Ana sayfa 140. Sayı Vicdandan arda kalan

Vicdandan arda kalan

371
PAYLAŞ
Aç kaplanları kendi vücuduyla kurtarmaya karar veren Merhametli Sattva öyküsünü resmeden bir çizim.

Alâeddin Şenel

İnsan, dünyanın en acımasız hayvanı olarak görülebilir. Ama aynı zamanda insan, yeryüzünün, acıma duygusuna (vicdana) sahip ve bu yolda en yüksek değerler yaratıp, en değerli tepkiler verebilen tek canlısıdır. Hangi yanının ağır basacağı, toplum ve yönetim biçimlerine, kültürel evrimsel koşullara, egemenlerin politikalarına ve kolektif eylemlere bağlıdır. Bu durumda yapmamız gereken, insanın biyolojik evrimsel kazanımını (“sınırsız bellek ve çağrışım” yetisi ile “empati” yetisini) empati yeteneğine dönüştürmektir. Onunla kazanılacak acıma, dayanışma, bölüşme değerleri yolunda örgütlü, kolektif savaşıma katılmaktır.

Uzatmalı yazıya gerekçe

Dergi’nin bir önceki (Eylül 2015) 139. sayısında “Vicdan ve Savaş” üzerine bir yazım çıktı. Aynı konuda bir sonraki sayıya bir yazıya daha ne gerek vardı? Gerekçem, bu yazının başlığının düşündürebileceği gibi “insanlıkta vicdan kalmadı” demek değil. Ne de “insanın yeryüzünün en vahşi, en acımasız hayvanı” olduğunu vurgulamak. Tersine, çoğu kimseye doğru görünebilen bu “halk felsefesi” yargısına katılmadığımı belirtmek.

Gerekçem, zaman, yer ve yetenek sorunlarımdan dolayı, söz konusu yazımda bıraktığım bazı boşlukları içime (vicdanıma) sindirememek. Önemli bulduğum bazı sorunlar (savaş-vicdan ilişkisi sorunları) üzerinde yeterince durmamış olmak gibi eksiklerimi tamamlamaya çalışmak. Bunun yanı sıra, ilk yazıma koyamadığım çözümleme, yorum ve “sonuç”ları ekleyerek yazımı tamamlamak.

İnsan yeryüzünün en acımasız varlığı mı?

Yazım, hele içinde yaşamakta olduğumuz “bunaltıcı” günlerin etkisiyle, bu soruya “evet” yanıtıyla ve bir sürü kanıtıyla destekler nitelikte görülebilirdi. Oysa hiç de bu görüşte değilim. İnsanın insana, öteki canlılara ve doğaya yaptıklarının nedeni, “doğası” değildir. Neden, içinde pusu kurmuş fırsat bekleyen vahşi doğasının yatması olmasa gerektir.

Nedeni, tam da insanın, insanı öteki hayvanlardan ayırt edici niteliğidir: İnsanın “maddesel ve simgesel araçlar kullanıp geliştiren” bir canlı olmasıdır. Bu araçlarının, insanın (iyi, kötü) amaçlarına ulaşmasında çok etkili sonuçlar vermesidir. İnsanın, doğa, canlılar ve hemcinsleri karşısında, giderek artan bir denetim ve hegemonya kurmasına yol açmasıdır. Maddesel ve simgesel araçlarının, insanın, toplumların, sınıfların, halkların, yöneticilerin, bireylerin, olumlu amaçlar kadar olumsuz, çarpık amaçlar yolunda kullanımına açık olmalarıdır!

Bu açıdan değerlendirildiğinde insan, dünyanın en acımasız hayvanı görülebilir. Ama aynı zamanda insan, yeryüzünün, acıma duygusuna (vicdana) sahip ve bu yolda en yüksek değerler yaratıp, en değerli tepkiler verebilen tek canlısıdır. Hangi görünümünün, hangi yanının ağır basacağı, toplum ve yönetim biçimlerine, kültürel evrimsel koşullara, egemenlerin politikalarına ve kolektif eylemlere bağlıdır. Bu durumda yapmamız gereken ve yapabileceğimiz, insanın (önceki yazımda incelediğim) biyolojik evrimsel kazanımını (“sınırsız bellek ve çağrışım” yetisi ile “empati” yetisini) empati yeteneğine dönüştürmektir. Onunla kazanılacak acıma, dayanışma, bölüşme değerleri yolunda örgütlü, kolektif savaşıma katılmaktır.

“Vicdan”ın etimolojisi neyi gösteriyor?

Önceki yazımda atladığım konulardan biri de “vicdan” sözcüğünün Türkçe’deki, Arapça’daki ve belli başlı Batı dillerindeki karşılıklarının etimolojisiydi. Böyle bir incelemede, vicdan anlayışının açılımları hakkında ipuçları yakalanabilir. Gerçekten, sözcükler insanı, çıplak anlamları yanı sıra, kullanıldıkları toplumun, kullanan kişilerin düşünüş, duygu ve değerleri üzerine varsayımlar kurmaya götürebilir. Kuşkusuz o varsayımların başka verilerle desteklenip desteklenmediğine de bakılmalıdır. Desteklenmiyorlarsa bırakılmaları gerekir.

Giovanni Girolamo Savoldo’nun “Mary Magdalene” (Mecdeli Meryem) tablosu.

Bu yöntemin yolu, ele alınan kavramların etimolojilerine bakmaktan, zaman içinde uğradıkları anlam değişikliklerini incelemekten ve başka dillerdeki benzeri anlama gelen sözcüklerle karşılaştırılmalarından geçer.

Türkçe’deki “vicdan” sözcüğünün kökeni ve anlam serüveni hakkında böyle kapsamlı bir inceleme yapılmış değildir.(1) Yapılmışsa da ben haberli değilim. Ama Batı dillerindeki (İngilizce, Fransızca, İtalyanca, İspanyolca’daki) karşılıklarının Latince’den conscienta sözcüğünden geldiği kesin olarak saptanmıştır. Böyle bir etimolojik incelemeyi yapan Strohm, bu Latince sözcüğün de ilk olarak Ermiş (St.) Jerome (340-420) tarafından ortaya atılıp kullanıldığını yazmaktadır.(2) Verdiği bilgilere göre, İncil’i Latinceye çevirirken, Ermiş Pavlus’un “Mektuplar”ında karşılaştığı Yunanca “syneidesis(3) sözcüğüne, Latinceden contscientia(4) birleşik sözcüğünü türeterek karşılık bulmuştur.

Syneidesis, Sokrates’in “kendini bil” etik anlayışında olduğu gibi bir “içsel bilme” eyleminin kavramlaştırılmasıdır. Conscience ise, con+scientia sözcüklerinden oluşturulmuş bulunup “ortak bilgi” anlamı taşımaktadır. Strohm, bu iki kavramın anlamdaş olmayıp, onlarla iki farklı vicdan anlayışının dile getirildiğini ileri sürmektedir. Bunlarda (bana göre) “bireyci, felsefi vicdan” ve “ümmetçi dinsel vicdan” olarak iki farklı vicdan “anlayışı” yansıtılmaktadır.

ÜÇ MESEL ÜÇ DİNCİ VİCDAN ANLAYIŞI

Ahlak kuramları, onlarla bağlantılı olarak vicdan anlayışları, dayandıkları temeller bakımından üç kümede toplanabilir: Bunlar akla, duygulara, inançlara dayandırılan anlayışlardır. İnançlara dayandırılan dinci vicdan anlayışının üç açılımı, üç dinden seçilecek üç meselden yararlanılarak açıklanabilir. Böyle açıklanıp, birbirleriyle ve vicdanın duygulara, akla dayandırıldığı laik çeşitlemeleriyle karşılaştırılması, çeşitli vicdan anlayışlarının ortak ve farklı yanlarını aydınlatıcı olacaktır. Söz konusu meseller: “ilk taşı günahsız atsın” İsa meseli,(5) “bebeğini alın kadını taşlayın” Muhammed’in hadisi ve “kendini aç kaplan yavrularına kurban eden Buda meseli” olarak sıralanabilir. Kronolojik sıraya sokarak sondan başlanması uygun olur.

Kendini aç kaplan yavrularına kurban eden Buda meselinde yansıyan “özveri vicdanı”

Daha önceki, ahlak üzerine bir yazımda(6) da kullandığım bu mesel şöyle:

“Bir zamanlar Hindistan’da üç prens dağlarda yürüyüşe çıkmış. En gençlerinin adı Sattva’ymış. Gençler, yeni doğmuş 7 yavrusu olan bir dişi kaplana rastlamışlar. Dişi kaplan açlıktan ölmek üzereymiş, çok zayıflamış ve yavrularını besleyecek sütü yokmuş. Prensler yardım etmek istemişler, fakat kaplanlar sadece taze et yiyor ve bulundukları yerde yiyecek bulma imkânları yokmuş. Gençler, ölmekte olan kaplanlara bakarken kendilerini hayli çaresiz hissetmişler. Merhametli Sattva, hayvanları kendi vücuduyla kurtarmaya karar vermiş. İki ağabeyini bir bahaneyle yolladıktan sonra dişi kaplanın önüne uzanmış. Ancak, dişi kaplan onu ısıracak gücü kendisinde bulamayacak kadar zayıflamış. Sattva, kayalıklara tırmanmış, bir bambu çubuğuyla boğazını delmiş ve kaplanların önüne doğru atlamış. Kaplanlar yeniden güç kazanmak için Sattva’nın kanını yalamışlar, daha sonra etini paylaşmışlar ve yeniden canlanmışlar. Bu olaydan sonra tüm dünya Sattva’nın merhametiyle sarsılmış.”

Prens Sattva, Budacı inanca göre, Buda’nın insanlara iyilik yapmak için, birilerinin bedenlerinde çeşitli tarihlerde dünyaya yeniden gelen ruhundan (avatar’ından) başkası değildir.

Hıristiyanlığın asıl kurucusu Pavlus, Romalılara yazdığı mektupta “yönetime karşı çıkmanın Tanrı’nın düzenine karşı çıkmak olacağını” söylemişti. (Vatikan’daki Pavlus/St. Paul heykeli).

Bu meselde, bir görünümüyle, vicdanın doruk yaptığı bir düzey yansıtılmaktadır. Altında, Budacılığın yalnızca insanların acılarının paylaşılmasıyla yetinilmeyen vicdan anlayışı yatmaktadır. Budacılıkta, öteki hayvanlar olsun, bitkiler olsun, tüm canlılara saygı gösterilmesi istenir. Dolayısıyla, onlarla empati yapılması beklenir. Meselde empatiyle de yetinilmeyip kendini kurban etme derecesinde “özveri ahlakı” dillendirilmektedir.

“Özveri ahlakı”, bencilliğe tepki ve ona bir çözüm getirecek anlayış gibi görünmekle birlikte, hiç de öyle değildir. Bencilliğe seçenek etik tutum özgeciliktir. Özveri ise, sıradüzenli (hiyerarşik) bir ilişki anlayışının ürünüdür. Özveriden söz edebilmek, ortada, biri kendisi için özveride bulunulması istenen değerli bir özne (çoğu durumda bir aşkınözne) ötekisi, özveride bulunacak daha değersiz bir özne olmak üzere, iki eşitsiz görülen öznenin varlığının kabulünü gerektirir.

Gerçek insan özneler dışındaki varlıklara saygı ve saygının bir gereği olarak böyle bir “özveri vicdanı” birçok sorunu birliğinde getirmektedir.

Birincisi, uygulanabilirlik sorunudur. Prens Sattva’nınkine benzer bir özveri “sıradan” insanlardan beklenebilir mi? Örneğin anaları vurulmuş aç kurt yavruları karşısında da insanlardan böyle bir özveri beklenecek mi?

İkincisi, aşkınözne sorunudur. Saygı, acıma, özveri sınırları gerçek insan öznelerin ötesine genişletilince nerede durdurulacaktır? İnsanlık, bu sınırların aşkınözneleri (tanrıları, türü, soyu, ırkı, vatanı, devleti vd.) içine alacak yolda genişletilmesinin çok acısını çekmiştir. Bunun, tanrıya insan kurbanından (ki hayvan kurbanı geleneği büyük bir olasılıkla onun yerine konmuştu) canlı bombalığa pek çok örneği verilebilir.

Üçüncüsü, özveri vicdanı beklentisinin, kötüye kullanılmaya elverişliliğidir. Daha değerli bir özne, hele bir aşkınözne için sıradan sayılan öznelerden, canını vermesi istenmeye dek tırmandırılan bir özverinin anlamı nedir? İşlevi nedir? Kimlerden geldiğine, kimlerden beklendiğine, kimlerin yararına, kimlerin zararına olduğuna bakılmalıdır. O zaman, özverilerden asıl yararlananların, aşkınöznelerin perdesi arkasına gizlenmiş egemen sınıfların, onların yönetici kadrolarının, sözcüleri olan dincilerin, ideologların, sıra düzenli sivil ve askeri ilişkilerde altların harcanıp, “üst”lerin kaldığı görülecektir. Kısacası, özveri isteklerinin gerisinde sömürü amaçları bulunabilmektedir. Sonuçta özveri ahlakı, özveri isteyenler yanına bakıldığında, tam bir ahlaksızlık, büyük bir vicdansızlık olarak görünür. Özveride bulunanlar için değerlendirildiğinde, bir akıl tutulması olduğu anlaşılır. Hele özveride bulunanlar karşılığını ötedünyada alacaklarına inandırılmışlarsa!

Hemen somut ve güncel birkaç örnek verilebilir: “Vatan için canım feda!” “Üç oğlum daha var; üçünü de şehit vermeye hazırım.” Bu sözleri söyleyenlerde (ve söyletenlerde) dıştan dayatılan (belki zamanla içselleştirilmiş) bir vicdanın sesi duyulmaktadır. Öyle ki, bu sesin etkisiyle kişiler, kitleler, inançlarının da baskısıyla, soruna başka çözümler arayamazlar. Ödün verme, paylaşma, üretimi, verimliliği artırma gibi “barışçı çözümler” düşünemez duruma getirilmişlerdir. Böyle bir vicdanın bar bar bağıran sesi, başka insanlar kadar oğluna acıma yolunda bunalım öncesi duyduğu (olasılıkla bunalım sonrası da duyacağı) kendi vicdanının sesini boğabilmektedir.

Özveri (fedakârlık) ahlakı, tektanrıcı dinin ötedünyacı değerleri ortamında daha bir kolaylıkla benimsenebilip, daha kolay benimsetilebilmektedir. Dinsel dava uğruna kendini feda edebilen kişinin gözü, başka hiçbir budünyacı değeri göremeyebilmektedir. Başka insanları feda etmeye hakkının olup olmadığı yolunda vicdanından bir uyarı bile alamayabilmektedir.

Ayrıca, “özveri ahlakı”, çarpıtılmış biçimiyle bir “görev ahlakı” türüdür. Bu biçimiyle, savaşlarda, içsavaşlarda, din savaşlarında, sınıf savaşlarında, emperyalizme karşı kurtuluş savaşlarında ve savunma savaşlarında, kişileri çok çetin vicdan sorunlarıyla, vicdan açmazlarıyla karşı karşıya bırakabilmektedir. Daha doğrusu, vicdan sorunlarını kördüğüm edip vicdanın bir yana atılmasına bile yol açabilmektedir.

“İlk taşı günahsız atsın” İsa meselinde “Edilgin kul vicdanı”

İsa’nın İncil’de anlatılan “Mecdeli Meryem’i kurtarışı” meseli (2001 Yeni Çeviri’deki sözcüğüyle “benzetmesi”) ünlüdür.(8) Hıristiyan ahlakının “kurtarıcılığının” ve Hıristiyan vicdanının (sevgisinin, acımasının) sesinin gürlüğünün örneği ve kanıtı olarak anlatılır durulur:

İsa ise Zeytin Dağı’na gitti. Ertesi sabah erkenden yine tapınağa döndü. Bütün halk O’nun yanına geliyordu. O da oturup onlara öğretmeye başladı. Din bilginleri ve Ferisiler, zina ederken yakalanmış bir kadın getirdiler. Kadını orta yere çıkararak İsa’ya, “Öğretmen, bu kadın tam zina ederken yakalandı” dediler. “Musa, Yasa’da bize böyle kadınların taşlanmasını buyurdu, sen ne dersin?” Bunları İsa’yı denemek amacıyla söylüyorlardı; O’nu suçlayabilmek için bir neden arıyorlardı.

Fransisken tarikatının kurucusu Aziz Francis (1181-1266).

İsa eğilmiş, parmağıyla toprağa yazı yazıyordu. Durmadan aynı soruyu sormaları üzerine doğruldu ve, “İçinizde kim günahsızsa, ilk taşı o atsın!” dedi.

Sonra yine eğildi, toprağa yazmaya başladı. Bunu işittikleri zaman, başta yaşlılar olmak üzere, birer birer dışarı çıkıp İsa’yı yalnız bıraktılar. Kadın ise orta yerde duruyordu. İsa doğrulup ona, “Kadın, nerede onlar? Hiçbiri seni yargılamadı mı?” diye sordu.

Kadın, “Hiçbiri, Efendim” dedi.

İsa, “Ben de seni yargılamıyorum” dedi. “Git, artık bundan sonra günah işleme!”

Tektanrıcı dinde “efendi ahlakı” onun Musevilik, Hıristiyanlık İslamlık olarak her üç açılımının kutsal kitaplarında yansıtılmıştır. Tevrat’ta Yehova’nın buyruklarında ve Musa’nın buyurganlığında açıkça görülmektedir. Hıristiyanlıkta, Nietzsche’nin “köle ahlakı” saydığı anlayış yanında gölgede kalmış gibidir. Oysa onda da efendi ahlakı, öteki iki inançtaki gibi dinsel ahlak anlayışının belkemiğini oluşturmaktadır. Bu sonuca, her üç inançta, efendi (Rab) Tanrı ile kul (köle) insan arası eşitsizlikçi ilişki kalıbından (ve bu kalıptan kopyalanan eşitsizlikçi ilişki normları alayından) gidilerek varılabilir.

Hıristiyanlıkta efendi ahlakının bu gövdesi yanında iki ana dalı, Hıristiyanlığın asıl kurucusu denebilecek olan (en azından onu Roma yönetiminin ve Roma efendiler katmanının kabul edebileceği biçimde revizyondan geçirdiğine kuşku bulunmayan) Pavlus’un “Mektupları”nda formülleştirilmiştir. “Pavlus’tan Romalılara Mektup” içinde, herkesin yönetime tabi olması, çünkü yöneticiyi tanrının gönderdiği, yönetime karşı çıkmanın Tanrı’nın düzenine karşı çıkmak olacağı ve bunun cezasının verileceği yazılıdır.(7) “Pavlus’tan Efeslilere Mektup” içindeyse, Efes’teki Hıristiyan kölelerden (onların kanalıyla da tüm Hıristiyan kölelerden) efendilerine, ruhlarının efendisi İsa’ya ve Tanrıya hizmet ediyormuş gibi korku ve titremeyle candan gönülden hizmet etmeleri buyrulmaktadır.(8)

Bu bilgilerin ışığında bakılırsa, İsa’nın “Mecdeli Meryem” meselinde yansıtılan vicdanın, peygamberliğine başladığı dönemdeki alt katmanların kurtuluşuna (kölelerin özgürlüğüne, açların tokluğuna, ağlayanın gülmesine) yönelik bir etkin vicdan gibi olmadığı söylenebilir. İsa’nın daha sonra söylediklerinden başlatılarak ve Hıristiyan dinbilginlerince sürdürülen anlayışla kurtuluş (eşitliğin ve özgürlüğün göklerde, Tanrı’nın yönetiminde, İsa’nın dönüşünde, ötedünyada bulunduğu gibi söylemlerle) ertelenip, “edilgin bir vicdan” anlayışı öne çıkarılmıştır. Bunun bir ipucu da, “Mecdeli Meryem” meselinin, “git artık, bundan sonra günah işleme” öğüdüyle sonlandırılmasında görülebilir.

Direnmeye açık olmayan edilgin vicdan, İsa’nın bildik “tokat ve aba” ile “sevgili düşman” öğütlerinde de kendini ortaya koymaktadır.(9) İsa’nın bu sözlerinden esinlenerek edilgin Hıristiyan vicdanının sesini dinleyen pek çok kişi çıkmıştır. Örneğin Fransisken Yol’unun (tarikatının) kurucusu Ermiş Francis (1181-1266) varsıl bir ailenin oğluyken bir gün cüzzamlı bir adamı görünce (“içinden gelen derin bir duygunun etkisiyle” denir) atından inip (tiksinmeden olabilir mi?) onu öptüğü söylenir. Hıristiyan Rus filozof Soloviyev (1853-1900) dilencileri hiçbir zaman eli boş döndürmez, üzerindeki tüm parasını verirmiş. Ayakkabılarını birine verip eve çıplak ayak döndüğü olurmuş. Bir keresinde de titreyen bir yoksula paltosunu, ceketini vermiş, eve titreyerek kendi dönmüş!(10)

İnsanın “güzel de, eee?” diyesi geliyor. Çünkü bu edilgin Hıristiyan vicdanıyla, kölelik, yoksulluk kaldırılıp, insanların acıları dindirilemediği gibi, doğrudan doğruya Hıristiyanların acımasızlığı önlenememiştir: Engizisyon işkenceleri, Çocuk Haçlılar trajedisi, St. Barthelemew (bir gecede 30-35 bin denir) Protestan kıyımı, Filistin askıları, İspanyol mengeneleri hemen akla geliveren birkaçı. Ve Naziler de Hıristiyandı!

Genel olarak dinin, özellikle Hıristiyanlığın bu “edilgin vicdan” anlayışı, en açık biçimde Luther’in (1525 köylü ayaklanmaları sırasında) ayaklanan köylüleri “doğru yola” [?] sokmaya çalıştığı şu sözlerinde yansıtılmıştır: “Acı çekmek, acı çekmek; çile, çile. İşte İsa’nın öğrettiği din. Başka kuralları yok. Düşmanınızı sevme, onlara iyilik yapma… Taleplerinizin bazıları doğru ama, Hıristiyana dövüşme, şiddet kullanma yakışmaz. Adaletsizliğe katlanmak zorundayız. Yaşam böyle. Hıristiyanlar kılıçla değil, İsa Mesihleri gibi çile ve sabırla savaşırlar.”(11) Luther aynı zamanda köleye, efendisi Türk bile olsa bırakıp kaçmamasını öğütlemişti. Protestanlığı (Cenevre’de, 1541’de) iktidara getiren Calvin, bu yolda bir adım daha ileri gider: “Adaletsiz ve diktatörce yönetenler de, yine Tanrı tarafından, insanları günahlarından [ilk günahtan mı, sonrakilerden mi?] dolayı onları cezalandırmak için görevlendirilmişlerdir” diye yazmıştı.(12) Ve eklemişti: “İsa’nın gökyüzü krallığının sınırsız özgürlüğünü ve eşitliğini bu dünyada aramak bir Yahudi tersliğidir.”

“Bebeğini alın kadını taşlayın” Muhammed’in hadisinde “etkin efendi ahlakı”

Hz. Peygamber, son defa sordu, zina suçu mu işledin? Maiz, “evet” dedi. O zaman Peygamber İslam ceza kanununun uygulanması için emir verdi, Maiz recmedildi. Onun ölümünün üçüncü gününde Peygamber ashaba şöyle buyurdu: Maiz öylesine tevbe etti ki, o tevbe bir millet arasında bölünseydi Allah’ın rahmeti onların hepsini kapsardı.

Başka bir gün büyük bir kabile olan Hamid kabilesinden bir kadın geldi. Dedi ki: Ya Resûlullah ben bir günah işledim beni temizle. Hz. Muhammed: Git Allah’a yalvar ve affetmesini dile dedi. Kadın: Beni de Maiz gibi geri mi çevirmek istiyorsun? Ne diyorsun, ben şimdi üstelik haramdan hamileyim! Dedi. Hz. Peygamber, git çocuk dünyaya gelsin dedi. Çocuk dünyaya geldikten sonra, kadın tekrar Hz. Peygamber’in huzuruna geldi ve sözünü tekrarladı. Hz. Peygamber git çocuğun süte ihtiyacı kalmayana kadar onu emzir, ona bak dedi. Bir müddet geçtikten sonra kadın kucağında çocukla geldi, çocuğun elinde bir parça ekmek vardı. Kadın: Onu artık sütten kestim, şimdi yemek yiyebiliyor dedi. Hz. Muhammed, o çocuğu bakması için ashaptan birine verdi. O zaman o evli kadının zina suçundan cezasının yerine getirilmesi için emretti. Cezalandırma sırasında Halid bin Velid, kadının kafasına bir taş vurdu, Halid’in başına ve yüzüne kan lekeleri sıçradı. Sinirlendi ve sövdü. Hz. Peygamber Halid’e bağırıp, korkuttu ve sakin ol dedi, Allah’a yemin olsun, bu kadın öyle bir tevbe etti ki eğer Aşâri bile onun gibi tevbe etseydi bağışlanırdı.

Hadislerin “sahihliği” (gerçek bir olayın anlatılıp anlatılmadığı, Muhammed’in sözleri olup olmadığı) tartışmalıdır. Muhammed böyle bir “recmedin” buyruğunu vermiş olabilir de olmayabilir de; bilemem. Öykünün İslam’ın zina, kadın ve çocuk anlayışını hem yansıtan hem yeniden üreten bir mesel değeri taşıdığı açık. Böyle bir anlayış ne tür bir vicdanla birlikte sürdürülmektedir? Yanıtını, gene bir İslam kaynağında, yukarıdaki hadisin de aktarıldığı Seyid Ebu Fazl Musevi Müctehid Zeccani’nin, “Tevhidin Vicdan ile İlişkisi”(13) yazısında buluyoruz.

“Vicdan, eğer kainatın yaratıcısı Allah’a imana dayanırsa, Semavî İslam sistemi tarafından tasdik edilir, mayasını ondan alırsa, dayandığı nokta ve esas, sabit ve sarsılmaz olacaktır… Vicdan böylesi kesin, emin ve son derece güçlü bir imandan doğmaktadır (vurgu benim)… [vicdan] Allah’a kim inanırsa onun gönlünü doğruya yöneltir.”

Burada bir vicdan ile imanı uzlaştırma girişimi var gibi görünür. Ancak, imanda “seçme” değil dayatma, kuşkusuz kabullenme söz konusu olduğu düşünülürse, böyle bir uzlaştırmanın olanaksızlığı anlaşılacaktır. Bu nedenle ve ahlakla, vicdanla ilgili öteki yazılarımda belirttiğim nedenlerle, ötedünyacı dinsel ahlak anlayışının, bu dünya ilişkilerinde ahlaksızlıklara açık olduğu görüşündeyim. Aynı nedenlerle, dinsel vicdan hesaplaşmalarının (vicdan muhasebelerinin) vicdansızlıklara varabildiğini düşünmekteyim. Şehitlik mertebesi için cihada girişen savaşçıların, şehadet şerbeti içmek için pazar yerlerinde, camilerde, mitinglerde kendilerini cennete, onlarca kişiyi cehenneme gönderdiklerine inanan, kendilerine bile acımayan canlı bombaların vicdan neresinde?

Tektanrıcı dinde vicdanın ikili görünümü: Efendi ahlakı ile köle ahlakı

İsa’dan fuhuş yapan (hiç hoşlanmadığım bir sözcük ne yazık ki uygun bir seçeneği de yok) bir kadını bağışlayıp kurtarışı meseli ile Muhammed’in zina yapan (bu sözcükten de hoşlanmıyorum) erkek ile kadını bağışlamayıp taşlatarak, ruhlarını, ötedünya için, kurtarışı hadisini seçmemin nedeni ne olabilir? Nedeni, Hıristiyan ve İslam ahlak ve vicdanlarını karşılaştırmak değil. Neden, tektanrıcı dinin, birinde köle ahlakının ve edilgin vicdanının, ötekisinde efendi ahlakının ve etkin vicdanının olmak üzere, ikili niteliğine örnek oluşturmaları.

Nietzsche’nin, kendini, hangi biçimiyle (kilise, devlet vb. olursa olsun) topluma karşı sorumluluk duymayan “üstinsanı”, köle ahlakı saydığı Hıristiyanlığın tam karşı kutbunda duran “efendi ahlakı” temsilcisidir.

Genel olarak din, özel olarak da dinin (ilk sınıflı toplumla birlikte Mezopotamya’da çoktanrıcılık olarak başlayıp, Roma imparatorluğunun sonlarına doğru, tencere yuvarlandı kapağını buldu misali tektanrıcılığa varan) Ortadoğu-Avrupa geleneği, sınıflı toplumun ideolojisi işlevini görmüştür. Buna uygun olarak, bir egemen sınıf “efendi ahlakı” ve egemen sınıf “efendi vicdanı” geliştirilmiştir.

Ya Nietzsche’nin, bunun tam tersine, “köle ahlakı” nitelemesine ne diyeceğiz? Diyeceğim şu ki, o da doğru. Bir önceki yazımda dinsel ideolojinin (Althusser’in terminolojisini alarak) aynı zamanda bir “genel ideoloji” niteliği gösterdiğini belirtmiştim. Bu durumda içinde, yöneten egemen (efendi) sınıfın değerleri kadar, yönetilen (kul, köle, uyruk konumlarında) sınıfların değerleri de kullanılacaktır.

Daha doğrusu dinsel ideoloji, (sınıf ayrımını ortadan kaldırmaya yönelik ilerici emekçi sınıf ideolojisi dışında) hem sınıf farklılıklarını aklayıp sürdürmeye yönelik, hem de, sınıflararası eşitsiz ekonomik, toplumsal, siyasal bütünleşmeyi koruyup yeniden üretme yolunda gerçek ya da sanal bir birlik, bütünlük duygu ve düşüncesi yaratmaya yöneliktir. Bu yolda, alt katmanların duygularına ve değerlerine seslenilerek “gönüllü kulluk” bilinci içinde boyun eğmeleri sağlanmaya çalışılır.

İşte bu gerçeğin ışığında bakıldığında, tektanrıcı dinde; İsa’nın sözlerinde ve eylemlerinde yansıyan köle ahlakının ipuçlarını görürüz. Ancak Hıristiyanlıkta da, Pavlus’un revizyonuyla efendi ahlakının inancın omurgası yapıldığını belirtmiştik. Muhammed’in sözlerinde ve eylemlerinde ise, aynı tektanrıcı dinin daha çok “efendi ahlakı” ipuçlarını görmüştük. Bunlar yanı sıra, tektanrıcı dinin (Musevilik, Hıristiyanlık, İslamlık olarak) üç açılımında, üç evresinde de, “erkek kültürünün ahlakı”, “erkek kültürünün vicdanı” ayrımlanabilir. Böyle bir vicdan, olguya kadınlar açısından bakıldığında, hatta yansız bakıldığında, bir “vicdansızlık” olarak görünecektir.(14)

Tektanrıcı dinin hem köle ahlakı hem efendi ahlakı değerlerini içeren ikili vicdan anlayışı, izleyicilerini, ister istemez bocalatacaktır. Onları çetin, bazı durumlarda (dinsiz yöneticilerin baskısına başkaldırmanın doğru olup olmadığına karar verebilmek gibi) o değerler içinde kalındıkça çözümsüz sorunlarla karşı karşıya bırakabilmektedir. Sonuçta onları bir yandan derin vicdan azabı içinde kıvrandırabilirken, öte yandan “vicdan sömürüsü” denebilecek saldırılara açık konuma düşürecektir. Bu konuda bir örnek, “Halkın sesi Hak’ın sesidir” (Lat. vox popili vox dei) polemiğidir. Duruma göre çift yönlü özdeşleştirmelerle polemikçiler, dinsel inançları halkın sesi (iradesi) olarak sunabilmektedirler. Öte yandan, dinci siyasal parti sözcüleri, hele siyasal erki ele geçirmişlerse, aldıkları bir kararı, halkın sesi (iradesi) olarak niteledikten sonra onu hak’kın sesi, yönetilenlerin (içselleştirerek edindikleri) inançlarının bir gereği olduğuna inandırmada güçlük çekmemektedirler.

LAİK AHLAK VE VİCDAN ANLAYIŞLARINA EK

Bir önceki yazımda, laik vicdan anlayışları üzerinde (kendimce) yeterince durmuştum. Ama onların değerlendirilmesi üzerinde yeterince duramamıştım. Burada onları, bir yandan özetlerken aynı zamanda değerlendirme fırsatı bulacağımı ummaktayım.

Burjuvazinin ideologlarının ahlak ve vicdan anlayışları

Onların ahlakı ve vicdanı, bir yandan Kant gibi akla dayandırdıklarını; bir yandan, İngiliz Yararcıları (Utiliteryanları) ve Klasik Ekonomicileri gibi, birey ile toplumun yararını özdeş görerek (dolayısıyla sınıfları görmeyerek) çıkarlara ve çıkar hesaplarıyla baktıkları duygulara (yarara-zarara) dayandırdıkları biliniyor.(15)

Sınıf çıkarlarının, dolayısıyla ahlak ve vicdan anlayışlarının farklılığı gerçekliğini görememelerinin (ya da görmezliğe gelmelerinin) altında, (burjuvazinin yükseliş döneminde feodal dönemin zümrelerini ve din ayrımını yadsıma erekli) “evrensel insan” ülkülerinin yattığı söylenebilir.

Böyle bir anlayışın ürünü olarak sınıfların varlığı gerçeğinin atlandığı görüşlerinin, birey-toplum bireşimi (sentezi) alanında, bireye ağırlık tanıyanlar ile topluma ağırlık tanıyanlar olarak iki kutupta yoğunlaştığı görülür. Bireye ağırlık tanıyan, sonuçta seçkinciliğe (elitizme) savrulan görüşlerin en ucunda Nietzsche’nin düşünceleri bulunmaktadır. Nietzsche’nin, kendini, hangi biçimiyle (kilise, devlet vb. olursa olsun) topluma karşı sorumluluk duymayan “üstinsanı”, köle ahlakı saydığı Hıristiyanlığın tam karşı kutbunda duran “efendi ahlakı” temsilcisidir. Bu anlayışını tektanrıcı dinde köle ahlakı yanı sıra varlığını sürdüren “efendi ahlakı”ndan ayırt etmek için elitçi “kahraman ahlakı” demek uygun olur. Böyle bir anlayışta kahraman birey, kendinden başkasına hesap vermek zorunda görülmediği oranda, ahlakı, vicdansızlığa dek gidebilecek yolda denetimsiz bırakılmış olur. Gerçekten Nietzshce’nin savaş ile ilgili görüşleri bunu göstermektedir:

“Sana öğüdüm, çalışmak değil savaş olacak. İşin savaş olsun, barışın zafer… İyi dava savaşı bile kutsallaştırır denir; ben derim ki her davayı kutsallaştıran iyi savaştır.”(16)

Burjuva ideologları içinde türe, topluma, giderek ırka ağırlık verenler ise, Sosyal Darwincilik noktasına savrulabilmişlerdir. O zaman tüm geleneksel ve çağdaş hayır ve (hastanelere varana dek) toplumsal güvenlik kurumlarına (“zayıfı yaşatıp türü, toplumu zayıflatır” diye) karşı çıkabilmişlerdir. Böylece insanlığın dayanışmacı, paylaşımcı kazanımları ve değerleri çöpe atılıp, yarışma ve savaş öğütlenirken “vicdansızlığa” çağrı çıkarılmış olmaz mı?

Toplumcu düşünürlerde ahlak savaş vicdan

Bu konuları, akımları ve düşünürleri, Bilimsel Sosyalist ve Ütopyacı Sosyalist sınıflandırması içinde ele almak uygun olur.

Bilimsel Sosyalist akımda vicdanın ekonomik, toplumsal, ideolojik kaynakları: Din ve ahlak, bilindiği gibi, üstyapı kurumları sayılıp, üretim biçimine ve üretim ilişkilerine bağlı görülmektedir. Bu bağlamda Marx, “halkın afyonu” ve “vicdansız dünyanın vicdanı” diyerek dinin burjuva toplumundaki işlevine değinmiştir. Aynı zamanda vicdan, ahlaksızlığın üzerinin örtüsü olarak değerlendirilmektedir.

Bilimsel Sosyalist dünya görüşünde, vicdan sorunsalına, emeğin sömürülmesi, emekçinin kendi emeğinin ürünlerine, doğaya, öteki emekçilerle, insanlığa ve hatta kendisine yabancılaştırılması, soğutulması kavramlarıyla yaklaşılmaktadır. Çözüm ortak emek ürünlerinin “herkese gereksinimine göre” pay düşecek biçimde bölüştürülebileceği geleceğin komünist toplumu ereğinde aranmaktadır.

Ütopyacı Sosyalist görüşte ahlaka ve vicdana verilen başrol: Bu etiket altında toplanabilecek düşünür ve yazarların Bilimsel Sosyalist düşünürler ile aralarındaki fark, proletarya diktatörlüğü evresinin gerekliliği gereksizliği tartışmasında belirginleşir. Gereksizliği görüşü benimsenince ahlaka ve vicdana başrol tanınmış olur. Bu konuda, dar anlamıyla bir ütopyacı sosyalist sayılmasa da, ahlakla, vicdanla ilgili “ütopyacı” denebilecek görüşlerinden dolayı kolektivist anarşist düşünür Kropotkin’in düşünceleri örnek olarak verilebilir.

Kropotkin’de bütün varlıklara yayılmış evrensel vicdan: Prens Peter Kropotkin (1842-1919) “Bir Evrim Ögesi Olarak Yardımlaşma” başlıklı kitabında, burjuvazinin insanın doğuştan bencil, sahiplenici, yarışmacı; doğanın ise dişinin tırnağının kanlı olduğu yolundaki (bireyci ve toplumcu) uç görüşlerine karşı çıkmıştır. Yalnızca insanlar arasında değil, tüm canlılar arasında gördüğü işbirliğini, dayanışmayı, paylaşmayı, özgeciliği, özveriyi vurgulamıştır. Kapitalist burjuva toplumunda, insanın ve canlıların bu iyi doğasının, din, devlet, özel mülkiyeti koruyan yasaların zoruyla bozulduğu görüşünü savunmuştur.

Özel olarak ahlak ve vicdan sorununa gelince, kolektivist anarşistler, vicdansızlığın, acımasızlığın, ahlaksızlığın, suçluğun nedenini, insanın iyi doğasının, cezalandırılma korkusu ve ödüllendirilme umudunun baskısı altında ortaya çıkamamasında görmektedir. Anarşist devrimle devlet, din, mülkiyet (dolayısıyla cezalandırılma korkusu, ödüllendirilme umudu) ortadan kaldırılmış olacağı için, insan vicdanıyla baş başa kalıp, doğru seçimlerde bulunabilecektir. Örneğin, hapishaneler kapatılmış, yasalar kaldırılmış olmasına karşın, devrimin ertesi gününden başlayarak, suçlarda artma değil azalma görülecektir.(17)

Kropotkin Anarşist Etik kitapçığında ise, insanın iyi doğası ve ahlakı konusunda (Eskimo Çukçeler gibi) çağımız ilkel topluluklarından örnekler getirmekle yetinmez. Kantarın ucunu kaçırıp karıncalardan, arılardan, maymunlara kadar, tüm canlıların iyiyi-kötüyü ayırma bilincine sahip olup, dayanışmacı, paylaşmacı, özverili davranışlarından (örnekleriyle) söz eder.(18)

Burada önemli olan, Kropotkin’in romantikliğini ve ütopyacılığını eleştirmek değildir. Ahlakın, vicdanın odağının, gerçek insan öznelerin ve (sınıflar gibi) toplumsal öznelerin ötesine taşınıp doğada odaklaştırılmasıdır eleştirilmesi gereken. Bu yaklaşımıyla, sınıf gerçekliğinin atlanıp, insanodaklı (antroposantrik) dünya görüşlerinin eleştirilip, doğaodaklı (ekosantrik) görüşlerin sanki haberciliğinin yapılmasıdır. Gerçekten bugün çevreci akımda Gaia (Yer Tanrıça) projeleri ile bir “dünya vicdanı” sözü edilmeye başlanmıştır.(19) Fena mı? O da ayrı bir konu.

Sartre’ın, Nietzsche’nin “kimseye sorumlu olmayan” bireyine karşı “herkesin her şeyden sorumlu” vicdanı: “Yaratılışçı kul insan” anlayışının karşısına Varoluşçuluğun “yaratıcı özgür insan” anlayışını koyup, ikisini birkaç yazımda, çeşitli amaçlarla karşılaştırmıştım. Bu yazımda, vicdan adına, Nietzsche’nin kendinden başka kimseye sorumlu olmayan üstinsanının efendi ahlakı anlayışının karşısına Varoluşçuluğun kurucusu Sartre’ın “herkes her şeyden herkese sorumlu” insan anlayışını koyacağım.

Sartre, varoluşçu felsefesini “Marksizmin yamacında açan bir çiçek” olarak tanımlamıştır: Bununla, Marksçı toplum anlayışında, topluma yapılan vurgunun, bireyin geçiştirilmesine yol açtığını anlatmak istemişti. Bu açıdan bakılırsa, Sartre, bir burjuva bireyci düşünürü değil, birey toplum (amaçları) bireşimini yapmaya çalışmış bir toplumcu düşünür sayılır, düşünceleri “toplumcu düşünürlerde ahlak, savaş, vicdan” alt başlığı altında ele alınabilir.

Prens Peter Kropotkin (1842-1919) burjuvazinin insanın doğuştan bencil, sahiplenici, yarışmacı; doğanın ise dişinin tırnağının kanlı olduğu yolundaki uç görüşlerine karşı çıktı.

Sartre, “varoluşçu özgür sorumlu insan” anlayışına, aşağı yukarı şöyle bir uslamlamayla varmıştır: İnsan yaratılmamıştır [çünkü Yaradan yoktur] öyleyse “varolmuştur.” Ve “varoluş” (Existentializme kitapçığında belirtildiği gibi)(20) özden önce gelir. Bunun anlamı, insanın bir yaratıcının ona yüklediği bir yazgı, içine yerleştirdiği bir vicdan ile, değişmez bir doğayla, karakterle, kişilikle gelmediğidir. Dolayısıyla, özünü kendisi yaratmak durumundadır: Kendini yaratmada tam özgürdür. Ama bu sorumsuz bir özgürlük değildir. Düşündüklerini, yaptıklarını, sıkıştığında “na’pim böyle yaratılmışım, yazgım buymuş” gibi sözlerle Yaradan’ın üzerine atıp sorumluluktan kurtulamaz. Dahası, toplumsal olaylar, tek tek kişilerden oluşan toplumca birlikte yaratıldığına göre, sonuçtan herkes, her şeyde, herkese sorumludur. Hem kendisine hem de başkalarına karşı bu sorumlu insan anlayışıyla Sartre, vicdan sorununun en can alıcı noktalarına değinmiş olur.

BAŞLICA VİCDAN SORUNLARI

Kapitalist burjuva eşitsizlikçi toplum biçimleri ve bireyci, yarışmacı, girişimci dünya görüşleri sürdürüldükçe, insanların karşısına, bazıları çözümsüz birçok vicdan sorununun çıkması da sürüp gidecektir. Bunların tek tek çözümlemesine girişmeden (bir bölümünü zaten her iki yazımda ele aldığım düşüncesiyle) bazılarına değinmekle yetineceğim.

Vicdan sömürüsü: Örneğin insanların, kendilerinin yaptıklarını görmeyip, kendilerine yapılanları sayıp dökmeleri; çöp ve mertek durumları. Geçmişte yaptıklarını unutup unutturup, karşılarına aldıklarını vicdansızlıkla suçlayıp, acımasızlıklarını sürekli olarak ve bire bin katarak anımsatıp yandaş kazanmaya çalışmaları. Bunu yaparak kin, öfke, düşmanlık, acımasızlık pompalamaları!

İçselleştirilmiş vicdan sorunu: Bazı değerlerin, dıştan ve sistemli olarak, kaba güçle ve ideolojik ikna, eski inançlar kanalıyla dayatılması. Bunların yeni kuşaklara örnek olma, taklit yoluyla özendirilirken; eğitim, propaganda vb. yollarıyla kişiden kişiye, kuşaktan kuşağa aktarılması. O kimselerce (geçmişteki baskılar, dayatmalar bilinmeksizin ya da düşünülmeksizin) “içselleştirilmiş” olmaları. Böylece başkalarının, egemen sınıfların, egemenlerin istençlerinin kendinin sanılıp, “değerlerime saygı gösterilmiyor, inançlarımın sesinin buyurduğunu yapacağım” denerek vicdanın öne sürülmesi.

Vicdanın zamana, yere, topluma hatta kişiye göreceliği: Vicdan değerleri, içinde yaşanan topluluklarda ve zamanla oluşur, oluşturulur. Dolayısıyla geçerliliği toplulukla sınırlıdır. Eşitlikçi ilkel topluluklarda bile, etnik benmerkezciliğin ve yabancı düşmanlığının varlığının gösterdiği gibi, bu sınırın dışında kalanlar, vicdanın korumasının da dışında tutulur. Açıkçası, onlara acımasız davranılabilir. Toplumsal, siyasal birimlerin çapı, kabile konfederasyonları, kent devletleri, yerel teritoryal devletler, imparatorluk derecelerine uzanacak yönde genişledikçe, vicdanın çapı da genişletilir. Bunun sonucu, bir zamanlar vicdan duyarlılığının dışında bulunanların içine alınması (ve tersine bir eğilimle, içindekilerin dışına düşmesi) durumudur. Vicdanın bu göreceliği sorununun aşılması, daha geniş kapsamlı kimliklerin, kimlik bilinçlerinin (ekonomik-toplumsal-siyasal bütünleşmelerin artan çapına koşut olarak) geliştirilmesidir. Ne kadar genişletilirse genişletilsin, onları aşan ortak kimlik değerlerine (bu demektir ki tüm insanlık ortak paydası bilincine) ulaşılana dek, vicdanın göreceliğinden kurtulunamayacaktır.

Vicdan-özgürlük paradoksu: Vicdanın sesi, her zaman bireysel sanılsa da, genellikle topluluğun sesidir. Bu demektir ki, topluluğun bir üyesinin gerçek çıkarlarına, değerlerine, duygularına, düşüncelerine ters düştüğü durumlarda, kişi ya bu sese kulaklarını tıkayarak uymayacak ya da uyduğunda kendini özgür duyumsamayacaktır. Nietzsche’nin kendinden başkasına sorumsuz özgür istençli “kahraman”ı bunun örneğidir. Doğabilecek bir başka durum, kişinin bireysel vicdanı ile toplumsal vicdan arasında bocalaması olacaktır.

Bencillik-özgecilik-özveri sorunu: Vicdana seslenişler, kişileri bencil davranmamaya çağırır. Oysa insanın, kültürel evrimin ürünü toplumsal bir varlık olduğu kadar tek (başkalarıyla organik bağlantısız) varlığı, benliği de bulunmaktadır. Bu demektir ki bencilliğin organik dayanakları vardır. Kişi, başkalarının gereksinimlerinden, acılarından, hazlarından, duygu ve düşüncelerinden önce ve öncelikle kendilerininkileri duyumsar (hisseder). Bencillik ancak başkalarınınkini de hesaba katması (empati yeteneği) ile özgecilik ile dengelenebilir ya da aşılabilir.

Bu yolda özgeciliğe seslenilmesi, özveri beklentisi noktasına dek vardırılabilir. Ya da kişi, vicdan hesaplarıyla, bu noktaya kendi varabilir. Tüm bu süreçler ve durumlar, bireysel ve toplumsal vicdan sorunları türetmektedir.

Edilgin vicdanın etkin vicdan karşısındaki erksizliği: Vicdanın sesi dinlenerek (bir iç düşünme süreci sonunda) bir edimde bulunup bulunmama yargısına varılmaktadır. Bu yargı kafada kaldığı sürece (kişinin “yapmam gerekir” dediği şeyi yapmamaktan, yapamamaktan duyacağı vicdan rahatsızlığı, (vicdan azabı) dışında, sorun yoktur. Ama söz konusu kararı başkalarına karşı dile getirdiğinde, kıyamet kopabilir. Tartışma, çatışma, kavga olasılıkları doğabilir. Hele, söz konusu vicdanın sesi, bir edimde bulunma (ya da vicdani reddeki gibi) kendinden beklenen bir edimde bulunmama yönündeyse kıyamet kopabilecektir. Böyle bir durumda, ilkece baskıya, şiddete başvurulmamasından yana kişiler, kendilerine saldırılar karşısında sinerlerse, vicdanlarının sesine uymamış olacaklardır. Sinmez karşılık verirlerse, şiddete başvurmama vicdanına ters düşmüş durumda kalacaklardır.

Vicdanın tutarlılığı sorunu: Sıradan (devletler arası) savaşta olduğu kadar, emperyalizme karşı savaşlarda, saldırıya uğrama durumunda savunma savaşlarında, iç savaşlarda, sınıf savaşlarında, din savaşlarında, kişinin değerleri şiddete başvurmama, öldürmeme yönündeyse, karşı vicdanlarca ya da vicdansızlarca “ihanet” ile suçlanmayla karşılaşması kaçınılmazdır. Bu koşullarda zaman içinde ve vicdana konu sorunlar arasında vicdanın tutarlılığı gibi aşılmaz, bazen çözümsüz bir sorunla karşı karşıya kalınabilecektir.

SAVAŞTA VİCDANIN AÇMAZLARI

Sigortaların atışı: Bu konuda hemen belirtilmesi gereken gerçek, insanlığın kültürel evrimsel kazanımlarının tüm sigortalarının (kişiler arası silahlı kavga durumunda olduğu gibi) savaşa girilmesiyle atacağıdır. Tüm değerlerin, “yaşarkalmak” uğruna bastırılacağıdır. Kısacası, savaşta vicdanların sesinin tümden kısılabileceğinin bilinmesi gerekir.

Aklın iflası: Değinilmesi gereken ikinci nokta (kavgaya karar verip vermemekten farklı olarak) savaşta aklın sesinin de bastırılmasıdır. Çünkü savaşan kişi, genel olarak katıldığı savaşın, ya da savaşta atacağı bir adımın, bırakın topluluğu adına, kendi adına bile getirebileceği kazancı kaybı akıllıca hesaplama olanağından yoksun düşmüştür. Kaldı ki, sınıflı toplumlarda, yönetenler-yönetilenler farklılaşmasına koşut olarak, savaş kararı alanlar ile kararlar doğrultusunda savaşanlar, savaştırılanlar, genellikle farklı sınıflardan, farklı kesimlerden, farklı kimselerdir.

Prens Peter Kropotkin (1842-1919) burjuvazinin insanın doğuştan bencil, sahiplenici, yarışmacı; doğanın ise dişinin tırnağının kanlı olduğu yolundaki uç görüşlerine karşı çıktı.

Bu durumda savaşanlara, savaşın kendilerine getirilerini götürülerini rasyonel yoldan hesaplama olanağı (ihanet, casusluk, korkaklık vb. suçlamaları ve cezalandırma tehditleriyle) bırakılmaz. Savaşa karar verenler yönündense, savaşın yükünü başkalarının omzuna yükleyebildikleri ölçüde, rasyonellik hesapları, cana yönelik risklerden çok mala yönelik risklerle sınırlı tutulur. Hele kendileri de kitleleri savaştırmak için ürettikleri (ya da üretilmiş hazır) ideolojilerin, söylemlerin, sloganların etkisi altında kalmışlarsa! Kumar psikolojisi içine girip büyük riskler üstlenmişlerse! “akıl tutulması” dışında kalamazlar.

İşkence silahının insanı insanlıktan çıkarması: Üçüncü nokta, savaşta ve içsavaşta işkence silahına başvurulması eğilimidir. İşkence eylemi, savaşın, vicdanın tümden sağırlaştırıldığı doruğudur. Empati duygusunun (geçmiş sayıda insanı hayvandan ayırt ettiğini açıkladığım ve vicdanın kaynağında gördüğüm duygunun) yani kendini karşısındakinin yerine koyma yeteneğinin tümden yitirildiği duruma girilmesidir. Dolayısıyla işkence, insanı insanlıktan çıkaran eylemdir. Tek örnek yeter: Amerikan emperyalizminin Küba’daki işbirlikçilerine (kompradorlara) karşı ayaklanmayla başlayan Küba (1959) devriminde, diktatör Batista’nın işkencecilerinin bir uygulaması: “Devrimin en tanınmış kadınlarından biri kardeşi ve nişanlısı ile birlikte tutuklanmıştı. Kadın onları bir daha görmedi. Fakat bir gün ona iki tabak getirdiler. Birinde kardeşinin gözleri, diğerinde nişanlısının erbezleri vardı.”(21)

İşkence eylemi, savaşın, vicdanın tümden sağırlaştırıldığı doruğudur.

Savaş makinesi olarak sömürü aracı devletin varlığı: Devlet, kuruluşundan beri, sınıfsal sömürü aracı ve bir savaş makinesi olagelmiştir. Ordu, (düzenli ordu) başından beri,(22) egemen sınıfların, yalnızca devletin sınırları ötesindeki “düşman” saydığı tüm halklara değil, aynı zamanda “iç düşman” sayılan kendi halkıyla savaş, ama kesintisiz bir (potansiyel) savaş örgütlenişidir. Öyleyse, “savaş karşıtlığı”, devletsiz ve sınıfsız evrensel bir insanlık toplumuna ulaşılana dek, akla, aynı zamanda duygulara dayandırılan bir “vicdanın sesi” olmayı sürdürecektir.(23)

Dipnotlar

1) İsmet Zeki Eyuboğlu, Türk Dilinin Etimolojisi Sözlüğü, İstanbul, 1991, Sosyal Yayınları içinde “vicdan” sözcüğü, Arapça “vicd” (bulma, görme) köküne bağlanır. Anlam genişlemesiyle “içten geleni duyma yeteneği, sezgi gücü, kendini bilme, davranış ölçüsü” olarak tanımlanmaktadır.

Sevan Nişanyan, Sözlerin Soyağacı (Çağdaş Türkçenin Etimolojik Sözlüğü) İstanbul, 2007, Adam Yayınları içinde, Arapça “vcd” kökünden gelip, “çok güçlü duygu veya duyarlılık, yoğun hissiyat, ekstaz” açıklaması verilmektedir.

2) Paul Strohm, Conscience, Londra, 2011, Oxford University Press, s.8.

3) Syneidesis Yunanca’da, önüne konduğu sözcüğe “aynı”, “kendi” gibi anlamlar kazandıran syn (ya da sym) öneki bak. Webster’s Encyclopedic Unabridged Dictionary of the English Language (1989 baskısı) “syn” girdisi ile “bilme”, “görme” anlamlarına gelen eidesis sözcüklerinden kuruludur. (kar. Strohm, conscience, s.8).

4) Latince, “conscientia” kavramı, Latince “karşı”, “karşılıklı”, “ortak” gibi anlamlara gelen “con” öneki ile scientia (bilgi, beceri, bilim) sözcüğünün birleştirilmesinden oluşup “ortak bilgi, mahrem bilgi, mahremiyet, bilinç, idrak, bilgi, duygu, iyilik ya da kötülük duygusu [bilinci] ahlak duygusu, vicdan, vicdan azabı” (bak. Sina Kabaağaç ve Erdal Alova, Latince/Türkçe Sözlük, İstanbul, 1995, Sosyal yayınlar) anlamlarına gelmektedir. Strohm’un sözünü ettiği “Pavlus’tan Romalılara Mektup” içinde, 2:14-16’da, Pavlus’un şu sözleri söylediği yazılıdır: “Kutsal Yasa’dan yoksun uluslar … Kutsal Yasa’nın gereklerinin yüreklerinde yazılı olduğunu gösterirler. Vicdanları buna tanıklık eder. Düşünceleriyse onları ya suçlar ya da savunur.”

Luka, 10:30-35’de, İsa’nın anlattığı söylenen meselde ise, “yüreği sızladı” sözü kullanılmıştır. Mesele göre, bir adam haydutlarca soyulup, dövülüp, “öldü” diye bir kıyıya atılır. Oradan geçen bir Yahudi din adamı (kahin) görmezden gelir. Bir Yahudi bakmadan geçer. Ama bir Samiriyeli [geleceğin Hıristiyanı denebilir] onu görünce “yüreği sızlar”. Yaralarını sarıp bir hana götürür; bakması için hancıya para verip yoluna döner. Burada (İngilizce çevirilerinde kullanılan “he had compassion”: şefkat duydu, “acıdı” sözlerinin de gösterdiği gibi) vicdandan söz edildiği açıktır.

5) Mesel, “misal” sözüne yakın anlamıyla, hisse çıkarılacak kıssadır. Bir meselde sözü edilen olay gerçekten yaşanmış olabilir. Ama çok daha büyük bir olasılıkla yaşanmamıştır. Gene de genel bir tarihsel, gerçekliği, genel bir olguyu doğru yansıtıyor bulunabilir. Bu anlayışla seçtiğim meseller, tarihsel gerçeklerden çok, okundukça, anlatıldıkça yeniden üretilen, örnek alınacak düşünce ve davranışlarla ilgilidir.

6) Bak. Alâeddin Şenel, Din-Ahlak ve Saygı-Biat Üzerine Aykırı Yazılar, İstanbul, 2014, Bilim ve Gelecek Kitaplığı, s.42 (Dan Huang Renkleri, İstanbul, 2014, Güzel Sanatlar Üniversitesi Yayını, s.107’den alınmıştır).

7) Karşılaştır Kutsal Kitap, İncil (2001 Yeni Çeviri) “Yuhanna”, 8:1-11.

8) Kar. “Pavlus’tan Romalılara Mektup”, 13:1-2 ve “Pavlus’tan Efeslilere Mektup”, 6:5-8.

9) Bak. “Luka” 6:29 “Bir yanağınıza vurana, öbür yanağınızı da çevirin. Abanızı alandan mintanınızı da esirgemeyin.”

“Matta”, 5:44 “Düşmanınızı sevin, size zulmedenler için dua edin.”

10) Alâeddin Şenel, Siyasal Düşünceler Tarihi, Ankara, 2014, Bilim ve Sanat Yayınları, s.244 ve Andrzej Walicki, Rus Düşünce Tarihi: Aydınlanma’dan Marksizme, çev. Alâeddin Şenel, İstanbul, 2009, İletişim Yayınları, s.556.

11) Alâeddin Şenel, “Dinsel İdeoloji: Kime yarar kime zarar” Bilim ve Gelecek, 99 (Mayıs, 2012) s.6-25.

12) Şenel, Siyasal Düşünceler Tarihi, s.323.

13) Dr. Gulam Abbas Tavassuli, Tevhidi Görüş, çev. Mehmet Şahin, Ankara, 1988 içinde, s.119-174.

14) Bu noktada Strohm’un (Conscience, s.3’te) İbranice’de (Tevrat İbranicesinde demek istese gerek) “vicdan” (İng. conscience) ile karşılanabilecek bir sözcüğün bulunmadığını saptaması anlamlıdır.

15) Örneğin Kropotkin’den (Kropotkine, Anarşist Etik, çev. Işık Ergüden, Ankara, 1999, Doruk Yayımcılık, s.36’dan) Adam Smith’in, gençliğinde yazdığı, unutturulan önemli bir kitabında, ahlakın kökenini, mistik duygularda değil, sempati duygusunda bulduğunu öğreniyoruz.

16) Friedrich Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt’ten aktaran Edward McNall Burns, Çağdaş Siyasal Düşünceler 1850-1950, çev. Alâeddin Şenel, Ankara, 1984, Birey ve Toplum Yayınları, s.24.

17) McNall Burns, Çağdaş Siyasal Düşünceler 1850-1950, s.41-42.

18) Kropotkin [çeviride adı “Kropotkine” olarak verilmiş] Anarşist Etik, s.8’de: “… henüz açıklanması yapılmamış olan, her adımda karşılaşılan ve anlamak için hayvanlara, bitkilere, kayalara kadar inilmeyip, insan doğasının bir ayrıcalığı olduğuna inanıldıkça da asla açıklanamayacak olan ahlak duygusu” sözü edilmektedir.

19) Bak. Wikipedia, “Conscience”

20) Jean-Paul Sartre, Varoluşçuluk, Existentialisme, çev. Asım Bezirci, İstanbul, 1960, Ataç Kitabevi Yayınları, 48 s.

21) Jean-Paul Sartre, Sartre Küba’yı Anlatıyor, çev. Şahin Alpay, Ankara, 1968, Anadolu Yayınları, s.83.

22) Devletin ve ordunun bu yorumumu dayandırdığım “devletin fetih kuramı” için bak. Franz Oppenheimer, Devlet, çev. Alâeddin Şenel ve Yavuz Sabuncu, Ankara, 2005, Phoenix Yayınevi, 232 s.

23) Genel olarak ahlakla ve vicdanla ilgili çeşitli görüşler için bkz. Howard Selsam, Etik (Yeni Değerler ve Özgürlük), çev. Yüksel Demirekler, Ankara, 1995, Yaba Yayınları, 129s; Arendt, Dworkin, Habermas, Galtung, King, Saner, Rawls, Thoreau, Kamu Vicdanına Çağrı: Sivil İtaatsizlik, İstanbul, 1997, Ayrıntı Yayınları, 219s; Steven Lukes, Marksizm ve Ahlak, çev. Osman Akınhay, İstanbul, 1999, Ayrıntı Yayınları, 206s.