Ana sayfa 145. Sayı İslam devletlerinde, İslam’a rağmen… Kadın hükümdarlar

İslam devletlerinde, İslam’a rağmen… Kadın hükümdarlar

979
PAYLAŞ
Adı Kuran’da geçen Saba Melikesi Belkıs’ın İsrail Kralı Solomon’u (Süleyman Peygamber) ziyaret edişini konu alan tablo (Edward Poynter, 1890).

Alp Hamuroğlu

İslamlık, kadına toplum hayatını, toplumsal ilişkileri, siyaseti yasaklamış gibidir. Yeni din erkeklere göre düzenlenmiştir. Buna rağmen, Fatımilerde, Yemen’de, Endülüs’te ve Mağrip’te kadın hükümdarlara rastlanır. Türklerin İslam’a girmesinden sonra, Türklerin ve Moğolların yönettiği İslam devletlerinde kadın sultan, yönetici ve komutanlar görülür.

İslam öncesinde Arap yarımadasında geri toplumsal ilişkilerin sonucu olarak doğacak çocuğun kız olması istenmezdi ve bazen doğan kız çocuklar öldürülürdü (çöl imkânsızlıklarında yaşayan Bedevilerde çocuk besleme zorluğu yüzünden çoğunlukla). Bunun dışında kadın, erkekler için köle durumundaydı. Ancak ailenin etkisi, girişim yapabilme ve zenginlik içinde olma durumlarıyla itibarlı olabilirler, kabul edilirlerdi. Muhammed’in ilk karısı Hatice buna örnektir.

Üst ve yönetici sınıflardan olduklarında kadınlar haliyle daha saygın ve daha inisiyatifli olurlardı.

Anaerkil özelliklerin toplumsal hayattan henüz tam silinmediği, bunun da topluma yansıdığı, kadınların görece önde olduğu yerlerde kadın saygı görürdü. Hatta önceleri küçük siyasal birimlerde kadının yöneticiliği, bir üst düzeydeki örgütlenmelerde de “hükümdarlığı” söz konusuydu. Adı Kuran’da bile geçen, Arap antikitesinin (“Cahiliye” döneminin ve hatta daha “öncesinin”) bir kişiliği olan Saba Melikesi Belkıs bunun örneklerinden biridir. (1) Başkaları da vardır.

Hakim İslam’da ‘amme’ kadınlara kapalı

Ancak İslamlık, kadına toplum hayatını, toplumsal ilişkileri, siyaseti yasaklamış gibidir. Yeni din erkeklere göre düzenlenmiştir. Arap dilinde iktidarın iki kavramı, “imam” ve “halife” sözcüklerinin dişil karşılıkları bulunmamaktadır (oysa “melik”, “emir”, “seyid” ve “sultan” sözcüklerinin dişilleri vardır). Bundan, kadınlar imam ve halife olamazlar sonucu çıkar, ama bununla sınırlı da değildir. Kadınlar hiçbir kamu görevinde yer alamazlar, hiçbir devlet görevinde çalışamazlar, dolayısıyla amme kadınlara kapalıdır. Ve Arap İslam’ın kendi tarihinde halife ve iktidar olmuş veya bir kamu işinde görevlendirilmiş tek bir kadın bulunmamaktadır. Askerlikten söz etmek gereksiz olacaktır.

Burada istisnai bir durum olan “Fatımi kadın sultanlar” ile “Yemen’in Melikeleri”nden söz etmek gerekir.

Fatımi kadın halife Sitt-ül Mülk, fiili halifeliği döneminde son derece başarılıydı ve halk tarafından kabul edilmiş sevilmişti.

Fatımi kadın halife Sitt-ül Mülk

970 yılında Fatimi hanedanının mensubu halife El-Aziz’in kız çocuğu olarak Kahire’de doğan Sitt-ül Mülk (“sit”, “hanım” demektir ve saygınlık içerir), babasının 996’da ani ölümü üzerine on yaşında tahta geçen ve halife olan El-Hakim’in 1020 yılında “kaybolmasıyla” fiili olarak hükümdar ve halife olmuştu. Aslında El-Hakim kız kardeşi tarafından öldürtülmüştü, bunu da herkes anlamıştı, ama sürekli yasaklar koyan, Kahirelilere kan kusturan, kadınları evlere hapseden dengesiz halifeden nefret edildiği için yasalara ve adetlere dayanmayan bu oldubitti seve seve kabul edilmişti. Ancak, adına hiç hutbe okunmamış olması dolayısıyla Arap-İslam tarihi Sitt-ül Mülk’ü yok saydı ve “tarihe” geçirmedi. Oysa dört yıllık iktidarı ve fiili halifeliği döneminde son derece başarılıydı ve halk tarafından kabul edilmiş sevilmişti.

Yemen’de ‘Genç Saba Melikeleri’

Bazı kaynaklar başka hanım sultanlardan da söz etmektedir, ancak bunlar belirsizlikler içindedir.

Yemen hükümdarı Ali’nin karısı Esma Bint Şihap as-Süleyhiye ile onun gelini Ürve, kocalarının iktidarını paylaştılar ve toplumlarının benimsediği bir geleneği başlattılar. Yemen’in başkenti Sana’ya komşu kent Zübeyd’in melikesi el-Hürre Alem, onların iyi bir izleyicisi oldu. Resmi unvanı olan “el-Hürre”, “bir üst otoriteye boyun eğmeyen kadın hükümdar” anlamına geliyordu. Kocası olan Zübeyd kralı Mansur ibn Nacah’ın ölümünden sonra el-Hürre Zübeyd’i yönetmeye devam etti.

Esma, 1087’de ölümüne kadar ülkenin yönetimini elinde tuttu. Ürve’ye evlendiğinde Aden Krallığı verilmişti, o da hayatı boyunca orayı yönetti, yöneticileri atadı, vergiyi topladı. İktidarı kocasından tam olarak devraldıktan sonra 1087-1138 yılları arasında Yemen devletinin başkanı olarak askeri seferlere komutanlık yaptı, İslam tarihinin en önemli hükümdarlarından biri oldu.

Esma ve Ürve, tek başlarına hükümdar olduklarından değil ama kocaları hükümdarken adlarına “eşler olarak” hutbe okunmaktaydı. İktidar ortağı olarak öyle benimsendiler ki, devlet başsız kaldığında hükümdar olarak onlara seçenek yoktu. Yemenliler melikelerine Belkis es-Suğra dediler, yani “Genç Saba Melikeleri”.

Yine Yemen’deki Zaidilerin şefi Nasırleddin-Allah’ın kızı Şerife Fatma, Tarba kentinden ve Hanbeli tarikatı mensubu Haliye al-Vahabbiye, adı anılanlar arasında olacaktır. Haliye, Mekke’yi yabancılara karşı korumak için askeri direniş eylemini yönetmişti. (2)

Kadınların hükümdar olduğu bu örneklerde iktidarların ve toplumlarının Şii olması, bunların “tarihin” dışında tutulmalarının ikinci ve yan bir nedeni olmalıdır.

Endülüs’te ve Mağrip’te

Bunlar dışında, örneğin, Endülüs’te ve Mağrip’te (ve belki başka yerlerde de) iktidar sahibi gözükmemekle birlikte fiilen hükümdarlık yapan Arap kadınlar olmuştur. Akdeniz’in iki yakasında da kendine güvenli birçok kadın, hükümdar rolü oynayacaktır. En ünlüsü, Endülüs’teki “Buabdil’in Valide Sultanı” anlamına gelen Sultan Madre de Boabdil (“Buabdil”, oğlu Abu Abdullah’ın adının bozulmuş halidir) diye bilinen ve Arap kaynaklarında hiç anılmayan Ayşe al-Hurra’dır.

Ayşe al-Hurra’nın siyasete girmesi, Gırnata’daki (yerel adıyla Granada) Banu Nasr hanedanının hükümdarı olan kocasının bir İspanyol gözde tarafından baştan çıkarılması sonucu dünyayla ilişkiyi kesmesi yüzünden olmuştur. Dirayetsiz ve çekingen oğlundan onun da rızasıyla iktidarı aldı. Çok dirayetli kararlar verdi, ancak yıl 1492 idi ve Elhamra Sarayını terk ederek Fas’a geçti. (3)

“As-Sayide al-Hurra” (1485-1542’den sonra) unvanını almış olan kadın korsan otuz yıl bölgede denizlerin hakimiydi.

Fas’tan örnek ise, Hakimat- Tetvan diye anılan ve “As-Sayide al-Hurra” unvanını almış olan kadın korsandır. Otuz yıl bölgede denizlerin hakimiydi. Müttefiklerinden biri Barbaros Hayreddin olan As-Sayide al-Hurra, kocası al-Mandri’nin ölümü üzerine Fas Sultanı Ahmet al-Vattasi ile evlendi. (4)

Frank kökenli Aurora ise, kuzeye yapılan bir seferde Kurtuba’ya köle olarak getirilmişti, başını kitaplardan kaldırmak istemeyen bibliofil (kitapsever) hükümdar el-Hakim’e (961-976) her bakımdan yardımcı olduğundan onun karısı olmuş, güzelliğinden dolayı kendisine “Sabah” adı verilmişti. Ama öylesine girgin, çalışkan, birikimli, becerikli ve zekiydi ki, bir süre sonra kocasını ve sarayı idare etmekle yetinmemiş, yirmi yıl boyunca ülkeyi de yönetmiş, bütün önemli kararlar onun tarafından alınmıştı.

Türklerle gelen farklı gelenekler

İslam’ın doğuya doğru yayılma sürecinde durum tamamen değişti. Henüz anaerkil ilişki ve alışkanlıkların sürdüğü toplumlara varıldığında ise çok farklı şeylerle karşılaşıldı.

Hele Türkler İslam dünyasında etkin olduktan sonra kadın, iktidar için yadırganmaz bile olacaktı.

Orta Asya Müslümanlığı İslamiyet’e toplumsal ilişkiler bakımdan da yenilikler getirdi. Kadınların farklı roller üstlenmeleri bu yenilikler içindeki bir unsurdur. Köleci düzeni bilmeyen, anaerkil dönemin özelliklerini içinde barındıran, kadının her alanda önde olduğu bir alışkanlığı ve geleneği sürdüren Türkler, İslamiyet’te, sınıflar ve cinsiyetler arasında eşitliğe yakın geleneklerin ortaya çıkmasını sağladılar. Böylece İslam’a kadın dinamiğini kattılar. Kadın hükümdarlar, saraylarda söz sahibi eş ya da analar, kadınların İslam’daki toplumsal rolünü yükselttiler. Ailenin en önemli unsuru kadınlar, düşüncelerini, isteklerini, geleceklerini, varlıklarını, bedenlerini, cinselliklerini savunabilen inisiyatifli bireyler olarak ortaya çıktılar. “Dersleri büyük alaka uyandıran din alimi kadınlar[ın] ve vaizeler[in]… kadının kadı da olabileceği kanaatini izhar eden fakihler”in ortaya çıkması (5) Türklerin etkisiyle oldu. Türklerin İslamlaşmasından sonra Türklerin yönetimindeki İslam ülkelerinde birçok kadın hükümdarlık yaptı. O zamana kadar İslamiyet’te hiçbir kadın, resmen hükümdar, yönetici, memur olmamıştı veya aile çevresinin dışında etkinliği olan bir kadın görülmemişti.

1072-1092 arasında saltanat süren Melik Şah’ın eşi Türkan Hatun, kocası öldüğünde halifeden hükümranlığının tanınmasını istedi. Pazarlık yapıldı, karşılıklı şartlar kabul edildi. İki taraf da birbirine mecburdu. Halifenin korunmaya, Türkan Hatun’un kabul edilmeye ihtiyacı vardı.

Delhi’de iktidarı alan Raziyye dirayetli bir hükümdar oldu, peçeden çıktı, halkla birleşti, savaşlara katıldı.

Memluk hanım sultanları

“Memluk hanım sultanları”, İslam tarihindeki en önemli ve en tanınmış kadın hükümdarlardır. Raziyye ve Şeceret üd-Dür, ikisi de Türk asıllıydı, Türkçe konuşurlardı. Raziyye iktidarı 1236’da Delhi’de, Şeceret üd-Dür 1250’de Mısır’da ele geçirdi.

Raziyye bin-Şemsüddin İltutmuş, babası Delhi Sultanı Elam Hanın tahtına çıktı. Babası onu varis seçmişti ama sultan öldüğünde üvey erkek kardeşleriyle çatışması gerekti ve üstün geldi. Dirayetli bir hükümdar oldu, peçeden çıktı, halkla birleşti, savaşlara katıldı, ancak kendisine karşı kurulan komplolardan kurtulamadı. Buna rağmen, 14. yüzyılda, gezginliğini bölgede de sürdüren tarihçi İbn Battuda, Raziyye’nin hâlâ dillerde olduğunu kaydetmişti, ki bunun anlamı hanım sultanın kolay silinmeyecek izler bırakmış olduğudur.

Kölelikten azad edilme Şeceret üd-Dür (anlamı “Cevahir Ağacı”), iktidarı, Eyyubi hanedanının son hükümdarı olan kocası el-Melik es-Salih’ten aldı. Halifeye dayattığı Melikat el Müslimin (Müslümanların Melikesi) unvanını kabul ettiremedi. Kendisine başka iki unvan seçti: “Raziyyet üd-Dünya v’ed-Din” (Dünya ve Dinin Kutsanması) ve “Belkıs Cihan”. Çok okuyor, çok da yazıyordu. Haçlı Seferlerinde Batı Frankların Mısır’a yaptığı çıkarmadan sonra onlara saldırıda bulunmuş, zafer kazanmış (1249) ve kralı (IX. Louis) esir almıştı. Sonradan evlendiği ve yedi yıl birlikte ülkeyi yönettiği ikinci kocasının yeniden evleneceğini duyunca kıskançlıktan onu öldürdü. Bu onun da sonu oldu. (6)

Hanım sultanlar arasında Türk saraylarına köle olarak gelen de vardır, sultan kızı olan da. Örnekler sonraları artacaktır.

Kölelikten azad edilme Şeceret üd-Dür (anlamı “Cevahir Ağacı”), iktidarı, Eyyubi hanedanının son hükümdarı olan kocası el-Melik es-Salih’ten aldı.

‘Moğol hatunlar’ ve ‘Adaların eceleri’

“Moğol hatunlar” (7), Güneydoğu Asya’da “Adaların eceleri” (8), diğer kadın sultan örnekleridir. Türk ya da Moğol kadın hükümdarlar, “bu kültürlerin kamu alanında kadına verdikleri önemin” göstergeleridir.

Kutluk Han hanedanından Kutluk Hatun (ya da Türkan Hatun) ile kızı Padişah Hatun (ya da Saffeddin Hatun), 13. yüzyılda hüküm sürdüler. Kirman devletinin hükümdarı olan Kutluk Hatun, kızını Hülagü’nun oğluyla evlendirdi ve kendisine “İsmeddünyadin” unvanı verildi. Camilerde adına hutbe okundu. 1282’de ölen Kutluk Hatun döneminde ülkesi zenginleşti.

Kutluk Hatun’un damadı ölünce onun yerine geçen kardeşi, Moğollar arasında İslam’ı ilk kabul eden oldu. Dul kalan Padişah Hatun 1291’de ölen kocasının oğullarından biri olan İlhanlı hükümdarıyla evlendi. Kendisine Kirman hükümdarlığının verilmesini istedi, aldı ve annesinin yerine geçti. “Saffet üddünya ve’d-Din” (veya Safiyeddin; Dünya ve Din Temizi) unvanını alan Padişah Hatun, bastırdığı sikkede dinsel bir ifade kullanmamıştır. Yalnız bu dünyayla ilgilendiğini gösteren bu tutum, alışılmışın dışına çıkmaktı ve dikkatleri çekmişti.

Diğerleri, Hürdücin, Ebeş Hatun, Devlet Hatun, Satı Bek, Tendü (Döndü) ve Fatma Begüm’dür.

Güneydoğu Asya adalarında yedi kadın hükümdar oldu, üçü Maldivler’de, dördü Endonezya’da. Maldivler kadın saltanatı üç nesil ve kırk yıl sürdü.

Endonezya’da 1641’den 1699 yılına kadar dört prenses üst üste iktidara geçecekti (Tacelalem Safiyeddin, Nurelalem Nakiyeddin, İnayet Şah Zekiyeddin ve Kamalat Şah). İktidar savaşında karşıtları Mekke’den “Müslüman bir kadının devleti yönetmesinin caiz olamayacağı ve yasaca yasaklandığını” belirten bir fetva getirdikleri halde yine de saltanat sürdüler.

13. ve 17. yüzyıllar arasında Müslüman ülkelerde halifelerin karşı çıkmalarına, fetvalara, siyasal oyunlara karşın on beş kadın hükümdar, hükümranlığın bütün resmi belirtilerine sahip olarak tahta çıkabilmişti.

Bâcıyân-ı Rûm

Timur döneminde kadınlarda Müslüman Araplarda olmayan bir özgürlük vardı. Timur’un pek sevdiği şölenlere kadınlar da katılırlar, erkeklerle beraber yer içerlerdi, üstelik örtünme de yoktu. Ata binerler, avlanırlar ve hatta Timur’un ordusunda bile yer alırlardı. Genelde iyi eğitimliydiler. Babür’ün kızlarından biri değerli bir tarihçi ve kronikçidir örneğin.

Müslüman din adamları bu geleneği yok edebilmek için çok uğraşmışlardı. Sonuçta İslam, kadınların toplumsal hayattaki rolleri ve ağırlıkları karşısında Asya bozkırlarının ve Doğu’nun geleneklerine boyun eğdi.

Kadına değer veren bu özellikler, Selçuklu toplumunda ve -Arap etkisinin tekrar kendini göstereceği zamana kadar- özellikle ilk dönemlerinde Osmanlılarda da belirgin bir şekilde görülecekti.

Anadolu Selçukluları zamanında, Bâcıyân-ı Rûm adı verilen kadın silahlı güçleri vardı. Hayatın her alanında nasıl kadın önderler varsa, ilk Müslüman-Türk unsurların Anadolu’ya girişinde de kadın önderler ve savaşçılar bulunmaktaydı. Âşık Paşazâde’nin “Bâciyân-ı Rûm” olarak isimlendirdiği bu teşkilât üzerinde ilk olarak Alman oryantalist Franz Taeschner (1888-1967) durmuştur, ancak o günün toplumsal yapısında kadınların böyle bir teşkilât kurmuş olabileceklerine ihtimal vermediği için, Âşık Paşazâde’nin yanıldığını ya da bir yazım hatası yaparak başka bir sözcük yerine bacıyan yazmış olduğunu düşünmüştür. Sonuçta kadınların Selçuklularda ve Osmanlılarda savaşçı olamayacaklarına hükmetmiştir. Tarihçi Fuad Köprülü, Âşık Paşazâde’nin “Bâciyân-ı Rûm” olarak adlandırdığı kadın teşkilâtı hakkında olabildiğince kapsamlı bir çalışma yapmış, bu çalışmanın sonunda Franz Taeschner’in öne sürdüğü iddianın geçerli olamayacağında karar kılmıştır. Ancak Köprülü bu teşkilâtın mahiyeti ve çalışmaları hakkında çok açık bilgiler vermemektedir.

Orhan Gazi zamanında Anadolu’nun birçok yöresinde Türkmenler arasında bulunup gözlem yapmış, özellikle de Türkmen hanımların çeşitli alanlardaki faaliyetlerine tanık olmuş olan ünlü Mağripli gezgin İbn Battuta ise, “tarikat” çerçeveli askeri kadın oluşumlarından söz etmektedir. Ayrıca Niğdeli Kadı Ahmed 1340 yılında tamamladığı “el-Veledü’ş-Şefik” adlı eserinde Niğde dolaylarında Taptuklu Türkmen dervişlerin hanımlarının silah kullandıklarını kaydetmektedir. Süryani tarihçi Malatyalı Ebu’l-Ferec (Gregory) de bir vesileyle bu “Bâciyân-ı Rûm”dan söz etmiştir. Mevlevî yazar Ahmed Eflâkî de, eserinin bir yerinde Konya’daki bir kadınlar cemaatinden söz etmektedir. Bacılar Teşkilâtı’nın faaliyetlerine dair başka bir bilgi “Menâkıb-ı Evhadü’d-din-i Kirmânî”de bulunmaktadır. Bu esere göre, hanımlararası bu teşkilât, önceleri “Fakiregân” diye de anılıyordu. Ancak teşkilâta mensup olan genç kız ve kadınlar birbirine “Bacı” diye hitap ettikleri için, kadın ve kızların meydana getirdikleri teşkilâta daha yaygın olarak “Bâciyân” (Bacılar) denilmeye başlanmıştır.

Türkmen kadınlarının, erkeklerin yanı sıra örgütlendiklerini, hatta “Bey Ana”, “Bacı Bey”, “Gazi Ana” gibi unvanlarla (rütbelerle) komutanlık yaptıkları da bilinmektedir. (9)

Osmanlıda da komutanlık yapan kadınlar vardır.

Anadolu Selçukluları zamanında, Bâcıyân-ı Rûm adı verilen kadın örgütlenmesi vardı.

Dipnotlar

1) Saba Melikesi, Kuran’da, iktidarını kaybettiği için geçtiğinden, “taht”ın kadından erkeğe devrolmasının, erkek hükümdarlar devrinin başlamasının, yani bir dönemsel anın simgesidir. Kur’an-ı Kerim, En-Neml Suresi, Kuran-ı Kerim ve İzahlı Meâli Âlisi, s.380 vd.

2) Bu konuda geniş bilgi için bkz. Dr. Bahriye Üçok, İslam Devletlerinde Türk Naibeler ve Kadın Hükümdarlar; Fatima Mernissi, Herrscherinnen unter dem Halbmond. Die verdrängte Macht der Frauen im Islam, Herder Spekturm, Freiburg 2004 (Mernissi’nin bu eserinin iyi çevrilmiş ama özensiz bir yayımı Türkçede de bulunmaktadır, bkz. Hanım Sultanlar).

Bu yazarlara göre, “kadın hükümdarlığın” ölçütü olarak, “kendi adına para bastırmak” ve “kendi adına hutbe okutmak” kullanılmalıdır.

3) Baobdil/Baubdil ve dönemi konusunda ayrıntılı bilgi için bkz. Maalouf, 1996, s.26 vd. Ancak burada Ayşe, Fatma olarak geçmektedir.

Endülüs’le ilgili literatürde Ayşe, yaşadıkları kentten ayrılacakları gün Gırnata’ya son defa bakarken oğluna ağlaması yüzünden söylediği şu sözlerle yer almıştır ve bu sözler Batı’da çok ünlüdür: “Bir kral ve bir erkek olarak koruyamadığın ülkene şimdi bir kadın gibi ağlıyorsun.” Abu Abdullah’ın ağladığı ve annesinin ona bu sözleri söylediği yere Kastilyalılar sonradan “Arabın Ağladığı Tepe”, “Arabın Son İç çektiği Tepe” adını vermişler (Clot, s.46; Voltaire, s.61; Raif, s.333 vd; Maalouf, 1996, s.61).

4) Üçok ve Mernissi.

5) Mez, s.412.

6) Üçok ve Mernissi.

7) Üçok ve Mernissi.

8) Üçok ve Mernissi.

9) Yavuz Bahadıroğlu, Merhaba Söğüt, Nesil Yayınları, İstanbul 2009.

Kaynaklar

– Dr. Bahriye Üçok, İslam Devletlerinde Türk Naibeler ve Kadın Hükümdarlar, Kültür Bakanlığı Başvuru Kitapları, Ankara, 1993.

– Fatima Mernissi, Hanım Sultanlar (İslam Devletlerinde Kadın Hükümdarlar), Cep Belgesel, İstanbul 1992.

– Amin Maalouf, Afrikalı Leo, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 1996.

– André Clot, Al andalus / Das maurische Spanien, Artemis&Winkler, Düsseldorf-Zürich 2002.

– Ahmet Raif, Endülüs / Yok Edilişin Öyküsü, Araştırma Yayınları, İstanbul 1993.

– Voltaire, “Haçlı Seferleri” ve “İstanbul’un Haçlılar Tarafından İşgali”, Müslümanlar, Türkler, Ötekiler, İgus Yayınları, İstanbul 2009, s.22-31.

– Adam Mez, Onuncu Yüzyılda İslâm Medeniyeti / İslâm’ın Rönesansı, İnsan Yayınları, İstanbul 2000.