Ana sayfa 142. Sayı Bir sosyal bilimciden Ege’ye çevresel bakış

Bir sosyal bilimciden Ege’ye çevresel bakış

270
PAYLAŞ

Engin Berber

Sunuş

Türk Toksikoloji Derneği’nin, Yunan Toksikoloji Derneği’nin katılımıyla 21-24 Ekim 2015 tarihleri arasında, Çeşme Altın Yunus Hotel’de gerçekleştirdiği uluslararası kongrede verdiğim açılış dersidir.

Prof. Dr. Engin Berber açış konuşmasını yaparken.

Türk Toksikoloji Derneği’nin 9. Kongresi’ne hoş geldiniz. Başlığımdan da anlaşılacağı üzere, ben bir sosyal bilimci, tarihçiyim. Şu anda kürsüde bulunma nedenim disiplinim değil, Yunanistan’ın 15 Mayıs 1919 günü başlayan Anadolu seferini, İzmir ve art bölgesi bağlamında ele alan doktora tezimi (1) hazırlarken, Yunanistan Hükümeti’nden aldığım bir bursla 20 ay Atina’da kalmış olmamdır.

Çevre sorunlarına daha duyarlı hale gelmem, değerli toksikologlar Hande-Hilmi Orhan çiftiyle olan dostluğum ve son zamanlarda, tarihçilik kadar kent müzeciliği yapmamla ilgilidir. Ege Havzası’na ilgim ise, son birkaç yıldır yüksek lisans düzeyinde verdiğim: “Akdeniz’de Tarih ve Kültür” dersinden kaynaklanıyor. Birazdan duyacaklarınızın, verimli bir kongre için gerekli motivasyonu sağlayacağı umuduyla dersime, “Ege” sözcüğüne odaklanarak başlamak istiyorum. Günümüz Türkiye’sinde bu sözcük, her iki cinsiyetten Türk insanına verilen bir özel isim, karşıt kıyılarında Yunanistan ve Türkiye’nin konumlandığı büyükçe bir coğrafi bölge ve Akdeniz’de mevcut çok sayıda küçük denizden birinin ta kendisidir.

Sözcük olasılıkla Atina Körfezi’nde boğularak ölmeyi tercih eden, Atina Kralı Aıgeos’tan kaynaklanmaktadır. Türklerin, adalarının bolluğu nedeniyle bu su kütlesine, “Adalar Denizi” dediğini biliyoruz. Osmanlı Amirali ve haritacı Piri Reis’in, 1519 yılında tamamladığı Deniz Kitabı (Kitab-ı Bahriye) isimli eseri ile Katib Çelebi’nin 1656 tarihli Deniz Seferleri Hakkında Büyüklere Armağan (Tuhfetü’l-Kibar Fi Esfari’l-Bihar) başlıklı eserinde bu ifade kullanılmıştır.

Türk Devrimi’nin mimarı Mustafa Kemal Atatürk konuşma ve yazılarında, “Ege Denizi” yerine “Akdeniz”i kullanmış olsa da, “Ege” sözcüğünün Türk bilim çevrelerine yabancı olmadığı anlaşılmaktadır. Atatürk’ün vefat ettiği 1938 yılında, liselerin üçüncü sınıfında okutulmak için basılmış bir coğrafya kitabında (Faik Sabri Duran, Türkiye Coğrafyası, Kanaat Kitabevi) hem “Ege Denizi”, hem de “Adalar Denizi” ifadesi kullanılmıştır. Ankara’daki Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde, 6-21 Haziran 1941 tarihlerinde gerçekleştirilen Birinci Coğrafya Kurultayı’nda, ağız ve söz birliği sağlamak amacıyla “Ege Denizi” ifadesi resmen kabul edilmiştir. Sözcüğün özel bir isim olarak yaygınlaşması ise, yakın geçmişte olmuştur.

Tarihin erken dönemlerinde Yunanlıların, Ege Denizi ve ötesindeki büyük su kütlesi, yani Akdeniz’e “iç deniz” (Afrika-Avrupa arasında) anlamına gelen “Mesogios” ile “eski deniz” anlamına gelen “Arhipelagos” dediklerini biliyoruz. Bu sözcükler bazı ufak tefek değişikliklerle Batı ve Doğu dillerine (Mediterraneo, Mediterranian, Arşipel ve Bahri Sefid gibi) geçmiştir. Bu bağlamda, Osmanlı Devleti’nde 16. yüzyıldan beri var olan ve 1867 tarihli vilayet nizamnamesiyle Çanakkale, Biga, Midilli, Sakız, İstanköy, Rodos ve Kıbrıs’ı kapsayan Akdeniz Adaları Vilayeti’ni (Cezayir-i Bahr-i Sefid), anımsatmak isterim.

Yaşamının önemli bir bölümünü, Akdeniz’i anlama ve anlatmaya adamış bir bilim emekçisi ve 20. yüzyıla damgasını vuran saygın tarihçilerden olan Fernand Braudel, 1949 yılında yayımladığı “II. Philippe Döneminde Akdeniz ve Akdeniz Dünyası” başlıklı çalışmasında, “Akdeniz bir deniz bile değildir; o bir denizler bütünüdür ve bu denizler adalarla dolu, yarımadalarla kesilmiş ve dallı budaklı kıyılarla çevrelenmişlerdir. Akdeniz’in hayatı karanınkine karışmıştır; şiirinin yarıdan fazlası kırsal, denizcileri köylülerdir; Akdeniz zeytin ağaçlarının, üzüm bağlarının olduğu kadar, dar kürekli teknelerin veya yuvarlak tüccar gemilerinin de denizidir ve nasıl ki, alçı ona şekil veren sanatçının ellerinden ayrılamazsa, onun tarihi de onu çevreleyen karasal dünyadan ayrılamaz” diyor. (2) Foçalı bir balıkçının; “sarpa üzümler korukken, levrek zeytin silkildiği günlerde” lezzetlidir demesi, su ile kara kütlesi arasında Braudel’in vurguladığı kucaklaşmanın somut kanıtıdır.

Peki, Ege Denizi ile onu çevreleyen karasal dünya arasındaki kucaklaşma, Ege’nin iki yakasındaki iki ulus: Türkler ve Yunanlılar arasında da var mı? Ortak tarihimizde, İkinci Dünya Savaşı yıllarında Alman faşizminden kaçan Yunanlıların Türkiye’ye kabul edilmesi, Kurtuluş gemisinin hükümetçe hibe gıda yüküyle Yunanistan’a gönderilmesi gibi, saman alevini andıran birkaç güzel dayanışma örneği bulunsa da, ne yazık ki yok.

Oysa tüm Akdeniz’de olduğu gibi, Ege’nin iki kıyısındaki uluslar arasında ne çok ortaklık var: Kekik kokan dağlar, çalgılı-çengili düğünler, salaş lokantalar, üzüm bağları, gözü pek delikanlılar, dolgun kalçalı kadınlar, elleri nasırlı köylüler, meltem rüzgârı, inançlı müminler, yel değirmenleri, dar sokaklar, kireç badanalı evler, gürültülü ve kokulu pazarlar, ezan ve çan sesleri, münzevileri ağırlayan mabetler, yas tutan analar, mermer ve mozaik doygunu ören yerleri, kiloluk çupralar, küfürbaz balıkçılar, siyasal yaşamı alt-üst eden askeri müdahaleler, tuzlalara bereket sahillere hareket getiren parlak güneş ve kum, yazları su fukarası ırmaklar… Bu liste uzayıp gider.

Temel sorun, bu iki ulusun bağımsızlığı birbirlerine karşı savaşarak kazanmış olmasında. Türkiye’de geleneksel tarih yazımı, Yunanistan’da 1830’da sonuçlanan süreci bağımsızlık savaşı değil, “ayaklanma” olarak görme eğiliminde. Yunanistan’da ise, Türkiye’de 9 Eylül 1922’de sonuçlanan süreç daha ziyade, çağdaş Türkiye’yi kuran bir bağımsızlık savaşının sonucu değil, “kadim Yunan topraklarının ebediyen kaybını başlatan nokta” olarak görülüyor. “Hamenespatrides” (kaybedilmiş vatanlar) söylemi, buradan kaynaklanmaktadır.

Ege’nin her iki kıyısında mevcut devletlere egemen sınıflar, ulusları arasındaki ilişkilere, çoktan müzeye intikal etmesi gereken kaba milliyetçilik ve kazan-kazan anlayışı üzerinden baktıkça, hiç kuşkusuz olmasın kucaklaşma sağlanamayacaktır.

Bir Hırvat meslektaşım, Matvejeviç, 1991 yılında yayımlanan Akdeniz’in Kitabı başlıklı çalışmasında aynı soruna makro ölçekten bakıyor:

“(Akdeniz’i) sadece Latin ve Romalı ürünü olarak Avrupa-merkezcil bir bakış açısıyla değerlendirmek; panhelenik, panarabik veya Siyonist bir görüşle incelemek; etnik, dinsel veya politik herhangi bir tavırla yargılamak Akdeniz’e ihanet etmek olur. Akdeniz imgesi, ateşli fanatikler, taraflı yorumcular, hiçbir konuda fikir sahibi olmayan bilim adamları, inançsız kâhinler, resmi tarihçiler ve sıradan şairler tarafından sık sık saptırılmıştır. Devletler ve dinler, hükümdarlar ve kilise, laik ve dini yasa yapıcılar, mekânı ve insanları akla gelebilecek her biçimde bölmüştür. Özdeki bağlar bütün bu ayrımlara direnmiştir. Akdeniz basit bir ‘ait oluş’tan öte bir olgudur.” (2)

Çevrenin, az önce sözünü ettiğim şaşı bakış nedeniyle siyasi ve askeri eksene sıkıştırılmış Türk-Yunan ilişkilerini, rayına oturtacak araçlardan biri olduğunu düşünüyorum. Çünkü başka bir Ege Denizi yok. Uygarlığın boy verdiği kadim topraklarca çevrelenmiş bu su kütlesi hızla kirleniyor.

Ne kabahatin kimde olduğunun bir önemi, ne de sorumlu arayarak geçirecek zamanımız var. Sosyal medya üzerinden derlediğim verilere göre, Ege Denizi’ne Türkiye sahillerinden 10 milyon; Yunanistan sahillerinden 7,5 milyon nüfusa eşdeğer bir kirlilik boşaltılıyor. Doğrudan Ege Denizi’ne veya bu denize dökülen akarsulara boşaltılan evsel ve sınai atıkları arıtacak tesislerin hızla inşası ve devreye alınması gerekiyor.

Akarsularca veya taşkınlar yoluyla doğrudan Ege Denizi’ne taşınan kimyasalların azaltılması için, tarım havzalarında organik tarıma geçilmesi veya tarım ilaçları kullanımının yasalarla düzenlenip sıkı denetime alınması gerekiyor.

Özellikle büyük tonajlı yük ve yolcu teknelerinin, sintine bırakmasının önüne geçilmeli.

Kıyılara yakın veya uzak balık çiftliklerinin, ciddi bir kirlilik kaynağı olduğunu biliyorum. Bu çiftlikler sudaki oksijeni hızla tüketiyorlar ve deniz tabanında bir metreye yakın tortu ve atık yığınına sebep oluyorlar. Yıllardır Ege Denizi’nde serbest dalış ve zıpkınla avcılık yapıyorum. Bu çiftliklerin kurulu olduğu bölgelerde deniz tabanı; araba lastikleri, zincirler, plastik variller, yırtık ağlar, halat parçaları nedeniyle çöplük gibi. Çiftliklerin kıyılardaki derme-çatma yem depoları nedeniyle kedi büyüklüğündeki fareler plaj yakınlarında cirit atıyor. Kıyıya yakın olmayan balık çiftliklerinin ışıklandırılmasındaki sıkıntılar, deniz ulaşımını aksatıyor. Her iki ülkenin gereksinim duyduğu taze balığı, temiz tutarsak Ege Denizi zaten verecektir.

Yarı kapalı bir su kütlesi olan Ege Denizi’ne dökülen akarsuların, doğal yaşamı destekleyecek daha fazla organik besin taşıması gerekiyor. Bunun için akarsu havzalarının, planlı olarak ağaçlandırılması yağmuru çağıracaktır. Tam tersine son yıllarda hem bu havzalarda, hem de kıyı şeridinde sahip olduğumuz orman varlığı, plansız yapılaşma, turizm baskısı ve yangınlar nedeniyle küçülüyor. Acilen Ege Denizi kıyısında bitki varlığının uygun standarda getirilebilecek kamu arazilerinin Doğal Yaşam Milli Parkı ilan edilmesi gerekiyor. Çok değil, 40 yıl önce Anadolu Parsı’nın son bireyi Ege Havzası’ndan ayrıldı. Bundan böyle Ege’yi örneğin, koca gözlü orfozdan mahrum bırakmayalım.

Kanımca atılacak ilk ve en önemli adım, az önce saydıklarımın yapılabilmesi için, hükümetlerin zorlanması olacaktır. Çünkü devletin gücü ve otoritesi olmadan başarılı olabilmek zor. Egemen sınıfların ve onların sözcüsü konumundaki siyasetçilerin de temiz hava, su, çevre ve besine gereksinim duyuyor olmaları, en büyük avantajımızdır.

Sabrınız için teşekkür eder, üretken bir kongre dilerim.

Dipnotlar

1) Fernand Braudel, Akdeniz ve Akdeniz Dünyası, Birinci cilt, Fransızca aslından çeviren: Mehmet Ali Kılıçbay, İstanbul: Eren, 1989, s.XV ve XVII.

2) Predrag Matvejevic,  Akdeniz’in Kitabı, İtalyanca ve Fransızcadan çeviren: Tolga Esmer, 2. Baskı, İstanbul: YKY, 2004, s.25 ve 27-28.