Ana sayfa 146. Sayı Ahlak düşüncesinin eski çağı

Ahlak düşüncesinin eski çağı

258
PAYLAŞ

Ebru Oktay

Günlük yaşayışımızda hangi davranışımızın ya da hangi eyleyişimizin ahlaka uygun olduğunu, nasıl davranırsak ahlaka uygun davranmış olacağımızı çoğumuz düşünmüşüzdür. 21. yüzyıldan ve bulunduğumuz noktadan baktığımızda bu, üzerinde çokça kafa yorulmuş bir felsefi dal gibi duruyor. Oysa ilkel toplumlarda bile kendine göre bir ahlak vardı ve bunu filozoflar yönlendirmemişti. Ancak yaşamı düzenlemek açısından her zaman amaç “iyi”yi gerçekleştirmek olmuştur. O zaman da iyinin ne olduğunu belirlemek, tartışmak önem kazanacaktır elbette. Bireyler iyiyi gerçekleştirmede bilinçli seçimlerine mi yoksa yaşam deneyimlerine mi başvuracaklardır? Konu ahlak olduğunda gelişmiş bilinçten yana olanlar deneyden yana olanlardan fazla gibi görünüyor. Afşar Timuçin’in dediği gibi, “gelişigüzel düşünmenin ipe sapa gelmez ama renkli görünümleri” olmakla birlikte, felsefeden tamamen yoksun bir ahlakın temelsiz ve tutarsız olacağı açıktır. Yani kural koyucu olan ahlak; düşünmeyi, tartışmayı ve daha çok yöntemle ilgili kural koymayı hedefleyen felsefenin özünü oluşturacaktır. Böylece düşünce serbestleşip, “büyük işler peşinde koşan bir tür taşkafalılık olan dogma”dan arınabilecektir.

Ahlak değerlerinin oluşmasında kişinin bilinci kadar onu oluşturan ve destekleyen ve devamlılığını sağlayan tarihsel-toplumsal koşullar da etkili değil midir? Afşar Hoca’nın değerlendirmesiyle; “bireyin bilinci sınırlı da olsa kendi ölçüleri içinde tarihin bilincidir.” Buna göre her ahlak anlayışı toplumsal-tarihsel bir varlık olan insanın özgün bir buluşudur, onun insanlığa adanmış bir ürünüdür. Gerçek değerler toprak kokar. Bu da evrende bir yer tutuyor olmanın kokusudur. Tarihsel süreç üzerinden baktığımızda, filozoflar özellikle toplumların karmaşık dönemlerinde ahlak sorunlarını birinci planda tutmuşlar ve insana güvenmişlerdi. “Nasıl bir dünyada yaşamak istiyoruz” sorusu o zamanların da sorusuydu ve insana duyduğu güvenle birlikte ondan çok şey bekleyen ahlaklar oluşturmaya da çaba harcamıştı. Uzun sürecek bir çaba. Afşar Timuçin kitabında bu soru(n)ları ve nasıl oluştuklarını, nasıl geliştiklerini, felsefeyi başlatan düşünürlerden başlayarak anlatmış. Öğrenmenin bilinçte yaratacağı farklılığa her zaman güvenen biri olarak da “Nasıl bir dünyada yaşamak istiyoruz” sorusunun yanıtını yüzyıllardır aramış olan düşünürleri ve görüşlerini tarihsel bütünlük içinde detaylı olarak değerlendirmiş. “Hiçbir uygarlık bir başka toprağa olduğu gibi aktarılamaz. Bir toplumun yarattığı uygarlık değerleri başka topraklara karıştıklarında açık ya da örtülü değişime uğrarlar ve değişik özellikler kazanırlar: o toprakların uygarlık değerlerine bileşenler olarak katılırlar” diyor Afşar Timuçin. Bu durumda Yunan uygarlığı da çeşitli yollarla ve daha çok deniz ticaretiyle Batı’ya doğru giderek zenginleşmiştir. Toprakları verimsiz bir coğrafyada adeta bir kültür verimliliği yaratmıştır. Spartalıların yaşamı “kışlaya” çevirdikleri bir zamanda ve Yunan toprakları doğu uygarlıkları diye bilinen önceki uygarlıkların kalıtından birtakım değerleri kendine alıp özümlerken ilk büyük kültür dönüşümü İonia’da gerçekleşmiştir. Efes ve Milet kentleri öne çıkar. Yani Anadolu toprakları koşulları adeta “çiçeklendirirler”.

Ve felsefe doğuyor…

Miletoslu ilk filozoflar felsefenin de ilk adlarıdır. Thales’le başlayan atılım, Anaksimandros ve Anaksimenes’le sürüp Herakleitos’la ilk gerçek bütünlüğüne kavuştu. Bu filozoflar ahlak yöntemlerinden ziyade evreni gözlemlediler ve onda bir “temel dayanak” aradılar. “Bunu olağan karşılamak gerekir, çünkü felsefe henüz yeniydi, dünyaya ve her şeye daha geniş açılardan bakmak vakti henüz gelmemişti,” diyor yazarımız. Ephesoslu Herakleitos ise gelecekte Hegel’e de öncülük edecek “çağdaş diyalektik düşünce”nin ilksel biçimini oluşturur. Yalnız insanı değil evreni de ele alan, evrendeki insanı hemen bütün sorunlarıyla tartışmaya açmış olan Herakleitos’un köklü düşünceye yönelen ilk filozof olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bir yalnızın dünyasında Herakleitos, insanlara yukardan bakan biri olmaktan çok ahlakına güvenemediği insanlardan uzak durmaya özen gösteren biridir. Herakleitos, “değişen”in temelinde “değişmez”i gösterirken insanı geleceğe açar. Her şey akıp geçiyor diye hayıflanmayız çünkü bu akışı belirleyen sağlam bir dayanak vardır ve bu dayanak evrenin temel yasası gibi bir şeydir. Ama bunun bir de ilk kez sorulduğu zamanı düşünelim. Herakleitos belli bir ahlak anlayışı temellendirmiş olmasa da Eskiçağ’ın en büyük ahlakçıları olan stoa filozoflarına ve daha nicelerine ilham verecek bir “ahlak” bırakabilmiştir.

Perslerle başlayan fetih savaşları düşünce etkinliklerini İonya’dan İtalya ve Sicilya’ya kaydırır. Pythagoras’ın gizemciliği ve Elea okulunun usçuluğu iki büyük düşünce akımı olarak ortaya çıkar. Elea okulu Parmenides’le İonyalıların ortaya koyduğu fizikçi bakış açısını tamamen dışlayarak bir “değişmeyen varlık” arayışına girerken; felsefe tarihinde “gözleri dünyaya kapamak” şeklinde özetlenebilecek ülkücü bakış açısının temelindeki anlayışı oluşturdu. Bunları biraz olsun dengeleyen Empedokles ve Demokritos gibi “atomcular” evreni açıklamaya yönelirken aynı zamanda insan sorunlarıyla da ilgili oldular.

Felsefe inanca mı dönüşüyor?

Elea ve çevresinin en eski felsefe atılımı, Pythagoras (M.Ö. 585-570 arasında doğmuş) ve ardılları tarafından gerçekleştirildi. Felsefeyi “ahlaki arınma”nın tek yolu olarak gören Pythagoras, aynı zamanda felsefenin adını koyarak; bu köklü düşünce alanı için sophos (bilge) yerine philosophos (bilgisever) önerisini yapmıştı. Pythagorasçılar matematik, gökbilim, müzik, fizyoloji, tıp alanlarında birçok buluş yaparken evrendeki uyuma dikkat çekerek “felsefe tarihinin ilk estetikçileri” sıfatını da kazanmışlar. Onlara göre sağlam ahlak insanı “tanrı” olmaya götürebilirdi, fakat benimsedikleri bazı ilkelere rağmen belirgin bir ahlak görüşü bırakamamışlar.

Eskiçağ düşüncesinin önemli bir başarısı olan atomculuk, kendisinden önceki iki öğretiyi birleştiren özgün bir felsefe olarak ve de hem kaba deneycilikten ve kaba usçuluktan daha akla yatkın olarak karşımıza çıkar. Gerçekçiliğinin kanıtını, yeniçağın bilim kavrayışında büyük bir yer tutmuş olmasında görebiliriz. Demokritos, varlıkta ne varsa atomdandır demiş; insan ruhunun da “ince atomlardan” oluştuğunu ve bunların “yuvarlak, hafif, sıcak” olduğunu düşünmüş. Aynı zamanda bir ahlakçıdır da. Hazcılığa doğru bir eğilim gösterir, en azından bilgeliğin verdiği hazdan sıkça söz eder.

Persler’in Yunanistan’ı fethi sürecinde Atina kenti öne çıktı ve zenginlikte, kültürde, düşüncede, sanatta oluşan arayışlara ev sahipliği yaptı. Artık düşünenlerin dünyasında “insan sorunları” ön plandaydı. Yaşam, düşüncenin önüne geçmiştir. Sorunlar çok çeşitliydi ve yaşam bütün bu sorunları çözmeye elvermeyecek kadar kısaydı. Yaşamı daha da yaşanılır kılmak doğru olmaz mıydı? Bu arayışlar içinde geçmişin atılgan günleri son bulup yaşam gündelik sıkıntıların çözümüne odaklanacaktır. Kitaba göre, bu ataletin ve umutsuz görünümlerin başlıca temsilcileri sofistler diye adlandırılan filozoflar oldular. Sofistler deyim yerindeyse felsefe tarihinin ilk ve son tüccarları oldular. Bilginin yerini teknikler, düşüncenin boşalttığı yeri belagat alıyordu. “Doğru düşünmekten çok etkili konuşmak önemliydi”. Bu da özellikle siyaset alanında doğruların unutturulması, sabah söylenenin tam tersinin öğleden sonra tam tersi şekilde söylenebilmesiyle bir “boş söz” güzellemesine yol açtı.

Gözlerini kendi dışına çevirmiş insan, kendine bakmaya ve görmeye çalışırken sofistlik bir “eğitim yöntemi” olarak buna yardımcı oldu. Sofistler ilk filozoflarla felsefeye altın çağını yaşatan filozoflar arasında bir geçiş oluşturdu. Bu geçişin tam ortasında Sokrates vardır.  Ayrıca sofistlik Sokrates’te karşısavını da bulacaktır. Ahlaklılığın, direnme ve katlanmanın ustası Sokrates, kendine özgü “karşılıklı konuşma” yöntemiyle insanın ne olup ne olmadığını araştırmaya çalışan ve tarihte inancı uğruna öldürülen ilk bilge kişi olacaktır. Aristokles yakışıklı ve çekici biri olduğundan insanlar “geniş omuzlu” anlamına gelen Platon demişler ona sonradan. Felsefe tarihinin ilk ruhçu felsefesini kurarken büyük ölçüde Sokrates’i eksen almıştır. Ahlak anlayışının temelinde ise yine bilgi vardır. Burada ahlak için çok önemli bir kavram olan “mutluluk” tartışmaları da devreye girer. Bir site düzenleyicisi olarak ahlak kuramını da detaylı ortaya koyduğu Devlet isimli eserinde kalıcı bir düzen oluşturmaya çalışmıştır. Platon’un gerçekçi anlayışa karşı ülkücü felsefesine karşılık öğrencisi Aristoteles, gerçekçi felsefenin öncüsüdür, felsefesini o zamanın koşullarında olabildiğince somut veriler üzerinden temellendirmiştir. Felsefesini dış dünyayı gözlemleyerek kurar. Fikirlerin deney yoluyla elde edildiğini, bilgi için duyulardan başka kaynak olamayacağını söyler. Aristoteles topluma ahlak kuralları benimsetmekle yükümlü duymaz kendini. Ancak yine de bir ahlak kuramı oluşturur ve bunu da bilgi kuramından yola çıkarak belirler. Ahlaklı olmayı niçin istediğimizi sorar. Bir çıkarımız mı var bundan?

Afşar Timuçin’in de özellikle belirttiği gibi, “Düşünce tarihi zincirleme etkilemelerin ve etkilenmelerin, birbirini izleyen etkileşimlerin tarihidir.” Düşünceler birbirini çeler gibi yaparken birbirlerini tamamlarlar. Bir düşüncenin kendisine karşıt gibi duran bir başka düşünceden doğduğunu görürüz. Dolayısıyla “kuşkucuların” yeniçağı başlatan düşünce adamlarına (Montaigne, Bacon, Descartes gibi) ufuk açmaları şaşırtıcı değildir.

Felsefe sayesinde, günlük yaşamdaki büyük zorluklardan birinin “ortak kavramlarla” konuşamamak olduğunu anlamıştık. Her kavram hepimizin kafasında ayrı ayrı şeyi çağrıştırıyorsa, bu fikirsel bir başıboşluğa sebep olacaktır. Ondan sonra gelsin “kafadan atma” düşünceler. Oysa geçmişi bilmek, bunu bir dizge içinde izleyebilmek zihnimizde tutarlılık yaratır ve bu da düşünceyi de felsefeyi de “sevinçli” kılar. Eskiçağ ahlakları, “düşünenlerin ışıklarını bugüne ulaştırmasında ve yarın da dünyamızı aydınlatmasında, bize yaşamın anlamını duyurmasında, bize biz olduğumuzu öğretmesinde” önemli bir yer tutuyor. Düşünce ve kültür dünyamızın birbirinden kopuk parçalar değil, yüzyıllar boyu evrime uğramış bir süreç olduğunu anlamamızı sağlıyor.

– Eskiçağ Ahlakları, Afşar Timuçin, Bulut Yayınları, 2015, 368 s.