Ana sayfa 135. Sayı Montesquieu: Aydınlanmanın öncü kişisi

Montesquieu: Aydınlanmanın öncü kişisi

262
PAYLAŞ

Montesquieu Voltaire kadar dışadönük değildi, dünya karşısında onun kadar heyecanlı istekli ve atılgan değildi ama toprağa ondan çok daha sağlam basıyordu. Montesquieu’nün çizdiği ağırbaşlı tabloda iyi bir hukuk adamı olmasının etkisi vardır. Voltaire’in zaman zaman felsefi bir derinlikte görünen hafif ya da yüzeysel şeyler anlattığı dönemde Montesquieu üç yapıtıyla düşünce dünyasına ağırlığını koymuştu. “Yasaların ruhu” bir başyapıttır.

Usumla kolayca bağışlayabildiğim için tiksinmeyi bilmiyorum. Bana öyle geliyor ki kin acı veren bir şeydir.
Montesquieu

Bazı yazarlar yapıtlarıyla ve yaşamlarıyla insanların gözüne pırıltılı görünür, bazı yazarlar da tersine ne kadar etkili ve ne kadar önemli olurlarsa olsunlar biraz sönük kalırlar. Aydınlanmanın ilk büyük adı Montesquieu de fotoğrafta biraz geride durmuş gibidir. Aydınlanmanın birinci döneminin iki büyük yazarından biridir ve birincisidir o, Aydınlanma’nın ilk zamanları için Montesquieu ve Voltaire adları belirleyicidir. Voltaire Montesquieu’den yanızca beş yaş daha gençtir. Voltaire oldukça dalgalı yaşamında felsefi derinliği pek olmayan dağınık bir edebiyatçı görünümü verirken Montesquieu doğa bilimleriyle fizikle hekimlikle tarihle yakından ilgilenen dengeli bir bilimadamı görünümü verir. Montesquieu elbette Voltaire’den çok daha derin bir düşünürdü ama gününde epeyce ilgi uyandırmış olsa da sonraları onun kadar ilgi uyandırmadı. Bugün Voltaire diye birinin varlığından habersiz çok az insan vardır. Montesquieu’nün yaşamı Voltaire’inki kadar renkli ve gürültülü olmadı. İki düşünür de epeyce uzun yaşadılar, seksen beşi buldular hatta geçtiler. Montesquieu Voltaire kadar dışadönük değildi, dünya karşısında onun kadar heyecanlı istekli ve atılgan değildi ama toprağa ondan çok daha sağlam basıyordu. Montesquieu’nün çizdiği ağırbaşlı tabloda iyi bir hukuk adamı olmasının etkisi elbette vardır diye düşünenler haklı olmalılar. Voltaire’in zaman zaman felsefi bir derinlikte görünen hafif ya da yüzeysel şeyler anlattığı dönemde Montesquieu üç yapıtıyla düşünce dünyasına ağırlığını koymuştu. Siyaset felsefesinin tarihine yakından bakanlar bu alanda Montesquieu adının en üstlerde yer aldığını göreceklerdir.

Montesquieu ve Voltaire’in büstleri. Voltaire’in zaman zaman felsefi bir derinlikte görünen hafif ya da yüzeysel şeyler anlattığı dönemde Montesquieu üç yapıtıyla düşünce dünyasına ağırlığını koymuştu.

Kurumsal bir özgürlük

Montesquieu zamanının kurumlarını alabildiğine eleştirirken özgürlük kavramını siyaset kurumlarının varlığına bağladı, gelişigüzel bir özgürlüğü değil kurumlar temelinde gerçekleştirilecek bir özgürlüğü savundu. Bunun için de sağlam bir yasa düzeninin varlığı kaçınılmaz olacaktı. Düşünür yasa düzenini şeylerin doğasına bağlı bir düzem olarak görüyordu: insanın yasaları doğanın yasaları üzerine kurulmalıydı. Ona göre dünyada olan biteni kör bir raslantının yaratmış olduğu fikri saçmaydı: düşünen varlıkları kör bir yazgının belirlediğini düşünmek akılsızca bir işti. “Dünyada gördüğümüz sonuçları kör bir yazgı yarattı diyenler saçmalıyor, zeki varlıkları kör bir yazgının yaratması ne büyük bir saçmalıktır.” Montesquieu toplum için sağlam bir yasa düzeni öngörürken insanların da erdemli olmalarını, bunun için sağlam bir düşünce etkinliği içinde olmalarını gerekli görür. Her insan gelişigüzel düşünmenin ötesine geçebildiği zaman insandır. İyi düşünmenin bir takım belirleyici koşulları olmalıdır. En önemli sorun insanlarının öncelikle kendileriyle ilgili önyargılarından tam olarak kurtulabilmeleri sorunudur: “İnsanların önyargılarını giderebilseydim kendimi ölümlülerin en mutlusu sayacaktım. Burada önyargı dediğim şey insanların şeyler üzerine bilmedikleri değil kendileriyle ilgili olarak bilmedikleridir. Herkese yönelik sevgiyi içeren bu genel erdemi insan insanları eğitmeye çalışırken yaşayabilir. İnsan denen bu bükülgen varlık toplumda başkalarının düşüncelerine ve izlenimlerine uyarken aynı zamanda kendisine gösterildiğinde kendi doğasını tanıyabilir ve kendisinden kaçırıldığında da duygularına kadar onu yitirebilir.”

Gerçek bir bilge

Montesquieu gerçek bir bilgedir. Bir stoa filozofu gibi son derece dingin ve kendine egemen bir olgun insan görünümü çizer. Bununla birlikte dünyaya arkasını dönmüş değildir. Yalın ve pırıltısız bir yaşamı vardır. Başkalarına adanmış bir yaşamdır bu. Onun bir yanı da Epikuros’çudur: dünyanın hazlarına önem verir. Ama onun için en büyük haz bilgelik hazzıdır. Yayımlanmamış yazıları arasında şu satırlara raslarız: “Sabahları gizli bir sevinçle uyanıyorum, ışığı bir çeşit hayranlıkla karşılıyorum. Günün tüm kalanında çok iyiyim. Geceyi hiç uyanmadan geçiriyorum, akşam yatağa gittiğimde bir tür gevşeklik beni düşüncelere dalmaktan engelliyor. Gençliğimde beni sevdiklerine inandığım kadınlara bağlanırken çok mutluydum. Bu inancımı yitirdikten sonra onlardan birdenbire koptum. Yaşamın iğrençliklerine karşı benim için en iyi ilaç inceleme yapmaktır, bir saatlik bir okuma bende üzüntü bırakmaz. Doğal olarak yurdumun iyiliği ve onuru için tutkuluydum, görkem denen şey içinse pek tutkum yoktu, halkın yararına olan bazı kurallar koyulduğunda her zaman örtülü bir sevinç duyuyordum.”

Montesquieu öncelikle inançlı bir insancıdır, öncelikle toplum yaşamıyla ilgilenir, insan için yararlı olanı araştırır. Onun için yarar genelin yararıdır, bütün toplumun ve giderek bütün bir insanlığın yararıdır: bana ve aileme yararlı olan bir şey ülkeme yararlı olmayabilir diye düşünür: “Yabancı ülkelere yolculuk yaptığımda onlara kendi ülkeme bağlanır gibi bağlandım, onların yazgısına katıldım, onların esenlikli bir durumda olmalarını diledim. Benim için yararlı ve ailem için zararlı olduğunu bildiğim şeyleri kafamdan atacaktım. Ailem için yararlı olduğunu ama yurdum için yararlı olmadığını bildiğim şeyleri unutmaya çalışacaktım. Yurdum için yararlı olduğunu ve Avrupa için zararlı olduğunu bildiğim şeyleri ya da Avrupa için yararlı ama insan türü için zararlı olduğunu bildiğim şeyleri bir cinayet gibi görecektim. İnsan her yerde, kendi yurdunda da doğru olmalıdır. Her yurttaş yurdu için ölmek zorundadır; kimse yurdu için yalan söylemek zorunda değildir. Yurdumda ne ödenekler ne onurlar ne de ayrıcalıklar bekledim, soluduğum havayla ödüllendirilmiş olmak bana bol bol yetti, yalnızca onun bozulmamasını istedim. Duygulanmadan gözlerimden yaşlar akıttığım olmadı.”

Montesquieu’nün doğduğu ve bilimsel çalışmalarının çoğunu gerçekleştirdiği Brede Şatosu.

Kısa yaşam öyküsü

Montesquieu baronu Charles-Louis de Secondat 1689’da Bordeaux’nun güneyindeki Brède şatosunda doğdu. Feodal dönemden kalma bir şatoydu bu. Charles-Louis de Secondat sonradan soylu olmuş bir ailenin çocuğuydu. Bordeaux’da hukuk okudu. 1708’de avukat oldu. 1714’de yani yirmi yedi yaşında Bordeaux parlamentosunda yargıtay başkanı oldu: Bordeaux parlamentosunda görev yapan amcası Montesquieu baronu ona görevini ve unvanını vermişti.  Montesquieu bu gibi resmi işlere pek meraklı değildi, ne var ki bu görevi ona bilimsel çalışmalarını sürdürme ve derinleştirme olanağı verdi. 1721’de yayımlanan Les lettres persanes (İran mektupları) büyük ilgi görünce Montesquieu görevini bir başkasına devretti ve Paris’e yerleşti. Üç yıl boyunca Avrupa’da yolculuklar yaptı, Avusturya’ya Macaristan’a İtalya’ya Hollanda’ya İngiltere’ye gitti. 1727’de Fransız Akademisi’ne seçildi. Daha sonra kendini bilimsel çalışmalarına vermek için çok sevdiği Brède şatosuna çekildi, zaman zaman Paris’e gidişlerini saymazsak oradan hiç ayrılmadı. Çalışmaktan yorgun düşmüştü ve gözleri hemen hiç görmüyordu. Aydınlanmanın büyük adı ve siyaset biliminin kurucusu Montesquieu, hukukçu yanıyla usçu, bilimadamı yanıyla belirlenimci, düşünür yanıyla maddeci Montesquieu 1755’de Paris’de yaşama gözlerini kapadı. O çokyönlü bir bilimadamıydı, bir yandan doğa bilimlerine yönelirken bir yandan da toplumsal yaşamın koşullarını inceledi. Bu incelemeleri onda özgürlüğün insan için ne kadar önemli olduğu duygusunu pekiştirdi. Özgürlük ona göre öncelikle siyasal düzeneğin sağlayabileceği bir yetkinlikti. Öte yandan sağlıklı bir toplum düzeni ancak yasalarla sağlanabilirdi. Onun bu görüşleri değişik biçimlerde üç kitabında açıklığa kavuşur. İran mektupları’ndan başka iki önemli yapıtı daha vardır:  1734’de yayımlanan Considérations sur les causes de la grandeur des Romains et de leur décadence’da (Romalıların büyüklüklerinin ve çöküşlerinin nedenleri üzerine belirlemeler) ve 1748’de yayımlanan olan L’esprit des lois’da (Yasaların ruhu).

Yasaların Ruhu, Montesquieu’nün başyapıtıdır.

Yasaların ruhu

Yasaların ruhu yalnız Aydınlanma döneminin değil bütün zamanların temel siyaset incelemesidir dersek abartılı bir görüş öne sürmüş olmayız. 17. ve 18. yüzyıllar aydın insanlar arasında baskıcı mutlakyönetimlere karşı yasa fikrinin öne çıktığı yüzyıllardır. Montesquieu’ye göre ancak yasa düzeninin egemen olduğu bir toplum güçlü olabilirdi. Onun bu görüşü demek ki henüz demokrasi fikrinin köklü bir biçimde yaşama geçmediği hatta enine boyuna konuşulmadığı bir zamanda ortak bir anlayışı dile getirir. Bu görüş hemen tüm aydınlanma düşünürlerinin de ortak görüşü olmuştur. Montesquieu “yasa” kavramını son derece gerçekçi bir anlayışla ele alır ve şöyle der: “Yasalar uygulanacakları halka öylesine uygun olmalıdır ki bir toplumun yasalarının bir başka topluma uyabilmesi ancak büyük bir raslantıyla olmalıdır.” Buna göre bir toplumun yasaları bir başka topluma rahatça uygulanabilen genelgeçer formüller olamazlar, bununla birlikte onlar değişmezlikleriyle belirgindirler: “Düşünce dünyasının da fiziksel dünya gibi iyi yönetilmesi gerekir. Çünkü düşünce dünyasının yasaları da doğaları gereği değişmez yasalardır, düşünce dünyası bu yasaları fiziksel dünyanın kendi yasalarını izlediği gibi sürekli izlemese de.” Buna göre yasalar güçlerini doğanın belirleyici gücünden alırlar diyebiliriz.  Elbette doğanın yasalarıyla insanın yasalarını aynı şey saymak olası değildir. Ne var ki insan yaşamı doğrudan doğruya doğanın koşullarınca belirlenmiştir, dolayısıyla bizim yasalarımız gelişigüzel saptanmış formüller olamazlar, onlar doğanın yolgöstericiliğinde oluşturulmuş olan ya da oluşturulması gereken kurallardır. İnsanla ilgili bir tasarım ortaya koyarken doğanın sesini dinlemek gerekir.“Ben ilkelerimi önyargılardan çıkarmadım, şeylerin doğasından çıkardım” der Montesquieu. “En yaygın anlamında yasalar şeylerin doğasından gelen zorunlu ilişkilerdir ve bu anlamda tüm varlıkların yasaları vardır.”

Montesquieu de dönemin öbür filozofları gibi toplumların nasıl yönetildiği ve nasıl yönetilmesi gerektiği konusunda enine boyuna düşünmüştür. O üç yönetim biçimi belirledi, bunlar zorbalık, mutlakyönetim ve demokrasiydi. Zorbalık Doğu’nun büyük ülkelerine uygun düşerdi, mutlakyönetim Fransa için en iyi yönetim biçimiydi, demokrasi küçük ülkelere uygundu. Montesquieu’nün dönemi Avrupalı aydınların ülkeleri için henüz mutlakyönetim dışında başka yönetim biçimi düşünmedikleri, katı anlamda belirleyici mutlakyönetim fikrine karşı dizginlenmiş ya da yasalarla ılımlılaştırılmış bir mutlakyönetimden yana oldukları bir dönemdi. En büyük sorun yönetimde zorbalığın nasıl aşılabileceği sorunuydu. Montesquieu yayımlanmamış yazılarında bir yerde zorba yönetimler için şunları söyler: “Özgürlük başka iyilikler getiren bir iyiliktir. Arı özgürlük bir toplumsal durum olmaktan önce bir felsefi durumdur. Evrendeki hemen hemen tüm halkların çok sevdikleri özgürlükten böylesine uzaklaşmış olduğunu görenler buna şaşmamalılar. Zorba yönetim, deyim yerindeyse, açıkça kendini ortaya koyar ve kendini kendi başına oluşturur. Ilımlı bir yönetim oluşturabilmek için güçleri birleştirmek, güçleri yatıştırmak, güçleri etkin kılmak ve düzenlemek gerekir. Siyasette bu özgürlük sözcüğünün anlamı söylevcilerin ve şairlerin ona yakıştırdığı anlamdan çok uzaktır. Bu sözcük yalnızca bir ilişkiyi anlatır ve çeşitli yönetim biçimlerini belirlemeye yaramaz, çünkü halk yönetimi yoksul ve yoksun insanların özgürlüğüyken zengin ve güçlü kişilerin köleliğidir, mutlakyönetim büyüklerin özgürlüğü ve küçüklerin köleliğidir. Çok iyi düzenlenmiş bir mutlakyönetimde uyruklar büyük bir ağın içindeki balıklar gibidirler, özgür olduklarını sanırlar ama yakalanmışlardır. Zorba devletlerde dinginlik barış demek değildir, bu dinginlik düşmanın işgale hazırlandığı kentlerdeki sessizliğe benzer.”

Montesquieu’ye göre ancak yasa düzeninin egemen olduğu bir toplum güçlü olabilirdi.

Yasaların ruhu siyaset felsefesinde çok ayrı bir yer tutar, bu kitap onun ve tüm siyaset bilimcilerin temel kitabıdır. Montesquieu bu kitaba 1734’den 1748’e kadar tam on dört yıl emek verdi. Bu yapıtında yazar her ne kadar ılımlılaştırılmış bir mutlakyönetimi savunur gibi olsa da cumhuriyetle mutlakyönetim arasında kalmış gibidir. O zamanlar Avrupalı aydın insanların mutlakyönetimden başka bir yönetim düşünemeseler de açık açık cumhuriyet diyemedikleri zamanlardır. Bu bir çekiniklikten çok yeni bir düzen düşünmenin zorluğuyla ilgili olmalıdır. Bir iki arada kalmışlık sözkonusu gibidir ama ayaklar henüz mutlakyönetim toprağına basmaktadır. Geçiş dönemleri sönmekte olan değerlerle parlamakta olan değerlerin yan yana hatta iç içe bulunduğu ve kolayca birbirine karıştırıldığı dönemlerdir. Giderilmesi gerekenin yerine ne koyulabilirdi? O dönem bir geçiş dönemiydi. Zorbalığı bir türlü elden bırakmayan ama artık toplumun bütününe zarar vermekte olan yönetimlerden nereye çıkılabilirdi, o bir yana daha başka bir yere çıkılacaksa bu çıkışın koşulları neler olabilirdi… Ilımlılaştırılmış yani yasalarla denetlenen bir mutlakyönetim düzeni o günün koşularında düşünenlere daha uygun görünüyordu. Oysa uzun yüzyıllar boyu egemenliğini Tanrı adına sürdürmüş ve feodal değerlerin yıkılmasına ve burjuva değerlerinin yerleşmesine büyük ölçüde hizmet etmiş olan mutlakyönetimler bir süredir dipten sallanıyordu.

İran mektupları

İran mektupları öbürleri yanında biraz hafif kalıyordu ama o zaman insanlar onunla çok ilgilendiler, yazarının Bordeaux parlamentosunda görevli olduğu anlaşılınca ilgi daha da arttı. Kitap 1721’de çıkar çıkmaz kapışıldı: halkın söyleyemediklerini Montesquieu İranlılara söyletiyordu. 17. yüzyıldan sonra Avrupalılar Doğu’ya ilgi duydular. Asya’nın değerleri moda olmuştu. Doğu Batılılar için bilinmezliklerle dolu bir masal dünyasıydı, bin bir gece anlatılabilecek masalların dünyasıydı. Doğu’yla Batı karşıtlığı insanları hayrete düşürüyordu ve biraz da abartılıyordu. Aynı dünyada sanki iki ayrı dünya olmak hem şaşkınlık verici hem düşündürücüydü. Özellikle Batı insanının ilgisini çeken de İran’dı, özellikle Zerdüşt dini Batı’nın aydın insanlarına heyecan veriyordu. Montesquieu de bu ilgiden yararlanarak Doğu’yu gösterip Batı’yı ve daha çok Fransa’yı, özellikle de ülkesinin krallıktan başlayarak bütün kurumlarını eleştirmek istedi. Kısacası İran bahaneydi. Anlatılanlar daha çok Fransa sarayındaki ayak oyunlarını düşündürüyordu, iyiden iyiye çökmüş bir soyluluğun basitliklerini ve bayağılıklarını düşündürüyordu. Bununla birlikte kitapta toplumun değerleri derinden ele alınıp eleştirilmiyor, yalnızca göze batan bir takım konular üzerinde duruluyordu. Öte yandan Montesquieu bu kitabında bir ahlakçı tutumu almayı da düşünmemiştir. O olan biteni kavramaya daha çok bir siyaset adamı olarak yönelir. Gene de İran mektupları bir eleştiri kitabıdır, eleştiriden parababaları ve saray adamları kadar Louis XIV de payını almıştır. Kitapta mutlakyönetimin nasıl bozulduğu ve zorbalığa nasıl dönüştüğü konusunda ilginç belirlemeler vardır.

Montesquieu, İran Mektupları adlı eserinde halkın söyleyemediklerini İranlılara söyletiyordu.

Konu basittir: İranlı Usbeck düşmanlarından kaçmak için dostu Rica’yla Paris’e gider. Bu iki arkadaş İran’da kalan dostlarına ve yakınlarına mektuplar yazarlar, onlardan mektuplar alırlar. Amaç az önce de belirttiğimiz gibi iki İranlıyı anlatmak değil onların gözünden Batı’yı ya da Fransa’yı anlatmaktır. Bunun için Montesquieu son derece ciddi görünmeye çalışan alaylı bir dil kullanır. Konu Fransa’ya ayağı düşmüş iki insanın saflıkları ve şaşkınlıklarıdır, biraz abartılı görünen gariplikleridir ama asıl amaç doğrudan doğruya bir uygarlığın garipliklerini bir mizahçı inceliğiyle ortaya koymaktır. Evet bu iki kişi bu değişik dünyada olmadık şeyler görürler, hop oturup hop kalkarlar. Gülünçlü olaylarla örülmüş olan yapıtta ruhsal derinlik aramak boşunadır. Ne olursa olsun bu sayfalarda şakacı bir Montesquieu vardır.

Kitap bir yandan çok tutuldu bir yandan da ağır eleştirilere uğradı. Böyle bir kitabın hele o dönemde eleştirilere uğramaması olası değildi. Örneğin İranlının kralda bulduğu çelişkiler kimilerinin ya da daha doğrusu kralcıların öfkesini uyandıracak niteliktedir: on yedi yaşında bir bakanı ve seksen yaşında bir sevgilisi olan krala yöneltilmiş eleştiri en azından saray çevresini çılgına çevirecektir: “Fransa kralı yaşlıdır. Bizim tarihimizde bu kadar uzun saltanat sürmüş tek bir mutlakyönetici örneği yoktur. Kendine başeğdirme konusunda onun çok büyük bir yeteneği olduğu söylenir: ailesini, saray çevresini, devletini aynı dehayla yönetir. Onunla ilgili olarak çok zaman söyledikleri gibi, Türklerin yönetimi de bizim ulu sultanımızın yönetimi de içinde dünyanın bütün yönetimleri ona parmak ısırmaktadır, o doğulu siyaseti uygulamakta böylesine beceriklidir. Onun kişilik yapısını araştırdım ve ne yapsam çözemeyeceğim çelişkilerle karşılaştım. Örneğin, on yedi yaşında bir bakanı var, seksen yaşında bir metresi var. Dinini seviyor ama ona gerektiğinde uymalı diyenlere rahat davranıyor. Kentlerin gürültüsünden kaçtığı ve insanlarla çok az görüştüğü halde sabahtan akşama kadar kendinden sözettirmekle uğraşıyor, ganimetleri ve zaferleri sevdiği halde birliklerinin başında iyi bir general görmekten korkuyor, elinden gelse onu bu korkuyla düşman ordularının başına gönderecek duruma düşüyor.”

Montesquieu’nün Romalıların büyüklüklerinin ve düşüşlerinin nedenleri üzerine belirlemeler adlı yapıtında Eskiçağ’ın ve özellikle Roma’nın düşünce yaşamına ve ahlakına hayranlığı öne çıkar.

İran mektupları’nda epeyce ağır sayılabilecek eleştiriler vardır. Örneğin şu satırların kralcıları hatta o zamanın koşullarında sıradan yurttaşları iyiden iyiye kızdırması doğaldır: “Fransa kralı (Louis XIV) Avrupa’nın en güçlü prensidir. Onun komşusu İspanya kralı gibi altın madenleri olmadı; ama ondan daha zengindir, çünkü uyruklarının kendini beğenmişliğinden madenlerin en bitmez tükenmezini elde eder. Onun büyük savaşlara girdiği, büyük savaşları sürdürdüğü görüldü, onun payelerinden başka satacak bir şeyi yoktu, insan gururunun gücüyle birliklerinin harcamaları ödendi, görev alanları donatıldı, filoları sağlamlandı. Çünkü bu kral büyük bir büyücüdür: gücünü uyruklarının ruhları üzerinde bile kullandı, onları kendi istediği yönde düşündürdü. Hazinesinde bir milyon ekü varsa, iki milyon eküye gereksinimi varsa, onları bir ekünün iki ekü değerinde olduğuna inandırması gerekir, onlar da ona inanırlar. Güç bir savaşı sürdürmesi gerektiğinde, parası yoksa onların kafasına bir parça kağıdın para olduğunu sokmaktan başka yapacağı bir şey yoktur, onlar da buna şıp diye inanırlar. İnandırmakta o kadar ileriye gider ki onların bir dokunmayla her türlü hastalığını iyileştirir, ruhlar üzerinde işte böylesine bir gücü ve kuvveti vardır. Bu prensle ilgili söylediklerim seni şaşkınlığa düşürmesin, ondan daha güçlü bir başka büyücü daha var, kendi ruhu üzerinde de başkalarının ruhu üzerinde de ondan daha az etkili değil. Bu büyücüye papa diyorlar. Gün oluyor insanları üçün bir olduğuna inandırıyor, gün oluyor insanları yedikleri ekmeğin ekmek olmadığına inandırıyor, içilen şarabın şarap olmadığına inandırıyor, daha neler de neler.”

Roma ve Romalılar

Montesquieu’nün Romalıların büyüklüklerinin ve düşüşlerinin nedenleri üzerine belirlemeler adlı yapıtı tam tersine tepeden tırnağa ciddi bir kitaptır. Bu kitapta yazarın Eskiçağ’ın ve özellikle Roma’nın düşünce yaşamına ve ahlakına hayranlığı öne çıkar. Dağınık ve sorunlu bir yönetim altında örneğin Stoa felsefesi gibi büyük bir insan başarısının gerçekleşmesi yazara olağanüstü bir oluşum gibi görünür. Belli ki pagan dünyasında hıristiyan dünyasına göre çok daha insani eğilimler vardır. Bu anlayış içinde Montesquieu’nün Roma’ya gerçek anlamda eleştirici bir gözle baktığı söylenemez. Bununla birlikte onun olumsuz yanlarını da konu edinmekten geri kalmaz. Montesquieu’nün anlattıkları eski tarihçilerin belirlemelerini aşamamıştır. Örneğin Montesquieu Romalılarla ilgili olarak şunları söyler: “İmparatorların bu korkunç zorbalığı Romalıların genel kavrayışından geliyordu. Onlar birden keyfi bir yönetimin pençesine düştüler, egemen olmakla köle olmak arasında bir geçiş dönemi hemen hemen hiç olmadı, bu geçişe yumuşak göreneklerle hazırlanma olanağı bulamadılar; yırtıcı özyapıları olduğu gibi kaldı, kendileri yenik düşmüş düşmanlarına nasıl davranıyorlarsa aynı davranışı buldular ve aynı düzeyde yönetildiler. Roma’ya giren Sulla Atina’ya giren Sulla’dan başka biri değildi, insanlar için aynı hukuku uyguladı. Duyarsızca başeğen devletlerde yasalar yetersizse onlar o zaman görenekle yönetilirler. Durmadan gladyatör güreşlerini izlemek Romalıları aşırı yırtıcı kılıyordu: Claudius’un bu çeşit gösterileri izleme tutkusuyla kan dökmeye daha da eğilimli duruma geldiği görüldü: gerçekte yumuşak bir yapısı olan ve birçok defa acımasız davranmış olan bu imparator örneği bize şunu gösterir: o zamanın eğitimi bizim eğitimimize benzemiyordu. Çocuklarının ve kölelerinin kişiliğinde insan doğasıyla oynamaya alışmış olan Romalılar bizim insancılık dediğimiz erdemin ne olduğunu bilmezlerdi.”

Onun Romalılarla ilgili şu görüşleri de ilginçtir: “Pleb diye adlandırılan Roma halkı en kötü imparatorlardan bile nefret etmiyordu. Gücünü yitirdikten ve artık savaşlarla ilgilenmez olduktan sonra bu halk tüm halkların en bayağısı oldu. Ticareti ve sanatları bu halk yalnız kölelerle ilgili şeyler olarak görüyordu. Ona yapılan buğday yardımı onu topraktan koparıyordu. Oyunlara ve gösterilere alıştılar. Sözü dinlenecek tribunus’lar kalmayınca, seçilecek yüksek görevliler de kalmayınca, boş şeyler bu halk için kaçınılmaz şeyler oldu, aylaklığı bu boş şeylere olan bağlılığını artırdı. Caligula, Nero, Commodius, Caracalla halkın bu çılgınlığına bakıp üzülüyorlardı, çünkü onlar da halkın sevdiği şeyi korka korka da olsa seviyorlardı ve tüm iktidarlarıyla hatta tüm kişilikleriyle bu zevklere katılıyorlardı, bu yüzden imparatorluğun zenginliklerini saçıp savuruyorlardı ve zenginlikler tükendiğinde de halk büyük ailelerin soyulduğunu görüyordu. Halk tiranlığın meyvelerini yiyordu hem de pek güzel yiyordu, çünkü o güvenliğini kendi aşağılıklığında buluyordu.”

Montesquieu’nün Lacomte’daki büstü.

Tarih fikrinin henüz eski Yunanistan’dan ve hıristiyan felsefelerinden kalma döngü kavrayışıyla belirgin olduğu bir dönemde Montesquieu’nün tarihe bu gelişigüzel bakışı bizi yadırgatmaz. Gerçek tarih kavrayışı ya da daha doğrusu bugünkü tarih kavrayışımız Leibniz’in 17. yüzyılda ortaya koymuş olduğu gelişim fikrine karşın henüz ufukta görünmez. Yeni tarih bilinci 19. yüzyılın önerisi olacaktır. Montesquieu daha çok bir siyaset filozofu olarak önemlidir. 17. ve 18. yüzyıllar ilerleme fikriyle değil yasa düzeni fikriyle seçilirler. Gerçekte Montesquieu denince aklımıza Yasaların ruhu gelir. Gustave Lanson şöyle der: “Montaigne için Denemeler neyse Montesquieu için Yasaların ruhu odur. Tüm ayrım şuradadır: Montaigne’in araştırdığı ahlaki insan ve ruhsal etkenlerdir, Montesquieu’nün araştırdığı toplumsal insan ve yasal düzenektir.” Montesquieu yasaları şeylerin doğasından çıkan zorunlu ilişkiler olarak görüyordu. Kitap gene o zamanın koşulları içinde yöntem kaygısını düşündürmeyen oldukça dağınık bir düzende yazılmıştır. Onda fikirler en basit düzeyde ele alınırlar. Yazar çeşitli yönetim biçimlerinin oluşmasında iklim toprak ticaret gibi etkenleri gözönünde tutar ve bütün bunları bir sohbet havasında ortaya koyar. Her ne olursa olsun yasa fikrinin öne çıktığı bir dönemde Yasaların ruhu bir başyapıttır, ayrıca yasa da neymiş demeyenler için bugün de öyledir.