, insan-doğa üretim ilişkilerince geliştirilen bilimsel, teknolojik eylemin ve düşünüşün iki öznesi vardır: Endüstri üretimini yapıp, yürütüp, yöneten yanlar olan emek ve kapital sahipleri, yani burjuvalar ve proleterler. Gerçi, kapitalle birlikte siyasal erki tekeline geçiren burjuvalar, doğa bilimlerinde ve teknolojide bilimsel düşünüşten son damlasına kadar yararlanmaktadırlar. Ama toplum bilimleri ve yönetim alanlarında ise, dinsel inançlara dönüp onları, kötüye kullanır olmuşlardır. Burjuva politikacıları, seçimlerde dinsel inançları okşarken, yönetimi ele geçirerek dinsel düşünüşe geri dönüşü başlatmış bulunuyorlar.

Artık ilk ve orta eğitim kurumlarını sonuna dek araçlaştırma, yükseköğretimin bilim kurumlarını ele geçirme amaçlı sistemli bir saldırıyla karşı karşıyayız. Öyle ki Kur’an kursları, imam hatip okulları, (daha önce de belirttiğim gibi) Cumhuriyet’in bilimsel eğitimin birliği ilkesinin arkadan hançerlenmesi işlevi görmektedir. Üniversitelere ilahiyat fakültelerinin ve camilerin dayatılışı, bilim ve bilim eğitim kalelerine, içindeki cihatçı ve fetihçilerin, kalenin giriş kapılarını dincilere açacağı “Troya atı sokma” girişiminden başka nasıl yorumlanabilir?

Dipnotlar

1) Bkz. Hoimar von Ditfurth, Bilinç Gökten Düşmedi, İstanbul, 2007, Cumhuriyet Yayınları.

2) Gerçekten, Watson ve Crick (ve daha önce Rosalind Franklin) tarafından 1962’te açıklanan, kalıtım organeli olan DNA’nın içindeki bilgiler değil, onun moleküler yapısı değil midir? Buluşları, Deoksiribo Nükleik Asit’in “yapısını” simgeleyen bir “model” ile sunulmuştu. Model üzerinde verdikleri bilgilerde, moleküllerinin ikili sarmal biçiminde upuzun diziliş düzeneği ve kendilerini kopyalayacak yapısı açıklanmıştı.

3) Bkz. Hoimar von Ditfurth, Başlangıçta Hidrojen Vardı, çev. Veysel Atayman, İstanbul, 2009, Cumhuriyet Kitapları.

4) Çok daha karmaşık olan bu sürecin popüler bilimsel açıklaması için bkz. Biyoteknoloji Genetik Mühendisliği ve İnsanlığın Geleceği, der. Earl D. Hanson ve Sandra Panem, çev. Dr. Erhan Göksel ve Alâeddin Şenel, Ankara, 1987, V Yayınları, s.17’de J. James Donady, “DNA nedir?”

5) Canlılığa ilk geçişin koşulları araştırılan laboratuvar deneyleri için bkz. Osman Gürel, Yaşamın Kökeni, İstanbul, 1999, Pan Yayınları, s.51-53.

Ve gelinen nokta…

6) Kafalara, canlı cansız doğa olaylarının nedensel ve ereksel açıklamalarının örtüşebileceği olasılığı takılabilir. İslam’da bu olasılık “ecel geldi cihane başağrısı bahane” halk deyişiyle dile getirilmektedir. İslam felsefesinde, “kader ve vesile” kavramlarıyla savunulabilmektedir. Burada, dinsel inançlar ile bilimsel açıklamaların çelişmeyebileceği yanılgısına (ya da düpedüz aldatmacasına) değinmenin yeridir. Cansız doğa söz konusu olduğunda, bilimin olayları nedenlerle açıklamasıyla dinin ereklerle açıklamasının uzlaştırılmayacağı apaçıktır. Ya canlı doğa alanında uzlaştırılabilirler mi? Uzlaştırılamayacağı şu varsayımsal durumla açıklanabilir: Bir moleküler biyolog, kalıtsal bir hastalıktan sorumlu tutulabilecek geni arıyor. Zararlı mutasyona uğramış olası sorumlu genleri eleye eleye beşe indirmiş. Kilisenin Pazar ayininde Tanrı’dan yardımcı olmasını diliyor. Pazartesi dönüşünde mikroskobuna baktığında, bir de ne görsün, beş yeni molekül daha gelip konmuş. Ertesi gün üç “kuşkulu” yok olmuş. Bu durumda bilim yapılabilir mi? Adam, Lavoisier’nin (1743-1794) formülleştirdiği biçimiyle bilimsel araştırmanın ve düşünüşün temel ilkesi (“hiç bir şey yoktan var, vardan yok olmaz” denen) maddenin ve enerjinin sakınımı yasası ile inançları arasında kafayı yemez mi?

7) Varlığın cansız doğa (Jeosfer) canlı doğa (biyosfer) akıllı doğa (noosfer) olarak artan karmaşıklıkta görünümü düzeylerinin düzeneklerinin incelenmesinde nedensellik, işlevsellik, ereksellik kavramları için bkz. Alâeddin Şenel (ed.) Bilim ve Bilimsel Yöntem, İstanbul, 2014, Bilim ve Gelecek Kitaplığı, s.40.

8) Sosyal Darvinci yaklaşımın, 20. yüzyılın ikinci yarısında uç veren, genetik indirgemeciliğe düşülen filizi, Sosyobiyoloji akımı oldu. Yaratılışçı dünya görüşleri kadar toplumcu evrimci görüşlere karşı çıkılan bu akımın kurucusu O. Wilson idi. Yapıtı Sociobiology: A New Synthesis (1975) içinde sosyolojiyi biyolojiye indirgeme girişimi görülür. Bu yolda Wilson, insan içinde tüm canlıların, hemen hemen tek “amacının”, genlerini olabildiğince yaygınlaştırıp, olabildiğince gelecek kuşaklara geçirmek olduğu görüşünü savunmaktadır. Bu amansız doğa yasası karşısında ahlak değerlerinin hiçbir değerinin olamayacağını ileri sürmektedir.

9) Bkz. Benjamin Farrington, Darwin Gerçeği, çev. Bozkurt Güvenç ve Y. İzbul, 1982, Çağdaş Yayınları; Alâeddin Şenel, Irk ve Irkçılık Düşüncesi, Ankara, 1993, Bilim ve Sanat Yayınları; Alâeddin Şenel “Darwin Bir Sosyal Darwinci miydi”, Bilim ve Gelecek, 61 (Mart 2009) s.24-27.

10) Bkz. Leslie Stevenson, David L. Haberman, and Peter Matthews Wright, Ten Understanding on Human Nature, Oxford University Press, 4. basım, 2004.

11) İnsanı “yaratıcı özne” nitelememin dayanağı, varlığı maddesel araca dönüştürürken biçim yaratmasını, kafasında simgesel araç biçimlendirirken, varlıkta nesnel karşılığı bulunmayan (tanrılar gibi) aşkınözne simgelerini yoktan yarattığını düşünmemdir.

12) Bkz. Ernst Cassirer, Devlet Efsanesi, çev. Necla Arat, İstanbul, Remzi Kitabevi.

13) Bkz. Akif Emre Öktem, Uluslararası Hukukta İnanç Özgürlüğü, Ankara, 2002, Liberte Yayınları.

14) Kur’an’ı Kerim (Diyanet çevirisi) Bakara, 216: “Hoşunuzca gitmediği halde savaş size farz kılındı. Sizin için daha hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir, siz bilmezsiniz.”

15) Örneğin bkz. Alâeddin Şenel, “Kul İnsan Anlayışında Kader – Kaza, Özgürlük, Sorumluluk Sorunları, Bilim ve Gelecek, 124 (Haziran, 2014), s.18-94. Külli irade – cüz-i irade tartışmam için bkz. Alâeddin Şenel, Din – Ahlak ve Saygı – Biat Üzerine Aykırı Yazılar, İstanbul, 2015, Bilim ve Gelecek Kitaplığı, s.172.

16) Bkz. Jean-Paul Sartre, Varoluşçuluk, çev. Asım Bezirci, İstanbul, 1960, Ataç Kitabevi Yayınları.

17) Bkz. Alâeddin Şenel, Kemirgenlerden Sömürgenlere İnsanlık Tarihi, Ankara, 2014, İmge Kitabevi Yayınları, s.357: Dokuzuncu Bölüm.

18) Bkz. Gordon Childe, Tarihte Neler Oldu, çev. Mete Tunçay ve Alâeddin Şenel, çeşitli tarihlerdeki baskıları, VIII. Bölüm ve William H. McNeill, Dünya Tarihi, çev. Alâeddin Şenel, Ankara, 2014, İmge Kitabevi Yayını, s.39.

19) Bkz. Alâeddin Şenel, Siyasal Düşünceler Tarihi, Ankara, 2014, Bilim ve Sanat Yayınları, s.

20) Kilometretaşlarında verilen tarihlerin, (yıl olarak belirtilenler dışında) hemen hemen hepsi, kabaca, yuvarlatılmış sayılardır.

21) Bkz. Louis Althusser, İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları, çev. Mahmut Özışık , Yusuf Alp, İstanbul, 1989, İletişim Yayınları.

22) Bkz. Samuel Henry Hooke, Ortadoğu Mitolojisi, çev. Alâeddin Şenel, Ankara, çeşitli tarihlerdeki baskıları, Sümer Mitosları bölümü, İmge Kitabevi Yayınları.

23) Bkz. Şenel, Siyasal Düşünceler Tarihi, s.159.

24) Osman Gürel, Doğa Bilimleri Tarihi, Ankara, 2002, İmge Kitabevi, s.136.

25) Barrington Moore, Jr., Totaliter Diktatörlüğün ve Demokrasinin Toplumsal Kökenleri, çev. Şirin Tekeli ve Alâeddin Şenel, Ankara, 2003, İmge Kitabevi Yayınları, s.137.

26) Bkz. Destutt de Tracy, Atreatise on Political Economy, Classic reprint series, orijinali 1857.

27) Barrington Moore, Jr., Totaliter Diktatörlüğün ve Demokrasinin Toplumsal Kökenleri, çev. Şirin Tekeli ve Alâeddin Şenel, Ankara, 2003, İmge Kitabevi Yayınları, s.403 ve 414.

28) Bkz. Şenel, İnsanlık Tarihi, s.207.