Ana sayfa 141. Sayı Kriz, finansallaşma ve ‘çöküş’

Kriz, finansallaşma ve ‘çöküş’

376
PAYLAŞ

Gencer Çakır

7 sene önce, 15 Eylül 2008’de ABD yatırım bankası Lehman Brothers’ın çöküşü küresel krizin fitilini ateşleyen bir “olay” olmuştu. O tarihten bugüne kriz coğrafi yayılmasını tamamlamakla beraber, durulmak şöyle dursun derinleşmeye başladı. 7 yıl önce patlak veren küresel krizin derinleşmiş bir evresinden geçiyoruz bugün. Hem yaşadığımız dünyayı anlamanın hem de buna göre bir siyaset üretmenin yolu, hiç kuşku yok ki, ekonomiyi ve bir bütün olarak hayatı anlamaktan geçiyor.

Yedi sene önce, 15 Eylül 2008’de ABD yatırım bankası Lehman Brothers’ın çöküşü küresel krizin fitilini ateşleyen bir “olay” olmuştu. O tarihten bugüne kriz coğrafi yayılmasını tamamlamakla beraber, durulmak şöyle dursun derinleşmeye başladı. Bu derinleşmeyi belki de en iyi okuyabileceğimiz “moment” 24 Ağustos 2015’tir. Tarihe “kara pazartesi” olarak geçen bu günde sırasıyla şu “olaylar” yaşandı: ABD borsaları Nasdaq ve Dow Jones görülmemiş kayıplar yaşadı. O gün Nasdaq endeksi yüzde 8’e yakın bir değer kaybıyla güne başladı; Dow Jones ise yüzde 4,82 yani 1000 puanlık bir düşüş yaşadı. Benzer şekilde S&P 500 de yüzde 4,45 değer kaybetti. Londra’nın FTSE 100 endeksi yaklaşık 74 milyar sterlinlik bir değer kaybı yaşadı. Almanya’daki DAX endeksi yüzde 3 geriledi. Bir bütün olarak Avrupa’da 400 milyar euro’luk bir erimenin yaşandığı söyleniyor (Hürriyet, 24 Ağustos 2015). Tabii “küresel piyasalar”daki bu çalkantının tetikleyicisi Çin’di. Çin’den gelen “kötü haberler”in etkisi dünya piyasalarına bir “kara pazartesi” yaşattı. 24 Ağustos’ta Asya borsalarında yüzde 5’i aşkın kayıplar yaşandı; Şanghay borsası yüzde 8,5 kayıp yaşadı (hemen ertesi günkü kayıp ise yüzde 6’ydı); Çin’de CSI300 endeksi günü yüzde 8,6’lık bir düşüşle kapattı. Japonya’nın gösterge endekslerinden Nikkei ise yüzde 4,6’lık bir kayıp yaşadı. Şekil 1, durumun vahametini anlatmaya yetecektir.[1]

25 Ağustos günü The Daily Telegraph’ın attığı başlık şöyleydi: “Kara Pazartesi yeni bir finansal kriz riski oluşturuyor.”

Ekonomiyi canlandırma amacıyla Çinli yetkililerin yaklaşık 200 milyar dolarlık bir harcamada bulunmaları bile krizi önlemek için yetersiz kalmıştı (Aljazeera, 30 Ağustos 2015).

24 Ağustos’ta Forbes’ta Frances Coppola imzasıyla yayınlanan bir yazının başlığına bakalım şimdi de: “Çin’in Kara Pazartesi’si ülke ekonomisinin büyüme döngüsünün sonuna gelindiğinin sinyallerini veriyor.” 25 Ağustos Salı günü The Guardian’da Larry Elliott imzalı yazının başlığı ise tam olarak şöyle: “Çin’in Kara Pazartesi’si şaşırtıcı bir şekilde Wall Street’in 1929 yılındaki çöküşüne benziyor.”

Peki, Çin’in “dengesini kaybetmesi” ne anlama gelmektedir, diye sorulabilir. Bunu da Korkut Boratav’dan dinleyelim: “Bu dev ekonominin [yani Çin’in] tökezlemesi elbette tüm dünyayı etkileyecektir; ama öncelikle petrol dâhil, hammadde ihracatçılarını… Petrol ve tüm hammadde fiyatlarında başlayan düşmenin katkısıyla 2015’te küçülmeye başlayan iki büyük ekonominin Rusya ve Brezilya olması rastlantı değildir” (Sendika1.Org, 28 Ağustos 2015). Tabii Çin ekonomisinin büyümesinde görülen bu durgunluk dünyadaki genel durgunlukla ele alınmayı hak ediyor, zira Çin’deki yavaşlama “genel”in “özel”deki yansımasından ibaret. E. Ahmet Tonak’ın da altını çizdiği gibi, “Çin’deki büyümenin duraksamasının nedeni … dünya ekonomisinin duraksamasıdır” (Sendika1.Org, 26 Ağustos 2015). Bu ise bize 2008 küresel krizinin derinleşerek devam ettiğini göstermektedir. Bu bağlamda iktisatçı Ümit Akçay şunları söylerken aslında temel bir gerçekliği ifade etmiş oluyor:

“Küresel ekonomik krizin 2008’den itibaren seyrini düşündüğümüzde, krizin derinleşme aşamasına geçtiğini görüyoruz. Bu anlamda Çin için 2008 krizi yeni başlıyor diyebiliriz. Ancak Çin’in dünya ekonomisi ile yüksek entegrasyon düzeyi, Çin’deki sorunların hızla diğer ülkelere sirayet edebileceğini gösteriyor. Gerçekten de Çin’deki tempo kaybı, bir yandan dünya ticaretinin daralmasına, diğer yandan da emtia fiyatlarının düşmesine neden oldu. Ayrıca, tempo kaybının önüne geçmek için yapılan devalüasyonlar, ABD ve Avrupa’ya deflasyon dalgaları yollamaya devam edecek. Kısacası, yakın gelecekte küresel düzeyde ekonomik kriz riskinin ortadan kalkacağına dair herhangi bir kanıtımız yok.”[2]

2013 yılında yayınlanan Üçüncü Büyük Depresyon isimli kitabında Sungur Savran başta Çin olmak üzere yüksek büyüme yakalayan ekonomilerin varlığı “Büyük Depresyon’un hakiki potansiyelini şimdiye kadar göstermesine engel olmuştur” tespitinde bulunmaktadır.[3] Hatırlanırsa, kapitalizmin ileri derecede gelişmiş olduğu ülkeler 2008 krizini son derece ağır bir biçimde yaşamıştı. Ama Çin başta olmak üzere, Hindistan ve Brezilya gibi “yükselen ekonomiler” krizden çok etkilenmemiş, hatta yüksek oranlarda büyümeye devam etmişti. Savran’a göre, “Çin’in hızlı büyümesinin yarattığı yüksek talep dolayısıyla, birçok emtia üreticisi ülke krizden etkilenmemektedir. Latin Amerika’nın bazı ülkeleri (Şili, Arjantin, Brezilya vb.) ve Avustralya gibi emtia üreticisi ülkeler bu yüzden Çin’inkine bağlı bir yüksek büyüme temposunu sürdürmektedirler.”[4] Şu halde Çin’deki “tökezleme”nin yakın gelecekte küresel krizin gerçek potansiyellerini ağır bir biçimde göstereceği öngörüsünde bulunabiliriz.

Belki şu sorulabilir; Çin’deki borsa çöküşü olmasaydı küresel krizden çıkılacağına dair bir olasılıktan söz edilebilir miydi? Bu olasılığın doğru olmadığını kanıtlamak için sadece işsizlik, istihdam ve büyüme rakamlarına bakmak bile yeterli olacaktır. Şekil 2 dünya geneli için büyüme oranlarını göstermektedir.[5]

Tablo açık bir biçimde 2010 yılı itibariyle dünya büyüme oranı 4,3 gibi bir orandayken, takip eden yıllarda büyümenin yavaşladığı ve bu yavaşlamanın da devam edeceğini göstermektedir. Bu gösterge bize, dünyada hâlâ durgun bir büyüme olduğunun çarpıcı bir kanıtını verir.

Bir başka gösterge ise “yükselen ekonomiler”e ait. Şekil 3 gerek Çin gerekse de Çin dışında kalan ülkeler için 2010 yılından itibaren büyümenin ciddi bir düşüş trendine girmiş olduğunu göstermektedir.[6]

Büyümeye dair sadece bu iki veri bile dünya ekonomisinin geleceğine dair bize bir fikir veriyor. Peki, işsizlik rakamları nasıl? Bu konuda da elde “iç açıcı” rakamların olduğunu söylemek hayli zor görünüyor. Örneğin ILO verilerine göre 2013 yılında dünya genelindeki işsiz sayısı yaklaşık 202 milyondur. “Eğer eğilim bu yönde devam edecek olursa, küresel işsizlik daha da kötüleşecektir. 2018 yılına kadar bu sayı 215 milyonu aşmış olacaktır.”[7] Şekil 4’teki grafik belli başlı ekonomilerdeki toplam işsiz nüfus içerisinde yer alan uzun vadeli işsizlik oranlarını göstermektedir.[8]

Açık bir şekilde görüldüğü gibi Kanada, Avustralya, Amerika, Arjantin, İngiltere, Fransa, Japonya, İspanya, İtalya ve Güney Afrika gibi ülkelerde 2007 yılına, yani kriz öncesi yıla kıyasla işsizlik oranlarında muazzam bir artış yaşanmıştır.

Gençler arasındaki işsizlik oranlarına bakıldığında durum daha da kötüdür. Şekil 5’teki grafik Haziran 2015 tarihine ait genç işsizliğine dair rakamları göstermektedir.[9]

Görüldüğü gibi Yunanistan, İspanya, İtalya, Hırvatistan, Kıbrıs ve Portekiz gibi ülkelerde gençler arasında muazzam bir işsizlik göze çarpmaktadır.

Marx, Kapital’de “Kapitalist üretim (…) rahat bir biçimde faaliyet gösterebilmek için (…) bir yedek [işgücü] ordusunun varlığına ihtiyaç duyar,”[10] der; yukarıda gösterdiğimiz rakamlar bu tespitinin olsa olsa güncellenmesi anlamına gelir!

Bu uzun girişten sonra şimdi asıl konumuza gelebiliriz. Finansallaşma konusunu ele alacağımız bu yazıda, sermaye formları arasındaki dönemsel farklılıklara kısaca değinip geçtikten sonra daha çok 1970’lerden sonraki süreçte, para-sermayenin öne çıkmış olmasının nedenleri ve sonuçları üzerinde duracağız. Sonrasında finansallaşma sürecinde “finansal araçlar”ın sistemin hareketi açısından nasıl bir işlev gördüğüne değinecek ve sistemin finans yönünün günümüzde, daha önceki dönemlere kıyasla hiç olmadığı kadar ön plana çıkmış olmasının sistemin “kırılganlığını” ne ölçüde artırdığına bakıp, bu durumun 2007-8 krizinin zeminini nasıl döşediğini araştırmaya çalışacağız. Ama tüm bunların öncesinde, giriş niteliğinde olması açısından, en genel düzeyde sermayenin devresel hareketi, sermaye birikimi, sermayenin yoğunlaşması ve merkezîleşmesi, tekelleşme ve emperyalizm gibi temel konuları, teorik bir çerçeve sağlaması açısından sergiledikten sonra finansallaşma konusuna, özel olarak da konunun krizle olan boyutuna yoğunlaşmayı düşünüyoruz. Bu şekilde, bugün hâlâ etkilerini hissettiğimiz 2007-8 küresel krizinin anlaşılması için genel bir çerçeve çizmiş olacağız.

Sermayenin devresel hareketi

Yaşam süreci içerisinde sermaye üç forma bürünür; bunlar para-sermaye, meta-sermaye ve üretken-sermayedir. Sermayenin bu üç temel formunun tarihsel hareketinde, farklı sermaye formları ve bunların devrelerinin baskınlığı o tarihsel döneme rengini verir. Örneğin Marx’ın yaşadığı 19. yüzyıl, meta-sermayenin ve bu sermaye formunun uluslararasılaşmasıyla karakterize olur. 1873-96 bunalımından sonra, sermaye ihracının hızlanmasıyla birlikte, para-sermayenin uluslararasılaşması yaşanmıştır ve bu da daha çok devletler arası borç ve kredi ilişkileri biçimde gerçekleşmiştir. İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki dönemde ise üretken-sermayenin uluslararasılaşması ön plana çıkmış ve nihayetinde 1970’lerin ortalarında yaşanan buhran ve sonrasındaki dönemde ise para-sermayenin hareketi dönemi karakterize eden hâkim unsur olmuştur (Öztürk, 2006: 273-74). Elbette sermayenin her üç formunun bu saydığımız dönemler içerisinde birbirlerini tamamlayan hatırı sayılır ağırlıkları olsa da, kapitalizmin tarihsel seyri içerisinde bu sermaye formlarından biri öne çıkarak döneme hâkim rengini vermiştir.

Bu tarihsel arka planı bir kenara bırakıp, bu her üç formu da en genel soyutlukta sermayenin devresel hareketi içerisinde görmeye çalışalım.

En genel düzeyde hareket şu şekilde cereyan eder: Kapitalist elindeki parayla (para-sermaye) sürece başlar. Bu paraya biz kısaca P diyelim. Kapitalist elindeki bu parayla üretim araçları (ÜA) ve emek gücü (EG) satın alır. Bu iki meta türüne kısaca M diyelim. Bu şekilde kapitalistin elindeki para-sermaye metalara (M) dönüştürülür. Bu ilk devre, üretim alanı dışında yani piyasada gerçekleşir. Satın alınan bu metalar üretim yapılacak alanda bir araya getirilir. Kapitalist üretim, üretim süreci ve değerlenme sürecinin bir birlikteliğidir. Buradaki asıl amaç, üretim yapmak değil; kapitalist için “katlanılması gereken zorunlu bir süreç” vasıtasıyla -yani üretim vasıtasıyla- artık değer üretmektir.

ÜA ve EG’nin bir araya getirildiği devre üretken sermaye devresidir ve süreç meta-sermayenin (M’) üretilmesi ile sonlanır. Ortaya çıkan meta-sermaye (M’) üretim süreci ve değerlenme sürecinin birlikteliğinin nesnelleşmiş bir “çıktı”sı, emek gücü ve emek araçlarının kristalize olmuş bir “ürün”üdür. Meta-sermaye (M’) satılıp içindeki artık değer realize olduktan sonra da kapitalistin başlangıçta yatırdığı para-sermaye olan P karşımıza P’ olarak çıkar. Biraz daha somutlaştırarak anlatmaya çalışalım:

Kapitalistimiz EG ve ÜA için başlangıçta her birine 10’ar lira olmak üzere toplamda 20 lira yatırmış olsun (hesaplaması kolay olsun diye sayıları küçük seçiyoruz). Yatırılan bu 20 liralık sermayenin adına öndelenmiş sermaye denir; ya da kolay olsun diye buna “yatırılan sermaye” de diyebiliriz. Emek süreci içerisinde fazladan +10’luk bir değer yaratılmış olsun (burada sömürü oranını % 100 kabul ediyoruz). Dolayısıyla emek sürecinin sonunda elde edilen meta-sermayenin (M’) değeri 20+10=30 olur. Bu soyutlama düzeyinde +10’luk fazlanın nasıl oluştuğu üzerinde fazla durmayacağız; ama geçerken belirtelim, bu +10’luk fazlalık, karşılığı ödenmemiş emek-zaman olarak kapitalistin işçiden çekip aldığı fazlalıktır. Emek sürecinin sonunda açığa çıkan 30 lira değerindeki meta-sermaye (M’) satılıp, içindeki artık değer realize olduğunda bu +10’luk fazlalık kâr olarak kapitalistin cebine girer… Hatırlanırsa P=20 olarak sürece başlanmıştı ve şu anki P’=30 olarak karşımıza çıkıyor. Formüle ettiğimizde, artık değeri ya da onun kâr biçimini şu şekilde de ifade edebiliriz: P’–P=DP. Bu formülde DP, +10’luk fazlalığı temsil eden kârdır.

Bu aşamada kapitalistin yapacağı iki şey vardır; DP şeklinde formüle ettiğimiz artık değeri ya olduğu gibi tüketecek ya da bu DP’nin bir kısmını yeniden sermayelendirecek. İlk duruma basit yeniden üretim, ikinci duruma ise genişletilmiş yeniden üretim denildiğini biliyoruz. Rekabetin her bir kapitaliste dayattığı zorunluluk, kapitalistleri genişletilmiş yeniden üretime zorlar. Bunu yapmadığında kapitalistin ayakta kalması çok zordur. Marx Kapital’de şöyle der:

“[K]apitalist üretimin gelişmesiyle birlikte bir sanayi girişimine yatırılmış bulunan sermayenin kendisini durmadan büyütmesi bir zorunluluk haline gelir ve rekabetin zoru ile tek tek bütün kapitalistler, kapitalist üretim tarzının kendi özünden doğan yasalara, dışarıdan gelme zorlayıcı yasalar olarak boyun eğmek mecburiyetinde kalır. Bunlar, kapitalisti, varlığını devam ettirebilmesi için, sermayesini durmadan artırmak zorunda bırakır; kapitalist de bunu ancak gittikçe artan birikimle sağlayabilir.” (2011: 572-73)

Şimdi bıraktığımız yere geri dönelim: Elimizdeki 10 liralık DP kapitalist tarafından iki biçimde kullanılmış olsun; biri kapitalistin kendisi ve ailesi için, diğeri de yeniden sermayelendirme için. 10 liralık kârın 4 lirası kapitalistin nihai tüketimine gitsin; 6 lirası da 3 lirası ek üretim aracı, 3 lirası ise ek emek güçleri olmak üzere harcansın. Şu halde sermaye devresinin ikinci süreci şöyle başlayacaktır: Yeni P=26 liradır. Bu 26 lira, her birine 13’er lira düşecek şekilde üretim aracı (ÜA) ve emek gücü (EG) olarak ikiye bölünsün. Sömürü oranının % 100 olduğunu veri aldığımızda 26 lira ile başlayan süreç 39 liralık bir meta-sermayede nesnelleşmiş olacaktır. Yeni meta-sermaye satıldığında elde edilecek yeni kâr şimdi 13 liradır. İlk devredeki 10 liralık kârın, bu ikinci süreçte 13 liraya yükseldiğini; kapitalistin 10 liradan 13 liraya doğru nicel bir büyüklüğe eriştiğini görmüş bulunuyoruz. İşte buna sermaye birikimi denir.

Kapital’in 2. cildinde Marx sermayenin başkalaşımları ve bunların devrelerini uzun uzadıya anlatır ve temel olarak üç devre sayar; para-sermaye devresi, üretken sermaye devresi ve meta-sermaye devresi. P–M … Ü … M’–P’ devresi, para-sermaye devresidir. Ü … M’–P’–M … Ü devresi, üretken sermaye devresi ve nihayetinde M’–P’–M … Ü … M’ devresi ise meta-sermaye devresini oluşturur.[11]

Rekabet, yoğunlaşma…

Sermaye birikimi, genişleyen yeniden üretimden başka bir şey değildir. Artık değerin üretildiği ve bunun bir kısmının bir sonraki sürece aktarılarak her bir seferinde bir öncekini aşan niceliksel bir büyümedir sermaye birikimi. Ama bu nicel birikim, diyalektiğin temel yasasında olduğu gibi, süreç içerisinde nitel bir değişime uğrar; nicelik niteliğe dönüşür. Sermaye birikimi yoğunlaşmaya yol açar, yoğunlaşma merkezîleşmeyi şartlandırır… Sermayenin merkezîleşmesi aynı zamanda bir tekelleşme belirtisidir. Marx, “Doğrudan doğruya birikime dayanan ya da (…) onunla aynı şey olan bu tür yoğunlaşmayı karakterize eden iki husus” olduğunu söyler. Ona göre;

“[B]irikim, kendisini bir yandan üretim araçlarının ve emek üzerindeki kumanda gücünün gittikçe artan yoğunlaşması olarak ortaya koyuyorsa, öte yandan, çok sayıdaki bireysel sermayelerin birbirlerini geriye itmeleri olarak ortaya koyar.” (2011: 604)

…merkezîleşme ve tekel

Demek ki birikimin bir veçhesi yoğunlaşma iken diğer veçhesi de sermayedarlar arasında bir elenme, ayıklanma savaşıdır; üstelik bu savaş sermayedarların birbirlerini mülksüzleştirmeleri, birbirlerinin hakkından gelmeleriyle sonuçlanır.[12] Marx, bu gidişatın merkezîleşmeye kapı araladığını söyler.

“Sermaye bir yerde büyük kütleler halinde bir elde toplanmaktadır, çünkü başka yerde pek çok elden uzaklaşmaktadır. Bu, birikim ve yoğunlaşmadan farklı olarak, gerçek merkezîleşmedir.” (2011: 605)

Bu süreçte Marx, kapitalist üretimle birlikte, kredi sistemi denilen yeni bir gücün oluştuğunun da altını çizer.

“[B]u yeni güç, ilk zamanlarında, birikimin mütevazı bir yardımcısı olarak, gizlice işin içine giren, toplumun yüzeyinde (…) kütleler hâlinde dağılmış bulunan paraları görünmeyen iplerle (…) kapitalistlerin ellerine çeken, fakat çok geçmeden rekabet savaşının yeni ve korkunç bir silahı hâline gelen ve sonunda sermayelerin merkezîleşmesini sağlayan muazzam bir toplumsal mekanizmaya dönüşen kredi sistemidir.” (2011: 605)

Marx, rekabet ve kredi sisteminin, merkezîleşmenin en güçlü iki kaldıracı olduğunun altını çizer. Engels, Kapital’i dördüncü basıma hazırlarken, merkezîleşme konusunda Marx’ın yazdığı, “[b]elli bir iş kolunda yatırılmış bulunan bütün sermayeler tek bir bireysel sermaye biçiminde eriyip kaynaşmış olsalardı, merkezîleşme bu iş kolunda ulaşabileceği en üst sınıra varmış olurdu.” (vurgu bizim) cümlesine şöyle bir dipnot düşer:

“Halen, en yeni İngiliz ve Amerikan ‘trust’leri (tröstleri), bu hedefe, hiç değilse bir iş kolundaki bütün büyük girişimleri pratikte tekel oluşturacak bir anonim şirket hâlinde birleştirerek ulaşmaya çalışmaktadır.” (2011: 606)

Burada bu alıntıları yapmamın sebebi, kapitalizmdeki nitel değişmelerin daha Marx ve Engels hayattayken filizlenmeye başladığına işaret etmekti. Az önceki alıntılarda Marx, “en üst sınır”; Engels de “tröst” ifadesini kullanıyor. Bunlar Lenin’in Emperyalizm kitabında daha berrak bir biçimde açıklığa kavuşturulacaktır.

Emperyalizm: Finans oligarşisinin doğuşu

Emperyalizm, sadece iktisadi değil, aynı zamanda siyasi, askeri ve sosyal boyutları olan “çok boyutlu” bir kavram ve genel hatlarıyla kapitalizmin tarihinde nitel bir değişimi anlatmak için kullanılmaktadır. Bu nitel değişim Lenin’den hareketle şöyle tanımlanabilir: 1) Üretimde ve sermayede meydana gelen yoğunlaşma ve tekeller; 2) Banka sermayesi ile sınaî sermayenin kaynaşması ve bunların üzerinde bir finans oligarşisinin kurulması; 3) Sermaye ihracının ön plana çıkması vs. Bunlara, dünyanın paylaşılması ve yeniden paylaşılması için büyük gruplar arasında hâlâ sürmekte olan kıyasıya rekabet ve savaşları da ekleyebiliriz (Lenin, 1998: 100).

Emperyalizm, tekeller kapitalizmidir ve Lenin’in de altını çizdiği gibi tekel, “kapitalizmden daha yüksek bir aşamaya geçiş” olsa da, bu “yüksek” aşamada kapitalizmin temel hareket yasaları işlemeye devam eder. Örneğin üretimin yoğunlaşması ve burjuva anlamda “toplumsallaşması”nın sınırlarına erişilmişken mülkiyetin özel karakterini koruması, “içerik” ile “biçimin” uyuşmadığının en açık göstergelerinden biridir. Kapitalizmin emperyalist aşamasında çelişkiler durulmak, törpülenmek şöyle dursun artarak devam eder.

Emperyalizm için kapitalizmin “en yüksek aşaması” denmesinde üretimin yoğunlaşması, merkezîleşmesi yani burjuva anlamda “toplumsallaşması”nın olgunluk derecesine ulaşmasına gönderme yapılır. Sermayenin yoğunlaşması ve merkezîleşmesi dün[13] de devam ediyordu bugün de devam ediyor; zira bunun durması için ya rekabetin ya da krizlerin ortadan kalmış olması gerekirdi. Şurası yeterince açıktır, genişleyen yeniden üretim olmadan sermaye birikemez, sermaye birikemezse yoğunlaşamaz ve yoğunlaşma olmadan da merkezîleşme gerçekleşemez. Bunlar arasında “içsel” bir bağıntı var.

Kapitalizm 1970’lerin ortalarında yapısal bir krize girdi. Bu kriz bir taraftan neoliberal saldırı ile aşılmaya çalışılırken diğer taraftan, Sovyetler Birliği’nin çöküşünün bilinç düzeyinde yarattığı “sosyalizm çöktü” algısı, sınıflar arasındaki güç dengesini kapitalizmin lehine olacak şekilde kökten bir değişikliğe uğrattı. Tarihin makarasını biraz geriye sarıp Avrupa’nın 1940, 1950 ve 1960’lı yıllarına baktığımızda işçi sınıfının güçlü muhalefeti ile sistemden muazzam tavizler kopardığı gerçeğiyle karşılaşırız. “Refah devletleri”, eğer böyle bir muhalefet basıncı olmasaydı kuşkusuz oluşamayacaktı. Tabii işçi sınıfının bu kemikleşmiş görece refah durumu, güçlü bir sınıf savaşı yürütülmeksizin kırılamazdı. Thatcher’ın İngiltere’si belki 1980’lerde bunu başardı; ancak Fransa, Almanya ve İtalya gibi yerlerde işçi sınıfının gücünü kırmak pek kolay olmadı. Dolayısıyla ortada iki çözüm vardı; ya kanlı bir iç savaşın ardından emek gücü maliyetleri, sermayenin hareket yasalarına bağlı olarak, dramatik bir biçimde aşağıya çekilecek ya da hiç bu işe kalkışılmadan emek gücü maliyetinin görece daha düşük ve örgütlülük düzeyinin de cılız olduğu “yeni cennetler”e gidilecekti. O cennetler Uzakdoğu Asya, Hindistan, Brezilya gibi ülkelerdi… 1980 sonrası, dünyada sanayinin, metropol diye bilinen merkezlerden Asya’ya doğru kaydırılmasının altında işte bu gerçek yatıyor. Kâr oranı düşmüş sektörler peyderpey Asya’ya, Güney Kore’ye, 1990’dan sonra ise Çin ve Hindistan’a kaydırıldı.

Buradan anlaşılıyor ki, sermayenin üzerinde hareket ettiği zeminin meylini bir “tarihsel arka plan” belirlemektedir. Sermaye bu tarihsel arka plana yaslanarak bir yerden bir yere akmakta, kulvar değiştirmekte, bulduğu elverişli yerde kök salmakta ve birikimini sağlamaktadır.

Kriz ve finansallaşma

Makalenin bu bölümünde kriz ve finansallaşma konusunda teorik bir çerçeve çizilecek, izleyen bölümlerde ise krizin tarihsel arka planı sergilendikten sonra sistemi 2007-8 “çöküş”üne hazırlayan kırılganlıklar anlatılacaktır.

Artık emeğe duyduğu kurt açlığı ile sermaye, üretimi daha fazla mekanize hale getirme eğilimi taşır. Tabii bu durum rekabetin basıncı altında çok daha şiddetli biçimde yaşanır. Bu ikili “dayatma”nın sermayenin genel hareketi için “köstekleyici” bir sonucu vardır: Rekabetin “baskı”sı altında artan makineleşmeyle el ele giden daha fazla makinenin daha fazla işçiyi dışarıda bırakması olgusu süreç içerisinde birikimin yavaşlamasına ve bu da kârlılığın azalmasına ve nihayetinde kriz durumunun baş göstermesine yol açar. Daha fazla ölü emeğin daha fazla canlı emek ile ikame edilmesi, yatırılan sermayeye oranla elde edilen artık değerin azalmasına yol açar. Bu durum baş gösterdiğinde kapitalistler yatırımdan kaçmaya başlarlar. Para sermaye ile üretken sermaye arasındaki makas gitgide açılır. Bu şu demektir: Elinde para olan kapitalist, kârlılığın düşük seyrettiği, hatta gitgide azaldığı bir ortamda parasını makine, teçhizat ve emek gücüne yatırmayacaktır. Para üretim için harcanmadığından para sermaye üretime girip üretken sermayeye dönüşmez, yani artık değer üretmek için kullanılamaz. Bir kriz durumudur bu. Kapitalistler kâr getirisi olmadığı düşüncesiyle üretimden çekilip üretim-dışı alanlara kayarlar. Yaklaşık son 30 yıldır kapitalistlerin finans alanına dönerek “paradan para kazanma” yoluna girmeleri ve finans alanının hiç olmadığı kadar cazip hale gelmesinin ardında bu gerçek vardır.

Kapitalist kriz durumunun finans dünyası ile ilgili yönünü ele alırken birbiriyle bağlantılı iki kavrama başvuracağız; bunlardan biri aşırı kredi, diğeri ise hayalî sermayedir.

Banka sisteminden elde edilen ödünç para ya da menkul kıymetler aracılığıyla elde edilen kaynaklar sayesinde sermayenin yeniden üretimi, elde edilmiş olan artık değer miktarının ötesine doğru genişlemesini mümkün kılar (Savran, 2013: 39). Ama bu genişlemenin belli sınırları vardır ve sınırlar üretim alanının kendi maddi koşulları ile çizilmiştir. Bütün değerin ve artık değerin kaynağı üretimdir. Ama yine de finans dünyası kendi dinamikleri temelinde sürekli olarak kaynak yaratabilme mekanizmalarına sahiptir. Bu mekanizmalar sayesindedir ki, sermaye birikiminin bir aşamasında finansal işlemler, üretim sisteminin kaldırabileceğinden daha da öteye doğru genişlemesini mümkün kılar. Marx buna aşırı kredi adını verir. Kısaca tanımlamak gerekirse şunu söyleyebiliriz; aşırı kredi, finans sisteminin, üretimin olanaklarının ötesinde genişlemesi durumudur (Savran, 2013: 40).

Finans alanının krizle ilgili bir diğer boyutu ise şudur: Kriz dönemlerinde para sermaye ile üretken sermaye şiddetli bir biçimde birbirinden ayrılır. Bu anlamda sermaye devresinin bir boyutunda (P–M … Ü …) “kesinti” baş gösterir. Sermaye üretim alanında üretilebilen artık değere göre aşırı birikmiştir. Yatırımlar yavaşlamaya başlar. Şu halde bu durumdan çıkış için iki yol vardır; para sermayenin atıl kalması (“gömüleme” ya da “iddihar”) ya da sermayenin finansal operasyonlara kayıp “paradan para kazanma” yollarına gözünü çevirmesi. Bu şekilde finansal dolaşımın bütün alanlarının hacmi büyür. Günümüzde olduğu gibi türevler, hedge fonları, menkul kıymetleştirme türünden yeni finansal dolaşım alanları ortaya çıkar. Bu şekilde finansal faaliyetler üretimden kopuk bir şekilde hummalı bir gelişme gösterir. İşte hayalî sermaye kavramı burada anlam kazanmaktadır. Hayalî sermaye, özünde şu demektir: Anonim şirketlerin hisseleri ve tahvilleri, ilk ortaya çıktıklarında üretim ve dolaşım alanındaki şirketlerin gerçek sermayesini temsil ederler. Ancak menkul kıymetlerin kendileri birer meta haline geldiğinde, yani borsada alım satıma konu olmaya başladığında, bunların kendi değerleri (fiyatları) oluşmaya başlar. Bu da bunların değerlerini şirketlerin sermayesinin gerçek değerlerinden bağımsızlaştırır ve “ikinci bir değerler dünyası” kurar (Savran, 2013: 43). Spekülasyon için muazzam bir alanın oluşması anlamına gelir bu. “Türev piyasaları” bu alanın daha da genişlemesine olanak sağlar. Artık sadece şirketlerin değeri üzerinde değil, ulusal borsaların ve ekonomilerin birbirine göre yükseliş farkları ve gelecekleri üzerine de spekülasyon yapılabilmektedir. Hayalî sermaye bu şekilde üretimin maddi alanından koparak, sermayenin kendisinin sürüncemede olan krizinin belli ölçülerde “aşılması”na (daha doğrusu krizin ertelenmesine) neden olur.

Finans alanındaki parasal şişkinlik üretim alanında ortaya çıkan kârlılığın azalması sorununu kökünden değiştirmez. Krizin daha da derinleşmesi durumu parasal şişkinlik nedeniyle sadece ertelenir. Ama bu durum sonsuza kadar devam edemez. Nihayetinde finans alanının yapabileceği “manevra”lar üretim alanındaki durgunluk ile sınırlanmıştır. Üretimde bir “kıpırdama” olmazsa finans alanı ilânihaye hayatına devam edemez. Gün gelir ayakları yerden kesilmiş bir şekilde havada uçtuğunu zanneden üretim, balonun patlaması ile şiddetli bir şekilde yere çakılır! İşte, 2008’de finansal bir çöküş ile açığa çıkan krizin temelinde bu gerçek yatmaktadır.

Günümüz krizinin tarihsel arka planı

1929’daki Büyük Buhran’ın dünya ekonomisinde yarattığı tahribat ve bundan çıkış yolları bütün dünya halkları için tam bir felaket olmuştu. Krizin faturası, gerek Avrupa’da gerekse de ABD’de işçi sınıfına ödetilmeye çalışıldı. Avrupa’da faşizmin ve diktatörlük rejimlerinin yükselişi ve ardından dünyayı ikinci kez paylaşma savaşlarının gündeme gelişi Avrupa’nın yerle bir oluşuna, Yahudi soykırımına, Hiroşima ve Nagasaki’ye ve buna benzer daha pek çok olaya yol açmıştı. Tüm bu olanları kapitalist üretim çevriminde 1914-39 yılları arasında yaşanan istikrarlı düşüşle bağlantılı olarak ele almak gerekir.

Faşizmin ve İkinci Dünya Savaşı’nın işçi sınıfını zayıflatması, atomize etmesi kâr oranlarında büyük bir artışı olanaklı kılarak sermaye birikimine bir canlılık kazandırdı. Ayrıca savaşla birlikte sermayenin değersizleşmesi de yaşanmıştır. Sonrasında emperyalist ülkelerde uluslararası işbölümünün yoğunlaşması ve yarı-sömürgelerde ise sanayileşmenin başlaması ile dünya pazarı önemli ölçüde genişlemiştir. Üretken sermayenin uluslararasılaşmasının kayda değer bir ölçekte ortaya çıktığı dönem bu döneme rastlar. Bu gelişme, beraberinde meta-sermayenin ve para-sermayenin hareketine de bir hız vermiş ve kapitalist üretim ilişkilerinin tüm dünyaya yayılmasının zeminini döşemiştir (Öztürk, 2006: 274). Bu dönem, kapitalizmin savaş sonrasında içine girdiği uzun genişleme dönemi diye adlandırılır. Burjuva ekonomistlerin “Altın Çağ” olarak adlandırdıkları bu dönem, 1973’teki “petrol krizi”ne kadar sürer. Adına “petrol krizi” denen bu kriz kapitalizmin tarihi içinde uzun aralıklarla gerçekleşen 1870’lerdeki, 1930’lardaki gibi uzun ve depresif karakterli bir krize işaret eder.

Şekil 6, 1949-2001 yılları arasında ABD, Japonya ve Almanya sanayilerinin net kâr oranlarını göstermektedir.[14]

Şekilden de görüldüğü gibi 1970’lerden itibaren her üç ülke için de kâr oranlarında bir düşüş gözlenmektedir. Şekil 7’de görülen bir diğer grafik ise yine ABD, Japonya ve Almanya için özel sektör net kâr oranlarını göstermektedir.[15]

Şekil 7’de öne çıkan şey, özel sektör kârlarının çok daha düşük bir seviyede olmasıdır.

Her iki veri de bize, dünyanın motor ekonomilerinin daha 1970’lerden itibaren bir durgunluğa girmiş olduklarını göstermektedir.

1970’lerle beraber başlayan kriz, 1980’lerden günümüze değin uygulamaya konulan ve bugünkü isyan ve protesto hareketlerinin tetikleyicisi olan bir dizi uygulamalarla, işçi sınıfına savaş sonrası verilen ödünlerin geri alınması sürecini başlatmıştır. Sınıflar arasındaki gerilim, sermayenin karşı saldırıya geçmesi ile değişikliğe uğrayacak, işçi sınıfı da mevzilerini korumak ve yer yer de bunları kaybederek bu süreci genel olarak bir “geri çekilme” dönemi olarak yaşayacaktır. Bu dönem, dünyada ve tabii Türkiye’de işçi sınıfına karşı son derece sert tedbirlerin uygulandığı bir dönemdir. Şili’de Pinochet, İngiltere’de Thatcher, ABD’de Reagan ve aynı neoliberal politikaların Türkiye’deki mimarı Özal bu dönemin öne çıkan sadece birkaç “figür”üdür. Özelleştirmeler; eğitimin, sağlığın, kamu hizmetlerinin piyasalaştırılması gerek dünyada gerekse de Türkiye’de bu döneme damgasını vuran ve bugün de devam eden uygulamalardır. Kısaca neoliberalizm dedikleri şey aslında, sermayenin son derece azgın bir şekilde işçi sınıfına karşı tüm dünyada saldırıya geçmesinden başka bir şey değildir!

Sistemi bugünkü krize sürükleyen temel dinamikler üzerinden meseleyi tartıştığımızda karşımıza çıkan, sermaye birikiminin yavaşlaması olgusudur. Bunun nedeni ise 1970’lerin ortalarında kâr oranlarının düşmesine bağlı olarak yaşanan durgunluktur.

Krizle birlikte uzun bir durgunluk dönemine giren kapitalizm, kendi krizini aşmak için çeşitli stratejiler izlemektedir. Sermayenin bu uzun krize yanıtı neoliberalizm olmuştur. Neoliberalizm, sermayenin 1970’li yılların ortalarında başlayan dünya çapındaki uzun krizini aşabilmek amacıyla işçi sınıfına bir saldırısıdır. Yöntemi ise işçi sınıfını bölmek ve değişik bölüklerini rekabet içine sokmaktır (Savran, 2013: 90). Ama neoliberalizmin uluslararası alana yayılması gerekiyordu. Bu ise 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılması, Doğu Avrupa’da, SSCB’de ve Çin’de bir dizi çözülmenin yaşanması ve kapitalizmin restorasyonu süreçleri ile mümkün olabildi. Neoliberalizme gelen kardeşin ismi “küreselcilik” idi. Küreselcilik bütün uluslardan işçilerin ve emekçilerin birbirleriyle rekabetini kışkırtarak uluslararası planda sermayenin çıkarları açısından en uygun koşulları yaratmayı hedefleyen bir saldırı stratejisidir (Savran, 2013: 83). Küreselcilik, sermayenin dünya çapında işçi sınıfına karşı bir saldırısıdır; ama bu sınıf taarruzu ideolojik bir kılıfla sunulmaktaydı: “küreselleşme”. Artık ulus devletin sonu gelmiştir, sermaye “yersiz-yurtsuzlaşmıştır” vs. Günümüzde revaçta olan “küreselleşme” açıklaması şöyledir: Küreselleşme, dijital teknolojinin gelişmesi sonucunda hayatımıza “kaçınılmaz” olarak girmiştir; dolayısıyla bu gerçekliğe direnmek beyhudedir vs. Konuya kapitalizmin uzun krizi perspektifinden bakanlar için durum çok farklıdır. “Küreselleşme” bu perspektifle, “[k]apitalizmin krizine karşı geliştirilmiş, işçi sınıfını zayıflatmak ve teslim almak amacıyla benimsenmiş bir uluslararası stratejinin ideolojik çerçevesidir” (Savran, 2013: 91).

“Küreselcilik” ve sonrasında SSCB’nin dağılmasıyla birlikte ideolojik planda sunulan “küreselleşme” ve tabii esnekleştirme, kuralsızlaştırma ve yalın üretim… Tüm bunlar aslında kapitalizmin, kendi uzun ve derin krizini aşmasına yönelik olarak uygulamaya konan stratejilerdir. Sermayenin dünya çapında işçi sınıfına karşı taarruza geçmesini eğer tek bir kelime altında özetleyecek olursak buna kısaca neoliberalizm diyebiliriz.

1970’lerin ortasından bu yana, yavaşlayan sermaye birikiminin basıncı altında kâr getirisi olmayacağı düşüncesiyle kapitalistler yatırımlardan uzaklaşıp üretim-dışı sektörlere kaydılar. Birikim temelde, bütün bir emek süreci içerisinde, gerekli emeğin ötesinde üretilen artık değer ve bu artık değerin de bir kısmının bir sonraki üretim çevrimine yatırılması ile gerçekleşir. Buna üretimin genişleyen ölçekte sürmesi denir. Ama kapitalist ekonomi “petrol krizi” sonrasında öyle bir döneme girdi ki, birikimini, “genişleyen yeniden üretim”den çok, var olana “el koyarak” sağlayan; gerekirse cebir ve şiddet kullanarak işleri mümkün olduğunca düşük maliyetle (hatta kimi zaman “sıfır” maliyetle) kotarmaya çalışan bir hale büründü. Bu da ister istemez büyümeyi yavaşlatan bir duruma yol açtı (Harvey, 2008). Şurası bir gerçek ki, “kapitalist bir ekonomide yatırımlar, dolayısıyla emek tahsisi, göreli olarak üretim dışı (yani ticaret ve finansal) sektörlere daha çok yönelirse büyüme yavaşlar. Hatta durur ve ekonomi krize, depresyona girer” (Tonak, 2010: 145).

1990’larda büyük kapitalist ekonomilerde (örneğin ABD’de) görülen “ekonomik canlanma”, faiz oranlarının dramatik bir şekilde aşağı çekilerek tüketicilere kredi verilmesi (borçlandırma) suretiyle gerçekleşen bir “canlanma”ydı. Ama bundan da önemlisi bu canlanma, aslında, neoliberal saldırı denen şey ile işçilerdeki göreli yoksullaşma, yani reel ücretlerdeki artışların işçilerin üretkenliklerindeki artıştan geride kalması, yani satın alma gücündeki göreli düşüş ve işçi sınıfının artan sömürüsü ile sağlandı. Satın alma gücünün düştüğü bir ortamda -hele de kredi almak son derece kolaylaşmışken- borçlanma cazip hale geldi ve bu da hane halkı borçlarında bir patlamaya yol açtı. Kapitalist sistem bu şekilde borçla dönen bir ekonomik canlanma yaşadı, ta ki bugünkü çöküşe kadar.

Şekil 8’deki grafik ABD’de faiz oranını göstermektedir. 1947 ile 1981 yılları arasında faiz oranı 24 kat artmıştır; yüzde 0,59’dan yüzde 14,03’e çıkmıştır. 1981’den sonraki evrede ise faiz oranı yüzde 14,03’ten 2009’da yüzde 0,16’ya kadar gerilemiştir. Bu durum, borçlanmanın son derece ucuzlaması anlamına gelmektedir.[16]

Sistem niçin “kırılgan”laştı?

Sistemin kırılganlaşmasının ardında iki tür neden sayabiliriz; bunlardan biri krizin tarihsel arka planına konu olan durumla ilişkili. 1970’lerin ortalarından sonra, ama daha çok da 1980’lerle birlikte sermayenin neoliberal saldırısı, işçi sınıfının İkinci Dünya Savaşı sonrasında kopardığı tavizlerin geri alınması sürecini başlattı. Ama işçi sınıfının sermayenin bu taarruzuna cevabı cılız kalmış ve süreç büyük ölçüde “geri çekilmeler”e sahne olmuştur. Bunu yukarıda açıkladık.

ABD özelinde konuya bakıldığında karşımızda duran gerçeklik şudur: 1980’lerden 2000’li yılların sonuna kadar ABD’de saatlik reel ücretler ile üretkenlik arasındaki ilişkiye baktığımızda, söz konusu dönemde emeğin dört bir koldan planlı bir saldırıya maruz bırakılması ile reel ücretler ve üretkenlik arasındaki makas hiç olmadığı ölçüde açılmış bulunmaktadır. Şekil 9 bu durumu çarpıcı bir şekilde gözler önüne sermektedir.[17]

Bu durum elbette efektif talebi düşüren ve realizasyon sorunlarını daha da “riskli” hale getiren bir duruma kapı aralamıştır. Ama bu efektif talep boşluğu kredi mekanizmaları ile kapatılmaya çalışıldı/çalışılıyor. Harvey’in 2007-8 krizine dair söylediklerini burada anmak yerinde olacaktır:

“Esas ağırlık merkezi kredi sisteminin ve devlet ile finans arasındaki bağın teknolojik ve organizasyonel biçimlerinde yatıyor olsa da, temeldeki sorun kapitalistlerin işçi sınıfı karşısında aşırı güçlenmesi ve bunun sonucunda ücretlerin bastırılması, bunun da efektif talebe ilişkin sorunlara yol açması, bu sorunların üstünün dünyanın bir yanında kredi tarafından ateşlenen bir tüketim çılgınlığı ve bir başka yanında ise üretimin yeni ürün hatlarında gereğinden fazla hızlı genişlemesi tarafından örtülmesidir.” (Harvey, 2012: 126)

Tabii sürece bir de sermaye cephesinden bakmak gerekir. Düşük kârlılığın basıncı altında sermaye cephesi de yeni yatırımlar yapmak yerine spekülatif yollardan para kazanma yollarına başvurdu. Mülksüzleştirme yoluyla birikim (ya da “el koyarak birikim”) bunun bir aracıdır (Harvey, 2008). Marx Kapital’in ikinci cildinde şöyle der:

“Üretim süreci yalnızca kaçınılamayan bir ara halka, para kazanmak isteniyorsa katlanılması gereken bir dert olarak görünür. {Bu yüzden, kapitalist üretim tarzının geçerli olduğu ulusların hepsi, dönemsel olarak, para kazanmayı araya üretim sürecini sokmadan gerçekleştirme hırslarına kaptırırlar kendilerini.}” (2012: 61)

Kapitalizmin bugünkü finansallaşmış boyutunun “anahtarı” aslında tam da buradaki ana eğilimde yatıyor!

Şimdi bir bütün olarak sermaye devresini tekrardan hatırlayalım. Devrenin formülü şu şekildeydi: P–M … Ü … M’–P’. 1970’lerden bu yana ülkesel ve bölgesel düzeylerde yaşanan kapitalizmin krizleri altında sermayenin bu genel devresinin geçmişe kıyasla hiç olmadığı kadar “kırılgan”laştığını söyleyebiliriz. Zaten bu nedenledir ki, “risk” faktörünün artmış olması riskin metalaşması olarak “türev ürünler”i ortaya çıkarmıştır. Türev ürünler aslında bir risk yönetim modeli olarak ortaya çıkmıştır. Bu model ile geleceğin belirsiz olduğu bir ortamda meta fiyatlarındaki dalgalanmalardan etkilenmemek ve metanın gelecekteki fiyatını sabitlemek amaçlanmaktadır.

Küresel ekonomideki risk faktörünün gelişmesi özellikle Bretton Woods sisteminin çözülmesiyle birlikte gerçekleşti. Şirketler dünyasındaki risk yönetim tekniklerinin gelişmesi, esasında kapitalist üretim tarzının içsel olarak taşıdığı kriz potansiyellerinin engellenmesine yöneliktir. Kapital’de açıklandığı gibi, sermaye devreleri ve bu devrelerin her bir aşaması, gerçekleşememe riskini her zaman içinde taşır. Dolayısıyla kapitalist örgütlenme, bu risklerin bertaraf edilmesi ya da en azından azaltılması veya yer değiştirilmesi üzerine kurulur.

Türev araçların gelişiminin sonucunda kredi türev ürünlerinin ortaya çıkması, finansal sistem açısından büyük bir sıçrama yaratmıştır. Kredinin batma riskinin ortadan kalkması ya da en azından üçüncü bir tarafa transfer edilebilir hale gelmesi, finansal kurumlar açısından, normalde alacaklarından çok daha fazla riski çok daha kolay bir şekilde almalarını mümkün kılmıştır. Kısaca yeni geliştirilen kredi türev ürünleri sayesinde risk transferinin mümkün olması, daha önce sisteme içerilmemiş olan yoksulların sisteme entegrasyonunu mümkün kılmıştır (Akçay ve Güngen, 2014: 32-36). Bu da sistemi kırılgan bir hale getirmiştir.

Sonun başlangıcı…

Yazımızın bu son bölümünde ABD özelinde konut sektörü ve finans alanındaki krizin gelişimini sergilemeye çalışacağız.

ABD, Büyük Buhran’dan sonra 40 yıl süren uzun bir büyüme yaşamıştı. Ekonominin sıkı bir şekilde regüle edildiği bir dönemdi bu dönem. 1980’lere gelindiğinde finans sektöründe büyük bir patlama yaşandı. Yatırım bankaları kamuya açıldı. Bu dönemi takiben Wall Street’teki kişiler muazzam zenginleşmeye başladılar. Reagan yönetimi; ekonomistler, lobiciler tarafından sıkı bir şekilde desteklendi. Reagan, finans piyasalarının önünü açan 30 yıllık finansal deregülasyonu başlatmıştı. Bu dönem neoliberalizm diye adlandırılan, kâra susamış sermayenin başka bir saldırı hamlesinin ön koşullarının gelişmeye başladığı döneme tekabül eder. Piyasaların finansal deregülasyonu, işçi sınıfının savaş sonrasında elde ettiği kazanımlarına yönelik bir dizi saldırının fitilini ateşleyen dönemin de başlangıcını oluşturuyordu. Deregülasyon ile dev bankalar büyüdükçe büyüdü, öyle ki kendilerinden kaynaklanacak en ufak bir “çuvallama” bütün bir sistemi tehdit edebilirdi. Peşi sıra gelen ABD başkanları bu süreci frenlemek bir yana daha da körüklediler.

İlginçtir, ünlü spekülatör George Soros, deregülasyonun ekonomide yaratabileceği potansiyel tehlikelere şöyle işaret etmektedir:

“Piyasalar doğaları gereği istikrarsızdır ya da en azından istikrarsızlığa meyillidir. Mesela bunu şöyle bir metaforla açıklamaya çalışalım. Örneğin petrol tankerleri… Çok büyüktürler, ama geminin petrol taşınan bölümlerini bariyerlerle bölerek geminin petrol yüzünden dengesini kaybetmesini önleyebilirsiniz. (…) Büyük Buhran’dan sonra bu denetimler sıkı bir şekilde uygulandı. Fakat deregülasyonlarla bu bariyerler kaldırdı ve sistem bu şekilde daha da riskli bir hale getirildi.”[18]

1990’lardan başlayarak deregülasyon ve teknolojideki yeniliklerle beraber, adına “türev ürünler” denen ürünlerle bankacılar neredeyse her şey üstüne “kumar” oynadılar. 1990’ların sonlarına doğru kuralsızlaştırılmış piyasalardaki türev ürünlerinin değeri 15 trilyon doları buluyordu.

Gelelim mortgage kredilerine ve bunun patlamasına.[19] “Dot-com” krizi sonrasında ekonominin durgunluğa girmesi, Federal Reserve’ün o dönemki başkanı Alan Greenspan’i faiz oranlarını düşürmeye zorlar ve faiz oranları % 1’e kadar düşürülür. Bu durumda borçlanma gerek bankalar gerekse de hane halkları için son derece kolaylaşmış olur. Ardından mortgage kredileri üzerinden ABD işçi sınıfı -ve bununla beraber sınıfın geniş yoksul kesimleri de- sisteme içerilmeye başlanır. Lapavitsas bu gerçeklikten hareket ederek ABD krizinin açığa çıkışını açıklamaya çalışır. Lapavitsas’a göre, tarihte eşi görülmeyen bir şekilde kriz, yoksulların borçlarını ödeyememesiyle başlamış ve finansal sistemde geliştirilen yeni bir uygulama olan menkul kıymetleştirme ile de tüm dünyaya yayılmıştır (Akçay ve Güngen, 2014: 55). İşçi sınıfının ve yoksulların ulusal ölçekte borç verilebilir fonlar sayesinde sisteme içerilmesi içsel finansal derinleşme; bu aynı eğilimin dünya ölçeğinde gerçekleşmesine ise uluslararası finansal bütünleşme denir. Bu iki eğilimin birlikte yaşanmış olması finansal işlemlerin gerçekleşmesini kolaylaştırdığı gibi sistemin kırılganlığını ve krizlerin bulaşıcılığını da bir o kadar artırmıştır (Akçay, 2014: 28).

Eski sistemde, ev sahibi her ay aldığı ev kredisini ödediğinde para haliyle onu kimden aldıysa oraya giderdi. Yeni sistemde, konut ipotek anlaşması bankayla borçlu arasındaki “ikili ilişki”nin ötesine giden bir menkul değer haline dönüştürüldü. Banka ile müşteri arasında yapılan ikili anlaşma bir belge haline getirildikten sonra bir menkul değer olarak, yani hisse senedi gibi, borç senedi gibi menkul değer olarak “yatırımcı” bankalara satıldı. Ve bu binlerce mortgage borç senetleri diğer senetlerle birlikte (taşıt kredisi, eğitim kredisi, kredi kartı borçları vs.) birleştirilip bunlardan karmaşık türev ürünler oluşturuldu. Sonrasında yatırım bankaları bu türev ürünleri başka yatırımcılara sattı. Şimdi ev sahibi, aldığı krediyi geri ödediğinde ödenen bu para tüm dünya üzerinde yatırımcılara gitmiş oluyor. Bu yatırım bankaları, derecelendirme kuruluşlarına ellerindeki bu türev ürünlerini değerlendirmeleri için para veriyorlar. Derecelendirme kuruluşları da bunların çoğuna en yüksek notları (AAA) veriyor. Bu olabilecek en yüksek yatırım puanıdır.[20]

Kolay para peşinde koşan yatırımcılar mortgage senetlerine daha fazla yatırım yapmak istiyorlardı. Piyasayı daha akışkan hâle getirmek öncelikle bunu daha kırılgan hâle getirmeyi gerektiriyordu. Yani bu mortgage kredileri, adına sub-prime (standart-altı) denen; peşin ödemesiz, kefilsiz vs. şekilleri altında hane halklarına tekrardan sunuldu. Sistem, hızını yavaş yavaş artıran bir araba gibi, karşısına çıkacak keskin virajı nasıl dönerim diye düşünmeden almış başını gidiyordu. Doğrusu yatırım bankaları, adına sub-prime denen bu en riskli kredileri tercih ettiler, çünkü böylelikle yüksek kârlar elde ediyorlardı. Bu doğal olarak büyük bir kredi balonunun oluşmasına yol açtı. Mortgage kredilerinin geri ödemelerinde bir aksama olunca, sözleşme gereği ipotekli evlere el konuldu ve satışa çıkarıldı. Bu, genelleşmiş bir durum alınca piyasadaki konjonktür gereği ev fiyatları düşmeye başladı. Borçlar ödenemedi ve hâlihazırda konut kredilerini ödemekte olan aileler de düşen konut fiyatları nedeniyle bu ödemeleri yapmanın gereksiz olduğunu anlayınca kimilerinin evlerine el konuldu; kimileri de evlerini satışa sundu. Patlamaya ramak kalmış bir sistemin gösterdiği belirtilerdi bunlar. İşte “çöküş” bu koşullarda yaşandı.

Yaklaşık 7 yıl önce patlak veren küresel krizin derinleşmiş bir evresinden geçiyoruz bugün. Hem yaşadığımız dünyayı anlamanın hem de buna göre bir siyaset üretmenin yolu, hiç kuşku yok ki, ekonomiyi ve bir bütün olarak hayatı anlamaktan geçiyor. Eğer bu yazı böylesi bir eksikliği doldurmuşsa görevini yerine getirmiş olacaktır.

Dipnotlar

[1] Görselin alındığı kaynak: Hürriyet, 24 Ağustos 2015, (Erişim tarihi: 23 Eylül 2015), link: http://goo.gl/JAf8hp.

[2] “Çin İçin Kriz Yeni Başlıyor”, Kriz Notları, 23 Eylül 2015, link: http://goo.gl/EW60XA.

[3] Bkz. Savran (2013: 139).

[4] Bkz. Savran (2013: 139).

[5] Grafiğin alındığı kaynak: World Economic Situation and Prospects 2015; United Nations New York, 2015, s. 3, Erişim: http://goo.gl/ttT55s.

[6] Grafiğin alındığı kaynak: World Economic Situation and Prospects 2015; United Nations New York, 2015, s. 24, Erişim: http://goo.gl/ttT55s.

[7] Global Employment Trends 2014: Risk of a jobless recovery?, International Labour Office, Geneva: ILO, 2014.

[8] World Economic Situation and Prospects 2015; United Nations New York, 2015, s. 14, Erişim: http://goo.gl/ttT55s.

[9] The Economist, 18 Ağustos 2015, (Erişim tarihi: 23 Eylül 2015), link: http://goo.gl/IlZQ8A.

[10] Bkz. Marx (2011: 613).

[11] Ayrıca bkz. Desai (1974: ii).

[12] “Rekabet, her zaman, sermayeleri kısmen galibin eline geçen, kısmen yok olan, daha küçük boydaki birçok kapitalistin ortadan kalkmasıyla son bulur.” Marx (2011: 605).

[13] İkinci emperyalist paylaşım savaşı sonrası sermayenin uluslararası yoğunlaşması ve merkezîleşmesinin Marksist bir tahlili için Mandel’in Avrupa Amerika’ya Karşı eserine bakılabilir (Mandel, 1974).

[14] Bkz. Brenner (2006: 7).

[15] Bkz. Brenner (2006: 8).

[16] Bkz. Shaikh (2011), link: http://goo.gl/lPLhUd.

[17] Bkz. Shaikh (2011), link: http://goo.gl/lPLhUd.

[18] Aktarım: Inside Job belgeselinden.

[19] Buradaki anlatımı The Crisis of Credit adlı animasyon üzerinden yola çıkarak oluşturmaya çalıştım. Bkz. http://crisisofcredit.com.

[20] Bear Stearns, iflas bayrağını çekmeden yaklaşık bir ay önce A2; Lehman Brothers, iflasının başladığı günlerde A2; AIG, kendisine kurtarma simidinin atıldığı günlerde AA; Fannie Mae ve Freddie Mac, kurtarıldıkları zaman AAA gibi çok yüksek oranlarda derecelendirilmişlerdi. Benzer şekilde Citigroup, Merrill Lynch gibi kuruluşlar da yüksek oranlarda derecelendirilmişti!

Kaynakça

– Akçay, Ümit ve Güngen, Ali Rıza. 2014. Finansallaşma, Borç Krizi ve Çöküş, Ankara: NotaBene Yayınları.

– Akçay, Ümit. 2014. “Avrupa’nın Krizi ve Türkiye”, DİSK-AR dergisi, sayı: 3.

– Brenner, Robert. 2006. The Economics of Global Turbulence: The Advanced Capitalist Economies from Long Boom to Long Downturn, 1945-2005, London ve New York: Verso.

– Desai, Meghnad. 1974. Marxian Economic Theory, London: Gray-Mills Publishing.

– Harvey, David. 2008. Yeni Emperyalizm, Çev. Hür Güldü, İstanbul: Everest Yayınları.

– Harvey, David. 2012. Sermaye Muamması: Kapitalizmin Krizleri, Çev. Sungur Savran, İstanbul: SEL Yayıncılık.

– Lenin, V.I. 1998. Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, Çev. Cemal Süreya, Ankara: Sol Yayınları.

– Mandel, Ernest. 1974. Avrupa Amerika’ya Karşı, Çev. Mustafa Dağlar, İstanbul: Köz Yayınları.

– Marx, Karl. 2011. Kapital, Cilt I, Çev. Mehmet Selik – Nail Satlıgan, İstanbul: Yordam Kitap.

– Marx, Karl. 2012. Kapital, Cilt II, Çev. Mehmet Selik, İstanbul: Yordam Kitap.

– Öztürk, Özgür. 2006. “Emperyalizm Kuramları ve Sermayenin Uluslararasılaşması”, Praksis dergisi, sayı: 15.

– Savran, Sungur. 2013. Üçüncü Büyük Depresyon: Kapitalizmin Alacakaranlığı, İstanbul: Yordam Kitap.

– Shaikh, Anwar. 2011. “The First Great Depression of the 21st Century”, Socialist Register: The Crisis This Time, Vol. 47. Türkçesi: “Yüzyılın İlk Büyük Buhranı”, Socialist Register: Bu Defaki Kriz, Çev. Umut Haskan, İstanbul: Yordam Kitap, 2012.

– Tonak, E. Ahmet. 2010. Batan Piyasalar! 21. Yüzyılın İlk Buhranı, İstanbul: Kırmızı Yayınları.