Ana sayfa 142. Sayı Görsel algı ya da bütün dünya illüzyon olabilir mi?

Görsel algı ya da bütün dünya illüzyon olabilir mi?

465
PAYLAŞ

Gökçer Eskikurt

Görsel algımız baktığımız yerin fiziksel özellikleriyle çelişebilir. Gerçeklik dediğimiz şeyi beynimiz kendi inşa ediyor. Ne gördüğümüz, duyduğumuz, hissettiğimiz aslında ne görmeyi, duymayı ve hissetmeyi beklediğimize göre şekilleniyor. Bu beklentiler de, daha önceki deneyimlerimiz ve hafızamız tarafından oluşturuluyor. Başka bir deyişle, şu an gördüğümüz birçok şey, beynimizin daha önceden faydalı olduğuna ikna olduğu tahminlerden ibaret.

Bu sene Nisan ayında kaybettiğimiz Uruguaylı yazar Eduardo Galeano Zamanın Ağızları kitabında bir hikâyeden bahseder. Hikâyeye göre Ishir yerlilerinin günlük yaşamından sahneler çekmek için gelen belgesel ekibi takip eden yerli bir kız çocuğu vardır. Yerli kız yönetmene “Şeyleri ne renkte gördüğünüzü bilmek istiyorum” der. Yönetmen ise “Seninle aynı renkte” diyerek cevap verir. Bunun üzerine kız çocuğu “Benim hangi renkte gördüğümü nereden biliyorsunuz?” diye sorar. Günlük hayatımızda da bizler görme sistemimizin kusursuz bir şekilde her şeyi tüm detayıyla kodladığını düşünürüz. Fakat belirtmek gerekir ki, beynimiz yalancı bir organdır ve her gün bize gördüğümüz “gerçeklik” hakkında yalanlar söylemektedir.

Görme sistemimiz

Algı kuramcılarına göre, görsel deneyim kavramı gözünüzü açtığınız anda bulunduğunuz çevrenin detaylı, net ve renkli temsili olarak tanımlanır. Buna enstantane kavramı da denebilir. Görmenin doğasına dair yapılan araştırmalar enstantane kavramı ile başlamıştır. Araştırmalarda görsel teorisyenlerin çözmeye çalıştıkları gizem ise, baş aşağı dönmüş, bozulmuş ve birbirinden farklı iki retinal görüntü olan retina bilgisinin, nasıl bu kadar “detaylı” ve “zengin” bir enstantane oluşturabildiği durumudur. Bunun yanı sıra gözün çözünürlüğünün düşük olması, odaklanılan yerler dışında kalan alanların retinadaki bölgelerinin neredeyse renk körü olması da bu sınırlılıklara eklenmektedir (Resim 1).

Resim 1. Görsel teorisyenlerin çözmeye çalıştıkları gizem, baş aşağı dönmüş, bozulmuş ve birbirinden farklı iki retinal görüntü olan retina bilgisinin, nasıl bu kadar “detaylı” ve “zengin” bir enstantane oluşturabildiği durumudur.

Görsel algının doğasını anlayabilmek için görsel sistemdeki bilgi işlemeyi bilmek önemlidir. Retinada bulunan ışığa karşı duyarlı hücreler (fotoreseptör) ile ışık uyaranları elektriksel uyarana çevrilir. Retinada bulunan fotoreseptörler koniler ve basiller olarak iki gruba ayrılmaktadır. Bir yere odaklandığımızda odaklanılan yerin retinaya düştüğü noktaya fovea denir ve koni hücreleri burada yoğun olarak bulunmaktadır. Renkli görmekten ve detaylı işlemeden sorumludurlar. Basiller ise fovea dışı alanda yoğun olarak dağılmışlardır. Harekete daha duyarlı olan bu fotoreseptörler renk göremezler. Fotoreseptörlerle elektriksel sinyali çevrilmiş uyaran bilgi, retinada önce bipolar hücrelere, ordanda da daha az sayıdaki gangliyon hücrelerine iletilir. Retinada bulunan gangliyon hücreleri her zaman görsel alanın belirli bir bölgesine tepki veren fotoreseptörler tarafından uyarılır (Resim 2).

Resim 2. Retinadaki reseptörlerin organizasyonu. R fotoreseptörler, B bipolar hücreler, H horizantal hücreler, G gangliyon hücreler ve A amakrin hücreler.

Tepki verdikleri bu alana reseptif alan denir. Birbirleriyle yan yana olan retinal gangliyon hücrelerinin reseptif alanları da birbirine komşudur. Bu düzen korteksteki ileriki işlemlere kadar da korunur. Gangliyon hücreler aracılığı ile gözü terk eden bilgi beyinde tüm duysal girdilerin (koku hariç) giriş kapısı olan talamusun ilgili çekirdeğine (lateral genikulat nükleus – LGN) iletilir. LGN’den beynin arka tarafında bulunan oksipital bölgedeki birincil görme korteksine gelen elektriksel sinyallerin her biri, uyarıların farklı özelliklerine (renk, oryantasyon, hareket vb.) ayrılarak işlenir. Görsel kortekse ulaşan bilgi kortikal işlemleme için iki ayrı yolu kullanır. Pariyetal kortekse doğru ilerleyen yola “nerede yolu” denir. Bu yolda hasarı olan bireylerde mekânda ve oryantasyonda sorunlar yaşadığı gösterilmiştir. Temporal kortekse doğru ilerleyen yola ise “ne yolu” denir. Bu yolda hasarı olan kişilerse nesneleri ya da yüzleri tanımakta zorluk yaşamaktadır. Nerede yolu eylemleri, hareketi ve hem vücudun hem de mekândaki nesnelerin konumunu algılama sürecini yönetirken; ne yolu renk, biçim ve şekil algılama ve nesne tanıma için önemlidir.

Beyne düşen işler

Resim 3. Tek gözünüzü kapatıp resimdeki artıya gözünüzü odakladığınızda, belli bir uzaklıkta siyah noktayı görmemeye başlarsınız. Bu durumun nedeni, iki gözünüzde de bulunan kör noktalardır.

Her ne kadar algıladığımız görsel dünyanın devamlı bir biçimde olduğunu düşünsek de, fizyolojik engellerimiz bulunmaktadır. Gözün her iki retinasında bulunan ve gangliyon hücrelerin gözü terk ettikleri yer olan kör nokta buna bir örnektir. Kör noktalarda göze gelen ışığı algılayabilecek herhangi bir fotoreseptör bulunmamaktadır, fakat biz bu duruma karşın görme alanımızda herhangi bir boşluk fark etmeyiz. İki gözde de kör noktalar farklı yerlerde bulundukları için birbirlerinin eksikliğini tamamlayabilmektedir. Tek gözle beyaz bir duvardaki bir noktaya odaklandığımızda da, görme alanımızda boş bir alan görmeyiz. Sağ gözünüzü kapayıp sol eliniz başparmağını dik tutarak karşıya uzattığınızda ve göz hizanızdaki elimizi gözünüz karşıdaki bir noktaya odaklanırken yavaş yavaş sola kaydırmaya başladığınızda belli bir noktada başparmağınızı görmemeye başlarsınız. Tek gözünüzü kapatıp Resim 3’teki artıya gözünüzü odakladığınızda, belli bir uzaklıkta siyah noktayı görmemeye başlarsınız. Beynimiz görme alanının içsel temsilinde bahsi geçen boşluğu doldurmaktadır. Bu açıdan baktığımızda görme deneyimimizin zenginliği beynimizin boşluk doldurma işleminin yarattığı bir illüzyondur. Devamlılık beynimizin kısıtlı bilgiye dayanarak nesneleri bir bütünmüş gibi görünmelerini sağlayan işlemdir. Dünya, içindeki her şeyi detaylıca görebilmek için fazla büyük ve karmaşık, bu yüzden bir kumsaldaki kumların hepsini ayrı ayrı algılayamaz. Retinada bu durum için yeterli sayıda hücre bulunmamaktadır. Bunun yerine kumsalın küçük bir kısmını görüp geri kalanını da tamamlamaktadır.

Görüşümüzün yüzde doksan dokuzunun işe yaramaz hissedilmemesini sağlayan şey gözümüzün yaptığı sıçrama hareketidir. Beynimiz bulanıklaşan hareketi düzenler ve böylece bize görsel sahnenin detay açısından zengin, sabit gibi görünen bir tasvirinin görsel farkındalığını sunar. Görme sistemimizdeki nöronlar değişimi algılamak üzere programlanmıştır. Bu sebeple koşulların durağan olduğu durumlarda, nöronların tepki hızı azalır ve adapte olurlar; böylece beynimiz enerjiden tasarruf eder, fakat bu durumun sonucunda algımız kısıtlanmaya başlar. Sabit bir uyaranı aktif bir şekilde yok sayar ki, değişen bir uyarana daha iyi tepki verebilesin. Sıçrama hareketlerinin asıl amacı görsel sahnedeki bilgileri arayıp toplamasıdır. Dikkatin de sınırlı olmasından dolayı, bu amaçlarını her zaman başarılı ile yerine getirememektedir.

Resim 4. M. C. Escher, ünlü Ascending & Descending (Çıkış & İniş) isimli resminde, görme alanımızın sınırlılığından yararlanarak bir illüzyon yaratmıştır.

M. C. Escher’in ünlü Ascending & Descending (Çıkış & İniş) isimli, hiç bitmeyen merdivenlerinin olduğu resminde, bir grup papaz bir tapınağın tepesine yerleştirilmiş merdivenlerden durmadan iniyor ya da çıkıyor gibi gözükür (Resim 4). Merdivenin kendi etrafında daire çizmesinden ve sonu olmamasından dolayı, aslında bu pek de mümkün bir durum değil. Resme baktığımız zaman, resmin sadece odaklandığımız tarafını detaylı olarak işleyebildiğimiz için görme alanının dışında kalan merdivenler bulanık olarak kalıyor. Bu yüzden yapının bütünündeki küçük hataları gözden kaçırabiliyoruz.

Rengi renk yapan da beynimiz

Retinada bulunan konilerin renkleri görmemize imkân sağladığını söylemiştik. Aslında bu fotoreseptörler sadece ışığın belli dalga boyunu görmemizi sağlar, onu renk olarak algılayan şey bizim beynimizdir. Diğer bir deyişle renkler tamamen beynimizin bir ürünüdür. Algıladığımız renklerde görebildiğimiz ışık spektrumu ile ilişkilidir. Nesnelerde, nesnenin bize yansıttığı ışını algılarız. Yani yeşil bir yaprağı “yeşil” olarak algılarız, çünkü yaprak bütün mavi ve kırmızı dalga boylarını emip sadece yeşil renge karşılık gelen dalga boyunu yansıtmaktadır. Retinada işlenmeye başlanan renk bilgisi için farklı dalga boylarına tepki veren üç koni bulunmaktadır. Bu üç fotoreseptörlerden en az birinin bulunmaması durumunda renk körlüğü ortaya çıkmaktadır. Böyle düşünüldüğünde de renk görme işi, yalnızca farklı dalga boylarından gözümüze gelen ışınları algılamamız olarak düşünülmektedir. Fakat renk algılama beynimiz için bu kadar basit bir şekilde oluşmamaktadır. Etraftan gelen ışığın yoğunluğunun yanı sıra, parlaklık durumunu da beynimiz hesaplayarak renk algımızı yönlendirmektedir.

Görsel uyarılardan gelen ışınlar farklı parlaklıklarda olmasına rağmen, renklerini hâlâ aynı olarak algılamaya devam ediyoruz. Renklerle ilgili yaşadığımız illüzyonlar genelde renk sabitliği ve renk karşıtlığı ile ilişkili olmaktadır. Dış dünyadaki renkli uyaranlar gölgede kalmalarından veya parlaklıklarının değişmesinden dolayı retinamıza farklı dalga boyları ile yansımalarına karşın, beynimiz yaptığı hesaplamalarla onların hâlâ aynı renk olduğuna karar vermektedir. Gün ışığı ile ay ışığında nesnelerin yansıttığı ışınlar aynı olmamasına karşın bizim onları aynı şekilde algılamamız da bu duruma örnek gösterilebilir. Renk sabitliğinde farklı iki dalga boyunun aynı renk olarak algılanması söz konusuyken, renk karşıtlığında aynı dalga boyunun farklı iki renk olarak algılanması söz konusudur.

Bu elbise ne renk?

Yakın bir zaman önce internet fenomenlerinden biri olan “Bu elbise ne renk?” illüzyonunda da benzer bir durum vardır. Bugüne kadar ki illüzyonlardan farklı olarak bu illüzyon bir grup tarafından yaşanırken diğer grup tarafından yaşanmamaktadır. Bu illüzyon için yapılan araştırmalar devam etse de, çeşitli açıklamalar bulunmaktadır. Arkaplanın etkisi ve renk sabitliği en çok kabul gören açıklamalardandır. Arka plan etkisi açıklamasında, cisimlerin renklerinin arkaplan rengine göre algılandığı öne sürülmektedir. Eğer beyaz bir arkaplanda mavi renk sunulacak olursa, nesnenin rengi mavi olarak algılanacaktır. Eğer arkaplan siyah tonlarında bir renk olarak ayarlanırsa, bazı insanlar mavi rengi daha beyaz olarak algılamaya başlayabilir. Diğer açıklama olan renk sabitliğinde ise ışığın rengiyle cisim arasında beklenmedik bir ilişki doğarsa, beynimiz cismin gerçek rengini algılamakta zorlanır ve bir tahminde bulunmak zorunda kalır. Beynimiz hiçbir şeyi algılayamamaktansa, en azından makul bir tahminde bulunmayı yeğlemektedir. Genelde bu algoritmasında başarılı olan beyin, gölgelendirme ve ışığın denk geldiği durumlarda yanılgıya düşebilir. Bu yüzden aynı nesnenin farklı farklı algılanmasına neden olabilir.

Retinadaki reseptör organizasyonunda dikey iletimin yanı sıra (fotoreseptör à bipolar à gangliyon) yatay iletimde bulunmaktadır (Bipolar hücreler arasında horizontal, gangliyon hücreler arasında amakrin hücreler) (Resim 2). Görme algımızda kontrast bilgisi önemli yer tutmaktadır, çünkü kontrast algılama yeteneği olmadan, dünyada sınırlar olmazdı ve beynimiz hiçbir şey hakkında bir anlam çıkaramazdı. Kontrast farkının en yoğun olduğu yeri belirleme de retina seviyesinde oluşmaktadır. Yatay iletim sayesinde, kontrastın en yoğun olduğu yerde bipolar hücreler çevrelerindeki bipolar hücrelerin ateşlenme sıklığını azaltmaktadır (lateral inhibisyon) (Resim 5).

Resim 5. A bir fotoreseptör, B ise birden fazla fotoreseptörü göstermektedir. Solda görülen çizgiler, hücrelerin A fotoreseptörünün ışık uyaranına verdiği yanıtların sıklığını temsil ediyor. Sadece A fotoreseptörü uyarıldığı zaman uyarana verilen yanıt çok sıkken, A+B’ye ışık uyaranı verildiğinde lateral inhibisyondan dolayı yanıt sıklığı azalıyor. Eğer B fotoreseptörlerine verilen ışık miktarı daha da arttırılırsa, A fotoreseptörünün yanıtlarının sıklığı daha da azalmaktadır. Kısaca kontrastın en yoğun olduğu yerde, bipolar hücreler çevrelerindeki bipolar hücrelerin ateşlenme sıklığını azaltmaktadır.

Benzer bir durum gangliyon hücrelerinde de olmaktadır. Gangliyon hücrelerinin reseptif alanları bulunmaktadır ve bu alanlarda merkez ve çevre arasında karşılıklı bir organizasyon söz konusudur. Gangliyon hücrelerin yarısında ışık hücre merkezine düştüğünde uyarıcı, kenarlarına düştüğünde ise baskılayıcı (on-center) bir etki yapmaktadır. Diğer yarısında ise bu durumun tam tersidir. Yani ışık reseptif alanın merkezine düştüğünde baskılanır ve çevresine düştüğünde ise uyarılır (off-center).Eğer on-center ve off-center iki gangliyon hücresinin reseptif alanlarına ışık düşerse, hücrelerin bu uyarana vereceği cevap zayıftır. Uyarıcı bir merkez ile baskılayıcı bir çevre arasındaki ilişki gangliyon hücrelerin mekânsal kontrastlara karşı daha duyarlı olmasını sağlamaktadır.

Hermann parmaklıkları (Hermann grid) (Resim 6) bu durumun güzel bir örneğidir. Eşit boyutta karelerden oluşan bu parmaklıklarda kesişim noktaları koridorlara göre koyu olarak algılanmaktadır. Kesişim noktalarına doğrudan bakıldığında ise, koyuluk algısı yok olmaktadır. Bu algının nedeni, kesişim noktalarında dört taraftan engelleme gerçekleşirken, koridor noktalarında sadece iki taraftan engellemenin oluşmasıdır. Bu nedenle kesişim noktaları koridora göre daha koyu olarak algılanır ve hayalet gri noktaların oluşmasına neden olur (Resim 7). Lateral inhibisyonla açıklanabilecek diğer illüzyonlardan biri de, koyu ve açık renk içinde kalmış bir renk tonu ile ilişkilidir. Açık rengin içinde kalmış renk daha fazla inhibisyona uğrayacağı için daha koyu görülürken, koyu rengin içinde kalmış renk ise tam tersi sebepten daha açık gözükecektir.

Resim 6 (solda) Hermann parmaklıklarıdır. Eşit boyutta karelerden oluşan bu parmaklıklarda, kesişim noktaları koridorlara göre koyu olarak algılanmaktadır. Kesişim noktalarına doğrudan bakıldığında ise, koyuluk algısı yok olur. Bu algının nedeni, kesişim noktalarında dört taraftan engelleme gerçekleşirken, koridor noktalarında sadece iki taraftan engellemenin oluşmasıdır. Bu nedenle kesişim noktaları koridora göre daha koyu olarak algılanır ve hayalet gri noktaların oluşmasına neden olur (Resim 7, sağda).

Beynin görme ilkeleri ve tahmin algoritması

Mühendislerin insan gözüne benzer algılayan bir makine üretmelerinin önünde bazı engeller vardır. 1900’lü yıllarında başında bir grup psikoloğun ortaya attığı Gestalt yaklaşımına göre, beynimizin algılamada kullandığı belirli organizasyon temelleri vardır. Bir resim üzerinde bir nesne aramamız istendiğinde, aradığımız nesnenin büyük bir bölümü resimdeki diğer nesnelerin arkasında kalmış olsa bile onu tanıyabilmekteyiz. Bu ilkeye devamlılık ilkesi denmektedir. Bir diğer ilke olan basitlik ilkesinde ise; görülen her uyaran örüntüsü, olabildiğince basit bir şekilde yorumlanmaktadır. Benzerlik ilkesi ise, birbirine benzer olan nesnelerin bir arada gruplanarak algılandığını öne sürmektedir. Yakınlık ilkesi, fiziksel olarak birbirine yakın nesnelerin bir grup olarak algılandığını belirtir (Resim 8). Ayrıca beraber ve aynı yöne hareket eden nesneler de bir grup olarak algılanır ve buna ortak hareket ilkesi denir. Gestalt ilkeleri çevrede olup bitenlere göre ne algılayacağımızı tanımlamaktadır. Bu ilkelerin yanı sıra beynimiz tahmin algoritması ile çalışmaktadır ve elde ettiği verilerle eski bilgileri karşılaştırarak, varolan durum için en olası çözümü bulmaya çalışmaktadır. Ünlü insanların yüzlerini bulanık bir şekilde görsek bile, kim olduklarını anlamamız çok uzun bir zaman almayacaktır.

Resim 8. Gestalt yaklaşımına göre, beynimizin algılamada kullandığı belirli organizasyon temelleri vardır. Beyin uyarıcılar arasında bir bağlantı (örüntü) kurar.

Fiziksel düzenliliklerde algılamamızı yönlendirmektedir. Çevremizde genelde yatay ve dikey yönelimli nesnelerin olması, ara açılı nesneleri çok fazla görmememiz, yatay ve dikey yönelimli nesneleri daha rahat algılamamızı sağlamaktadır. Ayrıca ışık kaynağının yukardan geldiğine dair sahip olduğumuz algısal durumumuzda, algısal yorumlamamızı etkilemektedir. Çevreden gelen ışık miktarı da görsel algılamamızın şekillenmesinde etkili olmaktadır.

Derinlik algısı da bir illüzyondur

Beynimizin iki gözden gelen görüntüleri karşılaştırarak (stereopsis) yarattığı derinlik algısı bir illüzyondur ve bu durum tamamen beynimizin bir kurgusudur (Resim 9).

Resim 9. Charlie Chaplie’nin dönen maskesinde, maskenin iç yüzeyini de konveks olarak, maskenin dışı gibi algılarız. Bunda, hem ışık (gölge ve gölgeleme), hem de derinlik algımız etkendir.

Sol gözümüz ve sağ gözümüz, beynimize dünyanın hafifçe farklı iki görüntüsünü gönderir. Hızlı hızlı bir sağ bir sol gözü kapatarak bir nesneye baktığımızda bu nesnenin sağa sola kaydığını görürüz. Beyinde streopsisin nasıl oluştuğuna dair bildiklerimiz hâlâ çok sınırlı, ama bilgi optik sinirlerden geçerken her gözden gelen görüntünün ayrı ayrı iletildiğini biliyoruz. Ayrıca iki ayrı gözden gelen optik bilginin birincil görme korteksinde aynı nörona geldiğini de biliyoruz, fakat beynin iki gözden gelen bilgiyi tam olarak nerede birleştirdiğini ve nesnelerin derinliğini beyinde nasıl hesapladığını bilmiyoruz. Görme yoluyla ilk aktive olan nöronlar, dünyanın sadece kenarlar, köşeler ve kıvrımlar gibi küçük özelliklerini algılar. Görme sistemimiz derinlik açısından zengin bir algılamaya ulaşıncaya kadar, görüntüyü parça parça işlemektedir.

Resim 10. Tek gözümüzle yaşanan illüzyona bir örnek Ames odasıdır. Özel bir şekilde inşa edilen bu odanın şekli trapezoiddir. Katılımcılar odaya küçük bir delikten tek gözle bakarlar. Odanın bir köşesinde boyut olarak küçük bir insan görürken, diğer köşesinde oldukça büyük bir insan görmektedirler; iki insanın yer değiştirmesiyle boyutları da değişmektedir. Odanın diğer bütün elemanları karşıdan bakıldığındaki perspektife uygun olarak düzenlenmiştir; bu yüzden beynimiz odanın şeklindeki farklılığı algılayamaz.

Tek gözümüzle yaşanan illüzyona güzel örneklerden biri Ames odasıdır. Özel bir şekilde inşa edilen bu odanın şekli trapezoid olarak adlandırılır. Deneyin orijinalinde katılımcılar bu odaya küçük bir delikten tek gözleri ile bakmaktadır. Odanın bir köşesinde boyut olarak küçük bir insan görürken, diğer köşesinde bayağı büyük bir insan görmektedirler; iki insanın yer değiştirmesiyle insanların boyutları da değişmektedir (Resim 10). Az önce köşede küçük görülen insan odanın diğer köşesine geçtiğinde “büyümüş”, diğer insansa küçülmüş olarak görülür ve o şekilde algılanır. Odanın diğer bütün elemanları karşıdan bakıldığında perspektife uygun olarak düzenlenmiştir; bu yüzden beynimiz odanın şeklindeki farklılığı algılayamaz ve etraftan aldığı ipuçlarına göre mekân hakkında hızlıca bir karar vermesi gerektiğinde, bu şekilde illüzyonlar yaşamamıza neden olur.

Hareket algımız

Her ne kadar hareket algımız için beynimizde belirli yönlerdeki hareketleri işlemeye duyarlı hücreler olsa da, gözlerin hareket etmesi koşulunu da hareket algısında kullanmaktadır. Bir odada durup sabit bir noktaya baktığımızı düşündüğümüzde, görme alanımıza sol taraftan yürüyerek gelen birinin retinamızdaki görüntüsü hareket halinde olacaktır ve nesnenin hareket ettiği anlaşılacaktır. Gözlerimizi bu kişiye odakladığımızda gözlerimiz hareket halinde olacak ve retinada kişinin görüntüsü sabit olmasına rağmen, bu durum yine hareket olarak algılanacaktır. Kişi görme alanımızdan çıktığında gözler eski noktasına geri gelirken; etraftaki nesneler sabit, gözlerimiz ve nesnelerin retinamıza düşen görüntüleri hareketli olmasına karşın, nesnelerin hareket etmediğini algılarız.

Dikkat ilkesi ve değişim körlüğü

Dikkatimiz görsel algı alanında diğer alanlara göre çok daha fazla sınırlıdır. Aynı anda birden fazla şeye bakmak, benzer görünen nesneleri seçmek ve aynı görevi uzun süre tetikte devam ettirmek pek kolay değildir. Bu yüzden sınırlı dikkatimizi nasıl kullanacağımız başka bir dikkat ilkesiyle ilgilidir. Bu ilkeye göre dikkatimizi belli bir noktaya odaklamamız, başka şeylerle dikkatimizi dağıtmadan kısıtlı kaynaklarımızı etkin kullanmamızı sağlar. Göz izleme cihazı ile yapılan çalışmalarda, kişilerin resmin geneliyle uyumsuz olan nesnelere daha fazla odaklandıkları bulunmuştur. Fakat kısıtlı dikkati etkin şekilde kullanmamız da beklenmedik durumları gözden kaçırmamıza neden olur. Simons ve Chabris’in (1999) yaptığı bir araştırma bu durumu net bir şekilde göstermektedir.

Araştırmada katılımcılar siyah ve beyaz tişört giymiş iki grubun kendi içlerinde birbirlerine basket topu ile pas attıkları bir film izlemektedir. Katılımcılardan istenen görev, beyaz tişört giyen bireylerin birbirlerine attıkları pasları saymaları, ama siyah giyen oyuncuların paslarını saymamalarıdır. Filmin bitiminde kişilere beyaz giyinen takımın kaç pas attığı sorulmuştur, fakat aslında pas sayısının bir önemi yoktur. Filmin yarısına doğru goril kostümü giymiş biri ekrana sağ taraftan girip ekranın ortasına kadar ilerler; burada bir süre durup çeşitli dans figürleri sergileyip ekranın sol tarafından çıkar (Resim 11). Katılımcılara pas sayısından sonra, oyunculardan başka bir şey görüp görülmediği sorulmuştur. Katılımcıların yaklaşık yüzde 50’si gorili fark etmemiştir. İnsanlar görsel dünyanın belli bir alanına ya da yönüne dikkatlerini tümden verdiklerinde, beklenmedik nesneleri –her ne kadar bu nesneler çarpıcı, önemli ve tam da baktıkları yerde duran nesneler olsa dahi- göremeyebilir.

Resim 11. Simons ve Chabris’in (1999) yaptığı araştırmada, katılımcılar siyah ve beyaz tişört giymiş iki grubun kendi içlerinde birbirlerine top ile pas attıkları bir film izlemektedir. Katılımcılardan istenen görev, beyaz tişört giyen grubun paslarını saymaları, ama siyah giyen grubun paslarını saymamalarıdır. Filmin bitiminde kişilere beyazlı takımın kaç pas attığı sorulmuştur, fakat aslında bunun bir önemi yoktur. Filmin yarısına doğru goril kostümü giymiş biri ekrana sağ taraftan girip ekranın ortasına kadar ilerler; burada bir süre durup çeşitli dans figürleri sergileyip ekranın sol tarafından çıkar. Katılımcıların yaklaşık yüzde 50’si gorili fark etmemiştir.

Değişim körlüğü olarak bilinen bu durum, literatüre 1990’lı yılların sonlarında girmiş olmasına rağmen, günlük hayatımızda izlediğimiz filmlerde de sıklıkla buna benzer bir durumla karşılaşırız; çekim veya montaj hataları. Yönetmenler değişim körlüğü konusundaki düşüncelerini daha önceden dile getirmişlerdir. Rus yönetmen Lev Kuleshov (1899-1970) iyi yapılan montajın küçük kusurların gözden kaçırılmasını sağladığını belirmiştir. İki sahne arasında oyuncunun elbisesi farklıysa, iyi bir montajla kurtarıp filme koyabileceğini, ama montajın kötü olduğu durumda bu kusurun göze batacağını belirtmiştir. Bir başka Rus yönetmen olan Edward Dymtryk (1908-1999) izleyicinin dikkatini oyuncunun gözlerine verdiğinde, iki sahne arasında oyuncunun kolundaki veya elindeki bi uyumsuzluğun yüzde 90 oranında göz ardı edileceğini belirtmiştir.

Görsel algımız baktığımız yerin fiziksel özellikleri ile çelişebilir. Gerçeklik dediğimiz şeyi beynimiz kendi inşa ediyor. Ne gördüğümüz, duyduğumuz, hissettiğimiz aslında ne görmeyi, duymayı ve hissetmeyi beklediğimize göre şekilleniyor. Bu beklentiler de, daha önceki deneyimlerimiz ve hafızamız tarafından oluşturuluyor. Başka bir deyişle, şu an gördüğümüz birçok şey, beynimizin daha önceden faydalı olduğuna ikna olduğu tahminlerden ibaret (tahmin algoritması)olarak oluşuyor. Herhangi şaşırtıcı bir etken olmadığında görsel sistemimiz etrafta olup bitenlerin çoğunu atlamaktadır. Fakat beklentiler karşılanmadığında beynimiz duysal verileri değerlendirmek için daha çok zaman harcamaktadır. Tahmin algoritmasının dışına çıktığı durumlarda da, farklı zamanlarda farklı algılamalar ile sonuçlanabilmektedir.

Gerçek dünya nesnel gerçekliğiyle her ne kadar orada dursa da, bizim tecrübemiz gerçek dünyanın yalnızca bir simülasyonundan ibaret. Gözlerimiz bize sadece neyi görebildiğimizi söyler, gerisi ise beynin karmaşık yollarında ortaya çıkmaktadır.

Kaynaklar

Chabris C., Simons D. (2012);Görünmez Goril: Gündelik Yanılsamalar Hayatımızı Nasıl Yönlendiriyor?, İstanbul: NTV Yayınları.

Conway, B. R. (2009); “Color vision, cones, and color-coding in the cortex”, The Neuroscientist, 15(3): 274-290.

Foster D. H. (2011); “Color constancy”, Vision Research, 51: 674-700.

Galeano E. (2004); Zamanın Ağızları, İstanbul: Çitlembik Yayınları.

Gegenfurtner K. R. (2005); Beyin ve Algılama, İstanbul: İnkılap Yayınları.

Goldstein E. B. (2014), Sensation and Perception (9th Ed), Wadsworth, Cengage Learning.

MacKnik S. L., Martinez-Conde S. (2014); Zihnin Sihirbazlığı, İstanbul: Alfa Yayınları.

Noë A. (2002), “Is the visual world a grand illusion?”Journal of Consciousness Studies, 9(5-6):1-12.

Rensink R. A., O’Regan J. K., Clark J. J. (1997); “To see or not to see: The need for attention to perceive changes in scenes”,Psychlogical Science, 8(5): 368-373.

Simons D. J., Chabris C. F. (1999); “Gorillas in our midst: sustained inattentional blindness for dynamic events”, Perception, 28: 1059-1074.