Ana sayfa 134. Sayı Seneca’nın Stoa’daki yeri: Seneca’ya Stoa’cı diyebilir miyiz?

Seneca’nın Stoa’daki yeri: Seneca’ya Stoa’cı diyebilir miyiz?

394
PAYLAŞ

Afşar Timuçin

Seneca bir bakıma felsefeyi yaşamının tek gerçek amacı durumuna getirmiş bir filozof diye bilindi, bir bakıma da felsefesinin kurallarıyla yaşamının özelliklerini bağdaştıramayan tutarsız bir kişilik olarak değerlendirildi. İki görüşü de yabana atmamak gerekir. Felsefenin dışında oldukça devingen bir yaşamı vardı, ama bu onu köklü düşünce arayışlarından uzaklaştırmadı. Stoa felsefesini yüzeysel bir anlayışla ve kendi yaşam koşullarına göre yorumlamış olsa da, her zaman bu felsefenin önemli kişilerinden biri olarak anıldı.

İmparatorluk Stoa’sı dediklerinde aklımıza iki önemli ad gelir: Epiktetos ve Marcus Aurelius. Birincisi bir köle, ikincisi bir imparatordur. Bu iki filozofla birlikte Seneca’nın da adını anmak gerekir. Bu üçüncü dönem ya da son dönem Stoa’sının en eskisi doğum ve ölüm tarihleri bilinmeyen Epiktetos olmalıdır. İmparator Marcus Aurelius Antoninus Augustus ya da kısaca Marcus Aurelius onun izinden gitmiş, yeni şeyler söylemekten çok onun görüşlerini anlamaya ve açıklamaya çalışmıştır. Renkli yaşamıyla anılan Seneca’ya gelince, o hemen hemen Epiktetos’la aynı yılların düşünürüdür. Marcus Aurelius ikisinden epeyce sonradır. Öbürleri MS 1. yüzyılda Marcus Aurelius 2. yüzyılda yaşamıştır. Epiktetos’la Marcus Aurelius arasında bir düşünce yakınlığı vardır, Marcus Aurelius önderinin yolundan gitmiş, onun çizgisini aşmak istememiştir: Stoa’cılık bir felsefe okulu olduğu kadar bir inanç birlikteliğidir. Seneca bir inancın sürdürücüsü gibi görülmez, o bu iki filozoftan da ayrı durur. Onun Stoa düşüncesine bağlılığı da tartışma götürür: o bir filozof olmaktan çok bir yazardır ve bir söylevcidir. Stoa filozofları dünya işlerini önemsemeyen ve doğaya aykırı düşmeyen basit ya da sıradan bir yaşamda erdemli olmanın koşullarını izleyen kimselerdi, onlar için zenginlikler ünler unvanlar gülünç şeylerdi. Epiktetos geç bir zamanda azat edilmiş bir köleydi. İmparator Marcus Aurelius bir imparator gibi yaşamamış, dünyanın pırıltılı yanlarını bir yana bırakıp azla yetinmeyi bilen bir aydın insan yaşamı sürdürmüştür. Seneca’nın Epiktetos’dan ve Marcus Aurelius’dan da ayrı durması onun öncelikle bir dünya adamı olmasıyla yani Stoa’ya ters düşen yaşamıyla ilgili olmalıdır.

Lucius Annaeus Seneca’nın pırıltılı ve dalgalı bir yaşamı oldu. Bu onun çocukluğundan beri istediği bir şeydi. Dikkatleri erkenden üzerine çekti, çok genç yaşlarında göz önündeki kişilerden biri oldu. Bir hastalık ve dinlenme döneminin ardından birdenbire yükseldi. Ün ona parayla birlikte geldi. Tiberius’un son zamanlarında ve Caligula zamanının başlarında bu çok sevilen avukat siyasetin bütün olanaklarından yararlanmış, Roma’nın en büyük söylevcilerinden ve en zengin adamlarından biri olmuştur. Çelişkilerle dolu yaşamı Stoa’nın yalın ve basit yaşam anlayışıyla uyuşmasa da görüşleri Stoa’dan çok uzak değildir. Gerçekte Seneca bir filozof değildi usta bir yazardı demek daha doğru olur. O bir yanıyla da ahlakçıdır. Eskiçağ ahlaklarının hemen hemen bütün temsilcileri düşündükleri gibi yaşamış ve yaşadıkları gibi düşünmüşlerdir. Seneca Platon’cularla Pythagoras’çıların izinde bir düşünce adamıydı. Ne felsefenin derin konularıyla hatta ne de mantıkla ilgilendi. Belki de onu Stoa’nın en özgür izleyicisi olarak görmek doğru olacaktır.

Roma’nın karışık dönemi

Cumhuriyet’in İmparatorluk’a dönüştüğü zamanlar oldukça zor oldukça sorunlu zamanlardı. İmparatorluk sözünün görkemine aldanarak bu geçişi kargaşık zamanlardan düzgün zamanlara geçiş diye algılamamalıyız. Senato’nun gücü azaldıkça ordu güçleniyor, yıkım yavaş yavaş başlıyordu. Roma en parlak hatta en zengin dönemini fetihler zamanında yani MÖ 2. yüzyılda yaşamış, ardından inişe geçmişti. Senato’nun MÖ 16 ocak 27’de Caius Julius Caesar Octavianus’a (MÖ 63-MS 14) “Augustus” yani Kutsal unvanını vermesiyle bir dönem kapanıyor ve yeni bir dönem başlıyordu. Oktavianus bizim Sezar diye bildiğimiz Julius Caesar’ın yeğeninin oğluydu. 24 ocak 25’de hastalandı. İyileşince devlet görevlerinden bağışlanmasını istedi. O zaman Roma karıştı. Augustus çekilirse Roma’nın altı üstüne gelir diye düşünüyorlardı: Senato gücünü iyiden iyiye yitirmişti. İmparator 21-19 arasında Doğu’ya bir sefer düzenledi. Döndüğünde Roma’yı perişan buldu. Lüks tutkusu ve ahlak bozukluğu Roma’nın sonunu getirmek üzereydi. Augustus ölünce devletin başına Tiberius (MÖ 42-MS 37) geçti. O zaman Seneca siyaset ateşiyle yanan on sekiz yaşında bir gençti. Tiberius her şeyi Senato’ya danıştı. Kendisine vermek istedikleri payeleri geri çevirdi. Ancak son yıllarını devlet işlerinden uzakta bir adada geçirdi ve orada öldü. Onu Caligula (12-41) fırtınası izledi. Caligula göreve başladıktan (37) sekiz ay sonra delirdi, görevinin dördüncü yılında bir muhafızın bıçağı altında can verdi ve Senato’nun kararıyla adı imparatorlar listesinden çıkarıldı. Caligula dönemini Tiberius Claudius Nero dönemi ve onu da Lucius Domitius Nero dönemi izledi. Roma’yı yakan deli Nero bu ikinci Nero’dur. 9 haziran 68’de öldürüldü. Siyasete gönül vermiş olan Seneca Roma’nın bu karışık döneminde yaşadı.

Seneca’nın anne-babası

Lucius Annaeus Seneca romalı bir silahşorun oğluydu. Taşra kökenli baba uzun süre Roma’da yaşadı, sonra doğduğu topraklara Cordoba’ya çekildi. Geleceğin düşünürü Seneca orada doğdu. Doğum tarihiyle ilgili bilgiler bulanıktır. Kimi kaynaklarda MÖ 4’de kimi kaynaklarda MS 1’de doğduğu yazılır. Seneca’nın yaşamı ve yapıtları üzerine bir kitap yazmış olan Pierre Grimal, Préchac adlı bir araştırmacının belirlemelerine dayanarak 4’ün doğru olmadığını 1’in doğru olduğunu yazar. Seneca üç erkek kardeşin ortancasıdır. Ağabey Annaeus Novatus ilerde Senato yaşamında önemli yer tutan bir siyaset adamı olacaktır. En gençleri Mela silahşorlukta karar kılacak, daha sonra devlet görevleri alacaktır. Çocukları üzerinde her zaman olumlu etkileri olmuş ve hemen herkesten saygı görmüş olan baba latin edebiyatının en önemli adlarından biri olan bir seçkin kişinin, Mela’nın oğlu Lucanus’un da dedesidir. Onurlu ve kültürlü bir insan olarak tanınan ve sevilen baba Roma’nın çoktan unuttuğu ahlak değerlerini taşra yaşamında özenle sürdürmektedir. Altmışına doğru İspanya’dan üç çocuğuyla ayrılır ve Roma’nın yolunu tutar: çocuklarının eğitimi için bu değişikliği kaçınılmaz görmüştür. Roma’da otuz yıl kadar yaşar, Caligula’nın deliliklerine tanık olmadan doksan yaşlarında gözlerini yumar.

İmparatorluk Stoa’sı dediklerinde aklımıza iki önemli ad gelir: Epiktetos ve Marcus Aurelius. Birincisi bir köle, ikincisi bir imparatordur.

Seneca’nın annesi Helvia kocasından otuz yaş kadar gençtir. Çekingen ve ağırbaşlı bir kadındır. Annesini hiç görmemiştir, onu ablası yetiştirmiştir. Küçük kardeşine bir anne gibi kanat germiş olan abla onun eğitimine olabildiğince özen göstermiştir. Büyük taşra burjuvazisinin eski değerlere sıkı sıkıya bağlı olan insanları o dönemde çocuklarının düzgün insanlar olarak yetişmesine çok önem verirlerdi. Cordoba’da epeydir roma kültür değerlerinin ağırlığı duyuluyor olsa da o topraklar atalardan kalma birçok özelliklerini inatla korumuştur. Seneca ailesiyle Roma’ya doğru yola çıktığında küçücüktü. Yolculuk boyunca teyzesinin kollarında uyudu. Roma kenti artık İmparatorluk’un merkezi olma yolundaydı, orada Cumhuriyet’in değerleri iyiden iyiye silinmeye başlamıştı. Otuz yılı aşkın bir süredir Roma’da baskının ürünü olan ve özgür düşünenleri tedirgin eden hatta umutsuzluğa düşüren bir düzen egemendi: Augustus’un ağırlığı her alanda duyuluyordu. Bunun yanında roma soyluluğu tam anlamında bir zevk ve safa bir eğlence soyluluğu olup çıkmıştı. Bu dönem yunan kültürünün roma kültürünü derinden etkilediği, tutucuların karşı durmalarına karşın insanların yunan değerlerine sıkı sıkıya bağlandığı dönemdir. Yunanistan’dan gelen öğretmenler filozoflar belagatçiler Roma’nın parlak eğitimcileri oldular. Bu eğitimcilerin bir bölümü de Asya’dan ve Afrika’dan geliyordu.

Genç Seneca’nın arayışları

Herkes gibi genç Seneca da önce gramercilerden ders aldı. Bu derslerden hiç hoşnut olmadı: gramerciler dil ve edebiyat konularında kabasaba bilgiler vermekten öteye geçemiyorlardı. Onların tarih ve coğrafya konularında da derin bilgileri yoktu. Zamanını boşa geçirmekte olduğuna inanıyordu Seneca. Onun iki alana büyük ilgisi vardı: belagate ve felsefeye. Kültürlü Roma’da üst düzeyde insan olarak işlem görmek ancak belagat sahibi olmakla olasıydı, belagat siyasete açılan kapının da anahtarıydı: bütün üst düzeyde insanlar bütün onurlu insanlar bu kapıdan geçmeye bakarlardı. Ancak Roma’da eğitim büyük ölçüde safsataya bulanmıştı. Seneca ve kardeşleri belagatçilerin derslerini izlediler. Seneca’nın aklı felsefedeydi. Ancak felsefe bugün olduğu gibi o günlerde de yaşam için son derece verimsiz bir alandı, bu alanda insan ne söylevci olabiliyordu ne siyasetçi olabiliyordu hatta ne genel kültür sahibi olabiliyordu: bilgece bir yaşam sürmeyi ya da kendine egemen olmayı öğrenmek için insanın öylesine büyük çabalar göstermesi gerekir miydi?

Roma’nın kültür dünyası o zamanlar alabildiğine karışıktı. Özellikle felsefe kendi kafasına göre bilgi üreten şamatacıların ya da şarlatanların elinde kalmıştı. Çeşitli inanç toplulukları felsefeyi gönüllerince tarikata dönüştürmek yolunda epeyce ilerlemişlerdi. Bu kötü gelişmede Romalılar kadar dışarlıklıların da payı vardı. Özellikle Yahudiler ve Mısır’dan kopup gelen birileri bu alanda oldukça etkindiler ve paraya para demiyorlardı. Kimileri Pythagoras’ın yolunda ruhgöçü inancını düşüncenin temeline koyuyor, kimileri et yememeye dayalı bir beslenme rejimini öneriyor, kimileri kinik geleneğine uygun bir çileciliği etkin kılmaya çalışıyordu. Bir zaman sonra İmparatorluk bir genelge yayımlayacak ve başedemediği bu felsefe tüccarlarını sınır dışı edecektir. Seneca, Sotion’un önerilerine uygun olarak bir yıl boyunca ağzına et koymadı: cılız bedeni iyice zayıf düştü. Baba bu filozof adayı oğlunun felsefi garipliklerine ancak bir yıl katlanabildi. Seneca bir yandan saçmasapan dersleri canla başla izliyor, onlara bütün dikkatini veriyor, bir yandan da gıda yetmezliği nedeniyle göz göre göre çöküyordu. Baba akıllı adamdı, bir gün onun yerleşik bronşitten iyiden iyiye bitkin düşeceğini düşünerek bu aptalca gidişe bir son vermek istedi ve ağırlığını koydu: bu felsefe işini sürdürmek isteyen birinin doğru dürüst beslenmesi gerekiyordu. Oğluna tuttuğu yolun yol olmadığını, insanı onurlu ve verimli bir yaşama götürecek bir yol olmadığını anlattı. Babasına son derece bağlı ve saygılı olan Seneca ona doğru dürüst beslenme konusunda söz verdi.

O sıralar onun yavaş yavaş toplumsal yaşama yöneldiği görülür. Bu tür çalışmalar için Forum’daki etkinliklere katılır, bu arada bir takım görevler alır. Amacı Senato’ya doğru giden yolu izleyebilmek için kendini yetiştirmektir. Ne var ki sağlığı hiç iyi değildir. Yirmi beş yaşına geldiğinde sağlığı iyiden iyiye bozulur: tanınmayacak kadar zayıflar. Güçsüz düşmenin getirdiği bir bıkkınlığı yaşamaktadır, yaşamaktan usanmış her şeyden umudunu kesmiş gibidir, intihar etmeyi düşünür. Onun bu durumu çocuklarından başka bir dünyası olmayan ve onların sorunlarıyla yatıp kalkan iyi yürekli babaya acı verir. Yetmiş yaşındaki bu özverili ve akıllı insan sevgili oğlunu intihar düşüncesinden kurtarmak için elinden geleni yapar. Bu kararsız dönem epeyce uzun sürer. Gerçekte bu dönem genç adamın belki de en verimli dönemidir: bilinç bozucu koşulların yani anlaşılmaz saçmalıklarla dolu sözlü felsefe dünyasının dışına çıkmış, bir başka deyişle ipe sapa gelmez filozoflukların ortamından kopmuş ve kendini okumaya vermiştir. Gerçekte o ancak şimdi sağlıklı düşünmenin hazzına ulaşmıştır. Bir yandan da Roma’nın düşünen insanlar için son derece tehlikeli havasından kurtulmayı, daha uygun bir iklimde ve daha doğru bir ortamda yaşamını sürdürmeyi düşünür.

Seneca’nın Lucas Vorsterman tarafından yapılmış portresi.

Uzak yerlere kaçmakta bambaşka ortamlara gitmekte yarar vardır. Bir deniz yolculuğuna çıkmak ona iyi gelecektir. Mısır’da yakınları vardır, onlar bu genç adama ellerinden gelen yardımı yapacaklardır. Teyze yani anne Helvia’nın kızkardeşi, çocuk Seneca’yı Cordoba’dan Roma’ya kucağında getiren kadın Mısır’da vali olan Galerius’la evlenmiştir. Genç adamın teyzeye konuk olmasında hiçbir sakınca yoktur. Böylece Seneca Roma denilen kargaşık boğucu yıpratıcı ortamdan kurtulup İskenderiye’nin dingin havasında kendini onarmaya çalışır. O zamanki dünyanın kültür merkezi sayılan İskenderiye Seneca’nın gelişmesinde son derece etkili olur. Sevgili teyzenin özenli bakımı altında birkaç mutlu yıl geçirir Seneca, beden ve ruh sağlığını kazanır. Mısır’dan dönüş yolculuğu çok sıkıntılı geçer. Bu yolculukta Galerius yaşamını yitirir: teyzeyle yeğen acılarını yüreklerine gömerek yolculuğu bitirmeye çalışırken bu defa da denizde korkunç bir fırtınaya tutulurlar, tekne battı batacak duruma gelir. İyi yürekli kadın bu kargaşada kocasının cesedini koruyabilmek için çırpınır, onu mezarsız bırakmak istemez, bunun için ölümü göze alır. Bu dönüş yolculuğunun MS 31’in yazında yapıldığı sanılır.

Seneca ve siyaset

Seneca Roma’ya döner dönmez siyaset dünyasının kapılarını çalar, ne var ki enaz altı yıl uzak kaldığı bu ortamda onu kimse tanımaz: rakipleri siyasette çoktan yol almışlardır. Soyunda hiç senatör bulunmayan biri siyasette kendine yer açabilecek midir? Seneca’nın imdadına gene teyzesi yetişir. Teyze yas tuttuğu ayları geride bırakınca yeğeni için kolları sıvar ve seçim kampanyası sırasında onun için elinden geleni yapar, bu arada özellikle eşinin eski dostlarına başvurur, Seneca’yı quaestor yapmayı başarır. Genç filozofun siyasette yıldızı hemen parlar: bilgisiyle ve ağırbaşlılığıyla çevresine kendini çok kolay benimsetir. O bir insan uzmanı gibidir, insan ruhundan anlar, insanlarla iyi ilişkiler kurar, ayrıca yaman bir belagat ustasıdır. Hastalığının da etkisiyle çektiği acılar onu erkenden olgunlaştırmıştır. Artık önü açıktır, onu kimse tutamayacaktır. Ünlendikçe zengin olur zenginleştikçe ünlenir. Tiberius döneminin son zamanlarında ve Caligula döneminin başlarında Seneca çok tutulan bir avukattır ve çok sevilen bir kişiliktir.

Bundan sonra neler oldu? Bundan sonra ilginç olaylar birbirini kovaladı. Tiberius Capri’ye çekilip ülkeyi oradan yönetmeye başlayınca Roma’daki siyaset adamlarından destek almaya çalıştı. Güvendiği kişilerden biri de Seneca’ydı. O dönemde, kesin olmamakla birlikte, Seneca’nın tribunus olduğu konusunda bazı bilgiler vardır. Seneca yaşamının bu parlak döneminde evlendi. Kiminle evlendiği bilinmiyor. O sırada çok sevdiği iki insanı, babasını ve teyzesini yitirdi ve çok sarsıldı. Artık Caligula dönemi başlıyordu. Sık sık kıskançlık bunalımlarına giren bu kurnaz delinin kafaya taktığı kişilerden biri de Seneca’ydı. Seneca’nın yazıları onun bu deliden ne kadar tiksindiğinin belirtileriyle doludur. Ancak Caligula’nın imparator olarak yaşamını sürdürme şansı yoktu, birileri onu nasıl olsa giderecekti, bu çılgın adam bir süre sonra öldürüldü. Tam her şey yoluna giriyor gibiyken Seneca sürgüne gönderildi. Sürgünün nedeni neydi? Seneca, Germanicus’un üç kızından biri olan Julia Livilla’yla gizli aşk ilişkisi kurmakla suçlanıyordu. Germanicus, Decimus Drusus Nero’nun oğlu ve Augustus’un yeğeniydi. Julia Livilla, Agrippina’nın ve Drusilla’nın kızkardeşiydi. Bu ilişkinin gerçek olup olmadığını bilmiyoruz. Bu tür zina suçlamalarının Roma siyasetinde sık sık silah olarak kullanıldığını biliyoruz. Bu işte Messalina’nın parmağı olabilirdi. Livilla, Caligula zamanında da fuhuş gerekçesiyle sürgüne gönderilmişti, ikinci bir suçlama onu bitirebilirdi. Nitekim öyle oldu, Livilla yeniden sürgüne gönderildi, az sonra öldürüldü. Gerçek ne olursa olsun Seneca Livilla’yı yok etmek için kullanılmıştı. Belki de bu iş için gelişigüzel seçilmişti. Bu seçimin ezbere yapıldığı da söylenemez: Seneca günden güne güçleniyor ve tehlikeli olmaya başlıyordu. Siyasetçiler bu durumda bir taşla iki kuş vurmak istemiş olabilirlerdi.

Messalina’nın korkusu yerindeydi: bazı senatörler Seneca’nın çevresinde toplanabilirlerdi. İmparator yetkesine karşı boynu kıldan ince olan Senato Seneca’yı Korsika’ya sürgüne gönderdi, bu arada mallarının yarısına el koydu. Seneca gene de ucuz atlatmıştı: yargıçlar onu idam etmek istiyorlardı, idamı imparator Claudius engellemişti. İmparator ona bu iyiliği iyiliğinden mi yapmıştı? İmparator ne kadar iyi yürekli olduğunu göstermek, biraz da Livilla’yı asıl suçlu ilan etmek istiyor olabilirdi. Seneca her şeyini Roma’da bırakarak Korsika’nın yolunu tuttu. Korsika bir yoksunluklar ülkesiydi. Roma’nın yanında Korsika hiç gibi bir şeydi. Ancak Seneca orada kendini salıvermedi, üstelik filozof her yerde filozoftur gerçeğine ulaştı. İlk sarsıntı geçince ortama yerleşti, yeni meraklar edindi: adanın geçmişiyle, özellikle de tarihöncesiyle ilgilendi, gökbilim ve coğrafya çalışmalarına yöneldi, meteorları ve gelgit olaylarını inceledi yani sürgün koşullarını verimli kılmayı bildi.

İmparator Caligula. Sık sık kıskançlık bunalımlarına giren bu kurnaz delinin kafaya taktığı kişilerden biri de Seneca’ydı. Seneca’nın yazıları onun bu deliden ne kadar tiksindiğinin belirtileriyle doludur.

İntihar

Messalina 48 ağustosunda öldü. Agrippina imparatorla evlenmeyi başardı, bu arada Seneca’yı bağışlattı ve Nero’nun eğitimiyle görevlendirdi. Siyasetten yorgun düşmüş olan Seneca artık yalnızca felsefeyle ilgilenmek istiyordu. Ancak Agrippina onu bırakmadı. Seneca bu sırada Pompeia Paulina adlı çok genç bir kadınla evlendi. Bu evlilik yüksek çevrede hoş karşılanmadı. Öte yandan Seneca’nın Senato’yu canlandırma çalışmaları Agrippina’yı tedirgin ediyordu. Filozof bir süre gözden düştüyse de yeniden göze girmeyi başardı. Bununla birlikte sık sık haklı haksız birçok konuda suçlanıyordu. Zenginliği evliliği özellikle siyasetteki oyunculukları ağır eleştirilere uğruyordu. Nero imparator olunca onu konsül yaptı (57). 62’de Seneca Nero’dan izin istedi: artık köşesine çekilecekti. Nero ona sensiz yapamam dedi ama bir süre sonra buyruğunu verdi: Seneca intihar edecekti. Nero onu bir komploya katılmakla suçluyordu. Paulina kocasıyla birlikte ölüme gitmek istedi. Karısını çok seven Seneca onun bu önerisini olumlu karşıladı. Hekim her ikisinin de damarlarını açtı. Ancak Seneca yaşlıydı, kan akıtarak ölmesi zaman alacaktı. Bu arada askerler Paulina’nın damalarını diktiler ve onu yaşama döndürdüler. Seneca baldıranla ölmek istedi. Sokrates de baldıran içmişti. Baldıran Seneca’yı hemen etkilemedi. O da Sokrates gibi dostlarıyla uzun uzun sohbet ederek öldü. Ne var ki o bir Sokrates değildi, onun gibi ahlaklı biri değildi. Sürgünden dönebilmek için sıradan bir saray adamına dalkavukluk edecek kadar alçalabilmişti. Bu onun onursuz davranışlarından yalnız bir tanesiydi. Çok zengin ve çok cimriydi, çok bencil ve çok tutarsızdı. Bu arada bir Stoa filozofu sıfatıyla yoksulluğu övmekten geri kalmıyordu. Birçok kitap yazdı. Daha çok Stoa çizgisinde ahlak konularını işledi. Felsefesi son derece yüzeyseldir, o bir Stoa’cı olsa da bir Epiktetos ya da bir Marcus Aurelius değildir.

‘Madde dünyasının dışında bir başka dünya yok’

Seneca kendini bir Stoa’cı olarak görür ve bununla övünürdü, öte yandan Epikuros’un hazcılığına yakın dururdu. Bir Stoa’cı gibi yaşamadı. Bilgi anlayışında da Stoa’nın izleyicisi olmaktan çok seçmeci bir filozof olarak görünür. Onu Stoa’ya yaklaştıran başlıca yapıtı Lucilius’a mektup’dur. Bu yapıt filozofun düşünce olgunluğuna tanıklık eder ve bu yanıyla öbür yapıtlarını gölgeler. Seneca Stoa felsefesinin çizgisini kesin bir tutumla izlemiş olmasa da onun genel bakış açısıyla çok tersleşmemiştir. Lucilius’a mektuplar’da Stoa’nın fizik ve mantık anlayışı üzerine görüşler öne sürdüğü görülür. Seneca da öbür Stoa filozofları gibi madde dünyasının dışında bir başka dünya olmadığı görüşündedir ve böylece Platon’un İdea’lar anlayışıyla kökten tersleşir. Yalnız tek tek şeyler yani maddi nesneler vardır, bunun dışında bir başka varlık alanı ya da bir töz aramak boşunadır. Maddi olmayan şeyler zaman gibi uzam gibi boşluk gibi şeylerdir. Zihin ancak tek tek olguları ya da tek tek şeyleri kavrayabilir. Erdem gibi bilgelik gibi iyilik gibi kavramlar tek tek durumlardan giderek oluşturulmuştur, bunlar da madde dünyasının içinde ele alınmalıdır, İnsan usu Logos’un yani evrensel usun bir parçasıdır.

Luca Giordano’nun 1684 tarihli “The death of Seneca” (Seneca’nın Ölümü) adlı tablosu.

Demek ki bilginin kaynağında madde dünyası vardır, bir başka deyişle biz bilgilerimizi duyu verilerinden elde ederiz. Tümüyle cisimsel olan bir dünyada zihin bilgiyi duyumlardan yalnızca onlardan sağlar: duyu verileri bizi gerçekliğin bilgisine ulaştırır. Bizler dünyanın bir parçası olmakla ve Logos’dan yani evrensel ustan pay almakla, bir başka deyişle gerçekliğin yasalarına uyuyor olmakla evrensel bilgiye yakınız, bununla birlikte ona ulaşabilmek için belli bir çabayı göze almamız gerekir: bizim için her şey apaçık değildir, bize apaçık sunulmuş değildir. Madde dünyasında, dengeli ve kararlı bir dünyada iyi düşünen zihinler bilgi yolunda ilerleyebilirler, umutsuzluğa düşmeden tek tek şeyleri izleyerek ilerleyebilirler. Evrensel us bize kendini çok büyük engeller çıkarmadan ya da aşılmaz sıkıntılar yaratmadan gösterecektir, yeter ki biz bilgi edinme yolunda gerekli isteği ve titizliği gösterebilelim. Burada yükümlülük bireysel bilince yani kişiye düşmektedir.

Böylece Seneca bireyselle evrenseli bir bütünde bir araya getirerek bilgi açısından iyimser bir görüş ortaya koyar. Demek ki Seneca’nın bilgi anlayışı madde temeli üzerinde tek tek şeylerin incelenmesini gerektirir: zihin ancak tek tek şeyleri kavrayabilir. Buna göre mantık nedenselliğin belirleyici olduğu ya da geçerli olduğu fizik dünyayı temel alır. Bu fizik dünyanın dışında başka bir dünya varsaymak olası değildir. Buna göre gerçekliğin dayanağı tekil olandır, ancak amaç tekilde oyalanmak değil tekilden giderek evrensele ulaşabilmektir. Bu açıdan insan dünyasıyla hayvan dünyası arasında bir koşutluk vardır: hayvanlar da bizim gibi duyum alan varlıklardır, ne var ki biz zihin yapımız gereği hayvanlardakinden daha güçlü bir belleğe sahibiz. Bireysel bilinçle başlayan bilgiye yöneliş bireyselin sınırlarını aşarak evrensele uzanır. Dünyada içkin olan ussallıkla tam anlamında bir uyum içinde olmamız gerekir. Evrenin yasalarına ulaşmak böylece olası olacaktır.

Bizim bireysel bilincimiz maddesel olmasaydı maddesel olan bedenimiz üzerinde etkili olamazdı: ancak maddesel olan maddesel olanı devindirebilir. Böylece Seneca’da insan ruhsallığı fizik dünyanın bir etkinliği olarak anlaşılır. Buna göre ruhsallığımız tam anlamında ussaldır. Yaşamın belli bir düzende tutulması da bu ussal ruhsallığın vereceği yargıları gereksinir: usumuz duygu dünyamızın üstünde belirleyici bir güç ortaya koyar. Us açık ve seçik fikirlere ulaşmanın da güvencesidir, bizi yanılgılardan ve bulanıklıklardan korur. Us aynı zamanda ahlaki yaşamın da güvencesidir. Us çocuklarda ve düşünmeye alışık olmayan insanlarda gücül durumda bulunur, etkin kılınmamış bir ussallık da insanı hayvana yaklaştırır. Buna usun kullanılmaması da diyebiliriz usun kötüye kullanılması da diyebiliriz. Bilinç bozulması olarak da görebileceğimiz bu durum çocukluktan başlayarak gelişir, kişinin eğitimi yeterli değilse artarak sürer. Bizim doğal ussallığımız şu ya da bu etki altında bozulmuş ussallığa dönüşme eğilimindedir. Heyecanların ölçüsüz geliştiği ve insanı nereye götüreceği belli olmayan durumlar tehlikeli durumlardır.

Seneca’ya göre ‘bilge kişi’

Ussallığın belirleyiciliğinde kendilerini ortaya koyan değerler ahlak alanını kurarken insanı da bir ödev varlığı olarak etkin kılar. Yetkin insanın birinci görevi evrensel usun izini sürmektir. Doğayı izlemek de diyebiliriz buna. Bilgeliğe giden yol doğayı izlemekten geçer. Bilgeleşmek bir tür tanrılaşmaktır. Gene de insan dünyası acıların dünyasıdır, acıların dünyasında insana engel çıkaran durumlardan biri de zenginliktir. Bilge kişilerin yoksulluğu insana yakışan bir durumdur. Burada bir çelişki yok mu? Yoksul olmak pekçok şeyden yoksun olmak değil mi? O zaman nasıl olacak da bilge kişi bilgeliğin gerektirdiği koşullara ulaşabilecek? Bu biraz da zengin Seneca’nın kendi çelişkisidir. Ne yapmalı o zaman? Zenginliği bir sınırda tutmayı, zengin olma yolunda aşırı istekler göstermemeyi bilmek gerekir. Ne olursa olsun bilge kişiyi bir çeşit tanrı olarak görmek yanlış olmaz, onu tanrılardan ayıran tek koşul ölümlülük koşuludur. Ölümü gözde büyütmemek gerekir. Ölüm evrensel düzenin gereğidir. Bize düşen ona sessizce başeğmektir. Her insan ölüm karşısında az ya da çok tedirgindir. Ölümün gerçek anlamını kavradığımız zaman ona daha olumlu bakabiliriz. Ölüm bir kurtuluştur. Dünyanın bir takım çirkinliklerinden kaçarken tam olarak sığınabileceğimiz bir tek ölüm vardır. Seneca bu noktada intihar kavramını öne çıkarır ve onu över. Nitekim gün gelecek intihar yani ölüm onu da bir tirandan kurtaracaktır, onun ruhunu özgür kılmasına yardımcı olacaktır. O durumda insan doğaya başeğmenin ödülünü almış olacaktır.

Gene de insanın sürekli olarak ölümü düşünmesi ahlaki yaşama engel çıkarır. Bilge kişinin başlıca konusu ahlak olmalıdır. Seneca koşullayıcı ahlaktan yana değildir: ahlak adına yol göstericilikten yönlendiricilikten öğütçülükten kaçınmak gerekir, bu yol hiç izlenmemesi gereken yoldur. Ahlakı gelişigüzel bir düşünce etkinliği olarak görmek yanlış olur. Ahlakın bilgi yönünü önemseyen Seneca ahlak kesinlikle kurama dayandırılmalıdır diye düşünür. Ahlakta bilgi eylemden önce gelmelidir. Ahlak alanı bilgelerin sorumluluğunda olmalıdır. Bu noktada onun çelişki içinde olduğunu görüyoruz. Erdeme ulaşmak için çok bilginin gerekmediğini söyleyen de kendisidir. Demek ki her şeye karşın bilgi önemlidir, bilge kişi toplumun vazgeçilmez insanıdır. Pekiyi, bilge kişinin siyasete girmesi doğru olur mu yakışık alır mı? Genelde Stoa düşüncesi yetkin insanı toplumdan sorumlu görse de toplumsal sorumluluğun zorunlu olarak siyaset alanında yerine getirilmesi gerektiğini düşünmez. Seneca siyaseti önemser, yaşamının inişli çıkışlı gidişine koşut olarak bilgeyi daha çok siyasetin içinde görmek ister: öbür türlüsü yaşadıklarıyla düşündüklerini birbirinden uzak tutmak ya da karşı karşıya getirmek olacaktır. Gene de bilgenin yaşamı aynı zamanda bir siyasetçinin yaşamı olmalıdır gibilerden kesin bir görüş öne sürmek doğru değildir. Yolumuzu çizen biraz da yaşam koşullarıdır yani bir ölçüde raslantılardır bir de eğilimlerimizdir: herkesten aynı davranışı bekleyemeyiz.

Bilge kişinin en önemli yükümlülüğü başkalarına örnek olmaktır. Onun toplumda etkin bir görev yüklenip yüklenmemesi o kadar da önemli değildir. Yaşın ya da sağlık durumunun da bu konuda belirleyici olduğunu, belki en önemli belirleyicinin kişilik yapısı olduğunu söyleyebiliriz. Seneca’nın zenginliğiyle ve Nero’ya yakınlığıyla dikkatleri üzerinde toplamış bir kişi olduğunu biliyoruz. O yaşam koşullarına uygun olarak görüşlerini geliştirirken daha çok gönül zenginliğine önem verdiğini söyleyecektir: ne yoksulluk çok kötü bir şeydir ne zenginlik çok iyi bir şeydir, ancak zenginlik insana bazı olanaklar sağlayışıyla önemli olabilir. Maddi değerleri manevi değerlerle karıştırmamak gerekir. Dolayısıyla zenginlik kendinde bir değer olarak alınmamalıdır. Bilge kişi özgürlüğü iç dünyasında gerçekleştirmeyi başarmış kişidir. Şurada ya da burada olmak, şu durumda ya da bu durumda olmak onun için önemli değildir çünkü o bir dünya insanıdır. Bilge kişinin yurdu her yerdir. Her yerde Roma’da da Korsika’da da aynı hava aynı güneş aynı yıldızlar vardır. İnsan artık yunan sitesindeki insan değildir, koca bir dünyayı kucaklayan Roma’da kimse kendini bir yerin insanı olarak göremez. Romalı bir dünya yurttaşıdır.

Yaşamı ile düşüncesi arasındaki açı

Roma böylece geniş bir alana yayılırken insanların belleğinden eski yurt anlayışını sildi götürdü. Roma o günkü dünyanın neredeyse bütününü kapsıyordu, en uzak topraklar bile Roma’ya başeğmişti, o günkü dünya kuzeyiyle güneyiyle doğusuyla batısıyla Roma’nındı, tüm Akdeniz Roma’nındı. Böylece bu görkemli imparatorluk insanlara az da olsa her yer bizim duygusallığını esinlerken onlara bir ölçüde insani bütünsellik duygusunu da verdi. Romalılık böylece bir ölçüde modern insancılığın ilk izlenimlerini duyuruyordu diyebiliyor muyuz? Ancak koca imparatorluk toplumların gönülle bir araya gelişinin değil kanlı fetihlerin ürünüydü. İnsancılık Seneca’nın doğrudan öne sürdüğü ve savunduğu bir görüş değildi, olsa olsa yavaş yavaş ortaya çıkan ve onun da etkilendiği bir sezişin ya da algılamanın ürünüydü, daha doğrusu genel bir anlayışla ilgiliydi: imparatorluk bilincinden çok yunan düşüncesinin ve sanatının etkileriyle gelişen yetkinleşen incelen zenginleşen latin kültürünün duyurduğu bir özellikti. Bu özellik daha çok Stoa felsefesinde anlatımını buluyordu. Ama insancılık ancak yaşamda ve felsefede bir karşılık bulduğu zaman köklü bir anlam kazanacaktır. Bunun için Ortaçağ’ın geçilmesi yani hıristiyan ahlakının aşılması ve Yeniçağ’ın eşiğine ulaşılması gerekiyordu. Bu da özellikle Rönesans’dan Fransız Devrimi’ne kadar uzanan gelişim süreçleriyle ilgilidir.

Puteoli Pseudo’nun yaptığı Seneca heykeli.

Seneca bir bakıma felsefeyi yaşamının tek gerçek amacı durumuna getirmiş bir filozof diye bilindi, bir bakıma da felsefesinin kurallarıyla yaşamının özelliklerini bağdaştıramayan tutarsız bir kişilik olarak değerlendirildi. İki görüşü de yabana atmamak gerekir. Felsefenin dışında oldukça devingen bir yaşamı vardı Seneca’nın ama bu onu köklü düşünce arayışlarından uzaklaştırmadı. Siyasal yaşamı hem bir başarıdır hem de bir fiyaskodur. Seneca düşünce alanıyla siyaset alanını bağdaştırmanın zorluğunu yaşadı diyebiliriz. Düşüncelerini tam olarak Stoa’ya uyduramadığı gibi yaşamıyla o düşünceye iyiden iyiye aykırı düştü. Stoa’cı intiharı bir gereklilik olarak benimsese de gereklilikler içinde siyasetin buyruklarına uyarak kendini öldürmek elbette yoktur. Stoa’cı yalnız kendi bilincinin sözünü dinleyen adamdır, birinin kararıyla intihar edebilecek adam değildir. Ne olursa olsun Stoa felsefesini daha yüzeysel bir anlayışla ve biraz da kendi yaşam koşullarına göre yorumlamış olsa da, bu felsefeyi iki büyük izdaşı gibi yani Epiktetos ve Marcus Aurelius gibi köklü bir biçimde ele almış olmasa da Seneca her zaman bu felsefenin önemli kişilerinden biri olarak anıldı.

Seneca’nın felsefe konusunda görüşleri

“Yazgı diye bir şey varsa felsefe ne işe yarar? Böyle diyebilirler. Yöneten bir tanrı varsa felsefe ne işe yarar? Yöneten talihse bizi, felsefe ne işe yarar? Belirlenmiş olan değiştirilemez olandır ve belirlenmemişe karşı da önceden herhangi bir şey yapılamaz. Tanrı benim kararımdan önceyse, bana ne yapacağımı bildirdiyse ya da talih bana verebileceğim bir karar bırakmadıysa? Bu varsayımlar ne olursa olsun Lucilius, hatta onların tümü doğru da olsa felsefeyle uğraşmaktan geri kalmamalıyız. Yazgılar bize acımasız yasalarını dayatabilirler, egemen bir tanrı evrende her şeyi düzenlemiş olabilir, talih insani şeylere bir itki verebilir ve bu şeyleri yasaların dışında bir o yana bir bu yana çekebilir, gene de her durumda bizi kurtaracak olan felsefedir. Odur bizim tanrıya ve yazgıya onurla bağlanmamızı sağlayacak olan, odur bize tanrıyla birleşmeyi ve talihe katlanmayı öğretecek olan.”

Lucilius’a mektup’dan

“Benden istediğin şeyi yapacağım, felsefeyi parçalarına ayıracağım, ancak onu parça parça edecek değilim. Onu bölmek demek onu kıymak demek değildir ve büyük olanı küçük olandan ayırmak da kolay değildir. Halkı boylara orduyu bölüklere ayırırlar. Belli ölçüde artış gösteren her şey bölündü mü daha kolay anlaşılır, ancak bu bölümler az önce dediğim gibi ne çok sayıda ne de çok küçük olmalıdır. Aşırı derecede bölmek bütünü bölmeden bırakmak kadar uygunsuz bir iştir. Unufak edilmiş bir nesnede karışıklıktan başka bir şey bulunmaz. Senin isteğini yerine getirerek felsefeyle bilgelik arasındaki ayrımı anlatacağım. Bilgelik insan ruhunun yetkinliğiyle gelen iyiliktir. Felsefeyse bilgelikle ilgili haz ve arayıştır. Birincisi ikincinin ulaştığı amacı gösterir. Felsefe teriminin kökeni bellidir. Adın kendisi de gösteriyor bunu. Bazıları bilgeliği tanrısal ve insani şeylerin bilgisi diye tanımladılar. Bazıları da bilgelik tanrısal ve insani şeyleri ve onların nedenlerini tanımaktan başka bir şey değildir dediler. Bu birleştirme bana yüzeysel görünüyor, çünkü tanrısal ve insani şeylerin nedenleri tanrısal şeylerin içindedir. Bunun gibi felsefe de çeşitli filozoflarca çok çeşitli biçimlerde tanımlandı. Kimileri onun erdem hazzı olduğunu söylediler, kimileri de iç gelişimin hazzı dediler ona. Kimileri için de o doğrudan doğruya usla ilgili araştırmaydı. Şu noktada hemen herkes anlaşmış gibidir: felsefeyle bilgelik arasında bir ayrım vardır. Çünkü araştırılanla araştıran arasında bir özdeşlik bulunması olası değildir. (..)

Bazı Stoa’cılara göre felsefe erdem hazzıdır ve erdem de araştırılan şeydir, felsefe erdemin etkenidir, bu iki şey birbirinden ayrılmaz diye düşündüler. Çünkü erdem olmadan felsefe olmaz, felsefe olmadan da erdem olmaz. Felsefe erdem hazzıdır, onun aracı da erdemin kendisidir. Çünkü erdem kendisine yönelen haz olmadan olamaz, erdem hazzı da felsefeyi gerektirir. (..) Felsefeyle erdem arasında çözülmez bir bağ vardır. Yazarların çoğu ve en büyükleri ahlak fizik ve mantık olmak üzere üçe ayırdılar. Birincisi ruhu düzenliyor. İkincisi doğayı inceliyor. Üçüncüsü sözcüklerin anlamını, onların düzenlerini ve usavurmalarını ele alıyor, yanlışın istemeden doğru yerine alınmamasını sağlıyor.(..) Bazı Peripatos’çular ona bir dördüncüyü yani siyaseti eklediler, çünkü diyorlardı siyaset özel bir donanımı gerektiriyor ve siyasetin çok iyi tanımlanmış ayrı bir alanı vardır. Bazıları da bu bölümlere malı mülkü yönetme bilimi olarak iktisadı ekliyor. Bazıları da yaşam türlerini ayrıca incelediler. Ancak bunlardan biri bile yoktur ki ahlakta karşılığını bulmasın.

Epikuros’çular felsefede fizik ve ahlak olmak üzere iki bölüm olduğunu düşündüler. Mantığı ortadan kaldırdılar. Daha sonra tutarsızlıklara çözüm getirebilmek için, gerçekliğin görünümü altında gizlenen yanlıştan kaçınabilmek için onlar da “yargı ve kural üzerine” diye bir bölüm eklediler, bu da mantığın bir başka adıydı, ama bu bölümü fiziğin bir parçası olarak düşündüler. Kyrene’liler fiziği ve mantığı kaldırdılar, ahlakla yetindiler, ama onlar da kaldırdıklarını yeniden koydular. Ahlakı beş bölüme ayırdılar: birincisi araştırılacak olanı ve kaçınılacak olanı ele alıyor, öbürü tutkuları ele alıyor, üçüncüsü eylemi ele alıyor, dördüncüsü nedenleri ele alıyor, beşincisi kanıtları ele alıyor. Ama nedenler fiziğin bir parçasıdır, kanıtlar mantığın bir parçasıdır, eylem ahlakın bir parçasıdır. Keos’lu Ariston fiziğin ve mantığın yüzeysel olmakla kalmadığını aynı zamanda zararlı olduğunu söyler. Tek varsaydığı bölüm olan ahlakı da iyice daraltır: kuralları inceleyen bölümü kaldırmıştır, gerekçe de bu bölümün felsefeyle değil pedagojiyle ilgili olmasıdır, felsefe insan türü için pedagojiden ayrı bir şeymiş gibi.

Bu durumda mademki felsefe üç bölümden oluşmaktadır, ahlakı ele almakla işe başlayalım. Ahlak da kendi içinde üç bölüme ayrılır: birincisi herkeste bulunduğu varsayılan şeyin kuramsal araştırmasıdır, her şeye kendi değerinin verilmesidir ve bu çok önemlidir. Şeylerin değerini belirlemekten daha gerekli ne olabilir? İkinci bölüm eylemleri ele alır, üçüncüsü atılımı ele alır. Asıl önemli olan gerçekte her şeyin değerini belirlemektir. İkinci nokta düzenli ve ölçülü bir atılımla şeylere yönelmektir. Üçüncüsü atılımını ve eylemini uyumlu kılmaktır, bütün eylemlerinde kendiyle uyumlu kalabilmek için. Bu üç noktadan biri gözden kaçırıldığında öbürleri dağılacaktır.(..) Fizik de ikiye ayrılır: cisimsel şeylerin fiziği ve cisimsel olmayan şeylerin fiziği. Bu iki noktadan herbiri de deyim yerindeyse derecelere ayrılır.(..) Şimdi mantığı bölümlemek kalıyor bana. Her söylem soranla sorgulanan arasında sürekli ya da kesintilidir. İkinciyi diyalektik ve birinciyi belagat diye adlandırmak gerekir. Belagat sözcüklerle, fikirlerle ve tasarımla ilgilidir. Diyalektik de ikiye ayrılır: sözcükler ve belirlenen şey, bir başka deyişle açıklanan gerçeklikler ve onları belirlemeye yarayan sözcükler. Bundan sonra birinci için de ikinci için de bir ikincil bölümlemeler sonsuzluğu vardır.”

Lucilius’a mektup’dan