Ana sayfa 142. Sayı Mitolojinin zengin dünyası ve yunan uygarlığının doğuşu

Mitolojinin zengin dünyası ve yunan uygarlığının doğuşu

292
PAYLAŞ

Tarih basit bir olaylar zinciri değildir. Bugün her kitapçıda bir İliada ve bir Odysseia bulabiliyorsak bunun anlamı önceki değerlerin çağdan çağa değişikliklere uğrayarak ya da uğramayarak taşınıyor olmasıdır. Hesiodos’un Theogonia’sı geçen uzun yüzyıllara karşın bizimleyse bundandır. İyi bir araştırmacı dünden bugüne uzanan çizgide, birçok şeyi gözden kaçırsa ve birçok şeyde kanıt bulamasa da etkileşimleri görüp gösterebilecektir.

Mitolojide düşüncenin yeri

İlk uygarlıklara mitoloji uygarlıkları diyoruz. Bugün bizim anladığımız anlamda felsefi düşünce o dönemde henüz yoktur. O zamanlar insan kendini mitolojide araştırır, kendiyle ve evrenle ilgili sorunlarını mitolojide tartışmaya açar. Mitolojide felsefi düşüncenin ilk biçimini buluruz. Mitolojilerin derinindeki felsefeyi görmek zor değildir. Mitoloji evrenle ve insanla ilgili sorunları ussal düşüncenin belirleyiciliğinde değil sezgisel çerçevede tartışır. Mitolojilerde felsefe masalsı bir görünüme bürünmüştür. O zamanlar ussallığın henüz öne çıkmadığı zamanlardır. Mitoloji sanata benzer ya da bir tür sanattır: gerçekliği sezgisel düzeyde kavramaya yönelir. Sanatta düşünce özellikle sezgiseldir, onda gidimli yani ussal düşünceye pek yer yoktur. Sanatçının gözü ayrıştırmaktan çok bileştirmeye, bütünü görmeye eğilimlidir. Mitolojideki ve sanattaki felsefe felsefedeki felsefeden değişiktir. Mitos sözü Homeros’a kadar dayanan bir geleneği anlatır. Mitos “söz” anlamındadır.

Daha sonra “masal” anlamı kazanmış olan bu sözcük özünde tanrılarla ve yarı tanrılarla ve kahramanlarla ilgili anlatıları kapsar. Mitoloji sözcüğü bir mitoslar topluluğunu anlatır. Her uygarlığın kendi mitolojisi ya da mitolojileri vardır. Mitolojiler toplumların imzasız ürünleridir. Uygarlıklar etkileşirken mitolojiler de birbirlerinden etkilenirler: bir mitolojiye başka mitolojilerden ögeler katılır. Örneğin yunan mitolojisi hitit mitolojisinden izler taşır. Bugün mitoloji bilimsel bir araştırma alanıdır, anlatılarla ilgili bir tür tarih araştırmasıdır. Mitoloji bugün bir bilimdir, onun belli bir konusu ve bir yöntemi vardır. Halkbilimde olduğu gibi mitolojide de veri toplamak ve bu verileri değerlendirmek önemlidir. Bu değerlendirme özellikle mitosların anlamlarını okumakla ilgilidir. Veri yığmakla bilim yapamayız, değerlendirilmemiş verilerin bir karşılığı yoktur. Mitolojik araştırmanın bir yanını da dil araştırması oluşturur. Mitosların dilini anlamak, onların anlamlarına girebilmek önemlidir. Bir başka sorun nesnellik sorunudur: mitoslar karşısında duygusallıktan kurtulmak, yansız kalabilmek gerekir. Bilimsel yönelim böyle bir anlayışı gerektirir.

Mitolojinin önemi

Mitoloji denince aklımıza öncelikle yunan mitolojisi ve sanki onun bir örneği olan roma mitolojisi gelir. Roma kültürü yunan kültürünün izdüşümü gibidir. Roma mitolojisi de yunan mitolojisinin dönüşmüş bir biçimidir, onda sanki yalnızca kişiliklerin adları değişmiştir. Yunanlıların Zeus’u Roma’da Jüpiter olmuştur. Ancak bu örnek olma durumu bir şeyin bir yerden bir yere olduğu gibi taşınması anlamına gelmez. “Kültürdönüşümü” toplumsal yaşamda belirleyici bir olgudur. Her kültür kendi toprağının renklerini taşır. Bir kültür bir yerden bir yere taşınırken kendinden bir şeyler yitirir. Bir yerden bir yere taşınan kültür ulaştığı yerin özelliklerini edinir. Bir başka deyişle kopya kültürler yoktur. Kültürde etkilemelerden ve etkilenmelerden çok etkileşimler vardır. Değişik uygarlıkların etkilerini taşıyan yunan kültürü başka kültürleri derinden etkiledi. Yunan mitolojisi felsefeye çok yakın duran bir mitolojidir, bu mitoloji düşünsel derinliğiyle seçilir. Başka mitolojilerin önemsiz olduğu anlamına gelmez bu. Öte yandan mitolojiyi özellikle geçmiş zamanların en önemli kültür yaratısı olarak görebiliriz. İnsan kendiyle ve evrenle ilgili ilk soruları bir masal kurgusu içinde ilkin mitolojide sormuştur. Toplumlar belli bir siyasal bütünlüğe kavuştuktan ve kent devletlerini içine alan topraklar üzerinde krallıklar kurulduktan sonra, buna göre ayrı ayrı kentlerin tanrıları bir araya gelip bir tanrılar ailesi tablosunu oluşturduktan sonra mitolojide felsefi kaygılar daha belirginleşmiştir. En önemli sorun evrenin ne olduğu ve ne’den geldiğidir, insanın evrende yerinin ne olduğudur. Buna göre mitolojiyi felsefenin ilk biçimi diye görmek doğru olur. Mitoslar insan gerçeğini sezgisel düzeyde yakalamaya çalışırken felsefenin yolunu açtılar. Yunan kültür dünyası ayrıntılı ve çeşitliliklerle dolu tanrılar tablosunu oluştururken alttan alta felsefi düşüncenin temellerini atmıştır.

Mitolojiyi sözlü edebiyat sayabilir miyiz? O tümüyle sözlü edebiyatın konusu değildir. Sözlü edebiyat düşünce tarihinde önemli bir yer tutar. Sözlü edebiyatı mitolojik dönemlerle sınırlı görürsek yanlışa düşmüş oluruz: sözlü edebiyat hep varolmuştur. Eski toplumlar kadar bugünün toplumları da sözlü anlatıları dilden dile taşırlar, bir yerden bir yere bir zamandan bir zamana götürürler. Halkbilimciler ve budunbilimciler sözlü gelenekle ilgilenirken toplumbilimciler de onda kendi alanlarıyla ilgili ya da toplumsal yapılanmalarla ilgili veriler ararlar. Dünün mitolojileri bugünün mitolojilerinden azçok değişiktir. Mitolojinin ilk dönemindeki anlatılar özellikle evrenin oluşumuyla ve insanın evrendeki yeriyle ilgiliydi, sonraki anlatılar tüm insan sorunlarını kapsayan bir genişlik kazandı. Toplumlar geliştikçe sorunlar çeşitlendi. Sözlü edebiyatla yazılı edebiyat her yerde içiçedir. Sözlü anlatıların bir bölümü daha sonra yazıya dökülmüştür. Mitolojiyi yaratan kaynak toplumların düşünsel ve duygusal dünyasıdır. Ne var ki eski olsun yeni olsun, bu tür anlatıların kaynaklarını yerde ve zamanda saptamak kolay değildir. Sözlü edebiyat kim oldukları iyi bilinmeyenlerin ürünüdür ya da daha doğrusu bir toplumun ya da bir topluluğun ortak ürünüdür. Yer saptamalarında biraz daha belirleyici olabiliyoruz ama zamanda saptamalar yaparken zorlanıyoruz. Değerlerin birbirine karıştığı bu alanda kaynak belirlemek hemen hemen olanaksızdır. Sözlü edebiyatın kaynağını biraz da ortak bilinçdışında hatta ortak bilinçte aramak doğru olur.

Homeros (Philippe-Laurent Roland’ın eseri, Louvre).

Etkileşimler sürer, ögeler birbirine karışır, şurada burada bir anlatının değişik yorumlarına raslanır yani çeşitlemeler ortaya çıkar. Her kişi bir anlatıyı kendi dünyasının gereklerine göre bazen öze dokunmadan bazen öze dokunarak yeni özelliklerle bezer. Bu anlatılarda değişmeden kalanlar daha çok inanç ögeleridir. En eski ürünler genelde dinsellikle ilgilidir: kutsalı öne çıkaran sözlü edebiyat öbürlerinin önüne geçmiştir. Dinsel olan zamanla geriye çekilmiş, dindışı olan öne çıkmıştır. Sözlü edebiyatta dinsel ögeler bugün de vardır. Ancak sözlü edebiyat yerini büyük ölçüde yazılı edebiyata bırakmıştır. Bugünün anlatıları çok eski dinsel ve dindışı mitosların uzantıları gibi görünürler. Buna geleneğin uzayan etkisi ya da alttan alta varlığını sürdürmesi diyebiliriz. Bugünün sözlü ve yazılı edebiyatlarında bize eskiyi duyuran çok şey vardır. Sözlü edebiyat yazıdan sonra da varoldu, ama o daha çok yazının yaygın olmadığı zamanların ürünüdür. Birçok sözlü ürün zamanla yazıya geçirildi. Bu ürünler böylece daha büyük bir yaygınlık kazandılar ve yerel özelliklerini korurken neredeyse insanlığın ortak malı oldular. Örneğin Homeros’un metinleri yazıya geçirildikten sonra dünyada yayıldıkça yayıldı. Kaynaklar her zaman bulanıktır: o metinler belki de Homeros’un değil ya da yalnız Homeros’un değil başka başka şairlerin ürünleriydi. Böylece pek de uyuşmayan birçok metin bir kişinin adı altında bir araya getirildi. Mitolojik anlatılar bir zaman sonra kahramanlık şarkılarında değişik biçimlere büründü. Yalnız sözle taşınan anlatıların değil dünden bugüne kalmış birçok metnin de özgünlüğü tartışmalıdır. Örneğin Aristoteles’in Nikomakhos ahlakı bize yer yer tek kişinin kaleminden çıkmamış izlenimi verir. Eudemos ahlakı Aristoteles’in öğrencilerinden birinin olabilir.

İlk bakışta göremesek de bugünün edebiyatı eski duyarlıkların izlerini taşıyor. İlk sözlü edebiyatlardan modern edebiyata uzanan uzun yolda yaratıcı zekâlar en eski duyarlıklardan epeyce pay aldılar. Bu durum tarihin basit bir olaylar zinciri olmadığını ortaya koyar. Bugün her kitapçıda bir İliada ve bir Odysseia bulabiliyorsak bunun anlamı önceki değerlerin zamandan zamana çağdan çağa değişikliklere uğrayarak ya da uğramayarak taşınıyor olmasıdır. Hesiodos’un Theogonia’sı geçen uzun yüzyıllara karşın bizimleyse bundandır. İyi bir araştırmacı dünden bugüne uzanan çizgide etkileşimleri görebilecek, birçok şeyi gözden kaçırsa ve birçok şeyde kanıt bulamasa da etkileşimleri görüp gösterebilecektir. Etkileşimlerin örtülü yapıları bu tür araştırmalara elbet epeyce güçlük çıkaracaktır. Benzerliklerden gidilerek bağlantılar kurulabiliyor. Ancak benzetmelerin gelişigüzel olmaması gerekir. Örneğin Longos’un kaleminden çıktığı sanılan ve modern anlayışta yazılmış ilk roman diye bilinen Daphnis kai Khloe (Daphnis ile Khloe) mitolojik anlatılarda ortaya konulmuş birçok özelliği taşır gibidir. MS 3. yüzyıldan kalan bu açıksaçık romanla örneğin 19. yüzyılda doğalcı bir anlayışla yazılmış olan Madame Bovary arasında bir yakınlık bulabiliriz, Bu bize bir etkilenmeyi duyurmasa bile ortak sezgilerimizin olduğunu gösterir. Flaubert Longos diye birinin adını duymamış olsa bile onunla ortak bir duyarlığı paylaşıyor gibidir. Tarih birbirini izleyen ortak duyarlıkların tarihidir. Bir yerden bir yere bir zamandan bir zamana taşınan şey özellikle ortak yanlarımızdır ya da ortak yanlarımızı açıklayan ögelerdir. Bugün Homeros’da kendimizi buluyor olmamızın başka bir anlamı olmasa gerektir.

Hesiodos.

Mitolojiden felsefeye geçiş / Hesiodos

Başta Herodotos olmak üzere bütün eski tarihçiler Yunanistan’ın en eski toplumu olan ve yunancadan başka bir dil konuşan Pelasgoslarla ilgili anılarını korudular. Pelasgosların Giritlilerle akraba olduğu, en azından onların etkisinde kaldığı bilinir. 2000 yıllarında bir hint-avrupalı yayılması oldu. Bu yeni hint-avrupalı insanlar Polonya ya da Sibirya topraklarından kopup buralara geldiler ve güneye doğru yayıldılar. Bunlar daha sonra Akalar ya da Akhalar diye adlandırılmışlardır. Bu sarışın sakallı bıyıklı ve uzun saçlı insanların sığır ve koyun beslediği, atı en büyük yardımcı olarak yaşama kattığı, tarıma da hiç yabancı olmadığı, aileye çok önem verdiği biliniyor. Babanın rahip sayıldığı bu toplumda inanç iki tanrılıydı: bir ışıklı gökler tanrısı (Zeus) bir de tanrıça vardı. 14. yüzyıldan sonra Mykenai’de güçlü bir uygarlık çiçeklendi. Bu pırıltılı gelişme 13. ve 12. yüzyıllarda da sürdü. 12. yüzyıldan sonra bu toprakların yeni sahipleri geldi. Dorlar diye adlandırılan bu yeniler ülkenin kültür yapısını kökten değiştirdiler, bundan böyle bir aka-dor uygarlığı oluşmaya başladı. Ancak bizim çalışmamıza konu olan dönem özellikle Dorların gelişine kadarki dönemdir. Dorların Akalarla birlikte oluşturduğu ve mitolojiden felsefeye doğru adımlar atıldığı ve sonunda felsefenin kurulduğu uygarlık gerçek anlamda gelişmiş yunan uygarlığıdır ki Homeros’lardan sonradır.

Felsefeye geçiş yunan şairi Hesiodos’un (MÖ 8. yüzyıl) “tanrıların oluşumu” anlamına gelen Theogonia’sında görülür. Hesiodos dönemine gelindiğinde mykenai uygarlığının sonu çoktan gelmiştir. Eski krallıkların ortadan çekildiği ve kent devletlerinin kurulmaya başladığı zamanlardır. Bronz çağından demir çağına geçilmektedir. 8. yüzyıl Yunanistan’da büyük bir nüfus patlamasının yaşandığı yüzyıldır. Eskiler Hesiodos’un adını Homeros’la birlikte anarlar. 6. yüzyılda Ksenophanes ikisini aynı kişi diye belirledi. Oysa Herodotos şöyle der: “Sanırım Hesiodos ve Homeros benden en çok dört yüzyıl önce yaşadılar.” Eski kaynaklar bu iki şairi rakip diye göstermişlerdir. İonia’da Homeros destanlarının sevildiği zamanlarda Boiotia’da da Hesiodos’un ağırlığı vardı. Sanat açısından ve inanç değerleri açısından Boiotia çok etkin bir ortamdı, özellikle Orpheus geleneği kültür yaşamında belirleyici bir rol oynuyordu. Hesiodos’un şiiri Homeros’unkine göre daha kişiseldir, yer yer şairin yaşamından kesitler yansıtır. Theogonia’da Hesiodos adını soyunu işini ortamını hatta kişisel sorunlarını bildirmekten çekinmez. Homeros’da hiç olmayan bir özelliktir bu. İki büyük şairi bir arada düşünürken İonia’nın uygarlık açısından Boiotia’dan kat kat üstün olduğunu unutmamalıyız. Yalnız Boiotia değil tüm kıta Yunanistan’ı İonia’nın her bakımdan gerisindedir. Hesiodos İşler ve günler’de Khalkis’e bir yarışma için gitmiş olduğunu anlatır. Orada şiir yarışmasını kazanıp “iki kulplu bir üçayak” aldığını söyler. Aynı yapıtında kardeşi Perses’e öğüt verirken bize babasıyla ilgili bilgiler de verir. Baba gemicilikle geçimini sağlayamayınca mesleğini yerini yurdunu bırakmış Kyme’den (bugünkü Aliağa yakınları) yola çıkıp Helikon’un yolunu tutmuş. Demek ki Hesiodos’un soyu İonia’lıdır. O zaman İonia’da yoksulluktan kaçan pekçok insan kıta Yunanistan’ına göçüp daha kötü bir yoksulluğun kucağına düşmüştür. Mağrur Herakleitos onu pek sıradan pek halk işi bulur ve şöyle der: “Kalabalıkların ustası Hesiodos’dur: kalabalıklar onun çok büyük bir bilgiye ulaşmış olduğuna inanırlar: oysa o günü de geceyi de bilmezdi. Bunlar bir ve aynı şeydir.”

Iliada Destanı’nın kahramanları.

Boiotia’lı çiftçi Hesiodos tanrıların soyağacını saptarken evrenin oluşum tablosunu da çizmiş oldu, bunu yaparken Khaos’la Gaia’yı karşı karşıya koydu. Khaos olumsuzluğu belirler, kararsızlıkla biçimsizlikle dağınıklıkla ilgilidir. Gaia tam tersine kararlılıktır, sağlam bir dayanaktır. Yaratma kavrayışının olmadığı bir kültürde türüm fikri öne çıkar: şeyler kendi kendilerine ortaya çıkamayacağına göre varlıkların varoluş nedenleri ancak türümle açıklanabilir. Bir yunan şairinin çizdiği bu türümcü tablo düşsel kavrayıştan ussal kavrayışa geçişin ilk örneğini oluşturur. Theogonia karmaşıktan yalına ama bir bakıma da yalından karmaşığa geçişin masalıdır. Bir gücüllükten başka bir şey olmayan Khaos’dan evrenin nasıl çıktığı ya da türediği anlatılır bu masalda. Bir şeyin bir şeyden çıkması ya da türemesi felsefi düşünceye uygun düşer: felsefe sezgisel düşünceyle değil önermeden önermeye geçen gidimli düşünceyle kurulur. Khaos’dan Nyks (Gece) ve Erebos (Yeraltı) oluştu, bu ikisinden de Eros (Aşk) oluştu. Eros’dan Ether (Işık) ve Aitheros (Gün) oluştu. Bu arada Nyks’den ve Eros’dan Gaia (Yer) oluştu, o da Uranos’u (Yıldızlı gök) oluşturdu… Belleği yoracak karmaşık bir tablodur bu. Böylece nedenler araştırmasıyla felsefeye doğru bir adım atılmış oldu. Hesiodos’da Yakındoğu’dan özellikle Anadolu’dan izler vardır, buna karşılık Homeros’un tanrıları deyim yerindeyse daha yerlidir. Hesiodos’da hitit değerleri baskın gibidir, Kumarbi’den Ullikumi’den etkiler vardır. Onda akad şirinden de bir şeyler bulabiliriz.

Tartışmacı ussal düşüncenin yani felsefenin kuruluşu felsefi düzeyde sorular soran ve yanıtlar arayan mitolojik düşünceyi bitirdi mi? Mitoloji bundan böyle temel sorunları felsefeye bırakıp salt edebiyata mı dönüştü? Mitolojiler düşünsel ağırlıklarını her zaman korudular. Mitoloji yalnız dünün değil bugünün de konusudur. Öte yandan felsefe yalnızca evren nedir ve insan nedir sorularıyla sınırlı değildir. Örneğin Leyla ile Mecnun mitosu özellikle Fuzuli’de dile geldiği biçimiyle felsefi düşünce açısından epeyce zengindir. Mitolojik ürünlerin bir bölümü unutulmuş olsa da bir bölümü zamana direnir. Mısır ve mezopotamya mitosları belleklerden silinip gidecek gibi değildir. Onlardaki felsefe bugün de ilgimizi çekiyor. İnsanı kökten ve doğru olarak açıklayan her ürün zamandışıdır. Yunan düşüncesi ilk felsefi arayışlarında mitolojik ögeleri korudu, daha doğrusu onlardan bir çırpıda kurtulamadı. İlk filozofların açıklamaları tüm ussallıklarına karşın mitolojik bir sezgiyle ortaya koyulmuş gibidirler. Ussal düşünceyle sezgisel düşünce onlarda birbirine karışır. Örneğin Aristoteles’in İlk Devindirici’si bir bakıma mitolojik bir öge değil midir? Yunan düşüncesinde düşsel olan ussal olanla içiçe yaşamıştır. Gerçekte mitoloji baştan beri bilgimizin yetmediği yeri çekinmeden dolduran sanıların masalsı bir görünümünden başka bir şey değildir. Mitoloji döneminden sonra biz her şeyi bilir duruma gelmedik ki. 16. yüzyılın sonlarında ve 17. yüzyılın başlarında Kepler gezegenleri meleklerin ittiğini söylüyordu. Bugün bilgi diye öne sürdüğümüz pekçok şey belki de gelecekte insanlara bir mitosun verdiği heyecanı verecektir. Hesiodos’un çizdiği oluşum tablosu da bir şairin öngörüsü olduğu kadar geleneğin belirleyiciliğinde bir toplumun sezgilerinden beslenen bilgilerle örülmüştür. Bu tabloyu tümüyle Hesiodos türetmiş olamaz.

Iliada Destanı’ndan Helene ve Paris.

Yunanistan’da Hesiodos’dan ve Homeros’dan sonra felsefenin birden denebilecek bir hızla doğuşu insanlara mucizeyi düşündürdü. Mucize kavramı bilimsel bakış açısına ters düşse de yunan mucizesi sözü eski uygarlıkların kalıtı üzerinde oldukça gelişmiş bir kültür etkinliğini gerçekleştiren ve yepyeni değerleri yaratırken felsefenin de temellerini atan eski yunan toplumunun başarılarını anlatır. Düşler toplumundan düşünce toplumuna doğru gerçekleşen bu hızlı dönüşüm özellikle kültür tarihçilerine bir mucize olarak göründü. Bu bir tür aydınlanmaydı, onun kaynağında da doğu uygarlıkları dediğimiz ilk uygarlıkların kültür kalıtı vardır. Mezopotamya mısır hitit ibrani pers fenike girit uygarlıkları yunan uygarlığının bir ölçüde bileşenleri oldular. Gene de her şeyi eskiye bağlayıp çıkamayız. Bu değişimde yeni koşullarla gelen yeni kavrayışların etkilerini de görmek, bir toplumun kendi yaratıcı gücünü de göz önünde tutmak gerekir. Yunan aydınlanmasının bir mucize gibi algılanışının başlıca nedeni 20. yüzyılın başlarına kadar doğu uygarlıklarıyla ilgili bilgilerimizin yok denecek kadar az oluşudur. O kaynaklardan habersiz olunca Yunanistan’da ortaya çıkan yeni düşünce biçimi ve onunla gelen kültür değerleri doğal olarak olağanüstü bir olgu diye alındı. Felsefe de gene bir düş görme biçimiydi. İnsanoğlu düşlere olan tutkusunu her zaman inatla korumuştur, bu onun zenginliğidir. Yunan toplumunda mitolojinin dinsel bir anlamı vardı. Bu zengin mitoloji kendi bağrından felsefeyi çıkarınca bir mucize gerçekleşmiş oldu.

Homeros’un önemi

Ussal düşünceye geçişin belirtileri yalnız Hesiodos’un Theogonia’sında değil bir aoidos olan yani şiirlerini lir eşliğinde söyleyen Homeros’un İliada ve Odysseia adlı destanlarında da görülür. Yunan kültürü aşağı yukarı on yüzyıl kadar, MÖ 8. yüzyıldan MS 4. yüzyıla kadar etkin oldu. Bu kültürün kökleri Homeros’a hatta mykenai uygarlığına kadar gider. Mykenai uygarlığı 1600-1200 arasında kuzeybatı Peloponnesos’da Argolis bölgesinde varoldu ve tüm Akdeniz’de ışığını yaydı. Aka uygarlığının kaynağında Mykenai vardır. Dorların gelişiyle aka ya da akha uygarlığı dönüşüme uğradı. 7. ve 6. yüzyıllar bu yeni uygarlık için serpilme dönemidir: lirikliğin gelişmesi ve felsefenin kurulması o zaman oldu, tiyatro da o zaman gelişti. Bu destanlar bu gelişim döneminin öncesinde ortaya çıkmış değerlerdir. Onlar belki Homeros’undur belki de çeşitli kişilerin ayrı ayrı ürünlerinin sonradan Homeros adı altında bir araya getirilmesinden oluşmuştur.

İliada’nın ve Odysseia’nın ortaya çıktığı zamanlarda pekçok kahramanlık şiiri dilden dile dolaşıyordu. Bu şiirler bugüne kalmamıştır. Onların yitip gidişi elbette Homeros’unkiler kadar ağırlıklı ve çekici olmayışlarındandır. Aristoteles Poetika’sında bunu belirtir. Kahramanlık temasını işleyen destanların yaygınlığı zamanla onların gülünçlü örneklerinin ortaya çıkmasına yol açtı. Aristoteles’e göre Homeros Margites adlı gülünçlü bir şiir de yazmıştır. Bu şiirin kahramanı parmaklarını kullanarak beşe kadar sayabilen biridir. İkinci Alkibiades’de Platon o kişinin birçok iş yapan ve her yaptığını yanlış yapan biri olduğunu yazar. Aristoteles aynı yapıtında şöyle der: “Bu satirik destanın gülünçlü tür olarak oynadığı rol İliada ve Odysseia’nın trajik tür olarak oynadığı rolün aynısıdır.” Farelerin ve kurbağaların savaşı adlı 330 dizelik gülünçlü şiirin de Homeros’un yapıtı olduğu düşünülür. Bu yapıt Ortaçağ’da ve Rönesans’ta özellikle ilgi uyandırmıştır. Onun Homeros’dan epeyce sonra yani helencilik döneminde yazıldığı düşünülebilir. Eski Yunanistan’da felsefi düşüncenin kaynağında daha çok Homeros vardır. O yunan düşüncesinin ilk gerçek bilgesi sayılır. Felsefenin gelişiminde Homeros’a yöneltilen eleştiriler de etkili olmuştur.

6. yüzyılda Ksenophanes Homeros’u tanrılara ahlakdışı nitelikler ulamış olmakla eleştirdi. Platon da Devlet’inde benzer eleştiriler yapar. Homeros Platon’un devletinden kovulmuştur. Antisthenes Odysseus’da dayanıklı insan örneğini buluyor, onu felsefi anlamda katlanmanın ve direnmenin simgesi sayıyordu. Kinikler de Stoa filozofları da Odysseus’u gerçek insan örneği olarak yücelttiler. Herodotos’a göre Homeros 850 dolaylarında yaşamıştır. Onun İonia’lı olduğu, Khios’da (Sakız) yaşamış olduğu, kör olduğu öne sürülmüştür. Belki Homeros vardır ama bu iki destanın her ikisi de onun olmayabilir. Bu iki destan Yunanistan’ın yaşam biçimlerini ve göreneksel özelliklerini yansıtırken inanç değerlerini de içeriyor. Onlarda Akaların toplumsal ve kültürel özellikleri yansır. Destanlara konu olan Truva savaşının 1200 dolaylarında olduğu düşünülür.

İliada’yı ve Odysseia’yı yaratan Homeros ya da Homeros’lar da Theogonia’yı yaratan Hesiodos da dönemin başka şairleri de yapıtlarını yazıya geçiremediler, bu ürünlerin yazıya geçirilmesi çok sonra oldu. 750 dolaylarında kullanılmaya başlayan yunan yazısı gördüğümüz gibi Fenike kaynaklıdır ve Girit’den Yunanistan’a girmiştir. Fenikelilerin sessiz harflerden oluşan 22 harflik alfabesine Yunanlılar sesliler kattılar, böylece yazılması ve okunması daha kolay bir yazıya ulaşılmış oldu. Homeros şiirlerinin dili karmadır, değişik yerlerin ve zamanların izlerini taşır. Onlarda iki ayrı lehçe baskındır: ionia lehçesi ve eolia lehçesi. İonia’yla Eolia’nın birbirine çok yakın olduğu düşünülünce kaynağın Anadolu’nun batısı olduğu söylenebilir. Şiirlerde veznin yapısına göre bazen ionia lehçesinin bazen eolia lehçesinin çekim ekleri kullanılmıştır. Bu yapay dil iki ayrı toplumun ortak ürünü gibidir. Daha sonra şiirlere Attika özellikleri de karışmıştır: sözkonusu değişimin 6. yüzyılda olduğu sanılır. Şiirdeki çeşitli ögeler tek bir kaynağı göstermezler. Destanlarda zamanlar içiçe geçmiş gibidir. “Akalar gündelik yaşamda demiri bilmezlerdi, ancak demir Homeros’da sık sık geçer. Demir İliada’da az bulunur ve değerli bir maden olarak gösterilmiştir: kullanılan maden bronzdur. Bununla birlikte demir ayrı ayrı bölümlerde ortaya çıkar, karşılaştırmalar için de kullanılır: kahramanların yüreği bazen demir gibidir” (Jacqueline Romilly, Précis de littérature grecque). Her iki destanda görülen bazı tutarsızlıklar bunların daha sonra, özellikle MÖ 2. yüzyılda değişikliğe uğratıldığını düşündürüyor. Birileri onlar üzerinde kalem oynatmış olabilir. Destanların herkese açık olma özelliği bu gibi değiştirici tutumlara kolaylık sağlamıştır diyebiliriz.

“Truva atı” savaş hilesinin simgesi olarak tarihte yerini aldı.

İliada Truva savaşlarının bir bölümünü, Akhilleus’un gazabını anlatır. Odysseia’da Odysseus’un savaştan dönüşü dile getirilir. İliada savaşın destanıdır, Odysseia barışın destanıdır. Her ikisi de dinsel yönü ağır basan destanlardır: güç odağı tanrılar tanrısı Zeus’dur. Tanrılar doğrudan doğruya savaşı yönetmeseler de onun akışında belli ölçülerde etkili olurlar. Gene de tanrıların savaşçılarla ilgisi pek yoktur, onlar savaşçılarla içli dışlı değildir. Onlar savaşın gidişini uzaktan etkilemeye çalışırlar, olaylar üzerinde mutlak belirleyici olamazlar. Gene de insanlarla tanrılar birbirlerinden iyice uzak değildirler, örneğin Akhilleus bir ölümlüyle bir tanrıçanın çocuğudur. Hera, Athena ve Poseidon Akaları, Apollon Truvalıları tutar. Bu tanrılar Akaların tanrıları oldukları gibi Truvalıların da tanrılarıdırlar. Özellikle İliada Yunanlıların inanç kitabı gibidir, Makedonya kralı Aleksandros’un yani Büyük İskender’in bile onu yanından ayırmadığı söylenir. Onlarda Helenlik döneminin ögeleriyle sonraki dönemin yani Helencilik döneminin ögeleri kaynaşmıştır. Bu destan Truva ya da İlion’da geçen ya da geçtiği düşünülen karmaşık bir kadın kaçırma olayını ve bu olayın yol açtığı savaşları anlatır. Truva Hellospontos yani Çanakkale Boğazı yakınlarında kurulmuş eski bir kenttir. İliada’yı kısaca şöyle özetleyebiliriz:

Anadolu kıyılarından birinde zengin ve güçlü bir kent vardı: Truva. Kentin duvarlarını tanrılar örmüşlerdi. Truva kralı Priamos’un elli çocuğu vardı, bunların en akıllısı Hektor ve en yakışıklısı Paris’ti. Bir yunan kralı olan Menelaos kadınların en güzeliyle, Helene’yle evlenmişti. Paris Helene’yi kaçırdı. Menelaos’un kardeşi olan Mykenai kralı Agamemnon Helene’nin peşine düşmeye karar verdi. Bunu gerçekleştirebilmek için öbür yunan krallarından yardım istedi. Bin iki yüz gemilik bir filo ve yüz bin kişilik bir ordu topladı. Bu güçlerin başında iki önemli kişi vardı: İthake kralı Odysseus ve Myrmidonların kralı Akhilleus. Yunanlılar çeşitli güçlükleri yenerek Truva’yı kuşattılar. Truvalıları yalnız bırakmayan komşuları da Hektor’un komutasında bir ordu kurdular. Truva kuşatması on yıl sürdü. İki ordu kentin karşısındaki ovada karşılaştılar. O sırada Akhilleus’un elinde tutsak olan güzel Briseis’i Agamemnon kaçırdı. Akhilleus üzüntüsünden çadırına çekildi ve artık Yunanlıların saflarında savaşmayacağını bildirdi. O sırada Hektor Yunanlıları perişan etti. Akhilleus’un arkadaşı Patrokles ondan Yunanlıları bırakmamasını istedi. Akhilleus bunu kabul etmedi, yalnızca birliklerini onun yönetimine verebileceğini söyledi. Patrokles Truvalıları yenmeyi başardı ama Hektor’un gazabından kurtulamadı: Hektor onu öldürdü. Bundan sonra Akhilleua Truvalılara saldırdı, kaçanlar canlarını zor kurtardılar. Hektor Akhilleus’u durdurmaya çalıştı. Akhilleus onu öldürdü, cesedini arabasının arkasına bağladı ve Truva’da dolaştırdı. Paris de Apollon’un yardımıyla Akhilleus’u öldürdü. Truva tepesinde Zeus’un koyduğu bir Palladium vardı. Bu taş orada durduğu sürece kenti kimse ele geçiremeyecekti. Odysseus dilenci kılığına girdi, gece vakti tepeye tırmandı, Palladium’u aldı. Daha sonra tanrıça Athena’nın yardımıyla Yunanlılar büyük bir tahta at yaptılar, içinde yüz gözüpek savaşçı koydular. Sonra kendi çadırlarını yaktılar, kuşatmayı sona erdiriyormuş gibi gemilerine bindiler ve denize açıldılar. Truvalılar tahta atı zaferleri için gönderilmiş bir armağan saydılar, gece olunca zaferlerini bir şenlikle kutlamak istediler. O zaman yüz gözüpek savaşçı tahta attan çıktı, ortalığı yakıp yıktı. Savaşçılar önlerine çıkanı öldürdüler, kadınları paylaştılar. “Truva atı” savaş hilesinin simgesi olarak tarihte yerini aldı.

Homeros’un büstü.

Odysseia’ya gelince, o destan İthake kralı Odysseus’un Truva savaşından sonra ülkesine dönüşünün uzun ve dolambaçlı öyküsüdür. Odysseus Penelope’nin kocası ve Telemakhos’un babasıdır. Truva savaşının ölçülü hesaplı yürekli kurnaz kişisidir. Son derece güçlüdür: “Dedi ve tabureyi alıp ona fırlattı. Tabure Odysseus’un göğsünün üstüne sağ omzuna geldi. Ama bir kaya gibi sağlam olan Odysseus sendelemedi ve hiçbir şey söylemedi. Daha sonra başını sallayarak ve yüreğinin derinindeki intikamı ortaya çıkararak eşiğe doğru yürüdü.” Yazgı onu kıyıdan kıyıya serüvenden serüvene atmış, o ancak savaş bittikten on yıl sonra ülkesine varabilmiştir. Penelope kocasının dönüşünü beklerken saraya doluşan birtakım adamlar kralın tahtına oturup Penelope’yle evlenmek isterler, bu yönde ona baskı yaparlar. Odysseus dönmeyecektir ve ülkeye bir kral gerekmektedir. Delikanlılığa adım atmakta olan Telemakhos babasının ölümü kesinleşmeden böyle bir kararın verilemeyeceğini düşünür. Öte yandan Truva savaşının kahramanları İthake’ye çoktan dönmüşlerdir. Odysseus sonunda İthake’ye ulaşır. Olup biteni anlamak için kim olduğunu gizler. Dilenci kılığında saraya girer: Penelope bile onu tanımamalıdır. “Yüreği acıma duygusuyla dolu olan Odysseus karısının çektiği acıyı görüyordu. Ama kirpiğini bile oynatmıyordu. Gözleri boynuzdan ve demirdendi sanki. Gözyaşlarını kurnazca gizlemesi gerekiyordu.” En sonunda Odysseus talipleri büyük bir salona tıkıp hepsini kılıçtan geçirir ve kendini Penelope’ye tanıtır. Kendisine bağlı kalmayan saray adamlarını da öldürür. Yuvasına ve yurduna tutkuyla bağlı olan Odysseus bundan sonra dingin bir yaşam sürer.

Odysseus ve Penelope (Francesco Primaticcio’nun tablosu)

Homeros’un destanlarında egemen kişilikler her şeyden önce birer eylem adamı olmakla ilgimizi çekerler. Düşsel kişilikler de olsalar onları bir bakıma yaşam tutkunları ya da yaşam ustaları olarak görebiliriz. Bu destanlar deyim yerindeyse salt eylemle örülmüştür, düşünce neredeyse hiç yoktur, bir düşünce kırıntısı varsa o da eylemi açıklamak içindir. Kahramanların işi dövüşmektir, eylem kavgayla ilgilidir. Buna karşılık ayrıntılar dikkati yoracak kadar çoktur: bir zırhın parçaları uzun uzun anlatılır, bir salı oluşturan parçalar adlarıyla sayılır… Pırıltılı kişilikleriyle kahramanlar birçok bakımdan benzeşirler. Gene de bunları bir kalıptan çıkmış gibi düşünmek yanlış olur. Akhilleus’un tutkusu Hektor’un yiğitliğine pek uygun düşmez. Ancak Homeros bu ayrılıkları ince ince göstermeyi düşünmez. Kişilikler ayrıntılı çizilmeyince ister istemez bizde kahramanlar benzeşiyor duygusu oluşur. Homeros’un şiiri yunan edebiyatını başlatmış ve gelecek zamanların edebiyatçılarını çokça etkilemiştir. Bugün bile bizler İliada’da ve Odysseia’da bize göre bir şeyler buluyoruz.