Ana sayfa 136. Sayı Darwin ve tango: Evrimin izinde…

Darwin ve tango: Evrimin izinde…

282
PAYLAŞ

Güzel, yorucu, ilginç, heyecanlı bir 13 gün. Nereleri görmemiştik ki, devrimci dansı tangonun şehri Buenos Aires, El Calafate, Lago Argentino, gezegenin en büyük buzulu Perito Moreno ve Tierra del Fugea ateş toprakları, Macellan Penguenleri, Deniz Aslanları ve Fin del Mundo dünyanın öbür ucu Ushuaia, Darwin ve Fitz Roy’un ayak bastığı HMS Beagle’ın yelken açtığı, fırtınalarla mücadele ettiği Magellan Geçidi, Darwin Kanalı, Augila Buzulu, Nothofagus ormanları, güney yarımkürenin dev kuşları albatroslar, Horn Burnu, devrimlerle bütünleşmiş meydanlarıyla Santiago, grafitileri ve Pablo Neruda ile Valparasio…

“Darwin 200 Beagle” keşif gezisinin öyküsünü İTÜ’de Maden Fakültesi koridorunda hazırlarken gezilen yerler arasında biyolojik çeşitliliği ve coğrafik özellikleri bakımından en çok Güney Amerika’nın doğu kıyıları ile Galapagos Adaları ilgimi çekmişti.

Darwin’in Brezilya yağmur ormanlarında karşılaştığı biyolojik çeşitlilik, daha gezisinin başlangıcında evrimin ne olduğu konusunda kafasında ilk ışıkları yakmıştı. Buradaki biyolojik zenginlik, İngiltere’de yaşadığı, ya da Avrupa’da gezdiği yerlerin doğasından çok farklıydı. Bireyler arasındaki mücadele, verilen bir yaşam savaşı inanılmaz derece dikkati çekiyordu. Darwin kıtanın daha güney enlemlerine indikçe her şeyin bir kez daha değiştiğini gördü. Yağmur ormanları yerini uçsuz bucaksız ovalara pampalara bırakmış, canlılar tümüyle değişmişti. Hele Punta Alta’da bulunan dev tembel hayvan fosilleri ile yağmur ormanlarında yaşayan ufak cüsseli tembel hayvanları karşılaştırdığında daha Galapagoslara varmadan Darwin’in düşüncelerinin arasına evrim karışmaya başlamıştı bile. Beagle, Tierra Del Fuego’ya geldiği zaman her şey yine değişti. Buzulların oyduğu fiyortlar, Pasifik ile Atlantik’i ayıran And Dağları, rüzgârın, fırtınaların eksik olmadığı Fin del Mundo (Dünyanın Ucu) ve burada yaşayan Yamana/Fugeanlar (En eski yaşayan kabile) Darwin’i bir kez daha şaşkınlığa uğrattı. Beagle, Güney Amerika’nın bu bölgesindeki çalışmalarını bitirip Pasifik Okyanusu’na geçip, kuzeye Şili’ye doğru yönelerek Santiago ve Valparasio’da incelemeler yaptıktan sonra bu sefer batıya, Galapagoslara doğru yelken açacaktı.

Bir gün eşim Fulya’dan bir tur şirketinin gezi programlarını içeren bir posta aldım. Birçok gezi programı arasında Güney Amerika gezisi dikkatimi çekti. Oldukça uzun, ilginç ve pahalı bir geziydi. Buenos Aires, El Calafate (Lago Argantina / Perito Moreno), Ushuaia, Tierra Del Fuego, Fin Del Mundo, Cape Horn, Santiago ve Valparasio görülecek önemli yerlerdi. Ancak en önemlisi Magellan Boğazı ve Beagle Kanalı’nda gemiyle yapılacak üç günlük geziydi. Bu benim için önemliydi, çünkü bu bölge Darwin in HMS Beagle ile 1832’de yapmış olduğu araştırma gezisinde evrim gerçeğinin temellerinin atıldığı yöreydi. Seyahat biraz pahalı olmasına rağmen bütçeyi zorlayarak geziye katılmaya karar verdik. Tur grubu, rehberimiz Ayşe Tunalı dahil 11 kişiydi. Gereken işlemler yapıldıktan sonra 14 Mart saat 18.30’da Paris’e hareket ettik. Oradan 13 saat süren yorucu uçak yolculuğundan sonra yerel saatle 09.30’da Arjantin’in başkenti -İspanyolcada güzel havalar anlamına gelen- Buenos Aires’e ulaştık. Hava söylenildiği gibi İstanbul yazını andırıyordu, sıcak ve biraz da nemliydi. Şehir, iki büyük nehrin, Rio Uruguay ile Güney Amerika’nın Amazon’dan sonra ikinci büyük akarsuyu olan Parana’nın birleştiği yerdeki Rio de la Plata Körfezi’nin güney tarafındaki düzlüklere yayılmıştı.

Buenos Aires’te ilk gün

Güzel havalı bu kent, 1536’da Pedro de Mendoza tarafından “Puerto de Nuestra Señora Santa María del Buen Ayre” (Sevgili Anamız Güzel Hava Bakiresi Meryem’in Limanı) adıyla kurulmuştur. İsmini, Cagliari’nin Virgen de Bonaria’sına (Güzel Hava Bakiresi) tapan Papaz Mendoza seçmiştir. Başka bir rivayete göre ise şehrin ismi Río de la Plata’daki havanın güzel oluşundan dolayı seçilmiştir.

Uçaktan iner inmez dinlenmeden gezi başladı. İlk önce kısa bir şehir turu ve tango yapılan küçük kafelerde içilen bira sonrası nehirlerin birleştiği yerde bir motor gezisi yapıldı. Yüzlerce irili ufaklı adanın arasındaki kanallar bilmeyenler için çıkılması mümkün olmayan birer labirent gibiydi. Her biri küçük tropikal orman gibi olan adalarda zenginlerin ve yer yer de orta hallilerin oturduğu direkler üzerine inşa edilmiş evler vardı. Ulaşım sürat motorları ya da küçük tekneler ile yapılıyordu. Önemli olan ve gözden kaçırılmaması gereken olgu, her iki nehrin taşıdığı mineralce zengin çamurun burayı bereketli topraklara dönüştürmüş olmasıydı. Burası çok çeşitli meyve ağaçlarının yetiştiği cennetten bir köşeydi sanki. Ertesi gün, şehirden yaklaşık bir saatlik uzaklıktaki, Darwin’in de bir süre kaldığı San İsidro, San Fernando ve Tigre’ye gidildi. Burası ağaçlar arasında küçük evler, parklar, kafeler ve temiz caddelerin her iki yanında sıralanmış ulu ağaçları ile (çoğu Platanus orientalis – Doğu Çınarı) insana huzur veriyordu.

Yorucu günün sonunda otele döndük. Biraz dinlendikten sonra, tango gösterisi için kabare tarzı, yemekli bir lokantaya gidildi. Rehberimiz Ayşe Hanım, daha önce gruba tango dansının tarihsel öyküsünü, bir yerde evrimini anlattı. Ne yalan söyleyeyim, hakkında hiçbir bilgim olmadığı halde bu konu bana çok ilginç geldi. Bir dans, devrimlerle özdeşleşmiş bir ülkenin tarihinde önemli bir yere sahip olabiliyordu.

Buenos Aires’de tango.

Tangonun serüveni

Tango önceleri hayat kadınlarının ve onların peşinden koşan erkeklerin kendi aralarında yaptığı dans olarak bilinirdi. Sonraları Avrupa ülkelerinin özellikle aristokrat ailelerinde bu dansın yapıldığını gören orta ve üst düzey Buenos Airesliler dansı sahiplenmeye başladı. Milongalara (tango yapılan yerlere verilen isim) gidenler herkesle özgürce dans edebiliyordu.

Tango kelimesinin anlamı Latince Tangere’den (dokunmaktan) gelir. Öyle ki, çiftler dans süresince hemen hemen birbirinden ayrılmaz. Dansın kökeni Afrika yerlilerine kadar uzanır. Özellikle coğrafi keşifler sırasında, köle ticareti ile kıtaya getirilenlerin üzgün, hüzünlü ve zorlu yaşamının müziğe ve ritme yansıması sonrasında 19. yüzyılın sonlarına doğru, Rio de la Plata’nın her iki yakasında ve özellikle de Montevideo da (Uruguay) ve karşı kıyıdaki Buenos Aires’de (Arjantin) ortaya çıkarak gelişmiştir. Sonrasında Avrupa’nın müzik tınıları ile güçlenerek bugünkü gelişmişliğine ulaşmıştır. Tangonun tarihine bir başka açıdan bakarsak, 17. yüzyıl İngiltere’sindeki folk dansın daha sonra 18. yüzyılda Fransa’daki Kontradansa dönüştüğünü görürüz. Bu dansın sonraki gelişmesi İspanya’da 1750’de Kontradansa ya da sadece Dansa olarak devam eder. Küba’ya İspanyollar tarafından 1825’de ithal edildiği zaman, Dansahabanera ismini alacaktır. 1850’de Arjantin’de Habanera adıyla icra edildi. 1900’de İspanya-Amerika Savaşı sırasında, Habanera del Cafe adlı popüler bir dans biçiminde tangonun ilkel bir şekli olarak 1910’da Arjantin’de yapılmaya başlandı.

Tango kendini buluncaya dek aradan yüzyıl geçti. Ancak tam özgürlüğüne kavuştu derken, bu sefer 1955’te askeri darbe oldu ve Peron sürgüne gönderildi. Topluluklardan ve dolayısıyla düşünceden korkan askerler özellikle milongalardaki toplulukların bir araya gelmesine engel olmak için tango dâhil tüm sosyal aktiviteleri yasakladı.

3 yıl sonra yönetim sivillere geçti ancak tango fazla ömürlü olamadı. Bu çalkantılı durum 1983 yılına kadar devam etti. Demokrasi yerine oturduğunda, tango okulları gelişmeye başladı. Bugün Buenos Aires sokakları tangonun o doğaçlama figürleri ve müziğin eşsiz tınısıyla bir daha özgürlüğünü kaybetmemek üzere renklenmiş durumda.

Tangonun öyküsünün Darwin’in evrim gerçeği ile ne kadar benzeştiğini düşündüm. Bu öyle bir dans ki, nasıl değişim gösterdiğini, geliştiğini, özünde neleri barındırdığını, ancak yerinde izlerseniz anlayabiliyorsunuz. Nasıl gezegen tümüyle bir değişim içindeyse, evrimleşiyorsa, bu dans da öyle. Müzik ve figürler o kadar duygu ve gerçek yüklü ki, devrimin sertliği, özgürlüğün tınısı, gelişimin sürekliliği ve vurgusu ile birleştiğinde düşünen insanı bir anda gerçeğin acımasızlığı, sevgi ve aşkın özlemi içine bırakıveriyor.

Tango ziyafeti

Şehrin ışıklarının yanmasıyla birlikte bulunduğumuz yerde bir hareketlilik başladı. Meğerse tango gösterisini izleyeceğimiz mekân otelimize yakın bir yerdeymiş. Belki birilerimiz hatırlar, bana burası Elmadağ’daki yanan eski Şan Sineması’nın girişini hatırlattı. İçeri girince duygularınızla birlikte sizi esir alan, romantizm kokan loş ışıklı bir yer bizi karşıladı. Oldukça karanlık dar bir koridordan geçip Tepebaşı’ndaki yanan Harbiye Tiyatrosu’nun benzeri işlemeli tavanlı salona girdik. Sahneyi çok iyi gören bir yerdeki masamıza oturduk. Patagonya düzlüklerinde özgürce koşarak beslenen sığırların etlerinden hazırlanmış bifteklerimizi nefis Arjantin şarabı eşliğinde yedikten sonra gösteri başladı. Etkileyici bir müzik eşliğinde dans eden çiftler, tangonun tarihsel serüvenini yansıtan bir kurgulamayla, birbirinden güzel doğaçlama figürlerle izleyicilere nefis bir tango ziyafeti çektiler. Gece yarısına gelinmişti, gösteri bitmişti, ama herkes hâlâ etkisi altındaydı.

Pampa düzlükleri.

El Calafate

Geç saatlerde otele döndük. Sabah erken uçakla El Calafate’ye (Perito Moreno Buzulu) üç saatlik bir yolculuğumuz olacaktı. Bavullar toplandı. Aracımız hava alanına doğru yola çıktı. Uçağımız hazırdı. Fazla zorlanmadan Arjantin Havayollarına ait Boing 738’e yerleştik. Hava güzeldi. Herhangi bir olumsuzluk yaşamadan Patogonya üzerinde 3 saat uçarak El Calafate’ye ulaştık. Gezinin bundan sonrası ateş toprakları; Tierra del Fuega’da geçecekti ve buraları bir doğa bilimci için son derece ilginçti. Magellan Geçidi, Beagle Kanalı, Perito Moreno Buzulu ve And Dağları, daha ne istemeliydim ki…

Perito Moreno Buzulu.

El Calafate güney 50 enleminde şirin bir Arjantin kenti, ama kasaba demek daha doğru olacak. Uçak alçalmaya başladığı zaman muhteşem Şili Kordilerası (Ant Dağları) batıda görülmeye başladı. Karlı zirveler ve daimi kar sınırı ilginç görünümüyle dikkati çekiyordu. Biraz sonra ileride Lago Argentino Gölü belirdi. Daha da alçalınca ottan başka bir şeyin bulunmadığı pampa düzlükleri altımızda uzanmaya başladı. Kısa bir süre sonra uçak piste kondu. Çıkış işlemlerini yapıp valizleri aldıktan sonra minibüsle kente doğru hareket ettik. İlk görüşte bana çok şirin bir yer olarak geldi. Calafate Latince Berberis buxifolia adlı koyu kırmızı meyveleri ile dikkati çeken bir çalıya verilen isim. Ayrıca İspanyolcada teknelerin armuzlarına doldurulan macunlu üstüpü yani diğer anlamıyla bizim bildiğimiz kalafat (caulking) yapmak. Bu çalı kent ile özdeşleşmiş. Her yerde meyvelerinden yapılan reçeller, afrodizyak macunlar, marmelatlar, şuruplar, sabunlar ve daha birçok değişik ürün dükkânların vitrinlerini süslüyor ve bolca satılıyor. Otelimiz doğanın ortasında, odaları son derece şirin, hele yemek yenilecek yeri nostaljinin tüm öğelerinin sergilendiği bir mekândı. Yöresel birçok eşya etrafta dikkati çekiyordu. Kısa bir dinlenmeden sonra, gezegenin sayılı buzullarından biri olan Perito Moreno’yu görmek üzere yola çıktık. Perito Moreno Arjantinli jeolog, antropolog ve kâşif. Asıl ismi Francisco Pascasio Moreno (1852-1919). Buzulu keşfeden ve özellikle Arjantin jeolojisi, fauna ve florası hakkında önemli araştırmaları olan bir kaşif. En önemli yapıtlarından biri, evrim ile ilgili fosillerin ilk kez sergilendiği “La Plata Doğa Araştırmaları Müzesini” kurması. Bilindiği gibi bu fosiller Darwin’in Fitz Roy ile tufan konusunda tartışmalarına neden olan tembel hayvan fosilleridir.

Buzulu keşfeden
Arjantinli kâşif Perito Moreno.

Otobüs bizi Moreno Buzulu’na götürecek katamaran tipi teknenin bulunduğu küçük koydaki iskelede bıraktı. Tekneye bindik ve hareket ettik. Hava açık olmasına rağmen dondurucu soğuk rüzgârla birlikte daha da etkili oluyordu. Kısa bir süre sonra buzula doğru yaklaştık. Tekne yavaşlayınca rüzgârın etkisi de azaldı. Görünen manzara bir yandan muhteşem ama bir yandan da gezegenin süreçlerini dikkate aldığımızda oldukça ürkütücüydü. İnanılmaz kalınlıkta ve genişlikteki buzul bir akarsuyun akışı gibi zaman zaman kendine göre hızlı, bazen de yavaş hareket ediyordu. Bu hareketin belirtisi olarak ara sıra buz sütunların parçalanmasıyla devasa kütleler gök gürültüsünü andıran bir gürültüyle göle düşüyor, oluşan dev dalgalar gittikçe küçülerek göle yayılıyordu. Manzara muhteşemdi. Gerçekten “ölmeden görülmesi gereken yerlerdendi” Perito Moreno.

Katamaran gezisi bittikten sonra buzulun her iki tarafını görmek üzere tepeye geldiğimizde bu sefer buzulun tümünü gördüğümüz büyüleyici doğa manzarası ile karşılaştık. Güneş yavaş yavaş karlı dağların arkasına doğru çekilmeye başlarken, bu fırsatı kaçırmak istemeyenler fotoğraf makinalarının deklanşörlerine basmaya başladılar. Derken bir ötücü kuşun sesi ağaçların arasında yankılandı. Bölgenin yaygın kuşu Phrygilus patagonicus (Patagonian Sierra Finch) karşımda duruyordu. Ürküp kaçmadığı gibi bana güzel de bir poz verdi. Passeriformes’in Thraupidae ailesine ait bu ötücü, Arjantin ve Şili’nin ılıman, subtropikal ya da tropikal kuru çalılık ortamlarında veya otlaklarda geniş alanlara yayılarak yaşayan bir tür.

Darwin, Beagle’ın çıpasının yanında betimlenmiş.

Ertesi gün heyecanlı olacaktı. Çünkü uçakla daha da güney enlemlere, buzlar ülkesine, dünyanın ucuna hareket edilecekti. Ama önce sabah, kısa bir şehir turu yapmak için serbest kaldık. Yerel evlerin bulunduğu sokaklardan geçtikten sonra ana caddeye çıktım. Birkaç ilginç evi geçtikten sonra bahçe içinde kapısında Museo yazılı tek katlı beyaz boyalı bir yapı ilgimi çekti. İçeri girince buranın bir doğa müzesi olduğunu anladım. El Calafate’ye ait hayvan ve bitki toplukları, fosiller, kristaller, kayalar sergileniyordu. Turistler için bölge doğası hakkında tam bir bilgilenme yeriydi burası. Kısa bir süre sonra müzeden dışarı çıktım ve görmemiz tavsiye edilen şehrin parkına doğru yöneldim. Parkın girişinde Arjantin kâşifi Perito Moreno ve keşif sırasında kullandığı eşyaların üstünde yer aldığı atını temsil eden gerçeğinden ayırt edilemeyecek kadar mükemmel yapılmış heykel beni karşıladı. Parkın içinde ilerledikçe, yine Moreno’nun kurmuş olduğu doğa müzesine ait dinozor replikaları, kıyıların haritalanmasında kullanılan araç ve gereçlerin temsil edildiği diorama benzeri sunumlar bir parkın nasıl olması gerektiğini anlatıyordu. Biraz daha içeriye doğru yürüdüm ve aradığımı buldum. Darwin’in heykeli, Beagle’ın çıpası ve Darwin’e ait birçok eşya ile bazı hayvan replikaları sanki hiç bozulmamışlar gibi gerçeğinden ayırt edilemeyecek kadar güzel yapılmış diorama tarzı bir sunumla karşılaştım. Evet, bu kadar yeterdi. Gördüklerimden etkilenmiştim. Gruptaki arkadaşlar ben gecikince meraklanmışlardı, çünkü birazdan havalimanına hareket edilecekti.

Dünyanın öbür ucu Ushuaia

Bizi Tierra del Fuega ya da Fin del Mundo’ya, kısaca “Dünyanın Ucuna” götürecek uçak pistte bekliyordu. Arjantin’in uçsuz bucaksız otlaklarında, pampaların üstünde yaklaşık 2 saat uçtuktan sonra Ushuaia’ya doğru alçalmaya başladık; muhteşem doğa manzarası görülmeye değerdi. Uzakta karla kaplı Darwin Kordilerası ve Beagle Kanalı’nın fiyortlarla kıvrımlanmış kıyıları tüm ihtişamı ile karşımızdaydı. Gezimizin bundan sonrası Tierra Del Fuega (ateş ülkesi) ya da Fueganların ülkesini keşfetmek olacaktı. Görmeyi çok istediğim bu topraklara bir yolunu bulup gitmeyi birkaç yıldır hayal ediyordum. Bu hayalin gerçekleşmesi beni heyecanlandırmıştı. Öyle ya, Darwin in 12 Aralık 1832’de Beagle ile dolaştığı Macellan ve Beagle Kanalı’nda ben de 19-21 Mart 2014 tarihleri arasında bir doğa bilimci olarak Cruceros Australis gemisi ile dolaşacaktım. Bu benim için inanılmaz bir duyguydu.

Darwin Kordilerası ve Dünyanın Öbür Ucu Ushuaia.

Öğleye doğru otele yerleştik. Daha sonra bölgenin en önemli doğa parkı olan Parque National Tierra del Fuego Bahia La Pataia’ya hareket ettik. Kullandığımız stabilize yol, 3 nolu kıtalararası Pan Amerikan yolunun (Kuzey Amerika-Güney Amerika) son kilometreleriydi. Parka geldiğimizde son derece düzenli ahşap yollar doğaya zarar verilmemesi için turistleri sınırlıyordu. Beagle Kanalı’nın kıyısında birkaç kuş dikkatimi çekti. Bunlardan çoğu Chloephaga picta idi (Magellan Kazı). Yalnız bunlardan farklı olarak kıyıda dolaşan ve insandan kaçmayan heybetli duruşu ile dikkat çeken Caracara plancus (Patagonya Şahini) ne hikmetse beni çok sevmiş olmalı ki fotoğraf çekmeme izin verdi. Ben de bu pozları kaçırmak istemedim. Hava kararınca şehre dönüş yolculuğu başladı.

Caracara plancus (Patagonya şahini).

Ertesi gün keşif teknesi ile civardaki adalara kuş, fok ve denizaslanı kolonilerini görmek için gidilecekti. Yine soğuk hava kıyafetleri giyildi. Rehberimiz Ayşe Hanım, bunun için anlaşılır bir yöntem bulmuştu: “Soğan gibi giyineceğiz ve sonrasında ısınınca soğan gibi soyunacağız”. Bu, teoride kolaydı ama pratiğe gelince oldukça zordu.

Adalara götürmek için bekleyen keşif teknesine bindik. Bir süre sonra Ushuaia geride küçülmeye başladı, manzara muhteşemdi, siyah-koyu gri ürkütücü bulutlar sanki tepemize değecek gibi şiddetli rüzgârla sürükleniyordu. Güneş bir anda kara bulutların arasından parlak yüzünü gösteriyor, o anda denizin üstü gümüş gibi parlıyordu. Bu değişken manzarayı fotoğraflarken ileride kuş ve memeli deniz canlılarını göreceğimiz adalar yaklaşmaya başlamıştı. Kısa bir sonra ilk adaya yaklaştık. Yüzlerce kuş adayı kaplamıştı. Albatroslara benziyorlardı ama daha yakına gelince bunların Macellan Karabatağı Phalocorax magellanicus oldukları anlaşıldı. Bir sonraki adada ise Arctocephalus australis (Güney Amerika deniz ayısı) ve Otaria flavescens (denizaslanları) konuşlanmıştı. Kimisi suya atlıyor, kimisi de kısa süreli güneş banyosu yapıyordu. Sternalar (deniz kırlangıçları) ve Diomedea epomophora (Güneyin Kral Albotrosları) havada süratle ve ani manevralar yaparak uçuyordu. O sırada dalga ve akıntıların etkisine kapılarak denizde kütleler halinde hareket eden yaklaşık üç metre uzunluğundaki yosunlar dikkatimi çekti. Bunlar hava keseleri sayesinde su yüzeyinde duran Laminaria digitata (kelp) denilen kahverengi algler (suyosunları) olmalıydı. Okyanusların bu dev bitkileri Japonlar tarafından yüksek iyot içermesi nedeniyle değişik sektörlerde özellikle de kozmetik sanayinde kullanılıyordu. Beagle Kanalı ve Magellan Geçidi’nde devasa koloniler oluşturan Laminarialar gezi sırasında karşımıza çıkacaktı.

Macellan karabatağı Phalocorax magellanicus’lar.

Bir süre sonra üç günlük gemi gezisi başlayacaktı. Çok daha ilginç yerler göreceğimiz şüphesizdi. Öğle yemeği sonrasında bavullar yine toplandı. Artık bu işten bıkmıştık, çabuk olsun diye her şeyi içeri tıkıyorduk. Neyse, bir araba grubun tüm bavullarını alıp geminin bulunduğu iskeleye getirdi. Bu arada pasaport ve bilet işlemleri de aksaksız olarak rehberimiz Ayşe Hanım tarafından halledilmişti. Cruceros Australis diğer ismiyle “Güneyin Keşfi”, dört katlı, pek de büyük olmayan Tierra del Fuega’nın fiyortlarında dolaşabilecek özellikte bir gemiydi. Merdivenlerini çıkarken fırtınaya yakalanırsak ne olur diye düşünmeden edemedim.

Otaria flavescens (denizaslanları).

Cruceros Australis’le üç gün

Australis, yerel saatle 20.00’de motorlarını çalıştırıp Ushuaia limanından ayrıldı. Üç gün sürecek heyecanlı deniz yolculuğu başlamıştı. Kaptanın Darwin salonunda verdiği hoş geldin kokteylinden sonra akşam yemeği yenildi ve herkes kamarasına çekildi. Yorgun düştüğümüzden hemen uyuduk ama kısa bir süre sonra hafif bir sallanmayla uyandım. Sallantı gittikçe artıyordu. Bir süre sonra da kamarada ne varsa devrilmeye başladı. Saat gece yarısını gösteriyordu. Güçlü bir fırtınaya yakalanmıştık. Yataktan kalkıp üst kattaki salona gittiğimde çoğu kişinin orada olduğunu gördüm. Ekranda rüzgârın hızının 90 knot (160 km/saat) civarında olduğu gözüküyordu ve biz Horn Burnu’na doğru yol alıyorduk. Atlantik ve Pasifik okyanuslarının birleştiği ve Antartika’nın arasındaki bu yer Drake Geçidi’nin başlangıcıydı. Fırtınalar, kasırgalar, denizlerin en sert rüzgârları burada eksik olmuyordu. Australis süratini de oldukça düşürmüştü. Sabahın ilk ışıkları belirdiğinde Horn Burnu’na geldik. Burada Zodyak botlarla karaya çıkıp, kıtanın en ucundaki fenere kadar yürüyecektik, ama hava koşulları buna müsaade etmedi. Zaten kimsenin de gemi tutmasından kamaralarından çıkacak hali kalmamıştı. Rüzgârın şiddeti 70 knota kadar düşmüştü ama dalgalar halen şiddetliydi. Akşam oldu, en keyifli zaman akşam yemeği ve şarap, sonrası Darwin salonundaki barda içkilerimizi yudumlamaktı. Ertesi gün erkenden Navarino Adası’ndaki Yamanaların (Fugeanlar) müzesine ve civardaki yerlere gidilecekti.

Cruceros Australis, diğer ismiyle “Güneyin Keşfi” yolculuğa hazır.

Hava biraz durulmuş deniz sakinleşmişti. Australis açıkta motorlarını durdurdu. Zodyaklar hazırlandı ve suya indirildi. Herkes intizam içinde botlara bindirildi ve yaklaşık bir mil uzaktaki kıyıya doğru hareket edildi. Burası önemliydi, çünkü Beagle’ın birinci seferinde Kaptan Fitz Roy buradan 3 Yamanalıyı alıp İngiltere’ye götürmüş, onları eğitmeyi düşünmüş, hatta lisan öğretip misyoner olarak Beagle’ın ikinci seferinde geri götürmeyi planlamıştı. Zodyaklardan inip Darwin adını taşıyan müzeye doğru yürümeye başladığımızda 1832’lerde geçen olaylar hayalimde canlanmaya başlamıştı. Girişte Fitz Roy’un portresiyle kaplanan bir pano burada geçen olayların hikâyesini anlatıyordu. Diğer bir salonda buradan götürülen Yamanalar hakkında birçok bilgi veriliyordu. Yamanaların gelenekleri, kullandıkları küçük kanolar ve süs eşyaları ile ayinlerde giydikleri kıyafetler sergilenenler arasındaydı.

Bir saate yakın orada kaldıktan sonra küçük bir tepenin üstünde Fitz Roy için dikilen anıta gidildi. Oradaki küçük bir koyda belki de dünyanın en büyük deniz yosunu olan Laminaria digitata kolonileri bir halı gibi sahili kaplamıştı. Oraya kadar gidip birkaç fotoğraf çektikten sonra rehberin düdüğü ile gemiye dönme zamanın geldiğini anladık, zodyakların beklediği küçük iskeleye doğru yürümeye başladık. İskelede bizi bir sürpriz bekliyordu. Küçük bir masa üzerinde viski ve sıcak çikolata bardakları sıralanmıştı. Gerçekten unutulmayacak bir andı. Dünyanın öbür ucunda Beagle’ın yelken açtığı, Darwin’in ayak bastığı bu topraklarda evrimi kutlayarak kadehimi onların şerefine kaldırdım. Bir süre sonra zodyaklar bizi açıkta bekleyen Australis’e ulaştırdı. Yine soğan gibi soyunup biraz rahatladıktan sonra akşam yemeği için yemek salonunun yolunu tuttuk. Yemekten sonra Darwin Salonu’nda, 20. yüzyıl başlarında yaptığı Antarktika keşifleriyle tanınan İrlandalı-İngiliz kâşif Sir Ernest Henry Shackleton’ın 1914 yılında Endurance gemisiyle güney kutbuna yaptığı zorlu seferin hikâyesini anlatan bir film gösterilecekti. Ön sıralarda yer kapmak için acele etmeliydim. Neyse salon pek de dolu değildi. Yolculuk sırasında bu coğrafyada geçen muazzam keşfin filmini seyretmek oldukça ilginç olacaktı. O zamanki teknoloji koşullarında insanların araştırma ve merak uğruna ne zorluklara katlandığını görmek hayranlık uyandırıyordu.

FitzRoy Anıtı.

Ertesi gün deniz biraz durulmuştu ama şiddetli yağmur ve rüzgâr devam ediyordu. Bu sefer bölgenin muhteşem buzulu Augila’ya gidilecekti. Zodyaklar biraz da zorlanarak bizi kıyıya ulaştırdı. Buzula ulaşmak için biraz yürümek gerekiyordu. Hava koşulları son derece sertti. Rüzgâr yağmur damlalarını bir kamçı gibi yüzümüze vuruyordu. Buna rağmen oldukça eğimli vadiden denize doğru akan buzul görülmeye değerdi. Yanına kadar gidemedik. Geçen yıllarda ani buz kayması bir turisti canından etmişti. O nedenle rehberler izin vermedi. Bizim rehber Francesco aynı zamanda iyi bir biyologdu. Onunla iyi anlaşmıştık. Doğa biliminin ortak dili Latince epey işe yaramıştı. Bölgenin endemik bitkileri hakkında detaylı bilgiler verdi. Frencesco bir aralık yürüdüğümüz patikayı terk edip ormanın içine girdi. Kısa süre ormanda ilerledik. Biraz sonra durdu ve Nothofagus antartica (kayın) ormanını dinlememizi söyledi. Etraf o kadar sessizdi ki dışarıdaki rüzgârın sesi bile duyulmuyordu. Evet, burada yalnız orman konuşuyordu. Tüm ağaçları sarmış inanılmaz büyüklükteki ve çeşitteki likenler görülmeye değerdi. Kimisi salkım saçak ağaçların dallarından aşağıya sarkıyor kimisi sanki birer yeşil marul gibi ağaçların gövdesinde simbiyotik yaşamın en güzel örneğini sergiliyordu. Ormanı terk edip kıyıdaki patikada yürümeye başladık. Yağmur şiddetini artırmış ara sıra da sulu kar şeklinde yağıyordu. Kıyıda birçok su yosunu sahile vurmuştu. Dünyanın öbür ucuna, Darwin’in ayak bastığı yerlere gelip de buradan İTÜ Maden Fakültesindeki “İhsan Ketin Doğa Tarihi Müzesi”ne bir şey getirmemek olmazdı. Müzedeki alg koleksiyonu için birkaç kırmızı algi yanıma aldım. Zodyakların beklediği yere geldik. Kısa süre sonra Australis’e dönmüştük. Bu sefer çok ıslanmıştık ama değmişti.

Dünyanın en büyük deniz yosunu Laminaria digitata kolonileri.

Gemideki etkinlikler devam ediyordu. Akşam yine Darwin Salonu’nda “Patagonia’nın Florası” isimli görsel bir konferans verilecekti. Onu dinledikten sonra epey geç olmuştu. Ertesi gün Australis’de son günümüzdü, ama yine zorlu bir gün bizi bekliyordu. Güneş doğmadan kalkılacak ve zodyaklarla Magellan Penguenlerinin oluşturduğu koloniyi görmek için Magdelana adasına gidecektik. Deniz sert olmasına rağmen Australis yine açıklarda motorlarını durdurdu ve zodyaklar yolcularını alıp adaya doğru yola çıktı. Neyse, yağmur ve rüzgâr yoktu. Sakin bir günün başlangıcıydı. Bir süre sonra her tarafı Spheniscus magellanicus (Magellan Pengueni) ile dolu olan adaya çıktık.

Penguenler tek eşli kuşlardı. Toprağa kazılmış küçük yuvaları vardı. Koloninin bulunduğu alana girmek yasaktı ama penguenler için bu saha dışına çıkma konusunda yasak yoktu! Bir anda önünüzden bir tanesi sallanarak geçiyor, herkes ona dikkatle bakıyor ama o hiç istifini bozmadan yoluna devam ediyordu. Sesleri korkunçtu ve devamlı bağırıyorlardı. Tüm ziyaretçiler kurallara uyarak hareket ediyordu. Ülkemdeki böyle yerlerin ne denli çabuk tahrip olduğunu gördüğüm için biz neden böyle yapamıyoruz diye hayıflandım. Hiçbir şeyi koruyamıyor ve bunun için de hiç çaba göstermiyorduk. Penguenleri izleyip, yuvalarını nasıl temizlediklerini ve koruduklarını fotoğraflayıp, biraz da geç kalarak son zodyakla Australis’e döndük. Kahvaltıyı yaptıktan sonra gemiden ayrılma zamanı gelmişti. İlerde, Australis’i terk edeceğimiz Şili’nin Magellan Boğazı’ndaki Punta Arenas kenti gözükmüştü bile. Şiddetli rüzgâr uzun süre geminin limana girmesini engelledi. Kılavuzların yardımıyla limana yanaşabildik. Ancak uzun süreli köpekli arama ve gümrükleme işlemi sonrasında bizi bekleyen otobüse binip havalimanının yolunu tuttuk. Pasaportlar, biniş kartları ve hediyelik eşya dükkânları olayından sonra Şili’nin güzel başkenti Santiago’ya doğru beş saatlik yolculuğumuz başladı. Santiago’ya geldiğimizde güneş batmak üzereydi. Otele ulaştığımızda yorgunluk baş göstermiş, dinlenme zamanı gelmişti. Ertesi gün erkenden Valparasio’ya hareket edildi. Yaklaşık iki saatlik bir yolumuz vardı. Jeoloji, iklim ve Şili’nin üzüm bağları yolculuk süresinde sıkça konuşacağımız konular olacaktı.

Augila Buzulu.

Dünyanın önemli bir şarap üreticisi olan Şili, doğanın kendisine armağan ettiği jeoloji ve iklim birlikteliğinin en önemli örneklerinden birine sahiptir. Antarktik bölgede soğuyan Humbolt Akıntısı kıtanın güneyinden kuzeye doğru Şili kıyılarını kuru ve yağışsız hale getirir. Doğuda yükselen And Dağları’ndan batıya doğru nemli ve soğuk hava akımları etkilidir. Bu iki değişik hava akımı üzüm bağlarında asiditeyi kontrol eden bir özellik oluşturur. İşte Şili şaraplarını dünyanın sayılıları arasına sokan bu değişken iki hava akımıdır. Bu konuşmalar arasında konu biraz da depremlerden açıldı. Bu konuda bilgi vermek de bana düştü. Yolda giderken, genel istek üzerine degustasyon yerinde duruldu. Nefis şaraplardan tattıktan kısa bir süre sonra Valparasio’ya gelmiştik. Limanda öğle yemeği sonrası alışveriş ve motorla kısa gezintiden sonra şehri dolaşmaya çıktık.

Magdelana Adası’ndaki (Magellan Boğazı) Spheniscus magellanicus (Magellan pengueni).

Burası birçok tepeden oluşan bir liman kentiydi. Her yerde olduğu gibi kıyıda birçok yer doldurulmuş ve geniş alanlar kazanılmıştı. Şehri kuş bakışı görmek için tepeye finükülerle çıkılıyordu. Eğer yolunuz bu şehre düşerse mutlaka tepelere gidin. Zaten tümü Unesco’nun koruması altında. Evlerin çoğu çinkodan yapılmış ondülinlerle kaplı. Üzerlerinde ise anlam taşıyan ve resimleyen kişinin o andaki duyguların yansıtan, görülmeye değer grafitiler var. Hepsi o kadar güzeldi ki hangisinin fotoğrafını çekmeliyim diye düşünürken epey zorlandım. Her bir sokak, her bir ev başlı başına bir konu. Bir süre sonra rehberimiz Şilili ünlü şair Pablo Neruda’nın evini göreceğimizi söyledi. Bunun için acele etmeliydik. Burası Valparasio’yu kuşbakışı gören nefis bir evdi. Anlatıldığına göre kendisi bir ev koleksiyoncusuydu, şiirleriyle olduğu kadar aşklarıyla da ünlüydü. Birçok yerde evi vardı ama burası kendisi için önemli olmuştu. Ölümünden sonra müze haline getirilmiş ev şimdi turistlere ve dolayısıyla Şili turizmine para kazandırıyor.

Valparasio
graffitileri.

Yine yorgun ama birçok ilginç yeri görmenin bıraktığı heyecan içinde Santiago’nun yolunu tuttuk. Hava güzeldi ve güneş yavaş yavaş ışıklarını bırakmak üzereydi. Vadilerdeki bağların üstünü yeşil ve turuncu karışımı bir renge dönüştürmüştü. Akşam yemeğinden sonra herkes yorgunluktan bitkin vaziyette odalarına çekildi. Ertesi gün şehrin önemli yerleri görülecek ve öğle yemeği yendikten sonra dönüş yolculuğu için hava meydanına gidilecekti.

Pablo Neruda’nın evi.

Sabah kahvaltısından sonra ülkenin önemli devlet binaları, katedralleri ve diğer önemli binalarını görmek için yola koyulduk. İlk olarak Şilili olan Papa’nın kilisesi ziyaret edildi. Daha sonra Allende’nin ihtilal sırasında öldürüldüğü Merkez Bankası fotoğraflandı. Darbe sırasında uçaklara doldurularak okyanusa atılan ya da bir şekilde kaybolan kişilerin anıları için bir sokağın parke taşları arasına konulmuş isimlerin ve tarihlerinin yazılı olan demir plakalar hüzün veriyordu.

Öğle yemeği ve güzel bir gitar konseri sonrasında grup Santiago Havaalanı’na hareket etti. Pasaport ve bagaj işlemleri sonrasında pistte bekleyen uçağımıza bindik ve 13 saat sürecek hava yolculuğumuz başladı. Sabaha karşı Paris ve transit işlemlerinden sonra üç saatlik bir yolculuk sonrası Atatürk Havalimanı. Pasaport ve bagaj işlemleri neyse ki kısa sürdü. Meydandan ayrıldığımızda saat 17.00 civarıydı. Tam da İstanbul’un bıktırıcı trafiği içinde iki saat yolculuktan sonra evimize ulaşabildik.

Darbede kaybolan kişilerin anıları için yol parkeleri arasında küçük anıtlar.

Güzel, yorucu, ilginç, heyecanlı bir 13 gün. Nereleri görmemiştik ki, devrimci dansı tangonun şehri Buenos Aires, El Calafate, Lago Argentino, gezegenin en büyük buzulu Perito Moreno ve Tierra del Fugea ateş toprakları, Macellan Penguenleri, Deniz Aslanları ve Fin del Mundo dünyanın öbür ucu Ushuaia, Darwin ve Fitz Roy’un ayak bastığı HMS Beagle’ın yelken açtığı, fırtınalarla mücadele ettiği Magellan Geçidi, Darwin Kanalı, Augila Buzulu, Nothofagus ormanları, güney yarımkürenin dev kuşları albatroslar, Horn Burnu, devrimlerle bütünleşmiş meydanlarıyla Santiago, grafitileri ve Pablo Neruda ile Valparasio…