Ana sayfa 137. Sayı Claude Bernard’ın yöntem kavrayışı 

Claude Bernard’ın yöntem kavrayışı 

308
PAYLAŞ
Claude Bernard (1813-1878) hekimlik mesleğinin deneylerinden de yararlanarak bilimsel yöntem sorununu enine boyuna inceledi.

Önemli olan doğanın olgularını incelemeye yönelirken özgür bir bilince sahip olmaktır ve felsefi anlamda kuşkuyu elden bırakmamaktır. Bu kuşku eski kuşkuculukların kaba ya da mutlak kuşkuculuğuna tam karşıt bir kuşkuculuktur: doğruyu gözden çıkarmayı değil doğruya ulaşma yolunda özenli olmayı gerektirir. Deneysel yöntemin temel ilkesi bilinci özgür ve güçlü kılan felsefi kuşkudur. Bilimsel araştırmanın bütün gizi buradadır.

19. yüzyıl felsefenin bilime yaklaştığı ve bilimin felsefede kendini doğrulamaya yöneldiği bir yüzyıl oldu, daha genel bir deyişle hem bir bilim yüzyılı hem bir bilimler felsefesi yüzyılı oldu. Bu dönemde öznelci ya da “şiirsel” felsefelerin etkisi çok belirleyici değildi. İnsanlık o zaman bilimin önemini biraz daha kavradı, merakın ötesinde onun yaşamsal bir anlamı olduğunu gördü. Bilim yetersiz kaldığında yaşam verimsiz insan mutsuz oluyordu, bunu artık sıradan insanlar bile görüyordu: daha nitelikli bir yaşamı ancak bilim sağlayabilirdi. Bilimin daha güçlü bir insanlık için zorunlu olduğu yaşam deneyleriyle anlaşıldı: artık en azından salgınlar kitlesel ölümler olmuyordu. Claude Bernard şöyle der: “Zamanımızda önemli gelişmeler sayesinde ve fizik-kimya bilimlerinin güçlü katkıları sayesinde normal olsun hastalıklı olsun yaşam olgularının incelenmesi her gün artan şaşırtıcı bir ilerleme kazandı.” Sorunu hekimliğe indirgeyip çıkmamak, ona daha geniş açıdan bakmak gerekir. Bilim yoksa gerçek toplumsal yaşam da yoktur. Bilim insan yaşamını gelişigüzellikten kurtaran bir güçtü. Raslantıya bırakılmış bir yaşam iyilikler getirmeyecekti. Elbette herkes bu görüşte değildi. Bilimin gelişmesini insanlık için tehlikeli bulanlar vardı: insan kutsal aldanışlarını yitirebilirdi. Özellikle inançlılar bilimin gelişmesini çok tehlikeli buluyorlardı. İnancın yerine bilimi mi koyacaktık? Bilime kapatılmış bir insanlık özünü yitirmiş olmayacak mıydı? Her şey bilgiye indirgenebilir miydi? O zaman insan tüm derinliğini yitirecekti. İnanmayan ama bilen bir dünya nereye gidebilirdi? Ussallık yaşamı düzenlemek yolunda gönüllerin içini boşalttığında bilgi kimin işine yarayacaktı?

Felsefede inanç-bilim tartışması

Bu kavganın kökü çok eskilere uzanır. Bilimlerin hızlı gelişimi 17. yüzyılla başladı. Blaise Pascal’in Descartes’a yönelttiği eleştiriler bir kaygıyı ortaya koyuyordu: doğruyu aramak yolunda yalnız us yolunu seçersek, us ve gönül dengesini gözetmezsek doğruya ulaşabilir miydik? Descartes’ın skolastiklerle kavgası ve din çevrelerinin Descartes’a yüklenmesi, Francis Bacon’ın skolastik felsefeyi hatta Aristoteteles’i ve Platon’u eleştirmesi önemlidir. Yeni bilimsel kavrayış özgür düşüncenin önünü açmak, düşüncenin alanında ayrık otlarını temizlemek, doğrulanamaz bilgileri bilimin dışına çıkarmak istiyordu.  Bilimi savunanlarla inancı savunanların savaşını 19. yüzyılda kesin olarak bilimi savunanlar kazandı, ne var ki karşıt görüşte olanlar da davadan vazgeçecek değillerdi. 18. yüzyılda hıristiyan dogmalarını yeniden egemen kılmak tutkusuyla papanın öncülüğünde Aziz Tommaso’nun Aristoteles’çi felsefesini bir kere daha yürürlüğe koymaya çalışanlar pek bir şey elde edememişler, bu tür heveslerin gerilerde kalmış olduğunu görmüşlerdi. Bilimi açıkça inancın karşısına koyanlar gerilimi artırıyorlardı. Bu kişilerin başında Ernest Renan (1823-1890) vardı. Renan 1848’de felsefede uzman olmuş, 1852’de doktorasını vermiş, 1862’de Collège de France’da ibranice profesörlüğüne atanmıştı. 1878’de Fransız Akademisi’ne alındı. İnancın ruhsal temellerini açıklamaya kalkınca inançlılarca eleştirildi. Eleştirici ve tarihçi bakış açısıyla Renan düşünce dünyasını büyük ölçüde etkiledi. L’avenir de la science (Bilimin geleceği) adlı ilk yapıtını verdiğinde (1848) çok gençti. Renan’a göre bilim tüm manevi etkinliklerin yerini tutmalıydı, metafiziğin yerine geçmeliydi, ahlak bütünüyle bilim üzerine temellenmeliydi.

Bilime olan bu aşırı güven 20. yüzyılın başlarına doğru yumuşamaya doğru gitti: bilim adamları bilimin doğrularını tartışırken insanın bilim dışında bir yaşamı olduğunu da unutmamalıydılar. Bu arada bilim düşmanlığına kadar giden tepkiler oluştu ve sonunda düşünce 20. yüzyıla doğru sermayeci siyasetlerin öncülüğünde bilimsel temellerinden koparıldı. Özellikle 20. yüzyılın başlarından sonra bu eğilim giderek koyuldu ve gerçek anlamda felsefi düşünceyi tüketecek boyutlara ulaştı. Edmund Husserl’in (1859-1938) ve öğrencisi Martin Heidegger’in (1889-1976) geliştirdiği varlık felsefesi, Bergson’un (1859-1941) felsefeyi nesnellikten ya da bilimsellikten uzaklaştıran ve öznelciliğe gömen sezgiciliği gözde felsefeler oldular. Daha önce Hegel (1770-1831) dinci bir felsefe anlayışı geliştirerek felsefeyi bilimsellikten uzak bir metafiziğe dönüştürmüştü. Bilimsel düşüncenin tüm metafiziği yok sayar görünmesi, bu yönde Auguste Comte’un (1798-1857) köktenci tutumu kavgayı büyütüyordu. Comte “mutlak” kavramını ortadan kaldırarak çağdaş bilim kavrayışını tanımlarken öznelci felsefelere kökten karşı çıkıyordu: “Mutlak olan bir şey vardır, o da mutlak diye bir şeyin olmadığıdır.” Comte görelinin egemenliğini ilan ederken haklıydı, artık mutlak’ın üzerine ne bilimsel ne felsefi bir kavrayış oturtulabilirdi.

Belki de bilimsel kavrayışı daha geniş çerçeveli düşünmek gerekiyordu. Bilime safsata katmak değildi bu. Ama bilim adamının doğrulamaların ya da kanıtlamaların ötesinde başka şeyler de olduğunu görmesi gerekirdi. Örneğin doğruyu arayan insanla iyiyi arayan insanı birbirinden koparmalı mıydık? Matematik biliminin büyük adı Henri Poincaré (1854-1912) şöyle diyordu: “Bilimin önermeleri belirleyicidir, ahlakın kuralları buyurucudur.” Poincaré bu alanların başka başka alanlar olduğunu söylerken onların birbirini tümleyen alanlar olduğunu da benimser. Onların yöntemleri elbette ayrıdır ama onlar insan yaşamının vazgeçilmez dayanaklarıdır. Felsefenin darmadağın olduğu son zamanlarda bilimler felsefesi diye bir alanın adı anılmakta olsa da 20. yüzyılın başlarından sonra felsefe bilimlerden iyiden iyiye koptu, sanatsal arayışlara benzeyen bir genişlik ve öznelciliğe bağlı bir bakış biçimi kazandı, metafiziğe özellikle yöneldi. Öncelikle dizge inancını ve yöntem kaygısını yitirdi. Zaten bilim de kendi kökenlerini tartışmaktan uzaklaşarak doğrudan laboratuara girmişti, bundan böyle çabasını ancak teknolojinin ya da sanayinin yararına kullanacaktı. Vaktiyle Descartes’ı da korkutan bu değil miydi?

Claude Bernard: deneysel yöntem kuramcısı

Bu oluşumlar içinde Claude Bernard’ın (1813-1878) çok ayrı bir yeri vardır. O hekimlik mesleğinin deneylerinden de yararlanarak bütün bu fizik mi metafizik mi kavgalarının dışında bilimsel yöntem sorununu enine boyuna inceledi, bilime ve dolayısıyla olumlu felsefeye büyük katkılarda bulundu. Ünlü fizyolojist Magendie’nin (1783-1855) yardımcısıydı, Collège de France’da onun yerine geçti. Az sonra Sorbonne’da daha sonra Muséum’da profesör oldu ve çok önemli çalışmalar yaptı. Çalışmalarını daha çok karaciğerin işlevleri ve sinir sistemi üzerinde yoğunlaştırmıştı. Şu iki büyük yapıtından birincisi bugün de yöntem konusunda felsefe adamlarının ve bilim adamlarının temel kaynakları arasında yer alır: Introduction à l’étude de la médecine expérimental (Deneysel hekimlik incelemesine giriş) [1865], Rapport sur les progrès de la physiologie générale en France (Fransa’da genel fizyolojinin gelişimi üzerine rapor) [1867]. Claude Bernard öncelikle bir deneysel yöntem kuramcısıdır, buna göre yeni bilimsel kavrayışın en önemli filozoflarındandır. Yeni bilim metafizik varsayımlara değil deneye dayanacaktır. Bu gelişimde laboratuar özel bir önem kazanmıştır. Bilim doğayı çıplak gözle yorumlamak düzeyini aşmıştır. O durumda yöntem sorunu birinci planda önem kazanmıştır. Claude Bernard şöyle der: “Öbür bilimler gibi deneysel hekimlik de yalnızca deney yoluyla yani gözlem ve deneyin bize sağladığı olgulara usavurmanın dolaysız ve kesin bir biçimde uygulanmasıyla kurulur. Kendi olarak ele alındığında deneysel yöntem bir usavurma’dan başka bir şey değildir, bu usavurma yardımıyla fikirlerimizi olguların deneyine yöntemli olarak uyguluyoruz.”

Yöntem Claude Bernard’da bilimsel düşüncenin temel sorunudur. Bacon’ın Novum organum’u (1620) ve Descartes’ın Discours de la méthode’u (Yöntem üzerine konuşma) [1637] 17. yüzyıl için neyse Claude Bernard’ın Introduction’u 19. yüzyıl için odur. Üçü de bizi doğru bilgiye götürecek yolları tartışır. Onların her derde deva birer hazır yöntem kitabı olduğunu düşünmek yanlıştır. Claude Bernard zihnin bilim yolunda ne gibi koşullara uyması gerektiğini araştırır. Introduction’da bilim ve felsefe bir gerçekliğin ayrılmaz iki yüzüdür. O bu yapıtında Yeniçağ’la gelen bir sorunu, önce Francis Bacon’da kendini duyuran ama onun apaçık ele alıp tartışmadığı bir sorunu ele alır. Bu sorun kuramla uygulamanın ayrılmazlığı sorunudur. Deneyci dediğimiz kişi “bu ada yaraşır olabilmek için hem kuramcı hem uygulamacı olmalıdır”. Claude Bernard kuramla uygulamayı bir bütün olarak görür. Bacon bu birlikteliği örümceğe ya da karıncaya değil arıya yakın olmak diye anlıyordu.  Claude Bernard şöyle der: “Şu iki şeyi, kafayı ve eli birbirinden ayırmak olası değildir. Usta bir el onu yönlendiren kafa olmadığı zaman kör bir alettir, yapan el olmadığı zaman da kafa güçsüz kalacaktır.”

Kuram-deney birlikteliği

Deneyin önem kazandığı bir zamanda Bacon’da karıncanın ağırlığı gene de daha çok duyuluyor gibiydi. Bacon eskiçağ filozoflarını eleştirirken yeni bilimsel düşünceye ya da deneye daha yakın duranları düşçü metafizikçilerden ayırıyordu ama gene de bu konuda tam bir belirginliğe ulaşmış değildi. Bir başka deyişe Bacon’da arı benzetmesine karşın bir tümevarım ve tümdengelim dengesinden sözetmek kolay değildir, tümevarım sanki daha baskın gibidir, bilimsel bilgide deneyin verileri sanki daha ağır basar. Claude Bernard Introduction’unda olgu ve fikir birlikteliğini açıkça ortaya koydu, kuramla uygulamayı birleştirdi. Bir hekimin kuramdan çok uygulamaya yakın olması bize ters gelmez. Bununla birlikte o bir düşünce insanı olarak kuram ve uygulama dengesini korudu. Nitekim onun hocası ya da patronu Magendie kuram diye bir şeye inanmıyordu, ona göre her şey deneyde başlayıp deneyde bitiyordu. Öyle ki ona göre insanın deney yaparken gözleri ve kulakları olması yeterliydi, beyninin olması gerekmiyordu. Bu deneyde raslantısallığı ya da görü’yü temel almaktır. Ona göre olgular kendi kendilerini açıklarlardı, daha başka bir şeye gereksinim yoktu. Claude Bernard Magendie’ye tam karşıt bir biçimde hem bir uygulamacı hem bir kuramcı titizliği gösterdi: bilimsel araştırmada kuramı kaçınılmaz görüyordu, olgu ve fikir işbirliğini zorunlu sayıyordu.

Fransa’da Claude Bernard müzesi.

Bu bize deneye yöneldiğimizde donanımlı olmamız gerektiğini duyurur. Görü donanımla güçlenecektir. “İnsanoğlu çevresindeki olguları çok dar sınırlarda gözlemler. Onların büyük bir bölümü doğal olarak onun duyularından kaçar ve basit gözlem onun için yeterli olmaz. Bilgilerini genişletebilmesi için özel araçlar yardımıyla organların gücünü artırması gerekti, o aynı zamanda çeşitli araçlarla donandı, bu araçlar ona cisimlerin içine girebilme ve böylece onları parçalama ve onların gizli parçalarını inceleme olanağı sağladı.” Ancak görmek tek başına yeterli değildir. “Ama insan görmekle sınırlanmaz: o düşünür ve gözlemin ona gösterdiği olguların anlamlarını tanımaya çalışır. Bunun için usavurmalar yapar, olguları karşılaştırır, olguları sorguya çeker ve onlardan aldığı yanıtlara göre onları birbiriyle doğrular. Usavurmalar ve olgular aracılığıyla yapılan bu tür doğrulama gerçek anlamda deney’dir, dışımızdaki şeylerin doğası üzerine bilgilenebilmek için elimizde bulunan tek yordamdır bu. Felsefi anlamında alırsak, gözlem gösterir ve deney bilgilendirir.” Gözlemde doğanın bize sunduğu biçimiyle olguları saptarız, deneyse deneycinin oluşturduğu ya da belirlediği olguların saptanmasıdır.

İnsan kendi dışında biraz da görmek istediğini ya da görmeye eğilimli olduğunu görür. Bilim adamı olgular düzeyinde ne aradığını bilmezse raslantıyla ne elde edebilir? Düzenlenmiş bir fikrin ya da bir öntasarımın olması, olgular düzeninin bir olasılık çerçevesinde gözlemlenmesi gerekir. Ne aradığını bilmek diyebiliriz buna. Bir öngörü bir olguda bir dayanak bulduğu anda ya da bir olgu azçok belirgin bir biçimde fikri duyurduğu anda bilgin usavurmaları için bir çıkış noktası sağlamış olur. O zaman deney verileriyle fikri, varsayım olarak konulmuş olan fikri doğrulamanın yolu açılmış olacaktır. Fikir tam anlamında bir saptama değildir, yalnızca varsayım olarak önemlidir. Varsayım doğrulanmayı bekler, doğrulanamadığı zaman çöpe atılır. Buna göre bilimsel araştırma ikili bir etkinliğin ürünü olacaktır: düşünmek ve görmek.  Özneyle nesne arasında ya da zihinle olgu arasında bir alışveriş vardır. Aristoteles bize bilginin meraktan doğduğunu, bilgiye yönelişin duyumsal hazlarla ilgili olabileceğini söylemişti. Claude Bernard doğanın ilgimizi çektiğini, bizi bizden çıkarıp kendine çağırdığını söyler. Evet doğa merakımızı uyandırır ve bize kendini sorgulatır, kendiyle ilgili sorular sordurur bize. Sorular soruları getirir, fikirler fikirleri çağrılar, bu sonsuza kadar sürer gider. Bilimsel araştırma ucu açık araştırmadır: onda bir arayıştan bir arayışa bir doğrudan bir doğruya geçilir.

Tümevarım ve tümdengelim ayrımının aşılması

Sorun basit görünür: her şey bu ikili ilişkide bu diyalektikte anlatımını bulur. Bu iş bu kadar basit mi? Büyük sonuçları büyük ilişkilerde aramak gerekmez mi? Böyle bir şeyin gerekmediğini bize Descartes pek güzel göstermişti. “Zor şeylerin daha güzel olduğuna inanmak ölümlülerin ortak yanlışıdır” diyordu. Basiti sağlayacak olan güç yöntemin gücüdür: her bilim için yöntemin incelikleri vardır, arayışın bir düzeni ve ayrıntıları vardır, sorun bir zihin ve doğa diyalektiğine indirgenebilir. Karmaşığı yalınlaştırmak önemlidir.  Sağlıksız bilinç karmaşığı daha karmaşıklaştırır, sağlıklı bilinç karmaşığı olabildiğince yalınlaştırır. Bu bitmez tükenmez çeşitlilikler ve ilişkiler dünyasında doğruyu görme çabası bilincin yalınlaştırıcı yatkınlığını gerektirir. Sorun Descartes’da yöntemli olma kaygısıyla sınırlıydı, Descartes bize yöntemini değil yöntemi öneriyordu. Claude Bernard için de bu böyledir. Kimsenin yöntem adına son sözleri söylemiş olduğunu düşünemeyiz. Her düşünce doğruya doğru atılmış bir adımdır. Gene de Claude Bernard’ın yöntemi iki ögeyi barındırıyordu: gözlemi ve deneyi.

İyi yapılmış bir gözlem ve tutarlı bir genelleme: bilimsel yönelimin ilkesi budur. Zihin tek tek nesneler ya da olgular arasında dolaşarak bütünsel bilgiye ulaşmaya çalışır: olguları birbirleriyle karşılaştırır ve birbirlerine yaklaştırır, bu yolla yasalara yükselmeyi amaçlar. Genellemeler yapmak yasalara yükselmektir. Bu durumda işin bir yüzü görmekse ya da gözlemlemekse öbür yüzü bütüne ulaşmaktır. Ancak gözlemin gelişigüzel yapılamayacağını unutmamak gerekir. Tek tek şeyleri oldukları gibi yani çıplak gözle gözlemlemek bizi doğru bilgiye ulaştırmaz, her zaman bir öntasarım yani varsayım gereklidir. Varsayım yol göstericidir, arayışımızı ona göre düzenleriz hatta yöntemimizi ona göre gözden geçiririz ve ona uydururuz. Demek ki olgular dünyasına yönelirken her zaman bir fikirden yola çıkmak gerekir. Gelişigüzel bir gözlem ya hiçbir sonuç vermeyecek ya da bizi olmadık yerlere sürükleyecektir. Demek ki gözlem hiçbir zaman edilgin bir işlem değildir: olgulara yönelen bilinç etkin olmalıdır. Önemli olan olgulara egemen olabilmektir, bu da donanımlı bir bilincin varlığını zorunlu kılar. Felsefede olduğu gibi bilimde de soru sormak ya da daha doğrusu soru sorabilecek durumda olmak önemlidir, olgular dünyasına güçlü bir bakışla yönelebilmek önemlidir. Bunun bir yöntem sorunu olduğu kadar bir ustalık sorunu olduğunu, bir tür filozofluğu gerektirdiğini unutmamalıyız. Bu bir sanattır, çünkü sanatta olduğu gibi bilimde de görme önemlidir. Bu bir felsefedir, çünkü olgular dünyasına bütünsel bir kavrayış içinde bileştirici ve ayrıştırıcı bir tutumla yönelmeyi bilmek gerekir.

Demek ki deneysel yöntem olguların basitçe saptanmasından ya da kağıda geçirilmesinden daha başka bir şeydir. Buluş dediğimiz şey yönlendirici bir fikrin varlığını gerekli kılar. Bilim olgu biriktirmekle ilgili bir iş değildir, önemli olan olgular arasındaki ilişkileri görebilmektir. Burada deney ve gözlem ayrımı kendini gösterir. Ancak bu iki yöntemi ya da arayış biçimini birbirinden iyiden iyiye ayrıymış gibi düşünmemeliyiz. Bu yönelimleri biraz da bilimlerin yapıları zorunlu kılar. Örneğin gökbilim bir gözlem bilimidir, zorunlu olarak gözleme dayanır. Göklerin koşullarında deney yapmak yani bir olguyu yeniden oluşturmak olası değildir. Onu ancak bir dahaki sefere ya da bir dahaki gelişinde yeniden izleyebiliriz. Buna karşılık fizik bir deney bilimidir, onun konusu deneye uygundur, deney de bizim olguları yeniden görebilme koşulları oluşturabildiğimiz durumda olasıdır. “Kendi olarak ele alındığında deneysel yöntem fikirlerimizi yöntemli bir biçimde olguların deneyine uygulayabilmemizi sağlayan usavurmadan başka bir şey değildir.”  Olgulara yönelirken sahip olduğumuz fikir bize gerçekte gene deney dünyasının esinlediği fikirdir. Deneysel araştırmaya öncülük eden ya da deneysel araştırmayı önceleyen her fikir yasallık kazanması beklenen bir fikirdir: olgulara körü körüne inanmak körü körüne bağlanmak yerine onları usla aydınlatmak gerekir. Us olgular dünyasından kopmamak koşuluyla doğrulara ulaşma yolunda tek belirleyici güçtür. Böylece bilim ve felsefe dünyasına uzun süre egemen olmuş olan basit tümevarım ve tümdengelim ayrımı aşılmış olur.

C. Bernard’a göre, gözlem bazen bir önfikir olmadan raslantıyla yapılır bazen de önfikirle yapılır. Bernard, bu konuda bir fizyolojistin bir hastanın midesini izlemesini örnek verir.

Claude Bernard şöyle der: “Doğal olguları araştırmaya yönelen bir bilgin’in yerine getirmek zorunda olduğu ilk koşul felsefi kuşku üzerine kurulmuş bir bilinç özgürlüğünü tam olarak korumaktır. Bununla birlikte kaba kuşkucu olmaya gerek yoktur, bilime inanmak gerekir, belirlenim düzenine, canlı varlıklara özgü olgularda olduğu kadar başka varlıklarda da şeylerin mutlak ve zorunlu ilişkisine inanmak gerekir. Unutmamamız gereken bir şey de bu ilişkinin azçok yaklaşık bir ilişki olduğudur ve sahip olduğumuz kuramların sarsılmaz doğruları ortaya koymaktan uzak olduğudur. Bilimlerimizle ilgili olarak genel bir kuram geliştirdiğimiz zaman bir şeye kesin olarak inanmalıyız: mutlak bir biçimde ortaya konulduklarında bu kuramların hepsi boştur.” Bizim deneysel araştırmada en büyük yardımcımız usavurmalarımızdır ama onlar elde ettikleri sonuçları bize zorunlu olarak benimsetmek durumunda değillerdir. Bilincimiz onları benimsemekte de benimsememekte de özgür olmalıdır. “Bizde bir fikir kendini gösterdiğinde yürürlükteki bir kuramın mantıksal sonuçlarıyla uyuşmuyor diye o fikri kaldırıp atamayız. Duygumuzu ve düşüncemizi izleyebiliriz, imgelemimizi etkin kılabiliriz, yeter ki tüm fikirlerimiz bize inandırıcı ya da beklenmedik ve verimli olgular sunabilen yeni deneyler oluşturmada etkin olabilsinler.”

Gözlem-deney tartışması

Yeni bilimsel kavrayış bütünsel bakmayı gerektirir. Bu kaygının kökleri Descartes’a kadar gider. Claude Bernard bilimin sorunlarına hekim gözüyle bakar. Ancak bu bakış hekimliğin dar alanına sıkışıp kalmaz.  Zaman büyük dönüşümler zamanıdır, özellikle fizik ve kimya alanlarında büyük yenilikler olmuştur. Bütünsel bakabilmek önemlidir. İnsanoğlu çevresindeki olgulara egemen değildir, birçok olgu onun gözünden kaçar. Kaba gözlem bütünsel bakışı sağlamayacak, araştırmaya çok şey getirmeyecektir. Onun çeşitli aletler kullanarak görme gücünü artırması gerekir. Öte yandan her araştırma aynı koşullarda gerçekleşmez. Bazı araştırmalar basit bazı araştırmalar karmaşıktır. Basit araştırma incelenmesi kolay olan nesnelere yönelir. Basit araştırmada duyu organlarımızın sağladığı veriler yeterlidir. Karmaşık araştırmada değişik yöntemler kullanmak gerekir, bu yöntemler olmadan bilgiye ulaşmak olası değildir, onlarsız nesneleri ya da ilişkileri gözlemleme şansımız yoktur. Bu ikinci tür araştırmada alet ve donanım zorunludur. Görmek ya da görebilmek önemlidir ama yeterli değildir.

Deneyle gözlem çok zaman birbirine karıştırılır, hatta onları tümevarımla ve tümdengelimle karıştırmak da olasıdır: “Gözlem ve deney gereçleri toplamaya, tümevarım ve tümdengelim onları geliştirmeye yarar.” Birçok bilim adamı gözlemle deneyi birbirinden ayırmaya çalıştılar ama terimlerin tanımında uyuşamadılar. Örneğin Zimmermann’a göre gözlem doğanın bize sunduğu şeyleri ya da olguları olduğu gibi görmeye dayanır, oysa deney deneycinin belirlediği olguları saptamayla ilgilidir. Bu durumda gözlemciyle deneyciyi kesin bir biçimde birbirinden ayırmış olmuyor muyuz? Bu durumda gözlem tam anlamında edilgin ve deney tam anlamında etkin olmuyor mu? Cuvier de aynı görüştedir: “Gözlemci doğayı dinler, deneyci doğayı sorgular ve onun kendisini ortaya koymasını sağlar.” Claude Bernard bu iki terimi kesin olarak birbirinden ayırmanın kolay olmadığını söyler. Gözlemcinin edilgin deneycinin etkin olduğunu söyleyebiliriz ama bu da kesin değildir. Bilimsel araştırmada bu iki şey birbirine rahatça karışabilir ve biri öbürünün yerine geçebilir. Buna göre gözlemin edilgin ve deneyin etkin olduğu doğru değildir. Claude Bernard bu konuda ilginç bir örnek verir. Bir ülkede herhangi bir bölgesel hastalık ortaya çıkıp kendini bir hekimin dikkatine sunduğunda ortaya çıkan tablo düşünülen o kesin ayrımın yapılamayacağını gösterir: “O durumda hekimin raslantıyla yaptığı ve hiçbir öncesel fikre sahip olmadan yaptığı kendiliğinden ya da edilgin bir gözlem vardır. Ancak bu ilk durumları gözlemledikten sonra bu hekimin aklına bu hastalığın ortaya çıkışının bazı özel meteorolojik ve sağlıkla ilgili koşullara bağlı olabileceği gelirse o zaman hekim yola düşecek ve aynı hastalığın sürdüğü başka ülkelere gidecek, hastalığın aynı koşullarda gelişip gelişmediğini görmek isteyecektir. Hastalığın doğası ve nedeni üzerine öncesel bir fikirle yapılmış olan bu ikinci gözlem düzenlenmiş ya da etkin bir gözlemdir.”

Gökbilimden de bir örnek verilebilir. Gökbilimci dürbününün önünden geçen bir gezegenle ilgilenir. Bu raslantısal bir buluşmadır. Burada gökbilimci edilgin durumdadır, bu ilişkide önceden belirlenmiş bir fikir sözkonusu değildir. Buna karşılık gökbilimci bir gezegenin geçişini belirler de nedenlere inmeye çalışırsa etkin gözlemci olur, çünkü burada bir önfikir vardır. “Kendini bize sunan doğal olguların belirlenmesinde zihin bazen edilgin bazen etkindir, bir başka deyişle gözlem bazen bir önfikir olmadan raslantıyla yapılır bazen de önfikirle yapılır yani zihnin bir yöneliminin tamuyarlığını doğrulama eğilimiyle yapılır.” Claude Bernard bu konuda mideyle ilgili bir örnek verir. Sindirimi yani midede olup bitenleri merak eden bir fizyolojist karnın ve midenin çeperlerini açacak, bir fistül oluşturacak, doğrudan göze görünmeyen olguları görünür kıldığı için deney yaptığını düşünecektir. Doktor Beaumont sol böğrüne ateş edilmiş genç bir kanadalı avcıyla karşılaştı. Yaranın kabuğu kalkınca midede geniş bir fistül oluşuyordu ve bu fistülden midenin içi görülebiliyordu. Doktor Beaumont yıllarca bu hastaya baktı ve midede sindirim olayını inceledi. Birinci durumda fizyolojist bir tasarıma göre iş görüyor ve etkin deney yapıyor, ikinci durumda deney edilgin deneydir.

Claude Bernard bilimsel araştırmayı biraz da bir sanat olarak görür. Ona göre bu sanat bütün bilimlerin köşe taşıdır ve bilimsel yöntemin özü deneydir: “Deneysel yöntemde iki şeyin üzerinde durmak gerekir: 1) kesin bir araştırma aracılığıyla tamuyar olgulara ulaşmak, 2) deneysel usavurma aracılığıyla onları işleme koymak, böylece onlardan olguların yasalarının bilgisini çıkarmak. Deneysel usavurma her zaman ve zorunlu olarak iki olgu üzerinde durur: bunlardan biri çıkış noktası sağlayan gözlemdir, öbürü ona sonuç ya da denetim sağlayan deneydir.” Deney düzenlenmiş gözlemden başka bir şey değildir. Gözlemci gözlerinin önüne düşen olguları belirler. “Gözlemci olguların fotoğrafçısı olmalıdır, onun gözlemi tam olarak doğayı ortaya koymalıdır.” Deneyci ister istemez olası yorumlara yönelir, gözlemlenmiş olguları yorumlar. “Bunun için deneyci kafa yorar, dener sınar karşılaştırır düzenler, böylece öngördüğü amaca ulaşmak için en uygun deneysel koşulları bulmaya çalışır. Zorunlu olarak önceden belirlenmiş bir fikre göre deney yapmak gerekir. Deneycinin zihni etkin olmalıdır yani doğayı sorguya çekmelidir, kendisine esinlenmiş çeşitli varsayımları izleyerek doğaya her anlamda sorular yöneltmelidir.” Böyle bir çabayı özgür düşünebilen, zihnini bağımlılıklardan kurtarmış bir kişi gerçekleştirebilir ancak. Felsefi kuşku üzerine temellenmiş bir özgürlüğe, bütünsel bir özgürlüğe ulaşmış olmayanlar bu amaca ulaşamazlar.

Claude Bernard anısına hazırlanmış bir Fransız pulu.

Bilgin gerçek bilginse kuramı deneysel uygulamadan ayrı tutmaz. Bilgin önce olguya yönelir, olgu onun zihninde bir fikri oluşturur. O bu fikirden yola çıkarak deneyi oluşturur. Deneyi tasarlarken deneyin maddi koşullarını da hazırlar. Bu deneyden yeni olgular çıkar, bu defa onları da ele almak onları da gözlemlemek gerekir. Bu böylece sürer gider. Bilgin’i gözlemci ve deneyci diye ayırmak doğru mu? “Kuramda soyut bir biçimde gözlemciyi deneyciden ayırmak olası da olsa uygulamada onları birbirinden ayırmak olası değildir, çünkü zorunlu olarak aynı araştırmacının bazen gözlemci bazen deneyci olduğunu biliyoruz.” İşin temelinde merak vardır. Yalnız bilginler değil tüm insanlar doğaya bir şeyler sormak, ondan bir şeyler öğrenmek isterler. “Her insan gördüğü şeyler üzerine öncelikle fikirlere sahip olur. O doğanın olgularını deneyle tanımadan önce öngörüyle yorumlamaya yönelmiştir. Bu eğilim kendiliğindendir, öncesel bir fikir her zaman araştırıcı bir bilincin ilk atılımıdır ve hep öyle olacaktır. Ama deneysel yöntemin amacı bir sezgi üzerine ya da şeylerin bulanık bir duygusu üzerine temellenmiş olan bu a priori kavrayışı olguların deneysel incelemesi üzerine kurulmuş a posteriori bir yoruma götürmektir. Bu yüzden deneysel yöntem a posteriori yöntem diye de adlandırılır.”

Felsefi kuşku

İnsan doğal olarak metafiziğe eğilimlidir, onun biraz da her şeyi bilmeye bir yatkınlığı vardır. O aklına esen düşüncelerin doğru olduğuna kolayca inanır. Bu yüzden deneysel yöntemi düşüncenin doğal bir sonucu olarak görmek doğru değildir. İnsan uzun süre dinbilimsel sorunları tartışmış ve sonunda tuttuğu yolun verimli bir yol olmadığını görerek gerçek bilimsel araştırma yoluna, deneysel bilgiye ulaşma yoluna girmiştir. Doğaya yasalarını yazdıracak durumda olmadığını, dış dünya nesnelerinin bilgisine ve ölçütüne sahip olmadığını görmüş, doğruya ulaşmak için doğa yasalarını incelemesi ve fikirlerini deneye yani olgulara uydurması gerektiğini anlamıştır. Gerçekte metafizikçi de skolastik de deneyci de bir a priori fikirden yola çıkarlar. Skolastik fikrini mutlak doğru olarak öne sürerken ve o mutlak doğrudan bilgiler türetirken deneyci gerçek bir alçakgönüllülükle fikrini soru olarak ortaya koyar, fikrinin azçok olumsal olduğunu düşünür, tek tek doğrulardan giderek genel doğrulara ulaşmaya çalışır ama hiçbir zaman mutlak doğruyu bulduğunu öne sürmez. Deneysel fikir bir varsayımdır. İnsanoğlu evriminin değişik süreçlerinde duygusallıktan ussallığa ve deneye doğru bir gelişim gösterdi. Duygu usa egemen olduğunda inançla ilgili doğrular öne sürüyordu, dinbilimsel doğrular öneriyordu. Deneysel kavrayış doğal olguları incelemeye yöneldi. O doğruların duyguda da usta da olmadığını bildirdi. Doğrulara ulaşmak isteyenler şeylerin nesnel gerçekliğine yönelmek zorundaydılar. Deneysel yöntem buna göre nesnel doğrulara yönelir. Onun öznel doğrularla işi yoktur. Öte yandan insan ilk ilkeleri de şeylerin özünü de tanıma olanağına sahip değildir. Deneysel düşünce bu durumda ilişiklerle ilgili olacaktır.

Önemli olan doğanın olgularını incelemeye yönelirken özgür bir bilince sahip olmaktır ve felsefi anlamda kuşkuyu elden bırakmamaktır. Bu kuşku eski kuşkuculukların kaba ya da mutlak kuşkuculuğuna tam karşıt bir kuşkuculuktur: doğruyu gözden çıkarmayı değil doğruya ulaşma yolunda özenli olmayı gerektirir. Bilime ve doğanın belirlenim düzenine inanmalıyız. Bilimin hiçbir zaman şaşmaz doğrularla ilgili olmadığını, bilimsel düşüncenin her zaman bir yaklaşım değeri taşıdığını, her şeyin değişime açık olduğunu unutmamak zorundayız. Öte yandan parçalı ve geçici doğrular düzeyinde çalışmak durumunda olduğumuzu da unutmamamız gerekir. Bilincimizi her zaman özgür tutmaya, her şeyi enine boyuna ve sonuna kadar tartışmaya açık olmalıyız. Bize sunulan bir fikri anlamaya ve tutuculuğun kıskaçlarına takılıp yürürlükteki bilgiler çerçevesinde onu dışlamak yerine onu apaçık tartışmaya hazır olmalıyız. “Deneycinin sahip olduğu bu özgürlük felsefi kuşku üzerine temellenmiştir. Gerçekte çıkış noktalarının karanlık olmasından ötürü usavurmalarımızın kesin olmadığının bilincine ulaşmalıyız. Bu çıkış noktası bilimlerin ilerleyişine göre her zaman azçok yetersiz varsayımlar ya da kuramlar üzerine oturur.”

Deneysel yöntemin temel ilkesi bilinci özgür ve güçlü kılan felsefi kuşkudur. Bilimsel araştırmanın bütün gizi buradadır denilebilir.