Ana sayfa 139. Sayı Vicdan ve savaş

Vicdan ve savaş

568
PAYLAŞ

Alâeddin Şenel

Biyolojik evrim yoluyla edinilmiş empati yetisine sahip insan türünün, hangi tarihlerde hangi koşullarda bu yetisini vicdanının sesini dinleme yeteneğine dönüştürebildiği araştırılmalı. Aynı biçimde bu yetisinin körelerek vicdana dönüştürülememesi ya da dönüştürülmüş olmasına karşın vicdanın sesine kulak tıkanması sonucunu doğurabilen kültürel evrimsel koşullara da bakılmalı. Bakıldığında, sorunun geçim/üretim ilişkileri ve kavga/savaş ilişkileri olmak üzere iki odaklı bir elipsi andıran yörünge çevresinde dönüp döndürüldüğü görülecektir.

GİRİŞ

Dan-dan-dan… Nerdesin vicdan!

Gece yarısı, üç el silah sesi… iki çığlık. Sonra derin, karanlık bir sessizlik; hiçbir şey olmamış gibi. Işıklarını yakıp bir pencere açan yok. Ne de kapısını açıp sesin geldiği yöne doğru koşan var. Herkes (hemen hemen herkes) kulaklarını tıkamış; vicdanlarını susturmuş. Kuşkusuz, ışıklarını açmadan, perdelerini aralayıp “ne var?” diye bakanlar olmuştur. Kesin birilerinin yürekleri de “cızz” etmiştir. Etmişse bu, vicdanları sızlamış demektir.

Empati kapasitesi, yalnızca insan türünün sahip olduğu, insanı öteki hayvanlardan ayırt eden yetilerden biri. Bu yeti, kültürel evrim sürecinde yeteneğe dönüştürülür veya dönüştürülemez.

Sempati ve empati

Vicdanın kökleri, insanın fizyolojisinden, demek ki biyolojik evrimine kadar derinlerden beslenir. Acı tatlı meyvelerini kültürel evrim süreçlerinde verir. Biyolojik evriminde, dolayısıyla fizyolojisinde yatan köklerinden biri “empati yetisi” olsa gerektir.

“Sempati” kavramı Türkçede “duygudaşlık” ile karşılanabiliyorsa (hiç değilse ben böyle karşılıyorum) empati için de (“acıdaşlık” gibi) benzeri bir karşılık aranıp bulunmalıdır. Empati yapmanın, insanın kendini başka bir insanın, hatta başka bir (acı duyabilen) canlının yerine koyup düşünerek, onun acılarını, duygu ve düşüncelerini, önce anlamaya, sonra paylaşmaya çalışmak olduğunu biliyoruz. “Sempati”, bunun sonucunda, o canlının duygularını paylaşmış olmanın yarattığı duygudur. Onu kendimizle bir tutarak ulaşılan anlayış ve sevgi duygusu.

“Vicdan” ise, olumsuz koşullar (örneğin sorunlar, acılar, umarsızlık) içindeki bir canlının durumunu anlamakla bağlantılıdır. “Onun yerinde ben olsaydım, neler duyumsar, neler düşünür, neler yapar da o olumsuz durumdan kurtulurdum?” varsayımı üzerine kurulu duygu, düşünce ve eylem tasarımıdır. (Bu tanımlamaları bellemeye kalkmayın! Birer tanım da siz yapın).

Yetiler ve yetenekler

Empati kapasitesi, yalnızca insan (Homo sapiens) türünün sahip olduğu, insanı öteki hayvanlardan ayırt eden yetilerden biridir. Burada “yeti” ile “yetenek” ayrımına ilginizi çekmek isterim. Yetiler, biyolojik evrim sürecinde kazanılmıştır. Kültürel evrim süreçlerinde “yetenekler” biçimine dönüştürülebilecek olan, fizyolojik, psikolojik temellerdir. Örneğin, yürüme yetisi ve bunun hızlı koşma, yarışmada koşma yeteneklerine dönüştürülmesi, dönüştürülmemesi ya da dönüştürülememesi. Örneğin, konuşma yetisi ve bunun (burada bir empati yapıyorum) Kürtçe konuşma, Kürtçeyi iyi konuşma, anadili gibi konuşma yeteneğine doğru geliştirilebilmesi ya da geliştirilememesi. Örneğin sevgi duyma yetisi ve bunun insanları sevme yeteneğine dönüştürülmesi, dönüştürülememesi. Kişinin sevgi yerine, bir insana, kendi topluluğuna, başka topluluklara nefret duyulup düşmanlık duyguları besleme yeteneği kazanılması. Örneğin, düşünme yetisi; ki simge işleme yetisi olarak da tanımlanabilir ve onun yeteneğe dönüştürülemeyerek inançlara saplanıp kalınması.

Beyinle ilgili bazı hastalıklarla doğmayan her insan, doğuştan düşünme yetisiyle dünyaya gelir. Bu yeti, içinde yaşanan kültürel ortam ve koşullara bağlı olarak, sesleri, notaları işleme (müzik) yeteneğine; sözcükleri, kavramları işleme (edebiyat, felsefe) yeteneklerine dönüştürülebilir. Böyle bir yaklaşım ile müzik, matematik yetenekleriyle doğmuş olmak gibi anlayışlar uyuşmaz, uzlaştırılamaz, çelişir. Dolayısıyla, doğuştan gelen bir empati yeteneğinden, empati yeteneksizliğinden, doğuştan vicdandan, vicdansızlıktan söz etmenin gerçekliği yansıtmayacağı görüşündeyim.

Biyolojik evrim ve kültürel evrim

Yetilerimiz, insan öncesi canlı türlerinin bir dalı insana varacak biyolojik evrim sürecinde bir bir kazanılmıştır. Bunlardan konumuz bakımından en önemlilerinden ilki, dik yürüme yetisidir. İkincisi, dik yürümenin bir yan ürünü olarak, ön ayakların, bedenin yükünü taşımanın getirdiği sınırlılıklardan kurtulup, serbest kalmasıdır. Zamanla kollara, ellere, kavrayıcı parmaklara doğru evrimidir. Ve nesneleri, öteki parmakların karşısında konuşlanarak onları sımsıkı kavrayıp yönlendirme olanağı sağlayan “karşıtbaşparmaklılık” dediğim adabiformelik. Üçüncüsü, üç boyutlu görme yetisi kazandıran bir evrimle “öndengözlülük”. Gözlerin evrim geçirerek yanlardan öne kayması. Cisimleri her iki gözle birden, dolayısıyla derinlikleriyle görebilme yetisi. Dördüncüsü, belki elin evrimi kadar önemlisi, nesneleri, olayları, olguları, deneyimleri belleğe, simgeler yoluyla, sınırsız denebilerek bir kayıt yetisidir. Sonra onları anımsama, çağrıştırma, karşılaştırma, hepsi birden ele alındığında “düşünme yetisi”.

İşte bütün bu yetilerin birlikte ve eşgüdümlü kullanılması, insansı canlıyı (Hominid’i) “maddesel ve simgesel” araçlar yapıp yaratıp kullanan bir insan (Homo sapiens) noktasına getirmiştir. İnsanın, araç kullanan, hatta kendisinin yaptığı tek tük aracı kullanabilen türlerden bile önemli bir farkı vardır: Onun, maddesel araçlar yanı sıra simgesel araçlar yapıp yaratabildiği gibi onları değiştirip geliştirme yetisine sahip tek canlı türü olarak ortaya çıkması.

Böylece, insan söz konusu olduğunda, geçmişte yaşamını belirleyen biyolojik evrimsel kazanımları önemini yitirmiştir. Biyolojik evrimsel temellere (yetilere) dayanarak da olsa, insanın, insan topluluklarının yaşamını, gidişini belirleyen kültürel evrim evresine geçilmiştir.(1)

Kalıtım ve kazanım

İnsana böyle bir anlayışla bakıldığında, karşılaşacağımız ilk sorun, nelerimizi biyolojik evrimimize, nelerimizi kültürel evrimimize borçlu olduğumuzdur. Bununla bağlantılı olarak, hangi özelliklerimizin (hangi yetilerimizin) kalıtımla (genlerle) kuşaktan kuşağa aktarılabildiğidir. Hangi özelliklerimizin (hangi yeteneklerimizin) ise, genlerle aktarılamayıp, her insanın doğduktan sonra öğreneceği (sonradan kazanacağı) sorularının yanıtıdır.

Genlerle yalnızca fizyolojik özelliklerin (örneğin çekikgözlülüğün) kalıtılabildiğini biliyoruz. Kültürel özelliklerin (örneğin Türkçe konuşma yeteneğinin) kalıtılamadığını da öğrendik! Öyleyse “biyolojik evrimsel özellikler biyolojik kalıtım ile, kültürel evrimsel özellikler kültürel kalıtım yoluyla edinilebilir” denebilir. Ancak böyle denmesi, önüne “kültürel” sıfatı konmuş da olsa kalıtım sözünün burada kullanılması, kafa karışıklıklarına yol açabilmektedir. Bunu düşünerek, yetenekler söz konusu olduğunda (doğuştan sonra edinileceği örtülü anlamını içinde taşıyan) “kazanım” kavramının kullanılmasını önermiştim.

Böylece, empati ve vicdan anlayışlarında da, kalıtım-kazanım (İngilizcesiyle nature-nurture, yani doğa-beslenme) tartışmasına gelip takılmış bulunuyoruz. Tartışmaya dalıp burada sözü uzatmadan (daha önceki yazılarımda tartışıp benimsediğim)(2) görüşümü aktaracağım: Fizyolojik evrimsel temellere (yetilere) dayanılarak geliştirilmiş türden de olsalar, hiçbir duyumuz, duygumuz, hiçbir düşünsel kazanımımız (bilgilerimiz) genlerle aktarılamaz. Bunlar, simgesel araçlarımızla bağlantılı olup, taklitle, eğitimle, eylemle, deneyimle edinilip, gene simgesel araçlarla (sözlerle, yazılarla, resimlerle vb.) aktarılabilir.

Gerçekten, (sevgi, empati gibi) duyguların olsun, düşüncelerin (ve düşünme ürünü bilgilerin) olsun, aktarım aracı simgelerdir. Ve hiçbir simge kalıtımla aktarılamaz. İnsan, John Locke’un üç yüzyıl önce açığa çıkarıp, açıkça açıkladığı bir gerçekle, boş (Lat. tabula rasa) bir beyinle doğar.(3) Bilgilerini deneyimle sonradan edinir. Bilginin taşıyıcısı simgeler beyne (dilin öğrenilmesindeki gibi) sonradan yüklenip, işlenir. Bu bilginin doğruluğunun kanıtı ise, bilgilerin aktarılma araçları olan sözcüklerin ve sözcüklerden oluşturulan dilin kalıtımla geçirilememesidir. Chomsky’nin kalıtsal bulduğu, diller değil, “dil edinme yetisi” (İng. Language Acquisation Devise=LAD) dediği olgudur. Dil kalıtımla geçirilebilseydi, bir bebek ana babasının, ana atasının (ben “anata” diyorum) binlerce yıldır konuştuğu dilden hiç değilse birkaç sözcüğü doğarken, birliğinde, kafasında hazır olarak getirirdi. Onlarla birlikte örneğin “ateş yakar” bilgisini getirmiş olurdu. İlk gördüğü ateşi avuçlamaya kalkmazdı.

Sınırsız bellek ve anımsama yetisi

“Vicdan ve savaş” konusuyla bağlantılı sorunların tartışılacağı alanın sınırlarını ve iskeletini böylece belirlemiş oluyorum. Artık bundan sonra, vicdanın “tanrı vergisi”, savaşın “insanın doğası” olup olmadığı tartışmalarına girmeyi gerekli görmüyorum. Bu durumda, önce vicdanı, evrimci bir bakış açısıyla ele alacağım savaşla ilgili görüşlerim için okuyucuyu daha önceki bir yazıma yönlendireceğim.

Başlangıç varsayımım, vicdan azabı duymak ya da duymadan dövüşmek veya duya duya dövüşmek, savaşmak gibi yeteneklerimizin üzerinde örüldüğü biyolojik evrimsel niteliğimizin bellek olduğudur. Nasıl bir bellek? Sınırsız (neredeyse sınırsız) çağrışım, anımsama, karşılaştırma olanakları sunan gene sınırsız bir bellek yetisi. Çözümlemelerimi böyle bir varsayıma dayandıracağım.

VİCDAN VE İNSAN

Doğrudan vicdan sorunlarına girmeden, insanın vicdan ile bağlantılandırılabilen zaman algısına ve imgelem yeteneğine de değinmekte yarar var.

Hem nesneler hem simgeler evreninde eyleyen insan

Biyolojik yapısıyla “hayvanlar evreni” üyesi olan insanın, onu öteki hayvanlardan ayırt edici özellikleri de vardır. Bunlardan birisi, yazılarımda, konuşmalarımda sık sık belirttiğim gibi, aynı anda hem nesneler hem simgeler evreninde yaşamasıdır. Öteki hayvanların en gelişmiş türleri bile, bir anda tek bir şeyi yapar: beslenir, çiftleşir, saldırır, kaçar. İnsan hayvanı, onlarınkinden daha gelişmiş bir beynin sağladığı yetiyle, bir anda iki eylemde birden bulunabilir: Hem nesneler evreninde bir eylemde bulunur; hem de hemen hemen aynı anda, o işi, yaptıklarının imgeleriyle, simgeleriyle yapıp, onları belleğine geçirerek, iki işi birden yapmış olur.

Böylece insanın, geçmiş, an, gelecek olarak, üç boyutlu bir zaman algısı içinde yaşadığı söylenebilir. E öyle olunca, bunun yarattığı olanaklar, sorunlar, kararlar, kararsızlıklar da olacaktır.

Böyle bir yetinin ve böyle sonuçlarının nedeni, yineliyorum, yaptığı her işi, kafasında bir de simgeleriyle yapıp belleğine atmasıdır. İlerde benzeri durumlarla karşılaşıp benzeri işleri yaparken, geçmişte yaptıklarını anımsayıp çağrıştırmasıdır. Üç boyutlu bir zaman içinde yaşamanın, karşılaştırmaya, algılamaya, düşünmeye, karar vermeye, eyleme geçmeye varacak sonuçları da olacaktır.

Kişi, belli bir anda gördüklerini, yaşadıklarını anlayıp algılayabilmesi yolunda, otomatik ya da bilinçli çağrışımlarla, onları geçmişteki benzerleriyle karşılaştırıp değerlendirme, düşünme alışkanlığı edinir. Örneğin, ufukta gördüğü bir kızıllık (eskiden olsaydı burada bir komünizm propagandası koklayabilirlerdi) bir orman yangını mıdır, değil midir? (Bugün savcılarımız böyle sözlerden örgüte eylem buyruğu gönderildiği savında bulunabiliyorlar). Bunu, geçmişte gördüğü bir ya da birden çok kızıllık ile karşılaştırarak anlayabilecektir. Çağrışım, anımsama süreci bu noktada durmayacaktır. Örneğin, ufuktaki kara bulutların çağrışımını, ardından gelen sağanakları çağrıştırması izleyecektir. Ve fırtına patlak vermeden bir sığınağa kaçmaya karar verebilecektir.

Bu tür çağrışımlar insana, hem geçmiş hem gelecek zaman kavramlarını kazandıracaktır. Uzayıp giden kurak günlerin, geçmişte yaşadığı kıtlığı çağrıştırması, kendisini, daha aç kalmadan “açlık korkusu” içine düşürebilecektir. Tersine, bol yağışlı bir mevsim içinde yaşamaktaysa, “bolluk umutları” düşüne kapılabilecektir.

Korku-umut ve güvensizlik-güven duyguları bağlantısı

Bu varsayımlar gerçekliği yansıtıyorsa, sınırsız bir bellek ve çağrışım yetisinin insana (içinde yaşanan an’ın getirdiği “acı” ve “haz” duyuları yanı sıra) “korku” ve “umut” gibi temel “duygular” da kazandırabileceği söylenebilir. Hiç değilse bu tür duygularını pekiştireceğinden söz edilebilir.

Çözümlemelerimizin geldiği bu noktadan sonra, aç bir köpeğin davranışıyla aç bir insanın davranışının karşılaştırılması, aydınlatıcı, ufuk açıcı olacaktır. Sempati, empati duyguları yanı sıra (geliştirilebilmişse) kavga yeteneğinin, vicdan ile ilgili değerlerin köklerini anlamamıza yarayacaktır.

Köpek, daha çok anda yaşadığı için, doğal gereksinimlerini karşıladıktan sonra dinginliğe erebilmektedir. Bir kıyıya kıvrılıp yeniden acıkıncaya dek uyuyabilmektedir. İnsan ise, çoğu durumda karnını doyurmakla, açlık konusunda bile dinginliğe eremeyebiliyor. Geçmişte doymadığı durumları çağrıştırıp, gelecekte de aç kalabileceği korkusuna kapılabiliyor. Bu korkuyla tıkınabiliyor, yiyemeyeceği kadar yiyecek biriktirebiliyor. Hatta başkalarının birikmiş yiyeceklerine el koymanın yollarını arayarak kendini açlığa karşı güvenceye almaya çalışabiliyor. Ya da, hayvanlardan (yavrularını besleme içgüdüsü dışında) beklenemeyecek bir davranışla, yiyeceklerini paylaşma yoluna gidebiliyor. Bu davranışları da köklerine inilip çözümlenmeli.

Empati ve vicdan yeteneği

Burada ilginizi, insanın dinginliğe ve mutluluğa erip ermemesinde etkisi olacak “güvensizlik” ve “güven” duygularına çekmek isterim. Güvenle ve güvensizlikle ilgili korkularının ve umutlarının düşüncelerini ve davranışlarını ne kadar etkileyeceği iyi bilinmektedir. Ya söz konusu düşüncelerinin ve davranışlarının altında yatan empati yeteneğinin de sınırsız bir bellek ve çağrışım yetisinden beslendiği bilinmekte midir?

İnsanın kendisiyle ve başkalarıyla empati yapması

Empati yeteneğimiz de sınırsız bellek yetimizden beslenir. İnsan herhangi bir duyu (örneğin şiddetli bir acı) herhangi bir duygu (örneğin tutkulu bir sevgi) durumu yaşarken, geçmişteki benzeri deneyimlerini çağrıştıracaktır. Açken, hatta karnını iyice doyurduktan sonra, geçmişte açlık çektiği anların, günlerin acısını çağrıştırabilir. Bu, geçmişteki kendisiyle bir tür empati yapması demektir. Bunu yapınca, tok olduğu durumlarda bile geçmişte çektiği açlıkların acısını (elbette aynı biçim ve derecede değil) “kendisine acıma” biçiminde duyabilir. Burada “acıma” duygusunu dile getiren kavramının “acı” duygusu için kullanılan sözcükten türetilmiş olması anlamlıdır. Ve “acımak” vicdanın türettiği bir duygusal tepkidir.

İnsanın kendisiyle empati yeteneği, başka insanlarla, hatta başka canlılarla empati alışkanlığı kazanmasının kapısını aralar.

İnsanın kendisiyle empati yeteneği, başka insanlarla, hatta başka canlılarla empati alışkanlığı kazanmasının kapısını aralar. Aç bir insanın ya da hayvanın neler çektiğini, kendi çektiklerini anımsayarak anlayabilir. O zaman, olanağı varsa, kendi acılarını dindirmek için yaptıklarını, onların acılarını dindirmek yolunda yapabilir. Böyle yapmak isteyebilir; böyle yapmasının gerekli, doğru olacağını düşünebilir. Böyle bir yardım isteğine kulak tıkamayabilir.

Bu yolda eyleme geçebilir. İşte empati yapma yeteneğinin geliştirilip, yardımlaşma, dayanışma gibi ahlak değerlerine dönüştürülmesi “vicdan” denen duygusal ve düşünsel niteliğimizi oluşturur. Ya da daha doğrusu, bu tür bir acıma, vicdanın harekete geçirilmesini sağlayabilir.

VİCDAN VE SAVAŞ

Biyolojik evrim yoluyla edinilmiş empati yetisine sahip bu canlı türünün, hangi tarihlerde hangi koşullarda bu yetisini vicdanının sesini dinleme yeteneğine dönüştürebildiği araştırılmalıdır. Aynı biçimde bu yetisinin körelerek vicdana dönüştürülememesi ya da dönüştürülmüş olmasına karşın vicdanın sesine kulak tıkanması sonucunu doğurabilen kültürel evrimsel koşullara da bakılmalıdır. Bakıldığında, sorunun geçim/üretim ilişkileri ve kavga/savaş ilişkileri olmak üzere iki odaklı bir elipsi andıran yörünge çevresinde dönüp döndürüldüğü görülecektir. Burada, saldırganlık, kavga, savaş üzerine toplumsal ve tarihsel perspektiften edinilmiş düşüncelerimin ve sonuçlarının özetine girişmeyeceğim. Yalnızca savaşın vicdan ile örtüşüp örtüşmediğiyle ilgili noktalara değinip, bu konulara odaklanmış Bilim ve Gelecek’in 1. ve 99. sayılarındaki yazılarıma göndermede bulunacağım.(4) Gene de kendimi, savaşın, kültürel evrimin sağladığı olanaklarla geçimsel, varoluşsal nedenlerini ve bahanelerini yitirdiği bir üretici güçler düzeyinde başlıca kaynağının, yarışmacı toplum düzeni olduğunu söyleyeceğim. Yarışmanın tırmandırılmasıyla varılacak kaçınılmaz sonuç kavga ve savaş olacaktır.(5)

Maddesel ve simgesel araçlar üretimi

İnsan, maddesel ve simgesel araçlar yapıp yaratıp, bunları kullanılırken değiştirip geliştirebilen (kültürel evrim geçiren) bir canlı olarak tanımlanabiliyordu. O zaman ilginin maddesel ve simgesel araçların gelişmesi süreç ve biçimlerine yöneltilmesi gerekir.

Geçim araçlarından av silahlarına

Her şeyden önce, insanın varoluş ve geçim sorunlarını çözmek için maddesel ve simgesel araçlar üretip geliştirmesinin önünde onları av silahlarına ve avlanma yöntemlerine dönüştürmesini önleyecek hiçbir engelin bulunmadığı belirtilmeli. Bu gerçek, ilk standart aracı olduğu düşünülen elbaltalarının çok amaçlı kullanıma uygun tasarlanmış olmasından da anlaşılabilir.

İnsanın ilk standart aracı olduğu düşünülen elbaltalarının çok amaçlı (hem av amaçlı hem de birbirlerine karşı) kullanıldığı anlaşılıyor.

Araç yapma başlangıçta, bilgisi topluluktan da edinilse, (elbaltaları gibi taş araç teknolojileri üzerine yapılan araştırmalardan anlaşıldığına göre)(6) bireysel bir etkinlik olarak başlamış olabilir. Ama araç kullanılması söz konusu olduğunda, av silahları biçimindeki araçlarla yapılan “takım avı” kolektif (“kolektif eylem”) niteliğindeydi. Topluluğun eli silah tutan bütün erkekleri ortak av etkinliklerine katılacaklarına göre, avcı ve toplayıcı topluluklarda bir de empatiye gerek ve gereksinim duyulmayacağı söylenebilir.

İlkel topluluklarda av-ev işbölümü

Avcı ve toplayıcı takımlarında, kadınların daha çok toplayıcılıkla, erkeklerin avcılıkla uğraşması, cinsler arası bir işbölümünün başladığını da gösterir. Hatta, kadın erkek kültürlerinin farklılaşmasının buradan başladığı söylenebilir. Ancak bu “kültürel” işbölümünün temelinde, biyolojik evrim sürecinde, erkeklerin daha iri ve güçlü fizyolojiyle ve buna uygun yetilerle doğmalarının payının da bulunduğu unutulmamalı.

Topluluğun eli silah tutan bütün erkekleri ortak av etkinliklerine katılacaklarına göre, avcı ve toplayıcı topluluklarda bir de empatiye gerek ve gereksinim duyulmayacağı söylenebilir.

Cinsler arası bu ekonomik ve kültürel işbölümü, ortak yaşam koşulları yanı sıra, farklı deneyim ve birikimlerinin ürünü olarak geliştirilen farklılaşmış kadın ve erkek kültürlerine yol açmıştır. Böyle bir farklılaşmanın bir empati gereksinimine ve cinsler arası empatiye yol açıp açmadığını gösterecek arkeolojik, etnografik ipuçları (bildiğim kadarıyla) yok.

Patriarşilerde empati ve vicdan filizleri

Matriarşi düşlerini yıkabilecek bir gerçeklikle,(7) erkek, üzerinde tekel kurduğu (çağımızın kimi ilkel topluluklarında da kadınların dokunması bile tabu olan) av silahlarını, zaman zaman kadına da yöneltmiş olabilir. Onca kültürel evrimsel birikime karşın bunu bugün de yapabiliyorsa! Burada, biyolojik evrimsel bir olanakla, erkeğin kadından daha iri ve güçlü olmasının (belirleyici olmasa da) payı bulunabilir. Bu nokta sorunun çözümünde, ister istemez göz önüne alınacaktır.

Patriarşi dönemlerinde, büyük aileler içinde kolektif etkinliklerin baba tarafından (“yöneltilmesi” değil) yürütülmesi, kadınlara karşı tutumu acımasızlık noktasına taşıyabilecek bir ortam yaratmış olsa gerektir. Böyle bir ortam, erkeklerin yaptıkları karşısında, anaların kızlarına, kadınların kız çocuklarına duydukları empatiyi artırmış olabilir. Kimi babalar, kızlarına yapılanları görüp, hatta kendisinin kızına yaptıklarını düşünüp “vicdan muhasebesi” sayılabilecek tepkiler vermiş bulunabilir.

Takım (topluluk) içi ilişkilerde, ama kadın-erkek ilişkileri dışındaki ilişkilerde, özellikle tüketim ilişkilerinde paylaşımcı, barışçı, sevgiye empatiye dayalı davranışların ipuçları (benzeri kültürel evrim düzeyinde yaşarlarken karşılaşılmış) çağımız ilkel (yalın toplumsal yapılı) topluluklarından çıkarsanabiliyor.

Topluluklararası ilişkilerde yabancı düşmanlığı

Topluluklararası ilişkilerde durum tümden farklı. Bir topluluk öteki topluluklarla ekonomik ilişkilere pek girmediği gibi, onları ilişkiye girdiği koşullarda pek olumlu ilişkiler geliştiremez. Nasıl geliştirsin ki, kendinin bildiği avlanma ve toplama alanlarını kurutabiliyorlarsa, onları, kendilerinin avlayacakları hayvanları avlayan hayvan sürüleri gibi yok edilmesi gereken canlılar sayıp ona göre davranabiliyordu. Böyle bir zarara uğramasa bile, ilkel topluluklara egemen güvensizlik ve korku duygusu, kültürlerine, yabancı korkusu ve yabancı düşmanlığı (ksenefobi) olarak yansımış görünüyor. Bu durumda, “öteki” toplulukların insanlarına vicdansız davranışlardan kaçınmayabilecektir.(8)

Kuşaklararası ilişkilerde kadın-erkek kültürlerinde empatiyle ve vicdanla ilgili tutumların farklılaşması

Kuşaklararası ilişkilere gelince, tutum bir kez daha değişir. Av-ev işbölümünün bir uzantısı olarak, çocuğun doğurulması, emzirilmesi üzerine binen beslenmesi yetiştirilmesi işleri, annenin çocuğa empatiyle yaklaşması kültürünü getirmiştir. Kız çocuklarının erkek kardeşlerince, yetişkin erkeklerce örselenmesi, empatisini vicdan sızlaması noktasına dek yoğunlaştırmış olabilir. Erkek çocuklarının ise, hem silahlarla, hem av ile günlük ilişkileri, hem de erkek kültürü, erkeklerin empati olanaklarını törpülemiş, vicdanlarını susturmuş görünüyor. Bu durumda vicdanın görünümlerinden olan başkası adına acı duyma, başkası için ağlama yetenekleri, kadınlardaki kadar gelişemeyecektir. Kavgada arkadaşı öldürülmüş bir kabile üyesine günümüzdeki “erkek adam/asker ağlamaz” ve “karı gibi ağlama” benzeri sözlerin söylenmiş olması çok olasıdır.

UYGARLIK ÖNCESİ TOPLULUKLARIN SİMGESEL ARAÇ KALINTILARINDA EMPATİNİN VE VİCDANIN İPUÇLARI

Tarihsel ilkel, avcı ve toplayıcı topluluklar hakkında arkeolojik buluntulara dayandırılamayan yukarıdaki varsayımlar bir yana bırakılıp arkeolojik buluntulara bakılırsa ne görülür?

Yukarı Paleolitik mağara ve kaya resimlerinde hayvanlarla empatiden söz edilebilir mi?

Yukarı Paleolitik mağara ve kaya resimlerindeki hayvan figürlerinin, avın başarılı geçmesi umuduna yönelik av sihri törenleri ürünü oldukları en doğru yorum olarak gözüküyor.

Daha çok Kuzey Avrupa topraklarının uzman avcı topluluklarının gerilerinde bıraktıkları simgesel araçları MÖ 30 bin – 15 bin arasından kalma mağara ve kaya resimleridir. Bunlar, kimi yazarlarca avladıkları hayvanlara (kendilerini aç bırakmadıkları için mi?) duydukları saygıya bağlanabilmektedir. Hatta onlara tapınıldığından söz edenler çıkmaktadır. Bu yöndeki yorumlar inandırıcı görünmemektedir. Savaş gibi av da empati duygularını (vardıysa bile) ancak köreltir. Acımak ile avlamak, hele avlaması kolay ve eti yumuşak diye körpe yavruları avlamak, uzlaştırılabilecek tutumlar değildir. Doğru görünen yorum, onların, avın başarılı geçmesi umuduna yönelik av sihri törenleri ürünü olduklarıdır.(9)

Aynı kültürün yayıldığı yerlerdeki öteki buluntu türüne, “venüsler” denen şişman ya da gebe kadın yontucuklarına gelince neler söylenebilir? Bunlar, ne kadına saygıyı gösterir, ne de kadının sihirsel güçleri karşısında duyulan korkunun ürünü bir tapınmadır. Ağır basan yorum, avcılık yaşamının ürünü bir nüfus darboğazının aşılması umuduyla yapılan “doğurganlık muskaları” olduklarıdır.(10) Bu yorum doğruysa, kadınlar saygı duyulan özneler olmaktan çok, üreme araçları olarak görülmüştür. Öyleyse, venüsler erkeklerin kadına karşı duydukları sevginin, empatinin ürünü sanat yapıtları değildir.

Neolitik kültürlerde tanrıçalaştırılan kadın mı?

Yukarı paleolitikteki (MÖ 30. – 15. binyıl arasına tarihlendirilen) “venüsler”e benzer kadın yontucukları Neolitik (MÖ 10. – 5. binyıllar arası) kültür bölgelerinden de çıkarılmıştır.

Venüsler erkeklerin kadına karşı duydukları sevginin, empatinin ürünü sanat yapıtları değil, avcılık yaşamının ürünü bir nüfus darboğazının aşılması umuduyla yapılan “doğurganlık muskaları”dır. (Ünlü Willendorf venüsü)

Anadolu’nun (başta Hacılar) birçok Neolitik kültürlü ören yerinden de çıkarılan bu pişmiş toprak yontucukların, Ana Tanrıça’yı değil, Toprak Ana’yı simgelediği görüşünden yanayım. Tarımsal üretime geçilince “venüsler” kültür geleneği işlev değiştirmiş görünüyor. Şöyle ki, insanlığı üretime geçiren ve topluma emekgücü kazandıran kadının verimliliği ile toprağın verimliliği arasında bağlantı kurularak, “Toprak Ana” sanal öznesi yaratılmıştır.

Bu, kadından çok, toprak ile, tarım ürünleri ile bir empati girişimi sayılabilir. Ancak bu durumda da empati yapan insan, acıyan değil, kendisine (kıtlığa, doğal yıkımlara karşı) acınmasını bekleyen öznedir. Tarımla ilgili doğa güçlerinin özneleştirilmesinden, onların sınıflı, uygar, eşitsizlikçi toplumla birlikte, aşkınözneleştirilmesine geçildiği görülecektir. Egemen sınıflara, yöneticilere benzetilerek aşkınözneleştirilmelerinden sonradır ki, Toprak Ana bir de yüceltilip Ana Tanrıça konumuna yükseltilecektir. Böylece sınıflı toplumla yoğunlaşacak olan vicdan sorunu dinsel düşünüşe özgü bir vicdan anlayışı (ileride göreceğimiz gibi) geliştirilecektir.

SINIFLI TOPLUMA GÖTÜREN TOPLULUKLARARASI FARKLILAŞMAYLA YERLEŞİK ÇİFTÇİ – GÖÇEBE ÇOBAN SAVAŞÇI ARASI İLİŞKİLER ORTAMINDA VİCDAN SORUNLARI

Kadınların insanlığı bitkisel besin üretimine geçirmesini, erkeklerin (sap saman gibi artıkların verdiği olanakla) avladıkları hayvanları beslemeye başlayıp evcilleştirmeleri izlemiştir. Bunun üzerine hem bitkisel hem hayvansal besin üretilen kendine yeterli geçim biçimleriyle yerleşik çiftçi yaşamı sürülen köyler (önce Ortadoğu’da) yerden yağmurdan sonra mantar gibi bitmiştir. Böyle bir yaşam biçiminin vaat ettiği açlığa karşı güvenlik, yerleşik çiftçi yaşam biçiminin hızla yayılmasına yol açmıştır. Bu süreçte erkekler, av silahlarını, insanlara karşı savunma ve saldırı silahlarına dönüştürmüş görünür.

Göbekli Tepe’yi betimleyen bir çizim.

Göçebe çobanların savaşçı geçim/üretim biçimi

Yerleşik çiftçi yaşamı yayılıp bitkisel besin üretimine pek elverişli olmayan, ama hayvansal besin üretimine çok uygun bozkırlara ve yaylalara dek ulaşmıştır. Buralarda, hayvansal besin üretiminde uzmanlaşan göçebe çoban topluluklar gelişmiştir. Tarlalardan farklı olarak otlakların sınırları yoktur. Bu, kapanın elinde kalacağı ve başka çoban topluluklara kaptırmamaya çalışılacağı anlamına gelir. Otlaklar yanı sıra sürü kapmaya ve kaptırılmamaya yönelik çabalar, savaşçı bir yaşam biçimine kapı açmıştır. İnsanlığın geleceğini, göçebe çoban topluluklararası ilişkilerden çok, uygarlığın, devletin, sürekli ordunun kurulmasına varacak bir gelişmeyle, göçebe çoban ile yerleşik çiftçi ilişkileri belirleyecektir. Yerleşik çiftçileri, savaşçı yaşam biçimleriyle ve üstün savaş araçlarıyla toplumsal artıyı aktarma yolu olan haraca bağlayan çobanlar, haracı güvenceye almak için ve onları koruyacakları gerekçesiyle, çiftçilerin yanına yerleşince, sınıflı topluma varacak süreç başlamıştır.

Savaş-empati ters oranlı ilişkisi

Görüşlerini benimsediğim Franz Oppenheimer, uygar toplumun ve devletin kuruluşunu “fetih kuramı” ile böyle açıklamaktadır.(11) Bu koşullarda, insanlık tarihinde kavgaların örgütlendirilip savaşa dönüştürüldüğü söylenebilir.(12) Buna, göçebe çoban topluluklarda savaş ilişkilerinin bir tür üretim ilişkileri işlevi göreceği eklenebilir.

“On çıplak adamın savaşı” (Antonio Pollaiuolo, 1465).

Görünüşe bakılırsa, savaşan, toprak ele geçiren savaşçıların yenilgiye uğrattıkları, boyun eğmediklerinde öldürdükleri insanlara empatiyle yaklaşmaları, onlara acımaları beklenemez. Ama öteki görünümüyle, komutan, şef, savaşa (ölüme) sürdüğü savaşçıyla, toprağına el koyduğu çiftçiyle empati kurmak durumundadır. Bildik deyişle, kendisi altın yumurtlayan tavuğu boğazlamayacağı gibi, başkasının boğazlamasını engellemeye çalışacaktır. Dahası, komutan olsun, şef olsun, yönettiklerinin, sömürdüklerinin başkaldırmalarını engellemek, buyruklarına uymalarını sağlamak için, onlarla empati kurmaya çalışacaktır. Empati kurup, bu yolda, kaba güç yanı sıra ya da kaba güce gerek kalmasın diye, duygularını, inançlarını öğrenip onlara seslenme yoluna gidecektir. Bu, vicdan tepkileri biçimini alamasa da çıkar amaçlı bir empatidir. Savaşın ve böyle bir empatinin öteki kaynağı, uygar toplumla birlikte gelişecek ekonomik, toplumsal, yönetsel, düşünsel farklılaşmalar olacaktır.

UYGAR TOPLUMLARDA EMPATİ VE VİCDAN SORUNLARI

Uygar, sınıflı toplum, göçebe çoban toplulukların yerleşik çiftçi toplulukların topraklarını ele geçirip çiftçileri kendilerine aktaracakları bir toplumsal artı (artı ürün) üretmeye zorlamalarıyla doğmuştur. Toplumun yapısının artı ürün aktarımının sağladığı olanaklarla, çalıştıran-çalışan (ekonomik) efendi-köle/serf (toplumsal) yöneten-yönetilen (siyasal) düşünce/inanç üreten ile inanç tüketen (ideolojik) farklılaşmalara uğramasının ürünüdür. Böyle farklılaşmalara uğramış toplumlarda üretim ilişkilerinde empatinin, vicdanın, savaşın yerine bakmadan önce birkaç noktayı daha aydınlatmak gerekecek.

Sınıflı topluma varamayan fetihlerde empati ve vicdan

Fetih küçük çaplı olur, fazla bir toplumsal artı aktarılamaz ve fetheden ile fethedilen yüz yüze ilişkileri kopacak kadar geniş bir topluluk oluşturamazsa, yüz yüze insan ilişkileri içinde kalınmışsa, empati, acıma, karışık evlilikler gibi nedenlerle, toplumsal artı aktarım damarları genişletilemez. Genişletilemediği gibi giderek daralabilir. Sonuçta fetihçi çobanın torunun da sabanın sapına sarılmak zorunda kaldığı görülebilir. Farklılaşma, sınıflaşma süreci durur. Eşitlikçi ilkel topluluk koşullarına geri dönülebilir. Ya da o topluluk, bağımsız varlığına son verilip, daha büyük savaş gücü edinebilmiş bir sınıflı toplum içine alınabilir.

Vicdansız kâhyaların ve yöneticilerin doğuşu

Fethin ve toplumsal katmanlaşmanın büyük çaplı olduğu, çapının daha da büyütülebildiği bölgelerde (Mezopotamya gibi elverişli tarihsel ve coğrafi koşulların birleştiği yerlerde) büyük sulama tarımına varacak büyük çaplı bayındırlık işlerine girişilmiştir. Bu tür işleri yönetecek işyöneticileri (menajerler) kesimi doğmuştur. İşlerin yönetilmesi büyük emekçi ordularındaki insanların yönetilmesini de getirmiştir. Onların arasından bir de kamu yöneticileri kesimi uzmanlaşarak oluşmuştur.(13) Her iki alanda, yüz yüze ilişki olanaklarının bulunmadığı koşullarda, aracıların çalıştırılması gereği doğmuştur. Çoğu çalıştırılanlar, sömürülenler arasından seçilip yükseltilen aracılar, çalışanlardan, yönetilenlerden çok, yönetenlerin, çalıştıranların isteğine uymak durumundadırlar. Uymazlarsa işlerinden olabilirler. Bu demektir ki vicdanlarının sesinden çok efendilerinin, yöneticilerinin sesine kulak verip buyruklarını uygularlar. Kraldan çok kralcı rolü oynarlar.

Çalıştırdıkları, sömürdükleri ile yüz yüze ilişki içinde olmayan, onlarla empati yapma koşulları içinde bulunmayan üst yöneticiler ise “göz görmeyince gönül katlanır” sözünü onaylarcasına, olabildiğince acımasız, vicdansız davranabileceklerdir.

Hem farklılaşma hem bütünleşme paradoksunun çözümü: Devletin baskı (kaba güç) ve ikna (ideolojik hegemonya) araçlarının birbirini dengelemesi

Sınıflı uygar toplumda, bir yandan işbölümü, uzmanlaşma, farklılaşma süreçleri gelişirken, öte yandan farklılaşmış kesimlerin birbirini tamamlamasının ürünü bir bütünleşme süreci işler. Birbirine zıt bu iki süreci bir arada sürdürme sorunuyla karşılaşılır. Bu sorun, fethin ve boyun eğdirmenin sürdürülen geleneğiyle, bir yanda kaba güce başvurulmasıyla çözülmeye çalışılır. Öte yandan, gerçek ya da varsayımsal ortak çıkar adına, (ama kesinlikle egemen sınıfın ve yöneticilerin çıkarına) birlik ve bütünlük duygu ve düşünceleri yayılır. Kaba güce her zaman başvurma olanağı bulunmayacağı için ve çoğu zaman kaba güce başvurmaya gerek bırakmamak için, ya da kaba güç yanı sıra inancın gücünden yararlanmadan birlik ve bütünlüğün sürdürülemeyeceği görüldüğünde, ikna araçları geliştirilir. Baskı aracı ordu ve kolluk güçleri, başlıca ikna aracı dinsel ideolojidir. Birliğin ve bütünlüğün gönüllü sağlanması için dinsel ideolojide, hem farklılaşmalar (tanrı-kul ilişkileri metaforuyla) savunulur hem de (yönetenlerin de yönetilenlerin de aynı tanrının kulu kölesi oldukları söylemiyle) tam bir birlikten ve bütünlükten söz edilir. Bu yolda gerçeklik tepetakla edilip bol bol tanrının (dolayısıyla onun yeryüzü vekili yöneticinin) merhametinden, adaletinden, kullarının durumunu bildiğinden, yardımlarına koşacağından söz edilir. Dinsel empati ve vicdan anlayışı böyle ikiyüzlü, içeriği boş bir anlayıştır. Aynı anlayışla, “kul”ların gene tanrı adına bile olsa başkaldırdıklarında, devletin baskı araçlarının gene tanrı adına kullanılıp “imansızlara” karşı hiçbir acımanın gösterilmemesi istenebilmektedir. Tektanrıcı dinsel ideolojide fazladan, vicdanın sesinin gereğinin yapılması ötedünyaya; çoktanrıcı Hindu inancında ruhun dünyaya bir daha gelişine (öteyaşama)(14) ertelenebilmektedir.

ESKİ ÇAĞ’IN ESKİ DÜNYA SINIFLI TOPLUMLARINDAN
VİCDAN SORUNLARINA VE VİCDAN-SAVAŞ BAĞLANTISINA ÖRNEKLER

Mezopotamya’dan üç örnek

İnsanlığın ilk sınıflı toplumlarının kurulduğu Mezopotamya’da, toplum içi baskıyla dinsel ideolojiyle eşitsizlikçi düzeni koruma, onu topluluklararası savaşlarla yayma girişimleri, empati olanaklarını azaltıp pek çok vicdan sorunu üretmiştir.

Devlet terörü: Bunun bir örneği Asur imparatorlarının devlet terörü ile dinsel hoşgörü politikalarını birlikte yürütme çabalarında görülebilir.

Çalıştırdıkları, sömürdükleri ile yüz yüze ilişki içinde olmayan, onlarla empati yapma koşulları içinde bulunmayan üst yöneticiler, olabildiğince acımasız, vicdansız davranabileceklerdir. (Babil Kulesi, Pieter Brueghel, 1563)

Asur’un (Sultan Selim’e “acımasız” anlamına gelen “Yavuz” sıfatının verilip bununla övünülmesini çağrıştırırcasına) “Acımasız” sıfatı adının başına konan imparatoru Asurnaşirpal’in (öl. MÖ 589?) “hizmetleri” hakkında şu örnek verilir. Asur’un kuzeyindeki (olasılıkla Anadolu’daki) bir dağlık bölgeye seferinin kazançları, 40 savaş arabası, 460 at, 50 kilo altın, büyük tutarlarda gümüş, kurşun, bakır, 100 kap, 200 tava, 1000 giysi, 2000 sığır, 500 koyun, 15.000 tutsak!(15) İkinci Sargon (yö.722-705) ise Toroslardan körfeze tüm ülkeleri fethedip kılıcını denizde yıkamakla övünmektedir. Bir başkaldırıyı, yöneticisinin tüm soyunu “bir ölü yığını”na dönüştürüp, ülkedeki zeytinlikleri yakıp, bağları söküp hayvanlarını telef ederek bastırdığını sayılarla anlatarak yazdırıp tarihe geçirtmiş olur. Öteki iki örnek şöyle:

Gılgamış’ın timsah gözyaşları: İnsanlığın günümüze (çiviyazılı tabletlerde) kalabilen ilk romanı sayılan Gılgamış Destanı içinde, başrol Uruk kent devletinin varlığının üçte ikisi tanrı, üçte biri insan sayılan egemeni Gılgamış’a verilmiştir. Kent halkını Uruk’un ünlü surlarını yaptırırken angaryada çalıştırırken acımasız davranmıştır. Ayrıca Uruk’ta evlenen bütün kızlar üzerindeki egemene tanınan “ilk gece hakkı” ayrıcalığını bağışlamayıp ödünsüz kullanmaktaymış. Halk tanrılara yakarır; tanrılar, Gılgamış’ı dizginlemek için, onun kadar güçlü bir “orman adamı” yaratıp gönderirler. Gılgamış onu kölesi, aynı zamanda sevgilisi yapmanın bir yolunu bulur.

Gılgamış (sağda) ve Enkidu.

Gılgamış (oğlancı olmalı ki) verimlilik tanrıçası İştar’ın, kendine “tohumlarını vermesi” isteğini geri çevirmiştir. Onuru kırılan tanrıça babasından Göğün Boğası’nı (Güneş’i) Uruk’a göndermesini ister. Gılgamış Enkidu ile birlikte onu öldürür. Ama ceza, nedense Enkidu’ya kesilir. Enkidu ölür. Gılgamış günlerce yas tutar, ağlar. Sonunda anlaşılıyor ki, bütün gözyaşları bir gün Enkidu gibi “toprak olacağı” nedeniyle kendisine acımaktan beslenmiştir. Gerisi, Gılgamış’ın ölümsüzlük otunu arayıp, bulup, yılana kaptırışı bildik öykü.(16) Öykünün günümüzle ilgili yanı insan doğasının “başkalarının ölümüne ağlar görünüp kendi ölümüne ağlayan” evrensel bir eğilimini işlemesinde, empatinin, acımanın bir biçiminin koşullarını aydınlatmasında yatmaktadır.

Hammurabi’nin vicdanı?: Cezaların sınıflara göre farklılaştırıldığı ve kısas ilkesiyle bedeni sakatlayıcı cezaların öngörüldüğü toplumların yöneticilerinde empatinin ve vicdanın durumu yasa derlemelerinden çıkarılabilir. Birinci Babilonya imparatorluğunun altıncı egemeni Hammurabi’nin (MÖ 1728-1686) derlettiği “Hammurabi Yasaları” örnek olarak gösterilebilir.

Güneş Tanrı Şamaş’ın kendisine verdiğini söylediği tabletlerin Giriş’inde, adaletli bir yönetici olup, yasalarını ezilen halkı korumak için çıkardığını söyleyerek övünmektedir. Bu nasıl adalet, nasıl yoksul halkı korumak, nasıl bir vicdandır, görelim: Tabletin 8. paragrafında tanrıya ve saraya ait bir şeyi çalanın, çaldığının 30 katını; halktan birinin malını çalanın 10 katını ödeyeceği yazılıdır. Kölelerin kaçmasını [vicdan gereği] destekleyenlerin, onları saklayanların karşılığını canları ile ödeyecekleri (15. ve 16. paragraflarda) belirtilmiştir. Başkasını sevip kocasını öldüren kadının, ölenin yakınlarının eline verilip, kazık çakılarak [neresine belirtilmemiş!] cezalandırılabileceği 153. paragrafta düzenlenmiştir. Çeşitli paragraflarda, babasına vuran oğlun elinin, çocuğunu gereğince emzirmeyen kadının memesinin kesilmesi buyurulmaktadır. “Bu tür cezaları koyanlarda empati, vicdan gelişmiş olamaz” diye düşünürken, “göze göz” kısas ilkesi izlenen yasada (198. paragrafında) halktan birinin gözünü çıkaran soylu sınıftansa 1 mina [25 kg] gümüş ödeyerek kurtulabildiğini okuyoruz. Demek ki yasa-koyucu, uygulayıcı, suçlanan soylu olunca, onunla empati yapıp, vicdanı, gözünün çıkarılmasından rahatsız olabiliyormuş!

Mısırdan iki örnek

Tanrı-kral anlayışının egemen olduğu Mısır’da Firavun’un sözü yasa sayılacağından, her an değiştirilebilecek yasaları yazıyla saptamanın sorun yaratacağı için olmalı, yazılı yasalar çıkarılmamıştır. Arkeologlar bugüne dek bir Mısır yasa derlemesiyle karşılaşmamışlardır. Bu durumda, Mısır kültüründe empati durumlarını, vicdan sorunlarını başka kaynaklardan çıkarmak gerekmektedir. Onlardan biri “ötedünya yargılamaları” ötekisi yüksek memurlara seslenilen “yönetsel ahlak” öğütleri diyebileceğimiz metinlerdir.

Mısır’ın “Ölüler Kitabı” savunmalarında beylerin tanrıları kandırması: Mısır’ın “Ölüler Kitabı” olarak adlandırılan hiyeroglif yazılı metinler,(17) 18.-11. sülaleler (MÖ yaklaşık 1800-1700 arası) sırasında derlenip toparlanmıştır. Metinler söz konusu süre içinde ölen yerel yöneticilerin ötedünyada yapılacağına inandıkları yargılamada sunulmaları için hazırlanmıştır. Bunlarda, Firavunun bağışladığı ölümsüzlüğü yitirmemek amacıyla bu dünya yaşamlarında yaptıklarının hesabı verilmektedir.

Birinci Babilonya imparatorluğunun altıncı egemeni Hammurabi’nin (MÖ 1728-1686) derlettiği “Hammurabi Yasaları”nda empati sadece soylu sınıflarla.

Çoğunda, insanlara kötülük etmedikleri, uyruklarına baskı yapmadıkları ileri sürülmektedir. Hizmetçilerine kötü davranmamakla; kıtlıkta ambarlarını yoksullara açmakla; dulu, öksüzü kollamakla (günümüze dek sürebilen bir deyişle “tüyü bitmemiş yetimin hakkını yememek” ile) övünülmektedir. Anlaşılan, resmi ideolojilerdeki gibi, yapılanların tam tersi söylenmektedir. Oysa bir mezar resminde vergi memurunun ürününü saklayan çiftçiye işkence ederken, karısının tepsiyle meyve sunarak öfkesini yatıştırmaya çalıştığı gösterilmektedir:

Gerçekten, Ölüler Kitabı’ndaki savunmanın gerisindeki amaç ve vicdansızlık, eşitsizlikçi düzenin yıkıldığında (MÖ 2013-2040 arası) fetret döneminde doğan durumdan yakınan Bilge Upuver’in sözlerinde şöyle yansımaktadır: “Çölün kabilleri her yerde Mısırlı oldular… Varsıllar yas tutuyor, yoksullar sevinç içinde. … Evin hanımefendisinin çocuğu ile köle kızın çocuğu bir tutuluyor. Prensler aç açık sokaklarda dolaşıyorlar; [eski] hizmetçilerine hizmet ediyorlar. Mısırın tahılı ortak mülk olmuş…”

“Khati’nin Öğütleri” içinde yansıtılan vicdanın amacı: Aristoteles’in oğlunun adını koyduğu Nikomakhos’a Etik yapıtını çağrıştıran (ama onun soyut, felsefi derinliğiyle karşılaştırılamayacak) bir metin, yöneticilere verilen pratik ahlak öğütlerini içermektedir.

“Doğru olanı yap. Ağlayanın yasını dindir. Dul kadını [hangi anlamda?] soyma” denmektedir. “Hiçbir adamı babasının mülkünden sürme. Kimseyi gereksiz yere öldürme…”(18) Bu tür öğütlerden sonra konan “böyle yaparsan başta kalırsın” sözü amacın, “vicdanın sesi” yönünde davranmaktan çok, “düzenin sürmesi”, yöneticinin düzenini sürdürmesi olduğu anlaşılmaktadır.

Bir örnek de Anadolu’dan: Hititler’de sınıfına göre vicdan

Mezopotamya yasa derlemeleri geleneğinin belki (Kuzey Mezopotamya’daki) son halkası, gene çiviyazılı tabletler üzerinde yazılı bulunan Hitit Yasa Derlemesi olsa gerekir.(19) MÖ 1350 dolaylarından gelen, 1907’de bulunan derlemede de, adaletin ve vicdanın saatinin, toplumsal sınıflara göre hızlanıp, yavaşlayıp ya da durduğu anlaşılmaktadır. Bunun işte birkaç ipucu:

1. paragrafa göre, tasarlayarak adam öldüren kişi [öldürdüğünün yakınlarına] dört kişi (köle) verir. “Ondan sonra serbesttir” denir. Ama, tasarlanarak öldürülen bir köle kızsa, (2. paragraftaki düzenlemeye göre) sahibine iki köle vermesi yetiyor.

Hitit yasalarında da adaletin ve vicdanın saatinin, toplumsal sınıflara göre hızlanıp, yavaşlayıp ya da durduğu anlaşılmaktadır.

Babilonya ve Asur yasalarında, bol bol karşılaşılan kısas kuralı gereği suçlunun bedenini sakatlama cezaları yerine, Hitit yasalarında (kat kat) mal, köle, gümüş para cezaları (tazminat) konmuş. Acımaktan, vicdandan dolayı mı? Yasalarda, bedensel cezaya yer verilen bir tek paragraf bulunmakla birlikte, buradaki anlayış, empatinin, vicdanın, acımanın sınıfsal sınırlılığını gösterir nitelikte: Yangın çıkaran köle kızın [olasılıkla kazayla olup olmadığına bakılmaksızın] burnunun ve kulaklarının bakır bıçakla kesileceği, 99. paragrafta yazılı.

Bir başka ilginç cezalandırma (187.-200. paragraflar arasında düzenlenen) hayvanlarla cinsel ilişkide bulunanlara ölüm cezasının öngörülmesi. Ama bu cezayı kralın bağışlayabileceği de belirtilmiş. Böyle bir şiddetli cezanın tek kuraldışı, at ile cinsel ilişkiyle ilgili. Yaygınlığından mı, at sahibi olan soylular arasında yaygınlığından mı, ata verdikleri büyük önemle ona duyulan sempatiyi empatiyle karşılamaktan mı, belli değil. Hiç değilse benim bilgim yok bu konuda.

İbrani tarihinden, Tevrat’a yansıyan savaş, empati, vicdan anlayışı örnekleri

Çift sütuna sık ara satırla bine yakın Tevrat sayfalarında, “İbraniler” ile başlayıp “Yahudiler”e uzanan tarihleriyle ilgili bilgiler de bulunur. Bunlarda yöneticilerine ve uyruklarına örnek oluşturmuş pek çok savaş, empati, vicdan anlayışı yansıtılmış bulunmaktadır.

“Orduların Rabbi”nin acıması olur mu?: Her şeyden önce, adı “Orduların Rabbi” konan bir tanrıdan (ki bu, onun buyruklarının gereğini yerine getirmek için çırpınan dincilerinden, yani din adamlarından, yöneticilerinden ve sıradan sofularından demektir) vicdan beklenebilir mi? Kendimize sorup kaynaklardan araştırmak gerekir. Musa’nın yerleşme ve uygarlaşma amaçlı bir kabileler konfederasyonu oluşturduğunu sanıyorum. İpuçları bu yönde. Birliği sağlamak için, kabile tanrıları yerine Yehova’yı dayattığı anlaşılıyor.

“Altın buzağı” öyküsünde, Yehova’ya inançtan ayrılma girişimine katılanların acımasızca harcandığı anlatılıyor. Musa, kendine bağlı kalanları yanına çağırıp, altın buzağıya tapınanları kılıçtan geçirmelerini buyuruyor. “Herkes kendi kardeşini, herkes kendi komşusunu öldürsün” buyruğu yerine getirildiğinde sonuç, “O gün halktan üç bin kadar adam düştü”(20) sözüyle özetleniyor.

Bu öykü, topluluğun birliği, yöneticinin egemenliği tehlikede görüldüğünde, başkaldırıya tanrı adına girişilmiş olsa bile, savaşlarda, içsavaşlarda empatinin bastırılıp, vicdanın sesinin kesilebildiğini gösteriyor. Bu tutum, İbranilerin sonraki tarihlerinde izlenecek (günümüze kadar sürebilecek) bir örnek olarak değerlendirilebilir. Başka halkların tarihlerinde de benzeri durumlarda benzeri tutumların takınıldığı biliniyor.

Dina ile Şekem öyküsünü anlatan çizim.

“Dina ile Şekem” öyküsü: İnançlar ile çıkarlar örtüşünce vicdanın sesi işitilmez olur: Tevrat içindeki bu öyküde (Tekvin/Yaratılış 34:1-31de) anlatılanlar şöyle: Yerleşik bir halkın beyinin oğlu Şekem, yakınlarına kamp kuran göçebe çoban bir İbrani kabilesinin kızı Dina ile ilişki kurar. Babasını, evlenmelerine izin verilmesini rica etmesi için kızın babasına gönderir. “Sünnetsiz halka kız vermeyiz” bahanesiyle, yalnız Şekem’in değil, çocuk, yetişkin bütün erkeklerinin sünnet olması koşulu getirilir. Sonra öyküde sünnet acısı içinde kıvranmaları fırsat bilinip, hepsinin öldürülüp, mallarının yağmalanıp kaçıldığı anlatılır. Dina’nın babası Yakup, yapılanları (vicdan azabından değil) “Bu ülkede yaşayan halkları bana düşman ettiniz… Sayıca azız. Eğer birleşir, bana saldırırlarsa, ailemle birlikte yok olurum” diye kınar. Oğulları yaptıklarını, “Kızkardeşimize bir fahişe gibi davranmalı mıydı?” diye savunurlar.

Klasik çağ Yunan’ından ve Roma’sından iki örnek

Klasik çağ uygar toplumlarında, inançlara dayandırılan dinsel düşünüşün yanı sıra (kimi çevrelerde onun yerine) akla dayandırılan bir ideoloji işlevi de gören felsefi düşünüş belirir. Bu ortamda, birçok bilgi alanında olduğu gibi, ahlak, vicdan sorunlarına da, rasyonel, soyut, felsefi yaklaşımlar (ahlak felsefesi) geliştirilir. Onlara “Vicdan Anlayışları” başlığı altında şöyle bir değinilip geçilecekse de burada, söz konusu düşüncelerin günlük davranış pratiklerini nasıl etkileyebildiği şu iki örnekte izlenebilir:

Sokrates’in içtiği şehitlik şerbeti miydi baldıran şurubu mu?: Sokrates (MÖ 449-399), zamanında Atina’nın yönetiminin “demos” denen sıradan kenttaşların denetimine girmesinden rahatsızdı. Bilginin erdem olduğu görüşüyle Atina’nın da iyi eğitim almış, yönetim bilgisi edinmiş, erdemli (açıkça söylemese de aristokrat) kişilerce yönetilmesinden yanaydı. Gemiler nasıl sıradan tayfalara teslim edilmiyorsa, Atina kenti devletinin dümeninin de her meslekten kurayla seçilmiş sıradan kenttaşlara teslim edilmemeliydi. Halkın partisinin yöneticilerinin yönetim bilgisinden yoksun olduğunu, onlarla giriştiği sohbet görünümlü tartışmalarda kanıtlama alışkanlığı geliştirdi. Yaptığı tartışmaları aristokrat çocukları da izleyerek eğleniyorlardı. Çünkü Sokrates, akıllıca düzenlenmiş sorularıyla, demokrat politikacıları çelişkilere düşürerek onlarla alay ediyordu. Onların, değil yönetimin, kendi zanaatlarının bilgisini bile doğru dürüst edinmediklerini gösteriyordu.

Eleştirileri, ilerde “doğrudan demokrasi” denecek yönetim biçiminin temellerine yönelikti. Tartışmalarında edindiği düşmanları bunu görüp Sokrates’i Halk Mahkemesi (301 ya da 5001 üyeli halk jürisi) önüne çıkarıp yargıladılar. “Atina tanrılarına saygısızlıkla yeni tanrılar sunuyor” diye dinsizlik ve “gençlerin aklını ve (oğlancılık imasıyla) ahlâkını bozuyor” diye ahlaksızlık savlarıyla ölümüne karar çıkarttılar.

“Başımıza yeni tanrılar çıkaracak” suçlamasının dayanağı, Sokrates’in sık sık içindeki “Daimon” dediği bir sese danıştığını söylemesiydi. Sözünü ettiği Daimon aslında, sağduyusundan, sezgilerinden, kısacası vicdanından başka bir şey değildi. Bunu anlatamadığı gibi, öğrencilerin kaçırma önerisini kabul etmedi. Ne de Atina’da, görenek olduğu gibi, Halk Mahkemesi önüne karısını çocuklarını çıkarıp, ağlayıp yalvarmalarıyla jüri üyelerinin vicdanlarına seslenerek cezasını önleme yolunu tuttu. Çevresindeki aristokrat gençlerden biri ve öğrencisi olan Platon’un anlattıklarına göre, baldıran zehirini “tiksinmeden, son yudumuna kadar” içerek ölüme razı oldu.

Bu tutumunun gerekçesi, gene Platon’un Sokrates’in Savunması adlı yazısında aktardığına göre şuydu: “Atina’nın yasaları işime yararken yararlandım, zararıma olduğu zaman onlara uymaktan kaçınmam kenttaşlığa sığmaz.”(21) Anlaşılan böyle bir tutarsızlığı vicdanına sığdıramamış!

Sokrates’in içtiği şehitlik şerbeti miydi, baldıran şurubu mu? (“Socrates’in Ölümü”, J. L. David)

Ölüme katlanış gerekçesi bununla bitmiyor. “Hem ben ölmüyorum, ruhum yeni bir yaşama başlıyor.” Bu son sözü, inançlar, değerler, düşünceler uğruna ölümün göze alındığı övülesi (ama etkin değil edilgin) bir vicdan tepkisi olarak değerlendirilebilir. Ancak, benzeri bir tepkiyi, geçmişte Mısır’da görüldüğü gibi ölümsüzlük umuduyla gösterenler çıkmıştır. Gelecekte, Haçlı Akınları sırasında,(22) ve günümüzde cihadçı akımlarda, kendini kurban verme biçimindeki vicdani tepki, cennete kapağı atma düşüncesine dayandırılacaksa, ahlak açısından pek iç acıcı bir tutum olarak görülmeyebilir. “İmanı bütün” safların, kendisiyle birlikte (“gözümü kırpmadan” denir ama ben hiç de öyle sanmıyorum) onlarca, yüzlerce kişiyi cehenneme sürükleyebilmesi gibi vicdansız davranışların gerekçesi olarak gösterilebildiği örnekleri çağrıştırabilir.

Sokrates, ahlak ile ilgili bir başka düşüncesini “kendini bil” lakonik (kısa özlü) sözüyle dile getirmişti. Bu sözü kişinin kendisiyle empati yapmasının bir örneği olarak görülüp gösterilebilir. Böyle bir empati, kişinin geçmişte yaptıklarını anımsayıp kendini yargılaması sonucunda, o kimsenin gelecekte bazı şeyleri yapıp bazı şeyleri yapmaması gerektiği sonucuna (vicdan hesaplaşmasına) varabilir. Bunun kişiyi o yönde eyleme, davranışa hazırlayabileceği söylenebilir.

Senaca’nın kölelerle empati kurulmasını isteyişi: “Lucius’a Kırkyedinci Mektup” olarak bilinen yazısında Senaca, (MÖ 4 – MS 65) vicdan sorunlarına empati ile yaklaşmaktadır: Zamanın özgür Roma yurttaşlarının “her köle bir düşman” sözünü doğru bulmaz: “Köleler bizim düşmanımız değildir, biz onları kendimize düşman ediyoruz” der. Ancak kölelik kurumuna karşı çıkmaz. Yalnızca, kölelere insanca [empatiyle] davranılmamasına karşı çıkar: “Onlar köledir diyecekler ama onlar aynı zamanda insandır” der. Sonra, efendilerden kölelerine karşı sevecen [sempatiyle] davranmalarını, kaba davranmamalarını bekler. Onlarla konuşmalarını, hatta birlikte yemek yemelerini öğütler. Sonra da, onlara “gidin özgürsünüz” demesini bekliyorsanız, çok beklersiniz. Efendilerin köleleri kendilerine seviyle bağlamalarını ister. Kölelerle empati konusunda bir adım daha atar: “Biz de onlar kadar yazgının elinde olduğumuza göre, onlar gibi birer köle değil miyiz?… Köle olmayan birini göster, kimi şehvetin, kimi açgözlülüğün, herkes umudun herkes korkunun kölesidir.”(23) Burada, empatinin bir türünün, sınıflı toplumda duyulmuş olabilecek bir gereksinim olarak geliştirildiği yorumuma bir destek görmekteyim.

ÖTEDÜNYACI DİNSEL VE BUDÜNYACI LAİK VİCDAN ANLAYIŞLARI

Savaş kuramlarının dine, doğaya, toplumsal/tarihsel olgulara dayandırıldığı üç kümede toplanabileceği gibi, vicdan kuramlarının, vicdanın kaynağı akılda, duygularda, inançlarda görülen üç küme içinde sınıflandırılabileceği söylenebilir.

Sokrates’in “Daimon” ve “Erdem” kavramları örneğiyle felsefede vicdan anlayışı

Birçok konuda olduğu gibi ahlak konusunda da düşünsel sorunlara ilk kez Eski Yunan filozoflarınca kuramsal (felsefi) düzeyde yaklaşılmıştır. Felsefeye bir girildi mi ondan kolay kolay duru bir sonuca varılarak çıkılamayacağı bahanesiyle (aslında bilgi birikimimin ve derginin sayfalarının yetersiz olduğuna dayanarak) bu işe kalkışmayacağım. Örneğin Yunan’dan yalnızca Sokrates’in vicdan üzerine düşüncesinin ipuçlarını vererek yetineceğim.

Sokrates’in yargılanması sırasındaki ahlak pratiğini görmüştük. Bu pratiğin altında, kuramsal düzeyde bir “vicdan” anlayışı bulunuyordu. Suçlanmasında bahane olarak kullanılan “Atina’nın tanrılarına saygısızlık edip yeni tanrılar uydurmak” savının dayanağı, içindeki Daimon ile konuşmasıydı. Karşı olduğu Atina kurra demokrasisinin kurrayla saptanmış Halk Mahkemesi jürisinin kararına “işime gelince yararlandığım Atina yasaları işime gelmeyince kaçmam uygun olmaz” diye boyun eğip baldıran şerbetini içerek, içindeki Daimon’un sesine uyduğunu eylemiyle göstermişti.

Konuştuğunu söylediği “içindeki ses” Daimon ile amaçladığı “vicdanın sesi” idi. Buradan Sokrates’in vicdanı, kişinin bir “iç düşünme” girişimi, “değerleri, doğruları ile karşı karşıya kaldığı durum”(24) hakkında bir değerlendirme yapma, sonunda ahlakça en uygun davranışı gösterme (vicdanın sesini dinleme) olarak anladığı çıkarsanabilir.

Sokrates’in Daimon üzerine düşünceleri, bireysel ama akla dayandırdığı bir vicdan anlayışını sergiler. Onun erdem ile ilgili söylediklerinde ise, vicdanın toplumsal kaynağı hakkındaki görüşlerinin ipuçlarını görürüz. Erdemin bilgiyle, iyinin kötüden ayırt edilmesi (ahlak) olanağını sağlayabilecek türden bir bilgiyle elde edilebileceği görüşündedir. Ahlakı, örtülü olarak, (duygulara, inançlara değil) akla dayandırdığı söylenebilir. Bunu “kimse bilerek kötülük etmez” öyleyse “kötülüğün kaynağı bilgisizliktir” düşüncelerinden de çıkarabiliriz. Bu düşüncelerinde, suçluluğu, suçluların doğuştan kötülükleri, günahkârlıkları gibi nedenlere değil, bilgisizliklerine bağlaması anlamlıdır. Böylece vicdanın hem (Daimon metaforundaki gibi) bireysel kaynağını, hem toplumsal kaynaklarını dile getirmiş olur. Bunların hem kendisiyle, hem de erdemsizliklerinin nedenini kavramasına yol açan suçlularla empatiye girmesinin sonucu olduğu da söylenebilir.

DİNSEL DÜŞÜNÜŞTE VİCDAN ANLAYIŞI

Dinler aslında (akıl, düşünce değil) duygu ve inanç dizgeleridir. Böyle doğan dinlerde, felsefenin ve aklın eleştirileri yöneltildiğinde, dinciler, dinin düşünsel savunucuları olan dinci filozoflar, inançları bir de rasyonel temellere (akla) dayandırma yoluna (sonradan) giderler. Böyle bir tutumun yaratabileceği iç çelişkiler, dinci ahlak ve vicdan anlayışının eleştirilmesine bol bol fırsat sunacaktır.

Augustinus’ta Adem’in günahını kalıtmış lanetli insan anlayışı

Hıristiyan inançlarını felsefi, rasyonel temellere dayandırma çabasını ilk gösteren düşünür Augustinus (355-430) olmuştur. Augustinus’un “kalıtsal ilk günah” kavramı, insanın doğuştan günahkârlığına inanç nedeniyle, suçlu görülenlere empatiyle yaklaşma olanağını tümden ortadan kaldırmıştır.

Augustinus’un “vicdan anlayışı”, vicdanın, Tanrı’nın insana armağanı olduğudur.

Augustinus, gençliğinde Hıristiyanlığı bırakıp paganlıktan manişeizme birçok inanca girip çıkmış biriydi. Hıristiyanlığa gecikmiş dönüşünün hesabını İtiraflar adlı yapıtında şöyle veriyor: “İçimde homurdanan vicdanımın karşısına çırılçıplak çıkması gereken gün geldiğinde (İslam’ın “dilsiz şeytan” kavramını çağrıştıran bir deyişle) ‘dilim nerede?’ dedim. Böylece içim içimi kemirdi ve korkunç bir utançla ve şiddetle sarsıldım.” Bu sözleri kendisini tam bir vicdan sorgusundan geçirdiğini gösterir.(25) Aynı zamanda ahlak felsefesini (Sokrates’in yaptığı gibi) akla dayandırırken onu Hıristiyan inançlarıyla uzlaştırmaya çalışacağını gösterir.

Augustinus’a göre, tanrı yetkin yaratıcıdır. Bu inançtan tümdengelimle, onun yaptığı her işin, yarattığı her varlığın yetkin olacağı sonucunu çıkarır. Kanıt mı istiyorsunuz? Evreni ve canlıları 6 günde yaratmıştır. Ve 6, çarpanlarının toplamı kendine eşit (1x2x3=1+2+3) tek yetkin sayıdır. “Peki bir de yarattıklarına bakalım. Bu dünyada yadsınamaz kölelik var, eşitsizlik var. Bunların acısını çeken insanlar var. Onları da yetkin mi sayacağız? Bu etik sorunu, bu vicdan sorununu nasıl yanıtlayabilir? Çelişkiyi, Tanrı’nın egemen olduğu (sonsuz) Gök Devleti, Şeytan’ın (geçici) egemenlik sürdüğü Yer Devleti ayrımı alegorisiyle aşmaya çalışır. Tanrı insanları (yeryüzüne sürgün edilmelerinden önce) özgür irade verip eşit yaratmıştı. Ama ataları Adem ile Havva Tanrı’nın “yemeyin” buyurduğu yasak meyveyi yiyip, özgür iradelerini [o nasıl özgür irade ise?] kullanamayıp, Şeytan’ın gösterdiği kötü yola düşüp, günaha girdiler. Dolayısıyla, cezalandırılıp Tanrı’nın krallığından sürüldüler. Üstelik bu ilk günah, kalıtsal olup soylarına geçmektedir. İşte yeryüzündeki kötülükler, kölelik olsun, zorbalık olsun, eşitsizlikler olsun, acılar olsun, kötülükler, Tanrı’nın buyruğunun değil, şeytanın baştan çıkarmasının izlenmiş olmasının sonucudur.

Vicdanı akla dayandıran bir kimse “vicdan bunun neresinde?” diyecektir. Vicdanı, inançlarıyla sınırlı kalan, bilim sancılı doğuma çözüm getirdiğinde (laik ahlak anlayışına sahip bir kocanın tersine) Kutsal Kitap’taki ilgili şu pasajı okuyarak, karısını doğal doğuma zorlayabilecektir: “Zahmetini ve gebeliğini ziyadesiyle çoğaltacağım; ağrı ile evlat doğuracaksın; ve arzun kocana olacak, o da sana hâkim olacaktır.” Dinsel ahlak anlayışında, cihad buyruğunun gereğini yerine getirip şehidlik şerbetini içerek cenneti kazanmaya can atan bir Müslümanın (varsa?) vicdanının sesi de farklı olmayacaktır.

Augustinus’un, Hıristiyanların, Müslümanların “vicdan anlayışı”, vicdanın, Tanrı’nın insana armağanı olduğudur. İyi ile kötüyü, hayır ile şer’i sevap ile günahı ayırt edip seçme yeteneğiyle ilgilidir. Vicdanın sesi (inançların) sana doğru olanı gösterecektir. İnançlarına uyuyorsan, “vicdana uygun mu değil mi?” diye hiç duraksama, uygundur. Böyle bir anlayışta vicdan, ileri sürüldüğü gibi akla değil, inançlara dayandırılmaktadır. Akla, inançların doğruluğu savına bir kılıf uydurmak (rasyonelleştirmek) düşecektir. Sonuçta, vicdanın sesine değil Tanrının sözüne boyun eğilmiş olunacaktır.

Vicdan üzerine bir monografinin yazarının belirttiği gibi “Hıristiyanlıkta vicdan Birlik kalesinin komiserliği”(26) işlevini görmektedir.

Dinsel vicdan anlayışlarından laik vicdan anlayışlarına geçmeden, bu iki vicdan anlayışında köprü oluşturan iki Hıristiyan düşünürün daha görüşlerini özetlemekte yarar var.

Luther’in Protestan vicdanı Papa’nınkinden farklı değil

Protestanlık aslında, ulus devletin çıkış koşullarında feodal yapısını sürdüren Papalığa ve ona bağlı kiliselere, ama gene dinsel örtüler altında bir tepki akımıydı. Buna uygun olarak, Protestanlığın anlayışı da, temelde dinsel, ama görünüşte vicdana daha büyük önem verilen bir vicdan anlayışı olacaktı. Bu gerçek, kurucusu sayılan Luther’in görüşlerinden ve davranışlarından izlenebilir:

Protestanlığın kurucusu Martin Luther, “vicdan”ın Tanrı ile doğrudan iletişim sonucunda oluşacak duygu ve düşüncelere bağlanılmasını savundu. Ama sonuç Papa’nın anlayışından pek farklı olmadı.

Martin Luther (1483-1546) Papalığın vicdanını rahatsız eden (günah bağışlama senetleri gibi) uygulamalarını protesto eden tezlerini kilisesinin kapısına (1517’de) 95 tez olarak astığı zaman, bir mezhebin tohumlarını attığını bilmiyordu. Davasına Papalığın Alman kiliselerinden aldığı vergilerden rahatsız olan Alman papazlar yanı sıra, feodal beyler, prensler sahip çıkarak, Luther’i Papalık ile savaşımda öne sürdüler. Dolayısıyla düşüncelerinin ve eyleminin vicdanını rahatsız eden toplumsal bir yönü vardı.

Ancak vicdan konularında, kendisini Tanrı ile Latince Kutsal Kitap ve Papa, piskoposlar aracılığıyla değil, doğrudan ilişkinin daha doğru olacağı sonucuna götüren bir kişisel deneyim de yaşamıştı. Bir yolculukta fırtınaya yakalanmıştı. Bindiği tekne batma tehlikesi atlatmış, kendisi ölüm korkusu yaşamıştı. Yardımcı olması için bir Hıristiyan ermişine yalvardı. Yardım ederse keşiş olacağına söz verdi.

Vicdan anlayışında, Tanrı’nın, halkın anlamadığı Kitap’taki ve Katolik papazların yorumuyla aktarılan biçimiyle buyruklarına bağlanmak yerine, Tanrı ile doğrudan iletişim sonucunda oluşacak duygu ve düşüncelere bağlanılmasını savundu. Böyle bir vicdan anlayışı, gene Kutsal Kitap’a bağlı olsa da, Tanrı ile dolaysız iletişimin sağlayabileceği bireysel bir vicdanı da getirmiş oldu. Protestanlığın vicdan anlayışının Katolikliğinkinden (Papa’nınkinden) farkı bu noktadaydı. Ama sonuçta dönüp dolaşıp dinci vicdan anlayışına demir atılacaktı. Luther’e dönersek vicdan anlayışında böyle bireysel bir yorum kapısını açmasaydı, zaten Papalığın kurumsal anlayışlarına karşı çıkamazdı.

Buradan Luther’in ve Protestanlığın, daha özgür ve halktan yana bir vicdan anlayışı çıkaracağı sanılmasın. Gerçekten Köylü Savaşları (1525) öncesinde sömürülen, yoksul serflerden yana olup, Roma Kilisesi’ni “gelmiş geçmiş ve gelecek en büyük hırsız” diye suçlamıştı. Ama Köylü Savaşları’ndan sonra vicdanının pusulasının oklarını ayaklanan köylülere yöneltti: Önce, “İncil davasının zora başvurularak kazanılmasından yana değilim” dedi. Sonra “prenslerin davasının silaha başvurulmadan kazanılamayacağını” söyleyip. “Bunların gemi azıya almış çılgınlıkları böyle sürecek olursa… krallar ve prensler için zora başvurulup [onların] yaptıklarının hesabını, sözle değil, silahla sormaktan başka çare kalmayacak” dedi. Dahası, “Bunları gizli ya da herkesin gözleri önünde parçalamalı, kudurmuş köpek gibi gebertmeli. Onlar ancak tüfeğin sesinden anlar… acımak yok!” demek noktasına vardı. Tutumunun ve sözlerinin günümüzün kimi dinci politikacılarınınkini çağrıştırması çok acı.

Münzer’in ölü vahye karşı yaşayan akıl olan vahiyindeki vicdan

Dinsel vicdan anlayışından laik vicdan anlayışına geçiş işlevi görecek köprünün bir ayağını Luther’in bireyci ahlak görüşleri oluşturmuşsa, ötekisini, Münzer’in akılcı ve toplumcu ahlak anlayışı oluşturacaktı. Thomas Münzer (1498-1521) reformcu dinsel düşüncelerini ve devrimci eylemini, 25 gibi erken bir yaşta, kilisesinde Kutsal Kitap’tan okunan Latince parçalar yerine onların halkın anlayacağı Almanca öğütleri (vaazları) ile başlamıştı. Sonra dinsel bir vicdan sorunu olarak başlayıp ayaklanmaya dönen (Katolik kilisesi papazlarını ve vaftiz edilmeyi kabul etmeyen) Anababtist (Vaftiz karşıtı) ayaklanmaya katılıp önderliğine geçti.

Thomas Münzer (1498-1521) Anababtist (Vaftiz karşıtı) ayaklanmaya katılıp önderliğine geçti.

Önce Alman prenslerinin vicdanına seslenip, kendilerine İsa’nın verdiği dünyevi erk kılıçlarını, Papalığın gene İsa’dan aldığı kutsal erk kılıcını kötüye kullanmasına karşı, kınlarından çıkarmalarını istedi. Kılıçlarını, Papalığın dini araç edip köylüleri sömürmesine tepkiyle ayaklananlardan yana kullanmalarını bekledi. Prensler tam tersine Papalığın yanında yer alıp Anababtistlere saldırıp topraklarına el koymaya başlayınca, bu kez onları da karşısına aldı. Papalık tarafından bozulmamış bir Hıristiyanlık anlayışını, İsa’nın sözlerinden seçtiği söylemlerle halkın davasını savunma, hatta halkı devrime kışkırtma yolunda kullandı. Anlaşılan, düşmanları, Kutsal Kitap’tan aldıkları kendilerinden yana daha çok ve daha inandırıcı alıntılarla karşısına çıkmışlardı. O zaman, vicdanı inanç yerine akla dayandırdığı şu devrimci yorumu getirdi:

“Asıl canlı ve yaşayan vahiy, bütün halklarda her zaman var olan akıldır. Aklın karşısına Kutsal Kitap’ı çıkarmak, aklı yazıyla öldürmek demektir… Kutsal Ruh dışımızda değildir; aklın ta kendisidir. İman, insanda can bulan akıldan başka bir şey değildir… Hıristiyan olmayanlar da iman sahibi olabilirler… Bu akıl sayesinde insan tanrılaşır… Cenneti kendi yaşamımızda aramalı… Yeryüzünde kurmalıyız… Cehennem, sonsuza dek lanetlenmişlik gibi şeyler yoktur… İnsanların kötü içgüdülerinden, tamahtan başka şeytan da yoktur.”(27)

Bu sözlerde, yalnızca akla dayandırılacak bir laik ahlak ve vicdan anlayışına yönelişle karşılaşmıyoruz. Aynı zamanda halktan yana ve devrimci eylem anlayışına da yol gösterildiğini görüyoruz. Öyle ki vicdanın (Sokrates’inki gibi kişisel ve edilgin bir katlanış ya da özveri biçimi değil) dünyayı, düzeni değiştirmeye çağıran toplumcu, etkin anlayışının dile getirilmiş olduğu söylenebilir. Ancak Luther’in ve Anababtistlerin hem eylemi, hem düşünceleri, sıfırlanacak derecede şiddetle ve acımasızca bastırıldığından, akla dayandırılan laik etik ve vicdan anlayışı (ama toplumcu olmayan biçimiyle) Aydınlanma’nın burjuva düşünürlerince başlatılıp geliştirilecektir.

Calvin: Dinci vicdan’ın pusulası iktidara geçilince şaşar

Protestanlık akımı, Jean Calvin (1509-1564) önderliğinde siyasal erkin (Cenevre’de) ele geçirileceği kadar güçlenince, Katolik baskısı karşısında “mazlum” rolü oynayan ve haklı olarak vicdanlara çağrı çıkaranlar, konum ve tutum değiştireceklerdi. Baskıcı bir ahlak anlayışıyla zalim yöneticilere dönüşeceklerdi. Gerçekten Cenevre’yi yöneten Calvin’in sürüklediği Protestan dinciler teokratik diktatörlüğünde, kitaplara sansür konacak, dans, kumar, ölçüsüz içki yasaklanacak, fahişeler ırmağa atılıp boğulacak, dinden sapanlar diri diri yakılacaktı. Onların düşüncelerine kuramlarına geçmeden, tektanrıcı dinin Müslümanlık biçiminin vicdan anlayışına (birikim, yer ve yetiştirme sorunlarımı aşamadığım için çok kısaca bile olsa) değineceğim.(28)

İslam’da vicdan: Bildiğiniz gibi!

Dinsel vicdan anlayışı, İslamlıkta Kur’an’nda ve dinsel inançların (Hıristiyanlıkta olduğu gibi) felsefeden alınan akıl kavramıyla desteklendiği Kelam geleneğinde sürdürülmüştür. Buna göre de vicdan, Tanrı’nın / Allah’ın kitabı (sözü) ve peygamberi (sözcüsü) aracılığıyla kulların yüreğine ve aklına kazıdığı armağanıdır. Bu niteliği Arapçada vicdan anlamına gelen sözcüklerden de çıkarılabilir:

Birisi el-zecir (ya da zecr) olup, engelleyici (sözlüğün “zecri” türevinden anlaşılabileceği gibi)(29), yasaklayıcı anlamlarına gelmektedir. “Tanrı’nın, müminin yüreğindeki öğütçüsü (vaizi), inancının, yüreğine düşen, onu hakikate çağıran ışık” olarak tanımlanır.

İslam’da
vicdan: bildiğiniz gibi! Son örneklerini her gün yaşıyoruz.

“Vicdan” olarak çevrilen öteki sözcük takva, kayırma, koruma, sahip çıkma anlamlarına gelen vikaye sözcüğünden türetilmiştir. “Allah’tan korkup, dinin yasak ettiği şeylerden çekinme” kötülüğe karşı korunma gibi anlamlara gelmektedir. Takva sahibi (ehl-i takva) “Allah’ın, dinin buyruklarına sıkı sıkıya uyan kimseler” için kullanılır.(30) Böyle bir vicdan anlayışında, özgür seçime, kişisel, budünyacı değerlere yer olmayacağı açıktır.

Gerçekten, İslam düşünürü Gazzali (öl. 1111) insanın nefs (ruh, kendilik bilinci) dediği ruhunun; a. Nefs-i amarrah (bir kimseyi, tutkularını özgürce yücelterek kötülüğe yönelten niteliği; b. Nefs-i lavanmah (doğru ya da yanlış olana yönelten vicdan olarak çevrilebilecek niteliği); c. Nefs-i Mutmain (ruhun kişiyi kendisiyle sonul barışa ulaştıran niteliği) olarak üç farklı nitelikten oluştuğu inancındaydı.(31)

Gazzali’de, nefs’in insanı doğruya ya da yanlışa götürebilecek olan, dolayısıyla özgür seçim fırsatı verir görünen, böylece sorumlu tutulup cezalandırılmasını adaletli gösterme olanağı veren bir vicdan anlamı vardı. Doğrunun ve eğrinin ne olduğu, Allah’ın sözleriyle (Kur’an’da) belirlendiğine göre, bildik dinsel vicdan anlayışı içinde kalmaktadır. Hiçbir biçimde, kuşkuya düşme, aklın değerlendirmesinden geçirme, özgür seçim olanağı tanıma anlamında vicdan anlayışına yaklaşamamaktadır. Tersine (Hasan Aydın’ın Gazzâlî çalışmasının Sonuç’unda belirttiği gibi”, insanın kurtuluşunu “gelip geçici olan dünyadan el çekmesi, içe yönelmesi, ahlaksal bir yaşam sürmesi ve şeriata itaat etmesiyle [vurgu benim] olası görür.”(32)

Gerçeğin doğrunun başlıca kaynağı Allah’ın sözü saydığı Kur’an’dan vicdan ve savaş ilişkisi hakkındaki bir ayet, İslam vicdan anlayışının bu niteliğini ortaya koymaktadır. Gerçekten, “kutsal savaş” sayılan “cihad” ile de bağlantılandırılabilecek söz konusu ayette şunlar yazılıdır: “Hoşunuza gitmediği halde savaş size farz kılındı. Sizin için daha hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir siz bilmezsiniz.”(33)

Böyle bir vicdan anlayışıyla, yeryüzünün dar-ül İslam ile dar-ül harb olarak bölündüğü ve dar-ül harb’e cihad açma görevi verildiği koşullarda, savaş karşıtı bir vicdan oluşabilir mi? Oluşsa bile, “vicdani red”ci bir savaş karşıtı vicdanının sesini duyurabilir mi? Duyursa bile, vicdanının sesi doğrultusunda davranması hoşgörüyle karşılanabilir mi?

İslam’da vicdanın sesi, baskıya, zalimliğe uğrayan mazlum Müslümanlar söz konusu olduğunda duyulup duyurulmasıyla sınırlı görünüyor. Buna bir de “hayır işleri” anlayışı çerçevesinde yapılan sadaka (Tanrı’yı hoşnut etmek amacıyla yapılan, ama siyasal sömürüyü ve ekonomik sömürüyü örtme yolunda kullanılabilen yardımlar) eklenebilir. İnsanın, doğrudan değil, yaradanı dolayısıyla sevilmesi gerektiği söylenen bir inançta, vicdanın kaynakları olan empati ve sempati de, evrensel, bütün insanları içine alacak bir vicdan anlayışı da gelişemez.

Burada genel olarak dinin, özel olarak da İslamlığın bir niteliğine daha değinilmeli. İlk sınıflı toplumla başlayıp varlığını günümüz sınıflı toplumlarına dek sürdürebilen din kurumu bir (Althusser’in kavramıyla) “genel ideoloji”(34) konumu kazanmıştır. Yalnız genel değil aynı zamanda egemen (hegemonik) ideoloji konumuna gelebildiği tarihlerde ve toplumlarda, kültürel evrim kazanımı hemen bütün üstyapı kuramlarını (sanatı, edebiyatı, politikayı, felsefeyi) yutup sindirme eğilimi gösterir. Örneğin müzik dinselleştirilir, resim (yasaklanmamışsa) dinselleştirilir, mimarlık dinselleştirilir. Dolayısıyla her güzelin, her doğrunun, her gerçeğin kaynağı dinde sanılır, dinde aranır. Bu, konumuz ahlak ve vicdan için de geçerlidir. Açıkçası, ahlak ve vicdan dinle özdeşleştirilmiştir. Böyle bir durum, tek ahlakın din, vicdanlı tek insanın dindar kişi olduğu algısı ve yanılgısı yaratır.

LAİK BURJUVA VİCDAN ANLAYIŞLARI

17. yüzyıldan ve Avrupa’dan başlayarak ötedünyacı dünya görüşü yerine, budünyacı değerleri geliştirme yönünde düşünce akımları görüldü. Hümanizm, Aydınlanma başlıkları altında toplanabilecek bu akımlar yeni bir (kapitalist) ekonomik düzenin ve yeni bir (burjuvazi) sınıfın gelişmesinin ürünüydü. Bu gelişmelere koşut olarak, dinsel düşünüşün yerini almaya bilimsel düşünüş aday oldu. Dinsel ahlakın yerini, laik (budünyacı, akla dayandırılan) ahlak, dolayısıyla laik vicdan anlayışları almaya çalıştı. Bu yolda laik burjuva vicdan kavramını ilk formülleştiren düşünürlerden biri Locke oldu.

Locke’un budünyacı vicdan yaklaşımı

“İnsan boş bir beyinle doğar… bilgilerimizi [sonradan] deneyimle ediniriz”(35) diyen düşünür John Locke (1632-1704) burjuvazinin dünya görüşünü “ampirizm” olarak adlandırılacak felsefesinde derleyip toplamıştır. Felsefesinin içinde, toplum ve yönetim sorunlarına (Kutsal Kitap’taki ve dinin öteki kaynaklarındaki çözüm önerilerini bir yana bırakıp) akılcı bir yaklaşım göstermiştir. Başta Katolik-Protestan sürtüşmesi olmak üzere Avrupa’da yüzyıllara yayılmış çok kanlı din savaşlarına tepkiyle gelişen “dinsel hoşgörü” geleneğine, Hoşgörü Üzerine Mektup (1685) yapıtında klasik anlayış biçimini kazandırmıştır. Onunla bağlantılı ahlakla ve vicdanla ilgili görüşlerini işlemiştir. Onlarla laik, budünyacı vicdan anlayışının temellerini döşemiş olur.

Locke önce, başta dinsel, sonra feodal eski yerleşik yetkelerin karşısına tek başına bile çıkabilecek bireye uygun bir vicdanın gereği üzerinde durup onun koşullarını araştırır. Bu nedenle, vicdanın kurumsal dinin egemenliğinden kurtulmasının önerildiği Aydınlanma akımının öncülerinden sayılabilir.

Locke’un Hoşgörü Üzerine Mektup (1685), İnsan Zihni Üzerine Deneme (1685) ve Uygar Yönetim Üzerine İnceleme (1688) yapıtları(36) birlikte değerlendirildiğinde, vicdanı, aydınlanma akımının yayacağı (insanın dinine göre ayrım yapılmayan) evrensel bir insan anlayışına ve insanın doğuştan getirdiği varsayılan “doğal haklar” kuramına dayandırdığı görülecektir.

Bunlarda önce, insanlığın başlangıcında yaşanan bir “doğa durumu” varsayımında bulunur. Bu, tüm insanların özgür ve eşit olduğu bir durumdur. Ne var ki, insanların, kişiler arası sürtüşmelerde hem davacı hem yargıç gibi bir konumda bulunuşları, sorunlar yaratacaktır. Bunu çözmek için, aklın yolunu tutup bir “toplum sözleşmesi” yaparlar. Bu sözleşmeyle toplumu yönetme ve yargı işlerini toplumu temsil eden kurumlara bırakırlar. Böylece doğa durumundan sivil toplum durumuna geçmiş olurlar. Sözleşmenin amacı doğa durumundaki haklarından vazgeçmek değildir. Özgürlük, mülkiyet, yaşam hakkı gibi temel hak ve özgürlüklerin daha iyi korunmasının sağlanmasıdır. Söz konusu olan, toplum durumuna geçilince korunup geliştirilecek haklar arasında, başta mal mülk edinme, özgürlük bulunmaktadır. Özgürlükler arasında da din ve vicdan özgürlüğü.

Locke bu noktada, vicdanın Tanrı’nın insan ruhuna, onu yaratırken yerleştirdiği bir iç ve derin inanç biçiminde armağanı olduğu görüşüne katılmaz. Toplumsal barışın sürdürülmesi için ortak aklın gösterdiği kötülük görmeme ve kötülük etmeme aklına dayandırır. Sözleşmenin varlık nedeni olan temel, doğal hak ve özgürlüklerin yönetimce çiğnenmesi durumunda, halkın, yasalara, yöneticinin buyruklarına uyma yolunda verdiği sözü geri alma, direnme, devrim yoluna başvurma hakkının doğacağını da ekler.

Kant: Akla dayandırılan ödev ahlakının empati vicdanı

Çağdaş, budünyacı, insancı, evrensel bir ahlak (dolayısıyla) evrensel bir vicdan anlayışının savunucusu aranınca, akla ilk olarak Immanuel Kant (1724-1804) gelecektir. Kant da Locke gibi ahlakı, vicdanı inançlara, dine kutsal kitaplara, duygulara değil, akla (toplum içinde yaşamanın rasyonel gereklerine) dayandırmıştır.(37)

Çağdaş, budünyacı, insancı, evrensel bir ahlak ve vicdan anlayışının savunucusu aranınca, akla ilk olarak Immanuel Kant (1724-1804) gelecektir.

Kant’a göre, bir davranışın ahlaka (ve vicdana) uygun görülmesinin ölçütü aranırken, o davranışta bulunanın (iyilik etme, kötülük etme gibi) niyetine, amacına bakılmamalıdır. Bu, (ilerde anarşist akımın ahlakçı düşünürlerinin vurgulayacağı ödül umudu, ceza korkusu gibi nedenlerle) ahlakı koşula (dolayısıyla değişebilecek koşullara) bağlamak olur. Bir davranışın, koşulsuz, evrensel, ama aynı zamanda kişiyi zorlayıcı bir ahlak ilkesine dayanıp dayanmadığı, “ödev bilinci” dediği ölçüte uygun olup olmadığı araştırılarak anlaşılabilir. Böylece Kant, ahlakı “pratik akıl” dediği düşünme alanına alarak şöyle tanımlamıştır. Bir davranış, başka insanlar da aynı davranışı gösterdiklerinde toplumun çarkları dönmeyi sürdürebiliyorsa, o bir davranış ilkesi olarak izlenebilecek ahlaklı davranış sayılır. Bu, öteki yüzünden okunup söylenirse “kendine yapılmasından hoşlanmayacağın bir davranışta bulunman, ahlaka aykırı olur” demektir. Bu da ahlakın kaynağının ortak akılla toplumsal konsensusa (uylaşıma) bağlı olduğu anlamına gelir.

Böyle bir çözümlemeyle Kant, ahlak sorunlarının çözümünü “kişinin kendini karşısındakinin yerine koyarak düşünüp karar verip davranması” sözleriyle özetlenebilecek empatiye dayanan bir vicdan ile çözülebileceğini söylemiş olur. Strohm, Kant’ın bu “karşıdaki/başka kişisinin gerçek ya da aklın tasarladığı ideal kişi olabileceği” açıklamasını getirir.(38) Ki bu da yalnızca bireylerle değil toplumla empati kurulması gereğini vurgulamak olur.

Nietzsche: Aşırı bireyci ahlak anlayışı vicdansızlığa ve savaşa götürür

Burjuvazinin budünyacı, akılcı, yararcı ahlak anlayışını, aşırı bireyci (sosyal Darvinci sonuçlara götürebilecek) uç noktaya taşıyan Friedrich Nietzsche (1844-1900) oldu. Nietzsche’nin yapıtlarının adları (Türkçe’ye de çevrilen İyinin ve Kötünün Ötesinde ve Ahlakın Soykütüğü) anımsanırsa,(39) felsefesinin ahlak ve değerler üzerine odaklandığı anlaşılacaktır. Ancak, bireysel istenç (irade) yüceltilip, onun yaratacağı düşünce ve davranış olarak “güçlünün hakkı” onaylanan türden bir ahlak anlayışı ile ahlaksızlık arasındaki çizginin bulanıklaştığı görülecektir.

Nietzsche, takındığı seçkinci tutumuna uygun olarak, önce “köle ahlakı” saydığı Hıristiyanlığa ve genel olarak dine saldırır. Bu yolda varlığını tanımadığı Tanrı düşüncesini karşısına almaktan çekinmez. Ama Nietzsche aynı zamanda demokrasi ve Hıristiyanlık kadar “sürü ahlakı” saydığı komünist akımlara da şiddetle karşı çıkmıştır.(39)

Burjuvazinin budünyacı, akılcı, yararcı ahlak anlayışını, aşırı bireyci (sosyal Darvinci sonuçlara götürebilecek) uç noktaya taşıyan Friedrich Nietzsche (1844-1900) oldu.

Peki Nietzsche’nin benimsediği ahlak ne ahlakıdır? İnsanın, ilerde “üstinsan” dediği, kendisinin tanrısı olabilecek, bugünkü insanın üstünde fiziksel ve tinsel bakımdan yetkin, bir türe evrinmesini sağlayacak “efendi ahlakı”. Nietzsche’nin bu ahlak anlayışında, empati, acıma gibi “ikiyüzlü” dediği davranışların kaynağı olarak gördüğü vicdan, denebilir ki sıfırlanmaktadır. Bu yoldaki açıklamasına göre, insanın, onu yüceltecek olan tutkularının dizginlenmesi üzerine, kendini incitmek için “kötü vicdan” icat edilmiştir. Öyleyse Nietzsche’nin onun karşısına koyduğu “iyi vicdan” nedir? Şiddetin yasaklanmadığı, insanın, acıma zayıflığıyla kendini sınırlamadan alacağı, özgür kararlarından ve onları eyleme koymaktan doğan sonuçların hesabını (Tanrı içinde) kimseye vermek zorunda görmeyen vicdanı. Ama hesabı gene kendisine verdiği bir vicdan. Böylece Nietzsche, vicdanın tüm toplumsal kaynaklarını kurutmuş olur. O zaman, şiddete başvurmayı ve savaşı da, üst insana götürecek araçlar olarak yüceltmesine şaşmamak gerek.

Kuşkusuz Nietzsche’nin, ahlakı, vicdanı, din kurumunun tekelinden, Tanrı’nın elinden kurtarması önemli bir düşünsel katkıdır. Dinsel ahlakın ve vicdanın ikiyüzlülüğünü gösterirken dinsel tabuyu kaldırması da önemlidir. Ama Nietzsche, öte yandan, “köle ahlakı” ve “kötü vicdan” yerine, aşırı bireyci ve şiddeti yücelten, seçkinci bir “efendi ahlakı”nın “iyi vicdanı” (o da ne demekse?) dediği anlayışı getirmek isterken, vicdanın empati yapma işlevini, vicdanın hem kaynağını hem gereğini yadsımış olmaktadır.

Sosyalizmin ve Anarşizm akımı düşünürlerinin evrensel insandan ve emekten yana vicdanı

Endüstri devriminin yarattığı kapitalist üretim ilişkilerinin biçimlendirdiği iki sınıftan burjuvazinin (düşünürlerinin netleştirdiği) ahlak ve vicdan anlayışının örneklerini gördük. Aynı devrimin ürünü işçi sınıfının “sosyalist ve komünist” nitelenen sözcülerinin düzen, ahlak, vicdan ile ilgili görüşlerinin iyi bilindiğini düşünerek onların birkaç odağına ilgiyi çekip, ayrıntılarına girmeden geçebiliriz. Söz konusu odakları, bilindiği gibi, “yabancılaşma eleştirisi” ve “herkesten gücüne göre, herkese gereksinimine göre” katılım ve bölüşüm ilkesidir. Buna bir de, yarışma (kaçınılmaz tırmanışı kavgaya ve savaşa götüren yarışma) yerine, emekçilerin ve sonuçta bütün insanlığın “dayanışma” ahlakı yolunda birleşmesi eklenmelidir.

Odağına, ahlak ve vicdan değerlerini almış olması nedeniyle, işçi sınıfının dünya görüşünün ve ideolojisinin, sosyalizm yanı sıra öteki açılımı olarak anarşizm akımının vicdan anlayışı üzerinde biraz daha fazla durmak, yazının başlığının bir gereğini yerine getirmek olacak.

Bireyci anarşist açılımını bir yana bırakıp, kolektivist anarşist akımın (başlıcaları Kropotkin ve Bakunin olan) düşünürleri, komünist düzene (ahlak sorunları yaratabilecek hatta eski zorbalık biçimleri yerine yenilerini getirebilecek gördükleri) proletarya diktatörlüğü hazırlık/geçiş döneminden sonra geçilmesi düşüncesine karşı çıktılar. Başta devlet olmak üzere ona bağlı tüm düşünsel ve fiziksel baskı ve şiddet kurumlarının bir devrimle yıkılmasından sonra hemen üretim araçlarının kamunun denetimine geçirilebileceğini düşündüler. Dayanışma, bölüşme, insanların evrensel kardeşliği, komünist toplumunda kısa sürede gerçekleştirilebilecek, komünist vicdan o zaman sesini kazanacaktı. Bu yolda devleti ve kiliseyi, şiddet ve baskı aracı, ahlaksızlık üreten kurumlar olarak gördüler. Öyle ki, kolluk kurumları (ordu, polis) mahkemeler, tutukevleri kaldırıldıktan bir gün sonrasından başlayarak işlenen suçlarda, sıfıra inecek yönde bir azalma görülecekti. Çünkü insan, doğuştan iyi ve akıllı bir canlıydı. Onu bozan, kapitalizmin (ödüllendirici, cezalandırıcı) kurumlarıydı. Örneğin tutukevleri, suçluluğu azaltmıyordu. Nasıl suç işleneceğinin eğitiminin alındığı okullar gibi işletiliyordu.

Gerçek, güvenilir ahlak, kolektivist anarşist düşünürlere göre, ödüllendirilme umudu ile cezalandırılma korkusu baskısı altındaki bir vicdanla sağlanamazdı. Bunlar kaldırıldıktan sonradır ki kişi, vicdanıyla ve aklıyla baş başa kalacaktı. Baş başa kalıp doğru, dürüst, özgür seçimlerde bulunacaktı. Gerçek, evrensel bir ahlak anlayışına uygun davranabilecekti.

Çağımız vicdan türlerinden ve savaş karşıtlığı girişimlerinden örnekler(40)

Buraya dek vicdan ve onunla çatıştığı noktalarda savaş konularında tarihteki düşünce ve davranış örneklerine göz atılmış oldu. Bundan sonra yazı, günümüzden de gelişigüzel örneklem derlenerek (zaten uzamış yazıda bir sonuç değerlendirmesine girişilmeden) sonlandırılabilir.

Vicdani redcilik: Savaşa karşı düşünce ve tutumların geçmişi savaş kadar geçmişlere dayansa gerek. Çağımızda, toplumsal çapta ilk örneği, Quaker’lar Protestan mezhebi üyelerinin Amerikan İç Savaşı sırasındaki eylemlerinde görülür. Bu mezhebin üyeleri, Kutsal Kitap’taki On Buyruk’tan “öldürmeyeceksin” biçimindeki ilkine dayanarak savaşa katılmayı kabul etmezler. Bu istekleri bir ölçüde kabul görür.

Benzeri savaş karşıtı “vicdani redcilik” denen bireysel ve grupsal tepkiler, İngiltere’de de görüldü. Öyle ki, başvurularını karara bağlamak için (daha 16. yüzyılda) adına “Vicdan Mahkemesi” (İng. “Court of Conscience”) de denen bir özel mahkeme kurulmuştu. Başvuranlardan 6.000 kadarı kendini ya askeri mahkemede, oradan orduda, ya da tutukevinde bulmuştu, o başka.

Gene de, bu sistemin daha sonraki tarihlerde iyileştirilmesiyle, açılan 16.500 davadan yüzde sekseninde, başvuranların savaş karşıtı isteği doğrultusunda kararlar çıkarılabildi. Benzeri başvurularla Birleşik Devletler’de Kore, Vietnam savaşları sırasında karşılaşılınca, geri hizmet, askerliğini erteleme, başka kamu hizmetlerinde çalıştırma gibi çözümler arandı. Vicdani redciler arasında (sosyalist değerler gibi) dinsel inanç dışı gerekçeler sunanlar da görülmeye başlandı.

İsrail’de (1967 savaşında) vatanı korumayı kabul etmekle birlikte, İsrail’in sınırları dışındaki Gazze’yi işgale katılmaya karşı çıkan askerler görüldü. Buna zıt bir eğilimle, kimi radikal Museviler olarak Gazze’de izinsiz İsrail yerleşimlerinin ordu tarafından kaldırılmasına, inançları gereği karşı çıktıklarını belirten “vicdani redciler” de görüldü. Savaş karşıtı vicdani redci hareket aydınlar, edebiyatçılar, sanatçılar, bilimciler arasında da yandaş buldu. Örneğin Einstein onlardan biriydi.

Öteki alanlarda rahatsız olan vicdanlar: Vicdani redciliğe benzer bir akımı, bilindiği gibi, İngiliz emperyalizmine karşı bağımsızlık savaşında Gandi yaratmıştı.

Avrupa’da vicdani reddin toplumsal cinsiyet ayrımcılığına karşı çıkılan feminist türü gelişti. ABD’de güçlenen köktendinci akımlarla, aşılanmaya karşı sancısız doğuma karşı, çocuk düşürmeye hatta doğum denetim haplarına karşı vicdani red hakkını ileri sürenler (bizdeki gibi) çıkabiliyor.

“Vicdan özgürlüğü hakkı”nın örneğin, 1948 Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Demeci’ne (“Herkes, … vicdan ve din özgürlüğü hakkına sahiptir” denerek) bir insan hakkı olarak kabul edilip uluslararası belgelere sokulduğu; anayasalara geçildiği biliniyor.

Çağımızın içine battığı dış ve iç savaşlarda gittikçe daha etkili silahlarla acımasız, vicdansız kararlar alabilen politikacılarının ve savaşçılarının (askerlerinin) buyruklarına karşı çıkıp yerine getirmeyebilecek savaş karşıtı, insanlıktan yana vicdanlarını dinleyebilecek olası kimseler çıkabilmekte. Bu tür insanlara karşı önlemler alınmakta, bu yolda insansız hava silahlarının geliştirilmekte oluşu, tüyler ürpertici bir gerçek olarak karşımızda duruyor. Bunlara karşı vicdanın ve aklın sesini dinleyenlerin çözüm, önlem ve eylem biçimleri arayışları sürecektir. İlginç bir çözüm, şimdiden insansız savaş araçlarının kullanılmasını insanın elinden alıp bilgisayarlara veren teknolojiye karşı (yapay zeka teknolojisine karşı) önerildi: “Yapay vicdan”! İşlevi, özel bilgisayar programlarının geliştirilip, bilgisayar programlarıyla vicdansız kararların, bilgisayar uygulanmasının reddedilmesini sağlayabilmek olacak. Bunu öneren Jacques Pirat gibi yaratıcı ama aynı zamanda vicdan sahibi kimseler eksik olmayacaktır.

Not: Arkadaşım Fatih Unuttum’un, sağ olsun, yüksek nitelikli emek katkılarından yararlanamasaydım, bu yazı, bu biçimiyle yetiştirilemezdi.

Dipnotlar

1) Krş. William McNeil, Dünya Tarihi, çev. Alâeddin Şenel, Ankara, 2013, İmge Kitabevi Yayınları, s.26.

2) Alâeddin Şenel, “Bilgi ve Duygu Genlerle Geçer mi?” Bilim ve Gelecek, 106 (Aralık 2002), s.8.

3) John Locke, İnsan Anlığı Üzerine Bir Deneme, çev. Vehbi Hacıkadiroğlu, İstanbul, 2004, Kabalcı Yayınları’ndan bkz. Alâeddin Şenel, Siyasal Düşünceler Tarihi, Ankara, 2013, Bilim ve Sanat Yayınları, s.67.

4) Bkz. Alâeddin Şenel, “Tarihçesi, psikolojisi, sosyolojisi, felsefesi ve teknolojisi ile: Savaş”, Bilim ve Gelecek, 1 (Mart 2004) ve “Din Savaşı mı Sınıf Savaşı mı? Bilim ve Gelecek, 99 (Mayıs 2012).

5) Hesiodos, “İşler ve Günler”, çev. Furkan Akderin, İstanbul, 2010, Sosyal Yayınlar, Tanrıların Doğuşu içinde, 2. dizesinde “çömlekçi çömlekçiyi, dülger dülgeri kıskanır” saptamasıyla, daha MÖ 8. yüzyıl Yunan’ında, uygar işbölümlü toplumunun başında (kendisi bunun bilincinde olmasa da) ilerde savaşa varabilecek yarışmanın ipuçlarını vermiştir.

6) Fransız arkeolog Louis Leakey, Afrika’daki ilk insan topluluklarının ilk araçlarını inceleyip benzerlerini yapma çalışmaları sonucunda bir insanın çok kolaylıkla ve çok kısa sürede taş parçasından araç yapabileceğini kanıtladı. Leakey, İnsanın Ataları’ndan. Alâeddin Şenel, Kemirgenlerden Sömürgenlere İnsanlık Tarihi, Ankara, 2014, İmge Kitabevi Yayınları, s.212 n.

7) Nephan Saran, Antropoloji, İstanbul, 1989, İnkılâp Kitabevi, s.129’da çağımızın ilkel topluluklarıyla ilgili olarak, “hemen hiçbir toplumda kadın yönetmez” demektedir.

8) Pierre Clastres, Vahşi Savaşçının Mutsuzluğu, çev. Alev Türker ve Mehmet Sert, İstanbul, 1980, Ayrıntı Yayınları, s.233’te, 17. yüzyıl başında bir Amerikan yerlisi kabilesinin (Culupiler’in) şefi Kalain’in çeşitli tarihlerde komşu kabileden birçok kişiyi gece baskınlarında öldürüp derisini yüzdüğünü, yakalanınca kendisine yapılan ağır işkencelere, bağırırsam ruhum ağzımdan uçup kaçar diye dayandığını, 1609’da ise Algonkinler’in kendilerinden 12 tutsak alan düşmanlarına derisini yüzüp, tendonlarını çekip, yavaş yavaş yakarak öldürdüklerinin kanıtlarını derlemiştir.

9) Bir Fransız din adamı olan Henri Brueil, kırk yıl boyunca hemen her yerdeki mağara resimlerini inceledi ve bu sonuca vardı. Bkz. Şenel, İnsanlık Tarihi, s.186; aralarında, insanın insana şiddetini gösteren birkaç resimle yalnızca (Kuzey Avrupa’nın uzman avcılarının mağaralarında değil) Güney Afrika’daki su avcısı bir topluluğun su altından girilen mağarasında karşılaşıldı (bkz. s.182).

10) Venüsler hakkında Brueil’in yorumu da bu yönde; bkz. Şenel, İnsanlık Tarihi, s.gene 186.

11) Franz Oppenheimer, Devlet, çev. Alâeddin Şenel ve Yavuz Sabuncu, Ankara, 2005, Phoenix Yayınevi, s.69.

12) Arkeolog Halet Çambel, sınıfları, üretime geçilip toprağa yerleşildiği Neolitik döneme koymaktadır; bkz. Şenel, İnsanlık Tarihi, s.311n; Jean-Jacques Rousseau, İnsanlar Arasında Eşitsizliğin Kaynağı, çev. Erdoğan Başar, İstanbul, 2015, Say Yayınları, II. Bölüm’ün ilk sözü: “Bir tarlanın etrafını çevirip ‘burası bana aittir’ diyen ve bu söze inanacak kadar saf kişiler bulan ilk insan uygar toplumun kurucusu olmuştur” deyip mülkiyet kurumunu yaratarak insanlık tarihini kana bulayan hırsızlıklara, adam öldürmelere, savaşlara varacak bozulmanın da başlatıcısı olmuştur diye eklemektedir.

13) Ayrıntıları için bkz. Şenel, İnsanlık Tarihi, 9. Bölüm: Sümer’de Uygar Topluma Geçişin Kurgusu.

14) Önerdiğim “Öteyaşamcılık” kavramı ve ötedünyacılığa benzer işlevi için bkz. Şenel, İnsanlık Tarihi, s.520.

15) Bkz. Michael Roaf, Mezopotamya ve Eski Yakındoğu, çev. Zühal Kılıç, İstanbul, 1996, İletişim Yayınları, s.160’dan Şenel, İnsanlık Tarihi, 630 n.

16) Bkz. Gılgamış Destanı, çev. ve sun. N.K. Sanders, çev. Sevin Kutlu ve Teoman Duralı, İstanbul, 1973, Hürriyet Yayınları ve öteki yayınevlerinin çevirileri.

17) Joyce O. Hertzler, The Social Thought of Ancient Civilizations’dan Adam Şenel, Uygarlık Çizgisi, Ankara, 1967, Bizim Yayınlar, s.102; krş. Peter le Page Renouf, Mısır’ın Ölüler Kitabı, çev. Erhan Altunay, İstanbul, 2015, Onbir Yayınları.

18) Şenel, Uygarlık Çizgisi, s.98 ve Şenel, İnsanlık Tarihi, s.478.

19) Şenel, Uygarlık Çizgisi, s.78-82; krş. Oliver Robert Gurney, Hititler, çev. Pınar Arpaçay, Ankara, 2001, Dost Kitabevi.

20) Kutsal Kitap, 2001 Yeni Çeviri, Tevrat, Mısırdan Çıkış, 32:1-28.

21) Eflatun [Platon] Sokrates’in Müdafaası, çev. Niyazi Berkes, İstanbul, 1946, MEB Yayınları ve öteki çevirilerinden Alâeddin Şenel, Siyasal Düşünceler Tarihi, Ankara, 2013, Bilim ve Sanat Yayınları, s.143-144.

22) Bertrand Russell, Batı Felsefesi Tarihi (Antik Çağ cildi) çev. Muammer Sencer, İstanbul, 2000, Say Yayınları’ndan Şenel, İnsanlık Tarihi, s.829: Haçlı Akınları feodal Avrupa’nın iç çelişkilerine (başta topraksız, feodal beysiz kalmış serflerin düzeni bozup yıkma tehlikesine) çözüm için, kafirler elinde sızlayan İsa’nın kemiklerini kurtarmak bahanesiyle başlamıştı. Amacına uygun olarak, işsiz ve topraksızlar savaşlarda harcandı. Ama onların öksüzleri gelecekte düzene tehlikeli olacaktı. Onların da harcanması için, Musa gibi yürüyerek denizi aşacaklarına inandırılan, kadını tanımamış günahsız çocuklardan (1212’de) bir ordu oluşturuldu. Beklenen mucize gerçekleşmedi. Denize adım atan boğuldu. Kalanlar köle tacirlerinin, oğlancıların, çocukları sakatlayıp sokaklara salan dilenci çetelerinin eline düştü. İsa’nın kemikleri için sızlayan Hıristiyan vicdanlardan, çocukların kemiklerinin sızlatılmasına ses çıkmadı!

23) Bkz. Şenel, Siyasal Düşünceler Tarihi, s.221-222. Roma düşünürlerinin ve politikacılarının pek sevdiği Stoa felsefesi, aklın yürüttüğü evrensel devlet ile duygular egemen yeryüzü devletleri, iç özgürlük – iç kölelik ile dış özgürlük ve kölelik ikili sınıflandırmalarıyla, bir yandan eşitlikten özgürlükten yana görünürken (önemli olan iç özgürlük gibi kandırmalarla) Roma’nın eşitsizlikçi, köleci düzenine karşı çıkılmadan ikiyüzlü bir ahlak anlayışını sergilediler. Bu yanlarıyla Hıristiyanlığın budünya-ötedünya ikilisiyle yapılacak ikiyüzlülüğüne örnek oluşturdular. Stoacılığın daha olumlu bir yorumu için bkz. Afşar Timuçin, Düşünce Tarihi, İstanbul, 2006, Bulut Yayınları, s.222-231.

24) Bkz. Vikipedia: the free encyclopedia, “Conscience” (17.08.2015) ve Timuçin, Düşünce Tarihi, 140.

25) Augustinus, İtiraflar, çev. Çiğdem Dürüşken, İstanbul, 2010, Alfa Yayıncılık yapıtında Augustinus’un günah kavramı üzerinde bu kadar vurguyla durmasının nedeni, bir ara bu dünyayı bir kötülük tanrısının yönettiği inancına dayandırılan (Zoroastercilikten türeme) Manişeist dine girip çıkmasıydı. Bunun yanı sıra, gençliğinde söylevcilik öğrenmek için gittiği Kartaca’da gebe bıraktığı kızla, ailesinin karşı çıkması nedeniyle evlenemeyip, onu çocuğuyla kendi başına bırakmış olmanın verdiği vicdan acısı gibi bir kişisel deneyimiydi.

26) Strohm, Conscience, (A Very Short Introduction) Oxford, 2011, Oxford University Press, s.14.

27) Zimmermann’dan Friedrich Engels, Köylüler Savaşı, çev. Kenan Sümer, İstanbul, 1995, Sol Yayınları s.60’dan Şenel, Siyasal Düşünceler Tarihi, s.127; ayrıca bkz. Dieter Forte, Martin Luther ve Thomas Münzer ya da Muhasebenin Başlangıcı, çev. Sargut Şölçin, İstanbul, 1983, Kaynak Yayınları.

28) Şenel, Siyasal Düşünceler Tarihi, s.321-322. Böylece Calvin, VIII. Henry’nin İngiliz kilisesini Papalıktan koparacak girişimlerine Katolik vicdanı ile hoş görmeyip tutukluluğu ve ölümü göze alan, iş dinden sapanların yakılmasına gelince, bu yolda verdiği kararların her uygulanmasında bulunmuş olan Thomas More’dan (1478-1535) farklı tutum takınmamış oluyordu.

29) Strohm, Conscience, s.4.

30) Wikipedia, Conscience, “Religious Views”.

31) Wikipedia, Conscience, “Medieval Philosophical Views”.

32) Hasan Aydın, Gazzâlî (Felsefi ve İslam Modernizmine Etkileri), İstanbul, 2012, Bilim ve Gelecek Kitaplığı, s.412.

33) Kur’ân-ı Kerîm ve Açıklamalı Meâli, Ankara, 2001 Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, “Bakara”, 2016.

34) Louis Althusser, İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları’na, İstanbul, çeşitli tarihlerde çeşitli baskıları içinde Murat Belge’nin çeviriye yazdığı önsözde “total ideoloji” biçiminde.

35) John Locke, İnsan Anlığı Üzerine Bir Deneme’den, Şenel, Siyasal Düşünceler Tarihi, s.367.

36) John Locke, Sivil Toplumda Devlet Uygar Yönetim Üzerine İkinci İnceleme, çev. Hale Akman ve Serdar Taşçı, İstanbul, 2002, Metropol Yayınları.

37) Bkz. Immanuel Kant, Pratik Aklın Eleştirisi, çev. Gertunde Durusoy, İstanbul, 1999, Türkiye Felsefe Kurumu Yayını.

38) Strohm, Conscience, s.46.

39) Bkz. Friedrich Nietzsche, Ahlakın Soykütüğü Üstüne, çev. Ahmet İnam, İstanbul, 2010, Say Yayınları, 182 s. Friedrich Nietzsche, İyinin ve Kötünün Ötesinde, çev. Ahmet İnam, İstanbul, 2011, Say Yayınları, 223 s.

40) Bu başlık altındaki örneklerin hemen hepsi, vicdan üzerine bir monografinin yazarının derlemelerinden aktarılmıştır. Bkz. Strohm, Conscience, 133 s. özellikle s.77-81 arası.