Ana sayfa 142. Sayı Fenomenoloji ve beyin

Fenomenoloji ve beyin

389
PAYLAŞ
woman with thought bubble on chalk board

Saffet Murat Tura

Bu yazıda algının fiziksel bedende ve dış dünyada geçen olayların bizdeki doğrudan bir yaşantısı olmayıp, beynin nöral aktiviteleri tarafından kurulan fenomenal bir yaşantısı olduğuna dair argümanlar ileri süreceğim. Bir başka deyişle algı yaygın olarak sanıldığı gibi pasif bir olay değil, beynin nöral aktiviteleriyle henüz açıklamasını bilmediğimiz bir doğa olayı sonucu kurulan ve beyin dışı fiziksel dünyayı fenomenal kalitede temsil eden bir deneyimdir. Daha geniş kapsamlı bir argümanın bir bölümü olan bu alt argüman oldukça karmaşık olan nihai yanıta ilişkin bir giriş sağlamak amacıyla verilmiştir. Bu amaçla önce klasik fenomenolojiyi özetledikten sonra, fenomenal algı durumlarının dış dünya tarafından uyarılan beynin nöral faaliyetleriyle oluştuğunu bazı olgulardan yola çıkarak göstermeye çalışacağım.

Franz Brentano (1838-1917). Brentano’nun psikolojik ve felsefi çalışmaları zihin olaylarını açıklayan değil, tanımlayıcı bir bilim kurmaya yöneliktir.

Franz Brentano ve psikolojik fenomenoloji

Hümanist ve Kartezyen çizgide kalan, bir anlamda Descartes’ın çağdaş bir yorumu olan klasik fenomenoloji esas olarak Husserl’in felsefi çalışmalarına dayanır. Matematik kökenli bir filozof olan Husserl, felsefede psikolog ve filozof Brentano’nun öğrencisidir ve çalışmaları bu kaynaktan geniş ölçüde etkilenmiştir. Fenomenolojinin temel kavramlarından biri olan “yönelmişlik” ya da “hakkındalık” (intentionality) kavramını geliştiren de Brentano’dur. Bu nedenle önce Brentano’nun bilimsel felsefe ve tanımlayıcı psikoloji kurma programını kısaca incelemekte yarar var.

Brentano’nun psikolojik ve felsefi çalışmaları zihin olaylarını açıklayan değil, tanımlayıcı (descriptive) bir bilim kurmaya yöneliktir. Kartezyen gelenek içinde yer alan Brentano’ya göre tanımlanacak olan nesne, bilince kendiliğinden açıklığıyla (evidenz) doğrudan verili olan bilinç olaylarıdır. (Kırmızı bir aslan gördüğümde yanlış gördüğümü düşünebilirim; dış dünyada böyle bir aslan olmayabilir. Ama bilincimde sanki kırmızı bir aslan görmüşüm gibi bir deneyim olduğundan şüphe edemem; bilinç deneyimi kendi olarak ele alındığında kesindir.) Dolayısıyla Brentano’nun projesindeki bilimsel felsefe nedensel açıklama gerektirmediğinden ve doğrudan kendinden-haberdar bilişsel olayları temel aldığından a priori tanımlayıcı bir bilimdir. Böylece Brentano yanılsamalı olabilen “dış algı”ya dayanan bir bilimden değil, “iç algı”ya dayanan bir bilimden söz eder.

İç algıda “refleksiyon” kavramı önemli rol oynar: Zihinsel edimler kendi üzerine katlanıp kendisini nesne edinerek kendini olduğu gibi kavrayabilir. Bir başka deyişle zihin, zihindeki orijinal bir deneyimi (diyelim bir algıyı), zihnin ikinci bir edimiyle nesne edinip bilincine varabilir. Bu eşlik eden ikinci zihin edimi (refleksiyon) orijinal deneyim konusunda yanılıyor olamaz: Hissettiğimin farkındayım. Ancak orijinal zihinsel edimle refleksiyonun birbirini zaman içinde izleyen iki farklı zihinsel edim olduğunu düşünmemeliyiz. Brentano’nun incelemelerine göre, her zihinsel edim zaten kendiliğinden bir refleksiyon içerir. Geri planda da kalsa öz-algı (apperception) olmadan algı (perception) veya düşünce mümkün değildir. Algılarken öz-algılarız; kendimizi daima bir zihinsel etkinlik içinde algılarız. Bir şeyin farkında olmak demek bir şeyin farkında olarak kendinin farkında olmak demektir. (Burada Kartezyen “cogito”nun tüm zihinsel edimlerle yapılaştığını görüyoruz). Zihinsel edimler mutlak bir kesinlikle kendini doğrudan kavradığı için, matematik kesinliğin “sezgisi”nde de olduğu gibi, kendi hakkında açık-seçik bilgi verirler. Bu felsefe geleneğine göre her zihinsel edim iç refleksiyonun en azından mümkün bir nesnesi olmak zorunda olduğundan bilinçdışı bir zihinsel edim mümkün değildir.(1) Brentano’nun fenomenolojinin pek çok konusuna açıklık getiren, matematik gibi kesin (exact) ve zorunlu (apodictic) bilimsel felsefe ve tanımlayıcı psikoloji projesi üzerinde daha fazla durmayacağım. Çünkü Husserl’in transandantal felsefesi bir anlamda deskriptif psikolojinin reddi üzerine kuruludur. Burada daha çok Brentano’nun Aristoteles’den esinlenen “yönelmişlik” kavramını gündeme getirmekle yetineceğim.

Brentano’ya göre tüm zihinsel edimler bir nesneye yönelmiştir: “Düşünüyorum” daima “bir şeyi düşünüyorum” anlamına gelir (intentional object). Ama zihinsel edimin yöneldiği nesnenin zihnin dışında bir varlığı olması gerekmez (intentional inexistence). Zihnin yöneldiği nesne gene zihnin içindedir.(2) Tek boynuzlu atı düşündüğüm zaman, zihnin dışında bir şeyi değil, zihnimdeki tek boynuzlu atı düşünürüm. Keza şu karşımdaki masayı düşündüğümde de, bizzat o masayı değil, zihnimde (bilincimde) temsil edildiği haliyle o masayı (o masa temsilini) düşünürüm.

Brentano’ya göre tüm zihinsel edimler bir nesneye yönelmiştir: “Düşünüyorum” daima “bir şeyi düşünüyorum” anlamına gelir. Ama zihinsel edimin yöneldiği nesnenin zihnin dışında bir varlığı olması gerekmez. Zihnin yöneldiği nesne gene zihnin içindedir.

Brentano zihinsel olanın fizikselden farkının yönelmişlik olduğunu ileri sürer. Yönelmişlik zihinselin özelliğidir, fizikselin değil. Ancak buradaki problemi iyi anlamakta yarar var. Bazı filozoflar Brentano’nun zihinselle fiziksel arasında koyduğu bu ayrımın, zihinle zihin dışındaki gerçek fiziksel süreç arasında olduğunu düşünürler.(3) Oysa bu nokta çok açık değildir. Öncelikle Brentano’nun tezlerinin sadece iç algıya dayandığını hatırlayalım. İç algıyla kendi zihnimizi incelediğimizde iki tip zihinsel nesneyle karşılaşırız. Düşünce, arzu, inanç gibi zihinsel durumlar ve masa, atom, tek boynuzlu at vs. gibi fiziksel şeyler. Ama zihnimizdeki bu fiziksel şeyler zihnimizin dışındaki fiziksel şeyler değildir; tek boynuzlu at örneğinin gösterdiği gibi, gene zihnin içindedirler, zihin içerikleridir, zihne içkindirler. Zihin içeriği olarak fiziksellerdir. Eğer böyleyse Brentano zihinselle fiziksel arasındaki farktan söz ederken, zihnin içeriği zihinsel edimlerle (düşünce, arzu vs.) gene zihin içeriği fizikseller (masa, tek boynuzlu at vs) arasındaki farktan söz etmektedir. İlkinden farklı olarak bu ikinciler yönelmişlik özelliğine sahip değildir. Sanırım bu yorum fenomenolojinin ruhuna daha uygundur.

Analitik zihin felsefesinde “yönelmişlik” kavramı biraz daha farklı ele alınır. Bertrand Russell’ın bir tanımından kalkan bu gelenek yönelmişlikleri “önermesel tutumlar” (propositional attitudes) olarak değerlendirir.

Brentano’nun fenomenolojik açıdan önemi, yönelmişlik kavramının da gösterdiği gibi, bilinci dış dünyayla ya da beyinle ilişkisi bakımından değil, kendi iç yapısı bakımından ele almasından kaynaklanır. Bu tutumun Husserl’de daha radikal bir felsefi açılıma kavuştuğunu göreceğiz.

Klasik fenomenolojinin kurucusu olan Edmund Husserl (1859-1938) matematik kökenli bir filozoftu.

Edmund Husserl’in transandantal fenomenolojisi

Husserl felsefi çalışmaları boyunca tutarlı bir çizgi izlemedi; önemli konularda zaman zaman fikir değiştirdi. Bununla birlikte psikolojizmden kurtulup bir anlamda Kant’ınki gibi transandantal bir felsefe geliştirme konusunda ısrarlıydı (transandantal dönüş). Yukarda kısaca ele aldığımız Brentano, zaten psikolojik fenomenolojinin birçok konusuna açıklık getirmişti. Bu nedenle Husserl’in erken eserlerinden çok, transandantal felsefesinin (ki Husserl’e göre fenomenoloji bitmiş tamamlanmış bir felsefe sistemi değil, felsefe yapmanın bir yoludur) bazı temel kavramlarını tanıtmakla yetineceğim.(4-9) Bu noktada fenomenoloji artık açıkça bir tür idealizm halini alır.

Transandantal fenomenoloji. “Olduğu gibi görünen şey” anlamına gelen, dolayısıyla Brentano’dan da anlayacağımız gibi kendiliğinden açık-seçik (evident) verili olan bilinç “fenomenon”ları fenomenolojinin çıkış noktasıdır. Fenomenonlar konusunda daima matematikte olduğu gibi (daha doğrusu matematiğin Kartezyen kavranışında olduğu gibi) özsel geçerlilik ve evrensel-zorunlu yasalar peşinde olan Husserl’in transandantal fenomenolojisinin amacı, her türlü deneyimin koşulu, hatta kurucusu olan saf (ampirik içerikten arınmış) bilincin özsel yapısını kavramaktır. (Burada Husserl’in matematik kökenli olduğunu hatırlamakta yarar var.) Saf bilincin transandantal fenomenolojisi her türlü bilginin, algı ve imgelemin aktüel dış dünyada olup bitenden bağımsız ve değişmez anlam-kurucu yapılarının bilgisini verecektir. Husserl saf bilince ulaşmak için aşağıda ele alacağımız özel bir yöntem (fenomenolojik indirgeme) geliştirmişti. Ancak önce Husserl’in hemen hemen bir karşıtlık gibi düşündüğü psikolojizmden kurtulup transandantal felsefeye yönelmesinin nedenlerini inceleyelim.

Günlük doğal tavrında belli bir insanın bilinç içeriği ampiriktir; psikolojiktir. Şahıs şunu düşünüyor, bunu görüyor, hissediyordur. Yani belli bir insanın bilinci olarak ele alınan bilinç daima belli bir ampirik içeriğe de sahip olacak, bu durumda fenomenoloji bir insanın kendi içsel süreçlerini izlediği, “birinci şahıs bilgisi” veren bir tip psikoloji halini alacaktır; saf bilincin anlam kurucu yapısına dair a priori ve zorunlu bir bilgi vermeyecektir. Bu psikolojik çerçevede ele alındığında saf bilincin özsel yapılarının araştırılması mümkün gözükmemektedir. Husserl’in günlük naif doğal tavrın bir bölümü olan psikolojizmden kurtulmak için geliştirdiği “fenomenolojik indirgeme” yöntemi “metodolojik bir transandantal solipsizm” olarak nitelendirilebilir. O halde nedir transandantal felsefe?

Husserl transandantal felsefe anlayışında Kant’tan etkilenmiştir. Kant Saf Aklın Eleştirisi’nde(10) “mümkün bilginin” a priori koşullarını araştırır. Burada artık tek tek bilgiler değil her türlü mümkün bilgiyi (basitçe anlaşılsın diye mesela duyumlardan hareketle diyelim) kuran zihnin a priori yapılarının araştırılması söz konusudur. Bir başka deyişle zihnin (daha doğrusu anlama yetisinin) her türlü mümkün bilgiyi kurmak için ne gibi a priori koşullara sahip olması gerektiğini araştırır Kant. (Buradan da anlaşılacağı gibi Kant’a göre aklın a priori koşulları nedeniyle en azından insan için bazı bilgiler mümkün değildir.) Husserl’in transandantal fenomenolojisi de benzer şekilde saf bilincin yönelimselliğiyle anlamı kuran (dünyada bilincin yönelmişliği olmasa anlam da olmazdı) içerikten bağımsız (yani fenomenal içerik ne olursa olsun) özsel yapılarını araştıracaktır. Yani bu transandantal fenomenolojik bilgi artık şu ya da bu bilinç içeriğini değil, daha çok özü yakalayan ve bu şekilde anlamı kuran bilincin a priori yapılarını tanımlayacaktır. Bir başka deyişle yönelmişliğiyle her türlü mümkün anlamı kuran bilinç yapıları tanımlayacaktır. Bununla birlikte Husserl daha geç dönemlerinde Kant’tan uzaklaşmış ve transandantal egonun içerikten yoksun olmayan bir dökümünü de çıkarmaya çalışmıştı.

Aşağıda ele alacağımız gibi fenomenolojik indirgeme yönteminin amacı, deneyimin kurucusu transandantal öznelliğe, hatta her türlü anlamın kurucusu olan “transandantal ego”ya ulaşmaktır. Transandantal egoyu şimdilik az çok Kantçı bir anlamda, yani zaman içinde tek tek ve dağınık zihinsel deneyimlerimizi bir tek yaşam oluşturacak şekilde sentez eden derin bir ben olarak düşünebiliriz. Husserl erken eserlerinde, zihinsel olayları az çok izole bir biçimde ele alıyordu. Artık bu zihinsel olaylar bireysel bir egonun yaşamında, bu ego tarafından yaşamı oluşturacak tarzda bütünleşmiş olarak ele alınacaktır. Birleştirici ve bütünleştirici faktör olarak ego, bilincin dağınık deneyimlerini birleştiren, her türlü anlamın kökeninde yer alan transandantal bir kurucudur. Bu transandantal egoya ulaşmak için de her türlü önyargıdan arınmak, bilincin Brentanocu anlamda kendisinde açık-seçik verili olana geri dönmek gerekir.

Immanuel Kant (1724 – 1804). Husserl transandantal felsefe anlayışında Kant’tan etkilenmiştir. Kant Saf Aklın Eleştirisi’nde “mümkün bilginin” a priori koşullarını araştırır.

Ama dikkat: Fenomenoloji olgularla değil, matematik ya da geometri gibi özlerle ilgilidir; teknik bir terimle eidetic bir bilimdir. Fenomenolojiye göre tekil sezgiden (yani açık-seçik verili deneyimden) yola çıkarak evrenseli kavramak, özü kavramaktır. Bu durumu mesela belli bir üçgenden yola çıkarak tüm mümkün üçgenleri üçgen yapan özü kavramak gibi anlayabiliriz. Tekil bir üçgen örneğinde, bu üçgeni üçgen yapan özü kavradığımızda evrensel üçgeni kavrarız. Husserl de benzeri şekilde transandantal fenomenolojiyi özleri yakalamanın yolu olarak görür. Bu şekilde bilincin dış dünyadaki korelatlarının da (bilincin dışındaki dünyadaki şeylerin de) esas özünü kuran, anlamın kaynağı transandantal öznelliktir. Eğer transandantal öznellik olmasa, dünyada anlam diye bir şey olmazdı. (Burada şu soruyu ciddiye almamız lazım: Anlam öznelliğe mi dayanır?)

Epoche ve fenomenolojik indirgeme. Husserl’e göre saf bilince ulaşmamız karşısındaki en büyük engel günlük naif doğal tavrımızdır. Ampirik bilimlerin kökenindeki natüralizmin de bu doğal tavrın bir uzantısı olduğunu düşünebiliriz. Husserl’e göre doğabilimi, her türlü bilginin olduğu gibi bilimin de, rasyonalitenin de bilince bağlı olarak ortaya çıktığını, hatta onun tarafından kurulduğunu unutmuştur. Oysa dünya bilinçten bağımsız bir şekilde kavranamaz. Öyleyse bir bakıma bilimin natüralist tutumu, fenomenolojik tutumun tersinden çalışır. Bilime göre bilinç içerikleri dış gerçekliğin korelatlarıdır. Oysa fenomenolojik tutum, dış dünyanın bilinç fenomenlerinin korelatları olarak kavranmadıkları sürece anlamsız olacaklarını söyler. O halde transandantal bilince, hatta transandantal egoya nasıl ulaşacağız? Husserl’in önerdiği yöntem Descartes’ın metodolojik şüphesiyle derin bir yakınlığı olan bir tür metodolojik solipsizmdir. Bu yöntem naif sağduyu psikolojisini olduğu kadar bilimsel bilgiler konusundaki ortak kanaatlerimizi, felsefi yargılarımızı, teorileri bir yana bırakarak “şeylerin kendisine” (bilinç fenomenonlarına) dönmemize dayanır. Bu yöntemin en önemli aşaması da dış dünyanın varlığı tezinin de askıya alınmasıdır: Dış dünya artık yalnızca bir tez olarak vardır. Böylece doğrudan tanışık olduğumuz her şeyi kendi bilinç içeriğimiz olarak görmeye başlarız. Artık bilinç kendine doğrudan verilidir. Bilincin dışındaki her şeyin varlığı bir tez niteliğindedir, kesin değildir, belkilidir. Böylece “epoche” dış gerçekliği askıya alarak günlük doğal ve naif tavrımızda sorgulamadığımız nesnel gerçekliğin fenomenal (ya da öznel) kuruluşunu ortaya koyan bir paranteze alma işlemi olarak görülebilir. “Epoche” sayesinde bilinç kendine doğrudan verili hale gelmiştir.

“Epoche” transandantal egoya ulaşmaya yönelik fenomenolojik indirgemenin bir parçasıdır. İndirgeme işleminden geriye kalan saf ve mutlak bilinç olmalıdır. Bu bilinç de transandantal egonun edimlerine bağlıdır. İndirgemenin ikinci aşaması fenomenonun tanınması (identification), anlaşılması ve tanımlanmasıdır. Böylece fenomenolojik indirgemede doğal ve psikolojik insan egosu transandantal egoya indirgenir.

Deneyimin neotik-neomatik yapısı. Her ikisi de bilinç içeriği olan neozis (düşünce veya genel olarak bilinç edimi) ve neoma (düşünülen veya genel olarak bilinç edimine konu olan şey) birbiriyle ayrılmaz şekilde yapılaşmış olarak karşımıza çıkar. Düşünülen (nesne) olmadan düşünce olamayacağı gibi, düşünce olmadan da düşünülen (nesne) olamaz. Demek ki je pense (düşünüyorum, “cogito”) her türlü bilinç deneyiminin varlık koşuludur. Burada Brentano’nun yönelmişlik kavramını yeniden, ama daha derin bir şekilde tanımlandığını görebiliriz. Neozis bilişsel edimin niteliksel yönüdür; umut etmek, hatırlamak gibi birbirinden niteliksel olarak ayrılan bilinç edimlerinin özlerini burada buluruz. Neozis yöneldiği nesneye (“neoma”ya) anlamını verir. Bir başka deyişle yönelimsel nesne olarak neoma anlamını neozisle ilişkisinde kazanır. Yani neomanın anlamı onu nasıl bir zihinsel edime nesne edindiğimize (kabaca onu nasıl düşündüğümüze) göre değişir. O halde neoma yalnızca neotik-neomatik yapı içinde anlam kazanır. Burada neozis ve neomanın sadece fenomenolojik indirgemeden sonra kavrandığını unutmamak lazım. İndirgemeden sonra artık neoma yönelimsel edimin hakkında olduğu (dış) nesne olmaktan çıkar, düşünce ediminin (dış) nesneye bağlanan düşünce içeriği halini alır; neotik-neomatik yapı içinde neoma nesnenin bilinçteki anlamıdır. (Burada Husserl’e Götlop Frege arasındaki ilişki de gündeme getirilebilirdi.)

Transandantal ego. Burada Husserl’in apaçık spekülatif ve spirütüalist bir idealizm taşıyan görüşlerinin daha akılcı bir yorumunu yapmaya çalışacağım. En azından benim burada ele aldığım kadarıyla Husserl fenomenolojisi, her türlü anlamın kökeni ve kurucusu olan transandantal öznelliği, transandantal egoyu araştırmaya yöneliktir. Peki ama kendilik-deneyimi de (self-experience) diğer fenomenal deneyimler gibi bilincin bir içeriğiyse bu deneyimin diğer deneyimlerin anlamını verdiğini nasıl söyleyebiliriz? Husserl’in sonraki bölümlerde ısrarla üzerinde duracağım bu sorunu yeterince değerlendirmediğini düşünüyorum. Husserl’e göre transandantal ego tüm deneyimin zorunlu koşuludur. Çünkü mutlak özne olarak transandantal ego mesela Kant’ta olduğu gibi deneyimin bütünlüğünün koşulu olarak varsayılmak durumunda değildir, yani performatif özelliklerinden yola çıkılarak varsayılan bir varlık tarzı değildir Husserl’e göre. Bir başka deyişle transandantal ego bizzat (reflektif olarak) gözlenebilir. Zamanda dağınık tüm bilinç edimlerini bir yaşamda bütünleştiren yapı olarak transandantal ego, fenomenolojik indirgemeden sonra geriye kalan şeydir; çünkü artık ampirik içeriğinden, doğal egodan arınmıştır. Demek ki transandantal ego, bilincin indirgeme sayesinde ampirik içeriklerinden arınmış özü olarak düşünülebilir. Bu durumda düşüncelerin türetici kaynağı, mutlak özne olarak transandantal egodur ve transandantal ego insanın zaman içinde kendine özdeşliğinin koşuludur. Burada Husserl’in geç eserlerinde bu biçimsel ego anlayışından uzaklaşıp egoyu seçimleriyle kendini kuran zamansal bir süreç olarak düşünmeye başladığını da belirtelim.

Husserl idealizmi günümüz nöro-biyolojisinden yola çıkan bir fenomen anlayışıyla elbette uyuşmaz. Bununla Kant’tan sonra algının fenomenal bir konstrüksiyon olduğunu ileri sürmesi bakımından önemli gözüküyor. Husserl algı dediğimiz olaylarda dahil, tüm fenomenal yaşantıların transandantal bir öznelliğin yada egonun konstrüksiyonları olduğunu söylüyordu. Oysa aşağıda göreceğimiz gibi fenomenal yaşantıları beynin nöral faaliyetleriyle oluşan (kurulan) bir gerçeklik tarzı olarak düşünmek nöro-biyolojik bilgiye daha uygundur.

Hisseden protez el ve fenomenal yaşantılar

Yıllar önce bir çalışmamda hisseden protez el yapılabileceğinden söz etmiştim.(11) Sonunda yapıldı da,(12) hastanın yıllar önce kopan elinin yerine takılan, hastanın motor olarak kullanılabildiği protez el, öznel dokunma duyumunu da hissetmesini sağlayabiliyor. “İki yönlü ve gerçek zamanlı protez elle doğal duyumların onarılması” mümkün artık. Nasıl?

Aslında nöro-fizyolojik mekanizma basit görünmesine rağmen, fenomenal dünya hakkında önemli bazı durumları anlamamızı sağlaması bakımından özel bir felsefi önem de taşıyor. Mekanizma şöyle: Protez elde basınca duyarlı yapay sensörler var. Bunlar basınçla karşılaşınca basıncın şiddetine göre üç şekilde değişen farklı elektrik sinyaller yayınlıyor. Bu elektrik sinyalleri taşıyan malzeme cerrahlar tarafından hastanın kolundaki (median ve ulnar) sinirlerin ilgili liflerine bağlanıyor. Dolayısıyla hasta bir şeyi protez eline aldığında, sensörlerde oluşan elektrik sinyaller bu sinirleri aktive ediyor ve enformasyon artık fizyolojik yollardan (sinirlerle) beyne ulaşıyor. Bu durum da hastanın protez elinde öznel dokunma duyumunu oluşturuyor.

Hastanın öznel dokunma duyumunu da hissetmesini sağlayan protez el nihayet üretilebildi. Peki ama, beyne ulaşan sinyaller nasıl olup da hastanın uzaydaki protez elinde hissettiği öznel duyum fenomenlerine yol açıyor?

Peki ama beyne ulaşan sinyaller nasıl olup da hastanın uzaydaki protez elinde hissettiği öznel duyum fenomenlerine yol açıyor? Soru meşru; çünkü ne de olsa bu sinyaller fiziksel olarak beyindeki bazı nöronları uyarabilir ancak, protez eldeki (uzaydaki) fenomenal duyumları değil. Beyindeki bu nöronların aktive olması nasıl oluyor da bizzat bu nöronlarda değil, hatta gündelik yaşamın naif ontolojisi açısından oldukça şaşırtıcı bir şekilde sahici biyolojik elde bile değil, protez elde öznel olarak hissedilen fenomenal dokunma hissine yol açıyor?

Çünkü beyinde pariyetal korteksin ön bölgelerinde bedeni temsil eden harita-benzeri nöral yapılar var (S1). İki yarımkürede yer alan ve gene pariyetal kortekste ama arka ve üst bölgelerde bulunan “nerede yoluyla” entegre çalışan bu nöral haritalar sayesinde beyin, duyuma yol açan sinyallerin bedenin neresinden geldiğine dair enformasyonu oluşturuyor; sinyalin kökeninin bedendeki (bedenin kapladığı uzaydaki) lokalizasyonunu hesaplıyor. Bu sinyaller gerçek elden de protez elden de gelse, beynin bu haritalara göre enformasyon işleme süreçleri açısından uzaydaki lokalizasyon değişmiyor. Beyin “nerede yoluyla” entegre çalışan S1 bedensel haritalandırma sistemi sayesinde, beden uzayında uyaranı lokalize edince, dokunma hissi fenomeni de eskiden gerçek fizyolojik elin bulunduğu, artık protez el tarafından işgal edilen bu uzay bölgesinde oluşuyor. Bilinen nöro-fizyolojik açıklamamız da burada bitiyor.

Yanıt bir şeyleri açıklıyor, ama sorumuz biraz farklıydı; ne de olsa elektriksel olarak uyarılan beyindeki bazı nöronlar. Hasta bir robot da olsa beyni, söz konusu enformasyonların uzayda protez el tarafından işgal edilen konumdan (uzay bölgesinden) geldiğini hesap edebilir, mesela “Şimdi protez elimle sert bir şeye dokunuyorum” bile diyebilirdi. O halde beyindeki nöral olaylar nasıl olup da protez eldeki (yani uzaydaki bir yerdeki) öznel dokunma hissi fenomenini oluşturuyor?

Bu durumu açıklamak için beynin nöral faaliyetlerinin fenomenal bir dünya oluşturduğunu varsayabiliriz. Kendilik deneyimimizi de içeren bu fenomenal dünya yukarda sözünü ettiğimiz “nerede yolunun” aktivasyonlarıyla fenomenal bir uzay algısı oluşturuyor olmalı.

Sonuç

Yukardaki argüman daha kapsamlı bir çalışmamın bir alt argümanıdır. Yayına hazırlanma aşamasında olan bu çalışmamda(13) klasik fenomenolojinin yerini alacak bir fenomen bilgisi sunuyorum. Okuduğunuz argüman bu geniş kapsamlı argümana bir giriş olarak değerlendirilebilir.

Dipnotlar

1) Moran, D. (2000); Introduction to Phenomenology; Routledge, London, New York, 2000.

2) Brentano, F. (1874); “The Distinction between Mental and Physical Phenomena”,in Philosophy of Mind -Classical and Contemporary Reading-, OUP USA, 2002, ss.479-484.

3) Chisholm, R.M. (1957); “Intentional Inexistence”, in Philosophy of Mind -Classical and Contemporary Reading-, OUP USA, 2002, ss.484-491.

4) Husserl, E. (1913); Ideas Pertaining to a Pure Phenomenology and to a Phenomenological Philosophy, I. kitap Dorrecht, Kuwer, 1983.

5) Husserl, E. (1931); Cartesian Meditations, The Hague: Nijhoff, 1967.

6) Moran, D. (2000); Introduction to Phenomenology, Routledge, London, New York, 2000.

7) Uygur, N. (1972); Edmund Husserl’de Başkasının Ben’i Sorunu, İÜ Edebiyat Fak. Yayınları, İstanbul, 1972.

8) Sözer, Ö.(1976); Edmund Husserl’in Fenomenolojisi ve Nesnelerin Varlığı, İÜ Edebiyat Fak. Yayınları, İstanbul, 1976.

9) Mengüçoğlu, T. (1976); Fenomenoloji ve Nicolai Hartmann, İÜ Edebiyat Fak. Yayınları, İstanbul, 1976.

10) Kant, I. (1871); Critique de la raison pure, Press Universitaires de France, 1950.

11) Tura, S. M.(2007); Histerik Bilinç, Metis Yayınları, İstanbul, 2007.

12) Raspopivic, S. Et al (2014); “Restoring Natural Sensory Feedback in Real-Time Bidirectinal Hand Protheses”, Science Translational Medicine, V.6, Issue 222, 2014.

13) Tura, S. M. (2015?),Beynin Gölgeleri -Bir Psikiyatri Felsefesi-, Metis Yayınları.