Ana sayfa 143. Sayı Kant’ın Kopernik devrimi

Kant’ın Kopernik devrimi

1554
PAYLAŞ

Mehmet Barış Albayrak

“Kant, Saf Aklın Eleştirisi’ne yazdığı önsözde, Kopernik devrimini kendi felsefesinin hangi anlamda çığır açıcı olduğunu göstermek için bir analojide kullanır ve özetle şunu söyler: Bugüne kadar felsefede, deneyimleme ve bilme süreçlerimizi, kendi bilişsel kapasitelerimizi, algılarımızı, anlama-kavrama yetilerimizi ve genel olarak bilincimizi hep bilmek istediğimiz şeylere yönelttik. Ama bu felsefi uğraş, bilmek istediğimiz şeyler hakkında şu ana kadar bize evrensel ve zorunlu yargılar üretmemiz için yeterli olmadı. O halde, artık şeylerin etrafında dönüp durmayalım, bırakalım tıpkı gezegenler gibi, şeyler bizim etrafımızda dönsün.”

Sunuş

Okuyacağınız makale yazarın 28-31 Ekim 2015 tarihleri arasında gerçekleşen “Algı ve Gerçeklik” başlıklı Logos Semineri’nde yaptığı sunumun makaleleştirilmiş halidir. Aralık sayımızdaki “Beyin, algı ve gerçeklik”  kapak dosyamızın bağlamında da okunabilir. Makalenin yazarı Mehmet Barış Albayrak, Boğaziçi Üni. Psikolojik Danışmanlık bölümünü bitirdikten sonra, Almanya’nın Tübingen Üniversitesi’nde felsefe lisansı ve yüksek lisansını tamamladı. Boğaziçi ve Darmstadt Üniversitesi’nin eğitim fakültelerinde yarı zamanlı olarak eğitim felsefesi üzerine dersler veriyor, Hölderlin, Novalis gibi yazarlardan çeviriler yapıyor.

Immanuel Kant (1724-1804).

Bilim tarihinde Kopernik devrimi, astronom Kopernik’in 16. yüzyılda gökcisimlerinin durağan değil sürekli bir devinim içinde olduğunu, bununla beraber Dünya’nın da içinde olduğu sistemin merkezinde Dünya’nın değil Güneş’in bulunduğunu gösterdiği kozmolojik bir devrimdir. Elbette çoğu bilimsel devrim gibi, bu keşif yalnızca doğa bilimlerini değil, insanın kendini dünyada ve evrende yeniden konumlandırmak durumunda kalması açısından, teolojiden felsefeye, siyasetten sanata pek çok insani etkinliği derinden etkilemiştir.

Kant, Saf Aklın Eleştirisi’nin ikinci baskısına yazdığı önsözde, bu bilimsel devrimi kendi felsefesinin hangi anlamda çığır açıcı olduğunu göstermek için bir analojide kullanır ve özetle şunu söyler: Bugüne kadar felsefede, deneyimleme ve bilme süreçlerimizi, kendi bilişsel kapasitelerimizi, algılarımızı, anlama-kavrama yetilerimizi ve genel olarak bilincimizi hep bilmek istediğimiz şeylere yönelttik. Ama bu felsefi uğraş, bilmek istediğimiz şeyler hakkında şu ana kadar bize evrensel ve zorunlu yargılar üretmemiz için yeterli olmadı. O halde, artık şeylerin etrafında dönüp durmayalım, bırakalım tıpkı gezegenler gibi, şeyler bizim etrafımızda dönsün. Artık doğru (kesin olarak, yani evrensel ve zorunlu olarak) biçimde bilmek istediğimiz şeylerin, bizim algı ve bilme kapasitemize nasıl yöneldiğine, bu kapasitelere göre nasıl ortaya çıktıklarına (fenomen olarak belirdiklerine) bakalım. Buna göre, nasıl kozmolojide Güneş artık merkezde konumlandırılıyorsa, bilme süreçlerinde de de özne artık merkezde olmalı, kurucu bir rol üstlenmelidir. Felsefe, doğa bilimlerinin araştırmalarına zemin sağlayacak bir kesinlik üretmelidir.

Epistemolojideki bu tersine çevirmenin ne anlama geldiğini incelemeden önce, Kant’ın hangi tarihsel bağlamda böyle bir noktaya geldiğini vurgulamak önemli diye düşünüyorum. Kant, insan aklının hâlâ doğa bilimlerinin kesinliğine bir zemin üretememesini “felsefenin skandalı” olarak niteler ve bu bağlamda, kendi felsefesini geliştirmesinde büyük katkılar sağladıklarını sürekli vurgulasa da, kuşkuculuğu, ampirizmi ve rasyonalizmi hedef alır. Kant, hedef aldığı bu felsefi görüşleri toptan reddedmeyerek onları sınırlandıracak, güçlü yanlarını kendi felsefesine katıp, deyim yerindeyse onları yepyeni bir sentezde buluşturarak yeni bir düşünsel zirve yaratacaktır.

Kuşkuculuk, kesin olarak kabul edilen her şeyi sorguladığından, Kant’a göre eleştirel yöntem için vazgeçilmezdir; insanı “dogmatik uykusundan uyandıran”, örneğin ebedi olarak doğru kabul edilen varsayımları sorgulattıran vazgeçilmez bir düşünsel araçtır. Ancak mutlak kuşkuculuk, yani hiçbir deneyimin ve bilginin tam bir geçerliliği olamayacağını savunmak, Kant’a göre kabul edilemezdir. Her şeyden önce mutlak kuşkuculuk kendi içinde çelişkilidir: Hiçbir şeyin tekrarlanabilir ve yinelenebilir (yeniden doğrulanabilir) bir gerçekliği olduğunu kabul etmemek, aslında doğru ve kesin bir bilgiyi (örneğin her şeyin yanıltıcı olduğu bilgisini) varsaymayı zorunlu kılar. O halde mutlak şüphecilik kendi kendisini çürütmektedir.

Kant’ın ömrünü geçirdiği Königsberg’deki heykeli.

Tüm bilginin duyular aracılığıyla geldiğini söyleyen ampirizm, tıpkı şüphecilik gibi, metafiziğin spekülasyonlarına, sürekli kendi sınırlarını aşmaya çalışan aklın gerçeklik üzerine yanıltıcı savlarına karşı önemli bir kaledir ve doğa bilimlerinin dogmatizme karşı kazanmaya başladığı zaferlerle popülerliğini arttırmıştır. Kant, kuşkuculuk gibi ampirizme de hakkını sürekli verse de, ampirizmin de kendi başına mutlak olarak varsayıldığında, örneğin doğa yasalarının insan zihninde nasıl temellendirildiğini (aşağıda göreceğimiz “nedensellik” örneğinde olduğu gibi) açıklayamayacağını öne sürer. Ampirizm toptan reddedilmeyecekse de, insan deneyimi ve bilginin zorunlu ve evrensel temellere dayanması gerekmektedir. Bu bakımdan Kant’a göre bilgi, ampirizmin söylediği gibi deneyimde oluşsa da, bizzat deneyimden kaynaklanmaz.

Diğer yandan, bilginin kaynağını yalnızca akılda ve zihnin faaliyetinde bulan rasyonalizm, ilk bakışta şüpheciliğin ve ampirizmin dayanak yoksunluğunu karşılıyor gibi gözükse de, dogmatik rasyonalizmin öne sürdüğü şekliyle akıl, duyulardan ve deneyimden bağımsız olarak bir bilme kapasitesine sahip değildir. Bu bakımdan saf aklın bilmeye ilişkin iddiası, duyuların bize verdiği içeriğin deneyimde bilgiyi oluşturmasıyla sınırlandırılmalıdır. Aklın koşulsuz ve sınırsız bilgi arzusu, örneğin dış dünyadaki her şeyin temelini oluşturan bir töz ya da her nedene anlamını veren bir üst akıl iddiası, ampirik bir içerik sunmadığı için deneyimin, böylece de herhangi bir bilginin konusu olamaz. Ancak bu sınırlandırma, eğer ampirizmin yalnızca dış dünyanın verilerinin deneyiminden yola çıkan öznesinde son bulmayacaksa, algı ve bilme kapasiteleri, öznede yepyeni bir biçimde konumlandırılmalıdır.

Kant’ta özne ya da öznellik kavramının yeniden tanımlandığını söylemek yanlış olmaz. Öznenin, Kant’ın Kopernik devrimiyle merkeze alınışında beliren yeni öznellik, bilgi ve deneyimin kişiden kişiye değişmesi anlamında bir gelişigüzellik ya da rastlantısallık demek değildir. Tersine bu öznellik, her özne için geçerli olacak evrensel ve zorunlu bir belirleyiciliği, deyim yerindeyse deneyimin ve bilgininin oluşturulmasına ilişkin bir yasa koyuculuğu içerir. Öznelliğinin anlamının bu tersine çevirilişinde, nesnellik de yeni bir anlam kazanır: Nesnellik artık, evrensel ve zorunlu öznel deneyimleme ve bilme koşullarına bağlı olarak, dış dünyadan gelen verilerin, özne tarafından bir nesne olarak oluşturulmasının biçimidir. Dış dünya, öznenin algı ve deneyiminde biçimlenmedikçe henüz herhangi bir nesnesi bile olmayan bir belirsizliktir.

Güneş nasıl artık merkezdeyse, artık özne de deneyimin ve bilginin evrensel kurucusu olarak merkezdedir. Kant burada, hem realizmi kurtarmak hem de örneğin Berkeleyci bir solipsizme düşmemek için kritik bir adım daha atar: Bizler, dış dünyadaki şeyleri, kendi öznel yasalarımız aracılığıyla deneyimimizde belirdikleri şekilde (yani bir fenomen olarak) algılar, deneyimleriz; ama o şeylerin kendinde nasıl olduğunu asla bilemeyiz. Burada bahsedilen, “kendinde şeyler” kavramıdır. Buna göre bizler dünyayı ancak, hiçbir zaman bizim algı ve deneyim alanımıza, dolayısıyla gerçeklik alanımıza girmeyecek kendinde şeylerin bizi etkiledikleri ve deneyimimizde öznel koşullar aracılığıyla nasıl belirdiklerine göre deneyimleriz. Kendinde şeylere aşağıda geri dönmek üzere, öncelikle “kendinde şeyleri” deneyimin ve bilmenin nesnesi haline getiren algının ve bilme yetilerinin öznel koşullarını inceleyelim.

Deneyimin ve bilginin öznel koşulları: A priori görüler ve kavramlar

Her türlü deneyimin ve bilme sürecinin iki temel öznel koşulu vardır: Birincisi, dış dünyadan gelen verileri ya da iç dünyada oluşan izlenimleri pasif bir şekilde alımlayan duyarlılık yetisi; ikincisi, bu verileri ve izlenimleri tanımamızı, onlardan anlamlı nesneler oluşturmamızı sağlayan anlama yetisi (Kimi zaman Türkçeye “anlak” olarak da çevrilen Verstand) ve onun kavramlar aracılığıyla kendiliğinden (spontane) etkinliğidir. İlk öznel koşul, yani duyarlılık, a priori görü biçimleridir ve bu biçimler uzay ve zamandır. İkinci öznel koşul, yani anlama yetisi ise, uzay ve zaman aracılığıyla beliren çeşitli ve henüz belirsiz içeriğe, a priori kavramları, yani kategorileri uygulayarak anlamlı bir içerik oluşturur. Bu çerçevede Kant, herhangi bir duyusal içeriğe bağlı olmayan, yani a priori saf görülerin ve saf kavramların bizim tüm deneyim ve bilgimizin kurucu öğelerini oluşturduklarını ifade etmektedir.

A priori görü biçimleri: Uzay ve zaman

Uzay ve zaman, her türlü deneyim içeriğinin ortaya çıkmasının, deneyimde belirmesinin koşullarıdır. Uzay dış duyunun, zaman iç duyunun biçimidir. Uzay geometrik yargıların, zaman matematiksel yargıların temelini oluşturur. Saf matematiksel ve geometrik yargıların hepsi, a priori görü biçimlerinin aynı şekilde a priori olan anlama yetisinin kavramlarıyla sentezine dayanır.

Uzay

Saf (a priori) görü olarak uzay, Kant’a göre ne bir nesnedir ne de nesnelliktir; nesneye nesnelliğini veren öznel koşullardan biridir. Uzayın dış dünyaya ait bir özellik olduğunu söyleyemeyiz, çünkü uzay bütünüyle özneldir, yani tüm öznelere ait evrensel ve zorunlu bir algılama yetisi, dış dünyadan gelen verilerin içine yerleştiği bir çerçevedir. Deneyimden ve deneyden bağımsız, geometrik aksiyomlar Kant’a göre a priori görü biçimi olarak uzayın kanıtıdır. “İki nokta arasındaki doğru en kısa çizgidir” yargısı, uzay görüsünün anlama yetisinin kavramıyla oluşmuş, deneyimden çıkarsanamayacak a priori sentetik bir yargıdır. A prioridir, çünkü herhangi bir duyusal içeriğe bağlı olmayarak verilmiş bir yargıdır. Sentetiktir, çünkü yargının öznesi yüklemde içerilmez ve birbirinden tamamen ayrı kaynaklardan gelen görü ve kavram birleşmiştir.

Uzay, Leibniz’in monadları gibi, küçük parçalardan oluşmaz; ancak sonsuza kadar bölünebilir; uzayın içinde yine hep bir uzay vardır. Diğer yandan uzayın kendisi tek başına herhangi bir deneyim ya da bilgi sunmaz, ancak onun imkânını, zeminini oluşturur. Her türlü geometrik yargı için, uzay zorunludur. Ancak tekrarlarsak, hiçbir geometrik bilgi ya da “işte bu bir çizgidir” gibi bir “tanıma” edimi, tek başına uzay görüsüyle gerçekleşmez, bu yargılarda, anlama yetisinin kavramlarıyla bir sentezleme ediminde bulunmak gerekmektedir.

Uzay tıpkı zaman gibi, algı ya da deneyimin nesnesi değil, bu nesnenin ortaya çıkışının koşuludur. Anlama yetisinin kategorileri için de geçerli olan transandantal sözcüğünün anlamı, deneyimin nesnesini oluşturmanın olanağının koşulu olmakta yatar. Bu bakımdan saf bir görü biçimi olarak uzay, kendi başına tamamen belirlenmemiş bir şeydir. Doğa yasalarını saf uzayın içinde bulamayız, ancak onları bu saf görünün içinde tasarlayabiliriz.

Kant’a göre “dış dünya, öznenin algı ve deneyiminde biçimlenmedikçe henüz herhangi bir nesnesi bile olmayan bir belirsizliktir.”

Mutlak uzay, tıpkı mutlak zaman gibi, yalnızca aklın ideal bir kavramıdır, yani bir deneyim ve bilgi açısından (ampirik) bir gerçekliği yoktur. Eğri uzay-zaman kavramının, Kant’ın Öklidyen geometriye dayanan a priori yargılarını çürütüp çürütmediği konusu ilginç bir tartışma konusudur, ancak burada Kant’ın Öklidyen geometriyi dış dünyanın değil, insan algısının bir sınırı olarak koyduğunu, doğa bilimlerinin ya da ampirik bilginin sınırının olmadığını, sürekli olarak genişleyebileceklerini söylediğini hatırlamak önemlidir, dolayısıyla Kant’ın Öklidyen olmayan bir geometriye itirazının olmayacağı öne sürülebilir.

Zaman

Zaman iç duyunun formudur. İç duyu, insanın kendini duyumsamasıdır ve bu ancak bir görünüş olarak, zamanda akış olarak olabilir. Kendimi duyumsadığım, deneyimlediğim sürece ben, her zaman zamansal bir belirlenim olarak ampirik bir bendir. İç duyunun formu olarak zaman, içsel-zihinsel her türlü durumu belirler. Bu iç duyunun içeriğini ise dış duyular verir. Tüm bu dış veriler, zihinde zaman tarafından ardışıklık, aynı andalık ve kalıcılık olarak düzenlenir, koordine edilir. Bu bakımdan zaman, saf matematiksel yargıların da zeminidir. Örneğin Kant’a göre deneyimden çıkarsanamayacak olan ve bu nedenle a priori sentetik bir yargı olan 5+7=12’nin zeminini zaman verir, tüm matematiksel, aritmetik yargıların zeminini verdiği gibi. Ancak buradan, aritmetiğin ya da sayının doğrudan zamandan çıktığı söylenemez; bu yargılar, tıpkı geometrik yargılarda olduğu gibi, anlama yetisinin kategorileriyle, örneğin nicelik kategorisinin bileşenleriyle sentezlenir. Bu sentezleme edimi, aşağıda sözü edileceği gibi, yine içinde temel bir zamansallık mefhumu içeren transandantal şemalar aracılığıyla olur, (örneğin sayı, bir ölçü şemasıdır). Zaman, aslında her türlü sentezleme işleminin içinde yer almaktadır. Zamanın olmadığı hiçbir zihinsel edim-etkinlik mümkün olmaz. Bir ısı derecesinin artıp azalması, bir rengin değişmesi zamansal bir içerik barındırır. Hatta en sarsılmaz mantıksal ilkeler bile, aşağıda “Sentez” bölümünde göreceğimiz gibi zamansaldır. Bu nedenle zaman, çok temel bir rolde daha, kategorileri ve algının çoklu içeriğini sentezleme etkinliğinde yine karşımıza çıkacaktır.

Kant’a göre “uzay ve zaman, her türlü deneyim içeriğinin ortaya çıkmasının, deneyimde belirmesinin koşullarıdır. Uzay dış duyunun, zaman iç duyunun biçimidir. Uzay geometrik yargıların, zaman matematiksel yargıların temelini oluşturur.”

Zamanın, Kant’la beraber felsefede yepyeni bir işlev kazandığını, bir belirlenim olmaktan çıkıp, bizzat belirlemenin kendisine dönüştüğünü söylemek mümkündür. Zaman artık dış dünyanın bir ölçü biriminden çok, deneyimin koşulu olan bir ölçüt haline gelir. Zamanda bir başlangıç düşünülebilir, ama zamanın bir başlangıcı düşünülemez. Tıpkı uzay gibi, zaman da ancak bir içsel deneyimin koşulu olarak gerçektir, mutlak bir gerçekliği yoktur. Modern fiziğin göreli zaman kavramının, Kant’ın a priori öznel koşul olarak zamanı ile ilişkisi, Öklidyen olmayan geometri ile Kant’ın uzay kavramının karşılaştırılması gibi, yine ilginç bir tartışma konusudur. Ancak bu tartışmalarda, Kant’a göre, zamanın da tıpkı uzay gibi öznel bir koşul olduğunu ve dış gerçekliğe ait olmadığını hatırlamak gerekir.

Anlama yetisi ve a priori kavramları (kategoriler)

Öncelikle Kant’ta akıl (Vernunft) ve anlama yetisi (Verstand) arasındaki ayrımı vurgulamak, bazı yanlış anlamaları önlemek açısından önemli diye düşünüyorum. Akıl, Saf Aklın Eleştirisi’nde genellikle arka plandadır ve aklın, deneyim ve bilginin koşullarını sağlayan anlama yetisi ve saf görülerle olan ilişkisi Saf Aklın Eleştirisi’nde oldukça örtük biçimde verilir. Ancak şurası kesindir ki, akıl kendi başına herhangi bir bilginin kaynağı olamaz, hatta Kant’ın gösterdiği üzere, kendi başına çoğu zaman çıkmazlara, çatışkılara düşer. Elbette Kant aklın bu çatışkılarını (antinomilerini), akıl dışı bir felsefe önerdiğinden değil, daha çok rasyonalizmin metafizik kavramlara dair evrensel iddialarına karşı öne sürer. Akıl, duyusal içeriğe sahip olmak zorunda olan herhangi bir deneyimin ya da bilginin kaynağı olamaz; aklın kavramları ya da Kant’ın deyimiyle aklın ideleri (örneğin özgürlük, nihai amaçsallık ya da Tanrı), bilgiyi oluşturucu değil, onu düzenleyici (regülatif) ve geliştirici ilkelerin kaynağıdır. Diğer yandan anlama yetisinin kategorileri, deneyimden gelmeyen, deneyimi mümkün kılan, deneyimin içeriğini belirleyen evrensel ve zorunlu kavramlardır. Örneğin nedensellik, kategorik bir kavramdır, bu bakımdan anlama yetisine aittir. “Her değişimin bir nedeni vardır” yargısı, tıpkı yukarıda örneğini verdiğim geometrik ve matematiksel yargılar gibi sentetik a priori yargıdır. Anlama yetisinin bağıntı kategorisinde yer alan nedenselliğin, saf görü biçimi olan zamandaki ardışıklıkla deneyimden bağımsız olarak sentezlenmesiyle oluşur.

Saf Aklın Eleştirisi’ndeki kategoriler tablosu, tüm bilgi ve deneyimleri olanaklı kılan, deneyimden bağımsız a priori kavramlarıdır. Tablo, dört ana maddeden oluşur:

a) Nicelik: Birlik-Çokluk-Tümlük.

b) Nitelik: Gerçeklik-Olumsuzlama-Sınırlama.

c) Bağıntı: Töz ve ilinek, Nedensellik, Karşılıklılık.

d) Kiplik: Olanak-Olanaksızlık/Olma-Olmama/Zorunluluk-Olumsallık.

Düşüncenin biçimini kategoriler oluşturur. Uzay ve zaman görülerinin saf biçimleri, kategoriler de düşünmenin saf biçimleridir. A priori sentetik yargılar, temel matematik, geometri ve doğa bilimleri başta olmak üzere, tüm deneyimin nesnelerinin koşullarının genel ilkelerini verir. Deneyimin ve bilginin tüm nesneleri, bu koşullar altında oluşturulur. “Sentetik a priori yargılar nasıl mümkündür?” sorusunun yanıtı, aynı zamanda Kant’ın “Kopernik devrimi”nin de özüdür: “Her türlü deneyimin (bilginin) imkânının koşulları aynı zamanda bu deneyimin (bilginin) nesnesinin imkânının koşullarıdır” ve tüm deneyimin nesnel geçerliliği buradan gelmektedir, yani deneyimin nesnel içeriğini, yine bu deneyimin imkânı olan öznel koşullar belirler.

“Saf” sözcüğünün anlamı da bu bağlamda belirginleşir. Saf, dış dünyadan gelen herhangi bir ampirik içeriğe sahip olsa da ona bağlı olmayan, deneyimden bağımsız olarak, deneyimin koşulunu sağlayan ilkeyi niteler. Metafizik sözcüğü de burada rasyonalizmdekinden ayrı yeni bir anlam kazanır. “Saf” kavramı, metafiziğe bilimsel bir temel getirme amaçlıdır. Burada metafizik, doğaüstü şeyler (Tanrı, ölümsüzlük vs.) üzerine yargıda bulunma, doğaüstü bir bilgi önerme anlamında değildir. Bu bakımdan, gerek Öklidyen algının gerek evrimle oluşan diğer zihinsel süreçlerin kabulü ya da fizikteki gelişmelerin nedensellik ilkesinin ufkunu genişletmesi, Kantçı anlamda metafiziksel düşünmenin sonu anlamına gelmez. Kant, deneyimin ve bilginin ampirik açıdan genişlemesinin bir sınırı olmadığını ısrarla vurgular. Örneğin fizikte Öklidyen uzayın arkasında başka bir uzay-zamansal “gerçekliğin” sunuluşu, ampirik bilgilerimizin de priori ilkeler doğrultusunda genişletilmesi demektir. Ancak Kant bu genişletmeye, “kendinde şeyler” kavramıyla bir sınır koyacaktır. Çünkü “evrenin mutlak yapısı” ya da “her şeyin nihai amacı” gibi ifadeler, hiçbir zaman deneyimden çıkarılamayacak olan ve aklın, herhangi bir bilgi üretmeyen ama bizim bilgi ufkumuzun genişlemesine yarayan idelerine ait ifadelerdir. İnsan deneyimi ve bilgisinin “olay ufku”, “kendinde şeyler” ile sınırlıdır. Ancak buna karşın insan aklı, hiçbir zaman saf görü biçimlerinin ve anlama yetisinin kategorilerinin sunduklarıyla yetinmek ve kendisinin böyle sınırlandırılmasını istemez, önüne koyulan sınırları aşmaya çabalar.

Saf görü biçimleri ve anlama yetisinin kategorilerine dönersek: Tüm deneyimler, ancak kategorilerin, duyu içeriğine, fenomenlere (belirişe) uygulanışıyla mümkün olur. Algının ve deneyimin kurucusu bu kategorik kavramlardır. Ama saf görü biçimlerinin sunduğu bir duyusal içerik olmadan, bu kavramlar bize hiçbir şey söylemez. Aynı şekilde görülerde kavramlar olmadan aslında kendi duyusal içeriğini “göremez”. Kavramlar görülere ve görülerin duyusal içeriğine uygulanmalıdır, her ikisi de bir sentezde birleştirilmelidir. Birbirinden tamamen ayrı iki temel deneyimleme ve bilme yetisi olarak bir yanda uzay ve zaman, diğer yanda kategoriler birbirlerine indirgenemez, bu nedenle bu ikisini sentezleyecek, böylece anlamlı bir içerik üretecek bir dolayıma (şematizme) gereksinim duymaları gerekmektedir.

Sentez: Transandantal ben ve şematizm

Sentezleme, bilgi ve deneyimlerin iki ayrı kaynağının birleştirilmesi, saf kavramların duyusal içeriği kavrayışı, kategorilerin, görü yoluyla verilen henüz anlamsız çeşitliliği anlamlı yargılar olarak üretme sürecini içerir. Saf görüler ve kategoriler iki ayrı dünyanın yetileridir; biri duyumsamanın, dış dünyanın verilerini pasif bir şekilde alımlamanın, öbürü düşünmenin, duyulardan bağımsız a priori kavramların dünyasıdır. O halde bu kavramların, pasif bir şekilde alımlanan veriye kendiliğinden (spontane) uygulanışı ve böylece anlamlı deneyim ve bilginin üretilmesi nasıl gerçekleşecektir? Bu iki ayrı dünyanın sentezi, iki temel ilkeye dayanır: Transandantal ben ve şematizm.

Transandantal ben ya da transandantal özalgı (apperzeption)

Hegel’e göre transandantal Ben ya da kendi deyimiyle özbilinç kavramı, Kant’ın en büyük buluşlarından biridir. Transandantal Ben, tüm tasarımlara eşlik eden, ampirik Ben’in de koşulu olan, deyim yerindeyse arka planda sürekli işleyen bir “düşünüyorum” edimidir. Bu sürekli edim, a priori görüde içerilen ve dış dünyadan alınan çeşitliliği sentezler. Bu sentezleme süreci, henüz algıda çeşitli-çoklu olan veriyi bilinçle bağıntılandırmayı içerir. Bağıntılama, ancak her daim orada olan, deneyimden bağımsız bir bilinç ile mümkün olabilir. Bu, ampirik bilinç olarak Ayşe ya da Mehmet’in bilincinin de koşulu olan, her daim kendimizi kendimiz olarak tanımamızı ve kendimizi bir süreklilik içinde duyumsamamızı sağlayan özbilincin, “düşünüyorum”un edimidir. Böyle bir edim olmadan, görünün duyusal içeriği hiçbir şekilde herhangi bir düşünme edimine getirilemez, bu görüler ve onun içeriği “benim” ya da “bana ait” olamaz. Böyle sürekli bir etkinlik olmadan, algımın içeriğindeki şeyi, her an yeniden hatırlamam gerekir, oysa böyle bir sürekli yeniden hatırlama çabası, uzay ve zamandaki verinin sürekli kaybolup yeniden belirmesi anlamına gelir ve böylece süreklilik sağlayacak anlamlı bir bütün oluşturmanın koşulu ortadan kalkar. “Ben düşünüyorum”, anlama yetisinin spontane ve sürekli bir etkinliğidir, saf düşünmedir. Diğer yandan Kant, Descartes’ın “düşünüyorum” yargısından bir varoluşu çıkarsamasının yanlış olduğunu söyler, çünkü Kant’a göre “düşünüyorum” etkinliği herhangi bir deneyimin nesnesi olamaz, o ancak özbilincin kendisini düşünmesinin bir sonucudur ve deneyimin içeriği olmayan bir şeyin var olduğu söylenemez. “Düşünüyorum” düşünülür dünyanın bir konusudur, duyulur dünyanın bir nesnesi değildir.

Şematizm

Çoğu filozofa göre Saf Aklın Eleştirisi’nin en temel bölümlerinden biri olan şematizm, aynı zamanda en zor ve kafa karıştırıcı bölümlerdendir. Kant da, şematizm için kullandığı “insan ruhunun derinliklerinde saklı bir hüner” gibi ifadelerle, doğrusu okuyucularına fazla yardımda bulunmaz. Şematizm, transandantal Ben’in görü biçimlerinin ampirik içeriğini sentezlemesinin ardından, a priori kategorilerin a priori görülerin içinde beliren içeriğe (fenomenlere) nasıl uygulanacağının kurallarını içerir. Şematizmin şemaları, hangi kavramın hangi ampirik içeriğe uygulanacağı ya da duyularla alımlanan ve görü biçimlerinde beliren ampirik içeriğin hangi kavramın altına sokulacağı görevini üstlenir. Şemalar, kavramların görülerde, görülerin içeriği aracılığıyla anlamlı bir halde temsil edilmesini (sunuluşunu) sağlar. Örneğin, saf bir kavram olarak nedenselliği, görüde verilen çeşitli ampirik içeriğe nasıl uygulayacağım?

“Transandantal Ben, tüm tasarımlara eşlik eden, ampirik Ben’in de koşulu olan, deyim yerindeyse arka planda sürekli işleyen bir ‘düşünüyorum’ edimidir.”

Kant’a göre her kavramın bir şeması vardır. Şemalar, kavramların algıda temsil edilerek görülerde somutlaşmasını, deyim yerindeyse zihinde canlandırılmasını sağlar. Şemalar, imgelem gücü ve her kategoriyle bağı olan zaman görüsü aracılığıyla anlamlı imgeler ve ifadeler üretme yöntemi ya da kuralıdır. Bu yöntem için öncelikle, iki ayrı kaynaktan da (a priori görüler ve kategoriler) pay alan bir şeye ihtiyacımız vardır. Bu, transandantal bir zaman belirlenimidir. Yakından incelediğimizde her a priori kategoride bir zamansallık buluruz. Dört kategoride de zaman mefhumu vardır. Dış duyulara ilişkin tüm ölçülerin şeması uzay, duyuların tüm nesnelerinin saf imgesi zaman, tüm niceliksel büyüklüklerin şeması sayı, niteliğin şeması duyusal içeriğin zamansal sentezi (yoğunluk, derece vs.), gerçekliğin (Realität) şeması zamanda bir şeyin süreğen halde bulunuşu, olanağın şeması bir şeyin herhangi bir zamanda belirlenebilmesi, zorunluluğun şeması bir şeyin varoluş tarzının her zaman orada olmasıdır. Buradan anlaşıldığına göre, tüm kategoriler zamana bir şekilde bağlıdır. Şemalar bu bakımdan kategorilere göre belirli kurallar içeren zaman belirlenimleridir. Bu şekilde şemalar, kendisi de bir görü olan zaman aracılığıyla kategorileri, görülerin içeriğine bağlayarak, bu içeriklerden anlamlar üretilmesinin koşulunu sağlar. Ayrıca zaman, içsel duyumun a priori biçimidir, bu bakımdan fenomenlerin çeşitliliğiyle de bağlantılıdır, çünkü her türlü görü içeriğinin çeşitliliği yine zamansaldır. O halde transandantal bir zaman belirlenimi, hem kategorilerle hem de görülerle bağlantısı olan transandantal bir şemadır.

Tüm şemaların zeminindeki bu zaman belirlenimine ek olarak imgelem gücüyle, tek bir doğruyu bir çember olarak, üç farklı doğruyu bir üçgen olarak kurarız. Örneğin çemberin ya da üçgenin şeması, imgelem gücünün sentezleme kuralıdır ve böylece dış dünyayla olan ilişkimizde her seferinde bir çemberi, üçgeni, çembere ya da üçgene benzeyen nesneleri yeniden tanımlamak zorunda kalmayız. Zamansal belirlenim ve imgelem gücüyle, dış dünyanın imgelerini, kategorilerin temsil edilebilme koşullarını oluşturan kuralları, şemaları üretiriz. Deneyimde ürettiğimiz bu imgeler, saf görü biçimlerinin içeriğiyle buluşan kategorilerin bir ifadesiyse (ya da “çıktısı”ysa), şemalara imgenin saf halleri diyebiliriz.

O halde kategorilerin görülerin içeriğiyle ilişkiye girebilmesi için, ilkin transandantal Ben’in bu içeriği sürekli işleyen bir bilincin birliği olarak sentezlemesi, ikinci olarak da transandantal Ben’in sürekli kendisinin kıldığı bu içeriğe, kategorilerin şemalar aracılığıyla uygulanması gerekmektedir. Böylelikle dış dünyadan gelen içerikler belirli kurallara uydurularak deneyim, tanıma ve bilgi süreçleri için hazır hale getirilir. Eğer bilgi, ampirik bir bilgi olacaksa, yani duyular aracılığıyla alınan dış dünyanın verilerine dayanacaksa, kategoriler, saf görü biçimlerinin bu henüz anlam taşımayan çoklu verilerine; eğer herhangi bir duyusal içerik taşımayacak, yani a priori bilgi ise, kateogoriler, herhangi bir duyusal içerik taşımayan bizzat saf görü biçimlerinin kendisine uygulanacaktır.

Kendinde şeyler

Necmi Buğdaycı’nın Bilim ve Gelecek’in Aralık 2015 sayısındaki iki yazısında da vurguladığı gibi, dış dünyadaki nesnelerin kendinde gerçekliği ile bizim dış dünyayı zihnimizde temsil edişimiz arasında bir ayrım vardır. Renk, koku gibi nesnelerin bizzat kendilerine ait olması gerekmeyen ve bizim zihinsel tasarımlarımız olan duyuların da ötesinde, bizzat nesnenin “oradalığı” ve “sürekliliği” de, yukarıda gördüğümüz gibi saf görü formlarımızın bir ürünüdür. Hatta ve hatta Kant, nesne kavramını yalnızca görü formlarının ve anlama yetisinin kategorilerinin senteziyle oluşan, dahası transandantal bir nesne kavramına dayanan bir zihinsel tasarım olduğunu söyler. Dış dünyaya ait olan ve her türlü duyusal alımlama ve zihinsel etkinlikten bağımsız olan, ama bir şekilde bizim duyularımızı ve saf görülerimizi etkileyen belirsiz alan için “kendinde şeyler” kavramını kullanır. Bu kavram, deneyimlemenin ve bilmenin sınırıdır. Kendinde şeyler, hiçbir zaman deneyimlenemeyen ve bilinemeyen, ama düşünülebilir bir gerçeklik alanına işaret eder, çünkü kendinde şeyler, “kendileri” olarak uzay ve zaman görülerine getirilemez, uzay ve zamanda “beliren şeyler”, ancak kendinde şeylerin bizleri etkileyişine ve öznel koşullara (a priori görü formları ve kategoriler) göre belirir.

Kant, saf görü formlarının ve kategorilerin tüm varlık alanını içeremeyeceğini söyler. Her şeyden önce aklın bir talebidir bu. Akıl, deyim yerindeyse, algı ve deneyimi oluşturan koşulların kendisine sunduğuyla yetinmez ve önüne koyulan sınırı aşmak ister. Bunun yanı sıra, dünyanın kendindeki gerçekliğinin salt öznel koşulların bir tasarımı olduğunu söylemek, felsefenin tüm gerçeklik ve doğruluk iddiasını çürütecek, felsefe, yazının başında ifade edilen “skandalları” üretmeye devam edecektir. Bu nedenle, öznel koşullarda beliren tüm görünüşlerin, öznel koşullardan bağımsız bir gerçeklik zemininin olduğunu varsaymak durumundayızdır. Kendinde şey, uzaysal ve zamansal olmayan, nedensel olmayan, salt duyular üstü ve düşünülebilir bir varlık zemininin düşüncesidir. Böyle bir düşünce, Kant’a göre pratik anlamda da (örneğin zorunluluk-özgürlük ilişkisi bağlamında) gereklidir. Her şeyin öznel koşullara göre belirlendiğini öne sürmek, bizi yeniden dış dünyanın tamamen bir kurgu olduğunu söyleyen solipsizme götürmenin yanında, her şeyin öznel koşullar aracılığıyla, yani koşullu, dolayımlı (gidimli) olarak belirdiğini söylemek, özgürlük kavramını ortadan kaldıracaktır. (Özgürlük, tanımı gereği koşulsuz bir durumu varsayar. O halde özgürlük, deneyim ve bilgi oluşturma süreçlerinden bağımsız olmalıdır.)

“Kant, nesne kavramının yalnızca görü formlarının ve anlama yetisinin kategorilerinin senteziyle oluşan, dahası transandantal bir nesne kavramına dayanan bir zihinsel tasarım olduğunu söyler.”

Kendinde şeyler kavramı, her zaman duyusal bir içerik talep eden kategorilere uygulanamayacağı için, nesnel bir gerçeklik taşımaz. Kendinde şeyler, tekrarlarsak ancak bir gerçeklik zemininin kavramı olarak düşünülmek zorundadır. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, Kant’ın “kendinde şeylerin” var olduğunu söylememesidir. Deneyime getirilemeyen hiçbir şeyin var olduğu söylenemez. “Kendinde şeyler” eğer deneyim ve bilgi Kant’ın söylediği gibi öznel koşullar aracılığıyla gerçekleşiyorsa, duyuları etkileyen “bir şeylerin” olduğunu da varsaymak zorunda olduğumuz anlamını taşır. Peki ama deneyimin ve bilmenin nesnesi olamayacak olan bir “gerçeklik” ne demektir? Yazıyı, belki de buraya kadar anlatılanları da yeniden yorumlamak adına, Kant’ın gerçeklik kavramından söz ederek bitirmek istiyorum.

Gerçekliğin üç yüzü

Gerçeklik sözcüğünün Almancada iki karşılığı vardır: Realität ve Wirklichkeit.

Kant’a göre Realität, niteliksel bir kategorik kavramdır. Zamanın içinde bir içeriğin olma hali bu anlamda bir gerçekliktir, böyle bir gerçekliğin olmaması, Kant’ın ifadesiyle =0 olarak gösterilebilir. Bunun anlamı şudur: Algının ve deneyimin içeriği, her zaman bir genişlik, hacim, ölçü ya da derece ifadesi taşır (büyük-küçük, sıcak-ılık, açık-koyu vs.); bu nitelikler de uzay ve zamana bağlıdır: Sıcaklığın azalması, zamansal bir ardışıklıktır, bir cismin büyümesi ya da küçülmesi uzaysal bir ardışıklıktır. Bu algı ve deneyimin içeriğindeki dışsal (uzaysal) ya da içsel (zamansal) duyumsama (yoğunluğun ya da derecenin varlığı) gerçekliktir.

Bir algıda ya da deneyimde, deneyimin olanağının öznel koşullarını bir kenara bırakırsak, şeyleri, bu koşullardan bağımsız kendinde şeyler olarak ele alırsak, bu anlamdaki gerçeklikten çıkarız. Diğer yandan, tersinden ele alındığında, ne a priori görülerin ne de kategorilerin kendi başlarına bir gerçekliği vardır, onlar ancak duyusal görünün içeriğiyle gerçek olurlar. Dış dünyanın bir içeriğine, verili bir nesneye sahip olmayan kategori -a priori kavram- boştur (kördür), onunla türlü düşünsel oyunlar oynanabilir ama boş bir kavramla hiçbir şey bilinemez. Kısacası, algı ve deneyimin içeriği haline gelmeyen hiçbir şeye gerçek diyemeyiz.

Özgürlük, ölümsüzlük ve amaçlılık gibi kavramlar da aklın ideleridir, bu anlamda bir gerçeklikleri yoktur. Aklı ve kavrayışı genişletebilirler ama, bize herhangi bir bilgi vermezler. Bu idelerin yalnızca “pratik” anlamları vardır: Olan üzerine değil, olması gereken üzerine yargıda bulunurlar. Saf Aklın Eleştirisi’nin, aklın gücünü tescillerken onu sınırlandırmasının anlamlarından biri burada yatar.

Wirklichkeit olarak gerçeklik, bir kiplik (varoluş tarzı) kategorisidir. Bu sözcüğün Almanca kökeninde “etkide bulunmak” anlamında wirken sözcüğü bulunmaktadır. Mutlaka deneyime dayansa da, her zaman bizzat algının nesnesi olmak zorunda değildir. Manyetik alanı, nesnelerin birbiriyle olan ilişkisinden gözlemleyerek çıkarsarız, ancak bu alanı doğrudan gözlemleyemeyiz. Doğrudan algılayamazsak da ampirik algımızı etkilediği ölçüde manyetizma bir gerçekliktir, sonuç olarak deneyimin duyusal ve kategorik birliğine bağlıdır, nesneldir. Manyetizma, bizim duyu organlarımızın algı kapasitelerinin dışında da olsa, manyetizmanın gözlenebilir hali, sonuçları, bilgi üretiminin ampirik koşullarına bağlıdır. Manyetizma bir Wirklichkeit olarak “Realität” bağlamının genişlemesini, ama ampirik koşullara bağlı olarak genişlemesini sağlar. O halde Realität anlamında gerçeklik, Kant’a göre yalnızca duyusal içeriğe sahip olan ve kavramlarla sentezlenen ampirik gerçeklikken, diğer anlamıyla gerçeklik (Wirklichkeit), kendisi bizim algılarımızla edinebildiğimiz ampirik bir içeriğe sahip olmasa da, gerçekliğimizi etkileyen (wirken) başka bir gerçeklik anlamı taşır.

Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta vardır: Örneğin manyetizmayı ya da daha da ileri gidersek parçacık fiziğinin mikro evreniyle göreli uzay-zamanı, “kendinde şeyler” kavramıyla karıştırmamak gerekir. Gerçekliğin, tüm öznel koşullarından bağımsız bizzat kendisi (kendinde şeyler) derken, tüm nesnelerin, bilginin ortak bir koşullanmamış bütününü tasavvur ederiz. Aklın bu ideali, düşünülür dünyanın zorunlu bir kavramıdır. Aynı zamanda “kendinde şeyler” insan için bir tür sınır kavramdır. Mikro evrendeki şeylerin ya da eğri uzay-zamanın insan zihninde canlandırılamamasının nedeni, insan deneyiminin öznel koşullarının bunları deneyimlemede yetersiz kalmalarıdır. Ancak nasıl manyetizmanın etkisinin sonuçlarını deneyimleyebiliyorsak, mikro evrenin ya da eğri uzay-zamanın sonuçlarını ampirik olarak elde edebildiğimiz ölçüde, mikro evren ve eğri uzay-zaman Wirklichkeit bağlamında birer gerçekliktir, “kendinde şeyler” değildir. Diğer yandan, mikro evrenin ya da eğri uzay-zamanın, evrenin yapısının mutlak gerçekliği olduğu öne sürüldüğünde, Kant, muhtemelen “kendinde şeyler” kavramıyla ve dış dünyanın mutlak gerçekliğinin aklın yalnızca bir ideali olduğu savıyla itiraz edecektir. O halde “kendinde şeylerin”, “gerçekten” var olduğunu söyleyemeyiz, ancak onun “gerçekliğini” aklın bir ideali olarak kabul etmek zorundayız. Ancak Kant’ın burada tutucu bir öneriye büründüğünü söylemek doğru olmayabilir. Saf Aklın Eleştirisi’nin son sayfasında ifade ettiği gibi, eleştirel bir yolda olmak kaydıyla, insanın bilme arzusunu tatmin edecek süreçler sonuna kadar açıktır.

Kaynaklar

– Immanuel Kant: Kritik der Reinen Vernunft, Fourier Verlag, 2003

– Rudolf Eisler, Kant-Lexikon, Georg Oms Verlag, 2002. http://www.textlog.de/rudolf-eisler.html

– Ernst Cassirer: Kant’ın Yaşamı ve Felsefesi, Çev: Doğan Özlem, Ege Üniveristesi Basımevi, 1988.