Ana sayfa 141. Sayı Katliam ve travma

Katliam ve travma

267
PAYLAŞ

Cemal Dindar

Yönetilenleri zalim babanın elinde örselenmiş çocuklar kertesine indirgeyip, uzmanlar cemaatinin ‘sahte iyiliği’ni örselenmiş kişinin iyiliğinin önüne koyma, dolayısıyla irade gaspına işaret eden tuzak kavramlardan biridir travma. Zulme uğramış olanın toplumsal sistem içine İsevi kabulünün töreni, travma ve benzeri kavramlar etrafında örülür.

-I-

Paris’in banliyölerinden biri olsa gerek. Zaman da Mağripli çocukların Paris sokaklarını yaktığı yıllar, ya da biraz sonrası. Bourdieu orada, o gün, çoğu Mağripli olan Fransız yurttaşlarının doldurduğu, konuşulanlardan anlaşıldığına göre o gençlerin emeğiyle yürüyen bir kültür merkezinde ve bir öz Fransız olarak gençlerin öfkelerini üzerine çekmiş durumda. Temel sorun entelektüelin konumu ile banliyö hakikati arasındaki gerilim. Bourdieu’nun her halinden mevcut duruma katlanmaya çalıştığı anlaşılıyor. Ki bu çaba onun orada sahiden bulunduğunun en önemli işareti gibi… Sabrediyor ve o salona yerleşmeye çalışıyor.

Üzerine yapılmış belgeselin adında da kaçak yaptığı gibi, Bourdieu gerçek bir Fransız: “Sosyoloji bir dövüş sporudur.” Doğu’da sanat olanın spora dönüşmesinden söz ediyorum. Fakat yaşadığı topraklarda bir duygu birliği aradığı, vicdanını sağlam tutmaya çalıştığı, onun deyişiyle ‘grev kırıcı’ bir toplumbilimci olmadığı da aşikâr. Bir şey, yine de sürçüyor… Kardeşliği hatırlatırken, Hıristiyan vaizlere dönmekten ürküyor, bunu dile de getiriyor,  ya da, belgeselin sonunda, o kültür merkezinin kürsüsünde ajitprop bir konuşma yapmak arzusunu bildirip bu arzuyu nasıl söndürmesi gerektiği ile dertlenip duruyor. Sonunda, kendi hikâyesi ve bildiklerinin ötesine geçmesi gerektiğini anımsıyor. Birini anımsıyor, ölmeden önce kitabını yayına hazırlaması için kendinden destek isteyen Mağripli toplumbilimci Abdelmalek Sayad’i. Ve onun kitabını, Mültecinin Kederi’ni. Anımsıyor ve kadim bir kuralı anımsatıyor: hükmedenler hükmettiklerini bölüp yönetirler. Fakat mültecinin kederi ile ortaklaşan ise şudur; hükmedenler, sanılır ki 7/24 hükmettiklerini bölme planları yaparlar, yönetmek için. Oysa yönetilenlerin birbirlerine tavizsizliklerinde hazır toprakları bulur hükmedenler.

Bourdieu, belli ki kendi dünyasında gönül birliği ettiği Sayad’in ruhunu da o kültür merkezine çağırarak geçebiliyor kürsüden salona. Çıkışta Mağripli gençlerle yürüyor. Salondayken adı en belirli olan o iken, kendisine soru soranların hepsinin adını caddede merak ediyor; sorulara bir ad vermek ister gibi… Abdullah, Said… Mekâna ve zamana asılı kalan ise toplantı çıkışında banliyönün caddelerine Baurdieu’nun dilinden dökülüyor: “Bir toplumsal hareket fikri… Tek yolu bu!..”

-II-

Ankara Katliamı’ndan sekiz gün önce 2 Ekim günü İzmir’de yapılan Odağ Psikanaliz ve Psikoterapi Günleri’nin konuğu Hint asıllı Amerikalı psikanalist Salman Akhtar’dı. ‘Kötü şeyler’den söz etti… Yalan, kandırma, ihanet ve intikam gibi. Bunların ruhsal dinamiklerinden… İnsan ruhsallığı üzerine çok düşünmüş, emek vermiş, doğunun sezgisi-görgüsü ile batının bilgisini buluşturma derdini de belli ki yeğin duymuş biri Salman Akhtar. Şimdi onun Haydarabatlı Müslüman bir ailenin çocuğu olduğunu ve 27 yaşında psikiyatri eğitimi için Amerika’ya göçtüğünü düşününce Ankara Katliamı’nın dünya katliamlar tarihinde eklemleneceği acının tarihi -benzer katliamların Afganistan ve Pakistan’da yıllar önce başladığını hatırlayalım- ile ister istemez bir koşutluk da kurdum, uğraştığı dertlerle. Yani ‘kötü şeyler’ ile.

Epeydir, birini bunca muhabbetle dinlediğimi anımsamıyorum. Anlattıkları içerisinde bizim yakın tarihimiz ve içinde bulunduğumuz toplumsal süreçle ilgili özellikle iki çözümlemesi çarpıcıydı. Bunlardan biri; yalan türlerine dair söyledikleriydi. Narsisistik yalanların utançla ve kişinin kendisini saklamasıyla, psikopatik yalanların çıkar elde etmeyle ilişkisi bir yana, toplum olarak şimdilerde iyi tanıdığımız bir başka yalan tipine özel bir vurgu yaptı: patolojik (hastalıklı) yalan. Patolojik yalanda ana nitelik ‘gerçeği söyleyememe hali’dir. Çünkü hastalıklı bir şekilde yalan söyleyen için öncelikle kendi ruhsal gerçekliği çökmüştür ve gerçek katlanılabilir olmaktan çıkmıştır. Hatta o kişi veya kişiler gerçek olandan nefret ederler. Ki o gerçek, belli imkânsızlıklar ve yasalar ile kendini duyurur. Patolojik yalancı, hükmedicinin alanında bu sınırlara, hatta ölümlü bir varlık olarak hayatın bile bir sınırı olduğu bilgisine bile katlanamaz ve hükmedilenler daha sık sormaya başlarlar: “Bu adamlar gerçekten hiç ölmeyeceklerini mi düşünüyorlar?”

Bir diğeri de intikamın ruhsal düzeneği idi. İntikamcı, intikam eyleminin temeline, kendi mazlumluğu, mağduriyeti ile ilgili neredeyse amentü haline getirdiği bir bilişsel düzeni -buna biz ideolojik örgütlenme de diyebiliriz- yerleştirir: “Sen beni incitmeseydin hayatım daha iyi olurdu. Şimdi mahvetme sırası bende!” Kinle beslenen gruplarda, özellikle faşist partilerde, hep o cenneti mahvetmiş bir başka düşman grubun seçilmesi ve bu seçimden yola çıkarak grubun inşasında da benzer bir dinamik çalışır. Kurbanlaştırılmış toplumsal gruplara yönelmiş sembolik veya gerçek şiddet seremonilerinde, kökensel intikam düşlerinin eyleme geçirilmesi de vardır. Salman Akhtar, katilin kurbanının yüzünde görmek istediği korkuda, zalim babanın bir zamanlar onda yaşattığı korkudan pek çok şey olduğunu, intikam düşleminin şimdi ve burada başka birine yöneltildiğini belirtiyor.  ‘Kin beslemek’ deyiminde olduğu gibi, kin bir beslenme işlemidir de… Nasıl ki beslenme belirli aralıklarla gerçekleştirilmeliyse, bir kindar için de intikam belirli aralıklarla eyleme geçirilmelidir.

Buraya değin belirttiğim tezler Salman Akhtar’ın konuşmasından aldığım notlara dayanıyor. Bana öyle geliyor ki, mevcut toplumsal sistemde travma söyleminin ve bu söylemin etrafında biçimlenen ruh sağlığı tezleri/uygulamalarının neoliberal özü de burada saklıdır; yönetilenleri zalim babanın elinde örselenmiş çocuklar kertesine indirgeyip, uzmanlar cemaatinin ‘sahte iyiliği’ni örselenmiş kişinin iyiliğinin önüne koyma, dolayısıyla irade gaspına işaret eden tuzak kavramlardan biridir travma. Zulme uğramış olanın toplumsal sistem içine İsevi kabulünün töreni, travma ve benzeri kavramlar etrafında örülür.

-III-

Türkiye Psikiyatri Derneğinin, ki ruh sağlığı alanında özellikle vandalca uygulamalara karşı yeğin dikkatiyle önemli kurumlarımızdan biridir, e-sayfasında yer alan ‘ruhsal travma -hastalar ve yakınları için rehber’e bakıldığında karşılaştıklarımıza bakalım:

Bir olay; korku, dehşet veya çaresizlik hissi yaratmışsa ve/veya olayda; kişinin kendisinin veya yakınının ölüm ya da yaralanma tehlikesi varsa ‘ruhsal travma’dır.

Her iki kişiden biri yaşamı boyunca en az bir kez bu türden bir olayla karşılaşmıştır.

“Özellikle Vietnam’dan dönen Amerikalı askerlerde görülen travmatik stres belirtilerinin ayrıntılı biçimde araştırılması ve birçok kitaba, filme konu olması nedeniyle tüm dünyada daha iyi bilinir hale gelmiştir.”

“Travma sonrası stres hastalığı uzun yıllar sürebilen ve ciddi işgücü kaybına yol açabilen bir hastalıktır.” Bu bilgi kalın harflerle ve bir ara başlık olarak sayfada yer alıyor.

Özellikle iki hastalık ruhsal travmadan sonra sık görülür: depresyon ve travma sonrası stres hastalığı.

Travma sonrası stres hastalığının ana belirtileri; yeniden yaşantılama (hatırlama), kaçınma, aşırı uyarılma, tetikte hissetme…

Tedavi olarak da iki yöntem öneriliyor. Birincisi ilaç tedavisi ve ikincisi psikoterapi, lakin bu konuda en etkili olanın da bilişsel-davranışçı tedaviler olduğu belirtiliyor.

-IV-

Çehov’un diye anımsıyorum, ünlü bir söz vardır; bir hekim veremli hastasının evinin duvarındaki nemi merak etmeli. Yukarıdaki genel geçer bilgide, ki ruhsal travma ile ilgili en rafine cümleleri içerir, yani bu konuda hazırlanmış her metinde olmazsa olmaz tezlerdir bunlar, siz o neme dair herhangi bir koku hissediyor musunuz?

-V-

Salman Akhtar’ın ilk gün özellikle yalan üzerine yaptığı konuşma sonrası salondaki psikiyatrist arkadaşlardan biri, Tolga Binbay, mevcut siyaset ortamımızla Akhtar’ın tezleri arasında bağ kurdu ve Akhtar’ın bir sapma olarak anlattıklarının ülkemizde olağanlaştığını belirtti. Salondaki hava, bizler iyi eğitimli beyaz yakalılar olduğumuz için elbette Paris banliyösündeki o kültür merkezi denli ağırlaşmadı. Belki de ağırlaşmadığı için de Salman Akhtar, “Böyle şeyler her yerde oluyor, Amerika da kimyasal silah yalanı ile Irak’a girdi” dedi. İlk elde, “Evet, üstelik Amerika’dan gelmiş bir psikanalist bunu cesaretle söylüyor” diye karşılıyor insan. Sonra içinde bulunduğumuz aşağılamanın, ölülerimizin anısının bile yuhalandığı iyiler-kötüler ayrımının Amerika’nın hangi yalanı ile denk olduğunu üzerine düşündükçe hissedebildim. Ebu-Garib cezaevinde Amerikan askerlerinin mahkûmlara reva gördüğü aşağılamalar geldi aklıma… Demokrasi söyleminin çözüldüğü o insanlıktan çıkarma eylemleri… Galiba bir de şeye üzüldüm, Akhtar’ı bunca yakın hissetmişken, benzer birçok Batılı entelektüelde gördüğümüz kolaycı açıklamaları toplumsal meselelerde bu denli rahat sarf etmelerine…

Şimdi bunları düşününce, İzmir’de o salondaki dinleyicileri, Paris banliyösündeki kültür merkezinde Bourdieu’yu dinleyen Mağripli kardeşlerimizi, ölümü ve ölüleri bile aşağılanmış, olanları aynı kaderde birleştiren ve bir zamanlar cennet düşü olarak pazarlanan küreselleşmenin şiddet karnavalı değil mi? Evet şiddetin küreselleşmesine tanıklık ediyoruz ve hepimiz potansiyel olarak Ebu Garib cezaevini ziyaret edebilecek tekinsizler olarak deftere yazılıyız.

-VI-

Travma kavramı ve ruhsal travma merkezli uygulamalarla ilgili söylenecek çok şey var. Bu türden eleştirilere verilen cevapta; özellikle toplumsal travmalarda örselenmiş grubun üyelerinin acılarını iyileştirmek için uğraşan meslektaşların emeğine saygısızlıkla damgalanmak da var. Sanırım şu gözden kaçıyor; bu türden eleştiriler klinik ortamdaki uygulamalarla ilgili değildir. Bir kişi herhangi bir ruhsal yakınması nedeniyle bir psikiyatrist ya da terapiste başvurduğunda elbette bu ruhsal zorlanmanın tedavisi üstlenilecektir. Eleştirinin yöneldiği durum toplumsal eşitsizliklerin sonuçları olan olaylarda meslek grubunun o olaylardan etkilenmiş olanlara travma söylemi ile hazır kıta bir şekilde yönelmesi ve zulme uğramış olanların acısını hızla tıbbileştirmesi -psikolojize etmesidir. Üretim ilişkilerine, yani şu evin duvarındaki neme odaklanmayıp o ilişkilerin sonuçlarını dahi ruhsallık diline tercüme edip kökenlerinden kopartmanın ideolojik işlevi hükmedenler için bulunmaz nimet olsa gerektir.

-VII-

Toplum ruhsallığı açısından Ankara Katliamı’nın etkisi ve sonuçları üzerine daha çok konuşulacak, yazılacaktır. Türkiye’nin bir katliamlar tarihi vardır… Özellikle İkinci Savaş sonrasında çekirdeğine anti-komünizmin yerleştiği katliamlardan bugüne aynı dinamiklerle açıklanabilirler. Ankara Katliamı içerideki katliamlar silsilesinin Kabil-Bağdat-Şam  çizgisinde şiddet merkezli küreselleşmeye eklemlendiğimiz an oldu. O uzakta olan her neyse artık kendi evimizde. Bir dönem mültecilerle çalıştım. Mülteciliğin büyük acısı, Edward Said’in hüzünlü kitabının adıyla yersiz yurtsuzluktur ve bu yersiz yurtsuzluk duygusu sadece bir vatan kaybı değil, ruhsal yurdun-evin de dağılmasıdır.

Türkiye, içeride duygu birliği örselenmiş ve kendi sınırları dışında yoksul halklara reva görülen şiddetin küreselleşmesine mahkûm edilmiş bir coğrafyaya eklemlenmiş durumda…

Mültecinin acısı, tüm dünyada tekinsiz bir varlığa dönüşmekle belirgindir. Ki bugünün dünyasında o tekinsizliğin muktedirlerin terminolojisinde karşılığı bellidir: terörist…

Tüm bunları geriye döndürebilecek ve coğrafyayı iyileştirebilecek ise iradesi olan bir toplum, yani kökenindeki oluş fikrinin işaret ettiği gibi halk olmak…

Şimdi Bourdieu ve Mağripli gençlerle, pardösülerine ve boyun bağlarına bakılırsa belli ki soğuk bir günmüş, birlikte yürüyebiliriz: “Yeni bir toplumsal hareket fikri…”