Ana sayfa 138. Sayı Aşılamayan “vitrin” etkisi ve “dişiliksiz siyaset”

Aşılamayan “vitrin” etkisi ve “dişiliksiz siyaset”

291
PAYLAŞ

Ayşegül Yaraman, “kadın” konusuyla ilgili çalışmalarına, 1981’de yüksek lisans teziyle başlamış ve bırakamamış. Kadından toplumsal cinsiyete, “cinsiyet belası”na dönüşen teorik tartışmalar ve geçirilen seçim dönemleri, araştırmalarına sürekli ekler yapmasını gerektirmiş. Doçentlik çalışmasını ise model olmayı, nasihat vermenin önüne koyacak cesarette kadınlardan aldığı ilhamla zenginleştirmiş.

Kadınların, ancak 20. yüzyılın başlarında elde ettikleri kamusal alana giriş imkânı, aslında tam olarak davranışsal kalıplara yansıyamamıştır. Yaraman, doçentlik çalışmasının girişinde bu konuya ilişkin şu sözleri söylüyor: “Türkiye’de kadının siyasal temsili bağlamında eksik kalan ancak dünya literatüründe yer alan ‘cam tavan’ kavramı, özellikle sayısal bir yükselmeyi önleyen görünmez engeli ve kadınlara rağmen sistemin direncini simgelemektedir. Oysa ‘vitrin’ ile, dört bir taraftan, yani niteliksel ve niceliksel engellenmeyi ve aynı zamanda görüntü uğruna içeriğin, kimi zaman ‘gönüllülükle’ ihmal edilişi kastedilmektedir. Bu ihmalde, P. Bourdieu’nün kavramlaştırdığı ‘simgesel şiddet’ geçerlidir. Kadınlar, mağduru bulundukları egemenlik ilişkisini farkında olmadan hatta isteyerek, beğenerek yeniden üretmektedirler. Örneğin kadınların erkeğe benzetilmekten hoşlanmaları yaygın bir durumdur. Bunu bir iltifat sayanlar hâlâ çoğunluktadır. Oysa bu durum erkeğin üstünlüğünün kabul edildiğini gösterir. Tersine, bir erkeğin kadına benzetildiğinde karşılaşılan toplumsal ve bireysel olumsuz tepkiyi düşünürsek durum daha da anlaşılır olacaktır.”

Sayılarla kadının siyasal yaşamdaki yeri

Yazar, kitabında dünyada ve Türkiye’de kadının siyasal yaşamdaki oranı konusunda çarpıcı veriler sunuyor: “Ocak 2014 itibarıyla Bakanlar Kurulundaki kadın oranları yüzde 17.2; başkan ya da başbakan kadın sayısı 24’tür. Lübnan, Suudi Arabistan, Pakistan, Brunei gibi ülkelerde kadının bakanlar kurulunda adı geçmezken; Ruanda, Andora, Küba, Şeyseller, İsveç bu konuda yüzde 60’lara varabilmektedir. Türkiye ise bu sıralamada 189 ülke arasında 101. durumdadır. Ancak elbette temsil sorununun çözümü sayısal varlığa indirgenemez.”

Oy verme oranlarına bakıldığında ise, kadınların erkeklere oranla daha düşük düzeyde siyasal katılım gösterdikleri ortaya çıkıyor. Yaraman, bu durumun nedenini şöyle açıklıyor: “Bireysel siyasal katılımın en önemli davranışı olan oy vermede, kadınların eşitliğe yaklaşan niceliksel katılımına rağmen bunun ne kadarının erkek egemenliği, ‘kocalarının dediği’ olmaksızın sandığa yansıdığı tartışmalıdır. Her ne kadar toplumsallıkta bir öğrenme süreci olarak görünse de, sonuç olarak yeniden üretilen erkeklerin oy verme davranışıdır. Yani elde edilen oy verme hakkı da, erkek iktidarına gönderilmiştir. Bu konuda öncelikle vurgulanması gereken, geleneksel yapısı içindeki aile kurumunda süren erkek egemenliğinin devlet yönetimiyle etkileşimi (Marksist bir dille söylersek ailenin ve devletin zaten aynı altyapısının, yani özel mülkiyetin uzantıları olması) ve kadının aile içindeki aidiyetinin siyasal alana da yansımasıdır.”

Yaraman, bu katılımın düşüklüğünü aile içi yönlendirmelerimize bağlıyor: “… gelişim psikolojisi içinde, çocukların toplumsal ilişki kurallarını büyük ölçüde yalıtılmış aynı cinsiyetten gruplar içerisinde öğrendiklerine ve bu öğrenileni ergin toplumsal ilişkilere taşıdıklarına dayanan cinsiyetler açısından “ayrı kültür” fikri çok yaygındır. Bu bağlamda Türkiye’de kız çocuğun siyasal kadro katılımına erkek çocuğa göre daha çok karşı çıkılmaktadır (%67-%42 gibi…).”

Biçimsel bir yasal eşitliğin aslında erkeğe sağlanan eşitlik olduğunu görebiliyoruz. Yaraman, bu noktada eşitsizliğin yeniden üretimine dikkat çekiyor: “Bu durumda kadınlar yalnız ataerkil düzen içerisinde erkek değerlerinde bir eşitliğe sahip oldukları için, iktidarla ilgili özgün davranışlarını ortaya çıkaramamakta, erkek değerlerini yeniden üretmektedirler. Kadınlık bilinci çoğu kez parti bilincinin altında ezilmiş; diğer yandan ise bazıları erki ele geçirmek için erkekler gibi olmayı/yapmayı denemişlerdir. C. B. Akal bu durumu, kadınların ne tam kadın, ne de tam erkek olan çelişkili bir ara konumda bulunduklarını, bir tür siyasal travestizm ya da iktidarlı iktidarsızlık yaşadıklarını öne sürmektedir.”

Birçok tartışmaya neden olan kota sistemine gelince, yazar şunları söylüyor: “Kadınların siyasal alandaki yoklukları önündeki pratik engellerin en önemlilerinden biri partilerdir. Bu konu için yasal ama yapay olarak üretilen KOTA çözümü gündeme gelmiştir. Biri, engel ortadan kalktığında gereksizleşeceği düşünülen “geçici kota”; diğeri ise gerekliliğin saptanıp kadın adaylara yer verilmesi yerel parti sorumlularına bırakılan “esnek kota” uygulamaları söz konusudur.”

Yaraman, dünyada ve Türkiye’de kadının siyasette yer almasına dair bakışı verilerle ortaya koyuyor: “Buna rağmen Türkiye’de siyasette kadınların ağırlıkta olmasına olumlu bakanlar %35 ve fark etmeyeceğini düşünenler ise %36 oranıyla dünya ortalamasıyla paralellik içindedir. Oysa kadınların dünya genelinde siyasi temsil içindeki oranı %21.9’dur. Türkiye’de ise kadın milletvekili oranı %14.4’tür.”

Feminizmin tarihsel dönüşümleri

Yazar, tarihsel süreç içerisinde feminist hareketlerin gelişimini şöyle özetliyor:  “… kadınların özel yaşamla sınırlanmışlıklarından kamusal bütünleşmeye geçişi dünya genelinde yaklaşık yüz elli yıllık bir tarihtir. Oysa kadınlarınkini da içeren toplumsal bilinç ve bilinçaltına bin yıllardır ataerkil zihniyet biçim vermektedir. Bu çerçevede Fransız İhtilaliyle başlayan ve 19. yüzyılın 2. yarısında şekillenen ‘eşitlik’ mücadelesini temel alan ve eşitliği siyasi anlamda eşit haklara kavuşma olarak gören birinci dalga feminizm, toplumsal açıdan eşitlik için cinsiyetçi işbölümünün dönüşmesini, iktidar başta olmak üzere değer ve kavramların yeniden tanımlanmasını, kadınların çıkarlarının bilincinde bir grup olarak davranabilmesini ve bunu bir toplumsal gündem maddesine dönüştürmelerini savunan ikinci feminist dalgayı postfeminist eleştiriyi içeren üçüncüsü izlemiştir. Burada da önceki her iki kadın hareketi dalgasının üzerine kurulduğu erkek-kadın kategorisini lağvetmeyi ve cinsiyet farklılıkları yerine bireysel farklılıkları kabul ederek aslında heteroseksüel normallik üzerine yapılanmış tüm kurumları eleştirmeyi ve altüst etmeyi gerçek toplumsal ve siyasal çözüm olarak görülmektedir.”

Peki tüm vatandaşları “eşit” hale getiren seçme ve seçilme hakkı kazanımı ne zaman resmileşti? Yazardan aktarıyorum: “Türkiye’de vitrin olma işlevi de üstlense, kadını yasal anlamda özel alanla sınırlanmışlıktan çıkarıp kamu alanına sokabilmenin olanakları Cumhuriyet Döneminin de temellerini oluşturmuştur. 5 Aralık 1934 tarihinde ‘22 yaşını bitiren kadın, erkek her Türk mebus seçmek hakkını haizdir’; ‘30 yaşını bitiren kadın, erkek her Türk mebus seçilebilir’ maddesi kanunlaşmıştır.”

“Cumhuriyetin ilk seçkin kadın kuşağında var olan erkekle özdeşleşme yoluyla bireysel başarı veya 70’lerin seçkin kadınlarının benimsediği ideolojik temelli toplumsal kurtuluş, yerine 1980’lerin kadınları ortak çıkarlar için kadın mücadelesine öncelik vermişlerdir. 90’lardan itibarense kadın örgütlerinin bir çeşit ihtisaslaşmaya doğru evrildiği görülür. Ancak yine de 2000’li yıllarda bile kadın milletvekili oranının %15’e bile ulaşamadığı gerçeği ortadadır.”

Kitabın özellikle mercek altına aldığı, 1934-2011 arası 19 seçim dönemi ve bu dönemde sürekliliğini koruyan Cumhuriyet gazetesi ve kesintiler de verse kadına yönelik yayın organları olan Kadın Gazetesi, Kadının Sesi, Kadınca, Mektup, Marie Claire, Kadınlara Mahsus Gazete Pazartesi tarandığında; yazar Yaraman devlet ve gazete yöneticilerinin iç içe geçtiği (6 dönem milletvekilliği yapan Yunus Nadi gibi), iktidara muhalif yayın organlarının pek bulunmadığı, kadın hareketinin siyasal bağlamda gündemle ‘eş’ sorunlar içerdiğini gözlemiş.

Süreli yayınlara bakıldığında ise, “1960’lı yılların 2. yarısından itibaren gelişme gösteren 2. dalga kadın hareketinin aydın ve seçkin kadın çevresinden daha geniş halkalara yayılmasında Kadınca Dergisi’nin büyük işlevi olmuştur. 1975 kadın yılından itibaren de kadınlara karşı pozitif ayrımcılık merkezli bir söylem yükselmeye başlamıştır.”

Bunu izleyen 1987 seçim dönemi ise Türkiye’de 2. dalga kadın hareketinin sesini çeşitli toplum katmanlarına duyurduğu ve toplumsal meşruiyet kazandığı yıllardan birine denk gelmiştir. Oysa basın gündemini oluşturan tepkilerin anlamlı bir siyasal sonuç verebilmesi, kitlelerin anlamlı somut mesajlarla buluşması ve harekete geçmesiyle olanak kazanacaktır.

Yaraman’a göre, “2000 li yılların seçimlerindeyse özellikle Kürt kimliğiyle siyaset yapan aday ve yayınların toplumsal cinsiyet konusunda sistematik duyarlılığı dikkat çekicidir. Kadınlar ve siyasal temsil konusunun hemen hiç yer bulmadığı yayın grubu ise dindar kadın basınıdır. Örneğin AKP, en yüksek oranda kadın milletvekiline sahipken parti karar mekanizmalarında ve bakanlar kurulundaki kısıtlılık barizdir. Cinsiyetçi pratikler ve liderlerinin cinsiyetçi söylemi açıktır. CHP’nin kadınların temsili bağlamında çok önemsenen cinsiyet kotasına sahipken, pratikte bunu kadınlar aleyhine kullanan cinsiyetçi davranışı bilinmektedir. HDP’de özellikle eş başkanlığın, erkek olanın tek başkan olduğu izlenimine sebebiyet verecek pratiklerle kısıtlandığı, ancak kamuoyunda söz konusu erkek lidere tepki oluştuğu dönemde kadın eşbaşkanın ortaya çıkarak geleneksel vitrin örneğinin yeniden üretildiği izlenmiştir.”

Sonuç olarak, seçme ve seçilme hakkının yaşama geçirilmesinde aksaklıklar ve çelişkiler sürmektedir. Yaraman’a göre, kadının siyasal temsili konusu hem “aşınmakta” hem de “aşılmakta”dır. Kadınlar aleyhine kalıp yargıları, cinselliği tartışan mevcut tüm yayın organlarının bir türlü kadınlar lehine dönük olamayışında, geçiş süreçlerinin ikilemleri kadar, söz konusu dergilerin erkeklerin egemenliğindeki ekonomik sisteme bağımlılıkları da etkendir. İslami eğilimli yayınlarda ise bu bağımlılık, ekonomik-ideolojik olmaktadır. Bağımsızlığı alabilmiş yayınlarda ise, üst düzey tartışma platformları niteliğini aşıp kitleselleşmeyi engellemiştir. Yazar yine de çok umutsuz değil: “Türkiye’de kadının siyasal temsilinde son 80 yıla bakıldığında, bir arpa boyu da olsa yol gidildiği aşikârdır. Ancak siyaset; cam tavan, vitrin, kota,sayı ve hatta meclis, bakanlar kurulu vs. kısırdöngüsüne sığdırılamayacak bir yerdedir.”

Didaktik bir dile sahip olan kitap, istatistiki meraklara yanıt olabilir. Dileğim, belgelerden ve yaşananlardan yola çıkarak daha derin ve farklı tartışmaların açılabilmesidir. Kitabı bu anlamda bir “başlangıç” olarak değerlendirebiliriz.

– Türkiye’de Kadınların Siyasal Temsili -Dişiliksiz Siyaset-, Ayşegül Yaraman, Bağlam Yayınları, 2015, 256 s.