Ana sayfa 146. Sayı Rus avangardının iktidar sınavı

Rus avangardının iktidar sınavı

306
PAYLAŞ

Ogan Güner

Modern sanatın temellerinin atıldığı en civcivli, en üretken dönem hiç kuşkusuz 20. yüzyılın ilk çeyreği. Ali Artun’un imzasını taşıyan Sanatın İktidarı -1917 Devrimi Avangard Sanat ve Müzecilik- de  modern sanat tarihinin çok bahsedilen, ama az bilinen bir dönemine odaklanıyor. Bu dönemin önemi ise göründüğünden çok daha fazla. Her resmi tarih gibi modern sanat tarihi de nesnel olmaktan ziyade iki dünya savaşı ve savaş sonrası değişen küresel siyasi dinamiklerle iç içe geçmiş bir olgu. Bu açıdan bakıldığında Sanatın İktidarı Sovyet avangardıyla ilgili bir kazı çalışması sayılabilir, çünkü Ekim Devrimi’ne giden süreçte Rus avangardı ile sosyalizm arasındaki tarihi örtüşme, devrimden sonra sanat ve hayat arasındaki keskin çizgilerin ortadan kaldırılmasını öngören ve belki de sanat tarihinin en dinamik, en yıkıcı/yapıcı örneğini teşkil ediyor. Sorun SSCB’nin yıkılışına kadar Sovyet avangardıyla ilgili kapsamlı ve sürekli bir araştırmanın yapılmamış olmasında. Mahzenlere depolanan avangard sanat eserlerinin ve belgelerinin ancak 1990’larda ulaşılabilir hale gelmesi ve bu kayıp dönemin tekrar gündeme oturması, modern sanat tarihinin neredeyse yeniden yazılmasını gerektiriyor.

Anıtsal müzelerden anti-müzelere

Sanatın İktidarı, genel olarak Rus-Sovyet avangardının kısa tarihini, özelde ise Ekim Devrimi sonrası doğrudan sanatçıların eline teslim edilen müzeciliği paralel okuyabileceğiniz bir altbaşlık içeriyor. 1852’de Ermitaj Müzesi ile başlayan, aristokratların kendi malikânelerinde oluşturdukları özel müzelerle devam eden modern müzecilik serüveninin devrim sonrası geçirdiği dönüşümü anlatıyor. Devrimden sonra avangard sanatçılara teslim edilen, burjuva sanatının en seçkin örnekleriyle dolup taşan Rus müzeleri ile “Müzeleri yıkın!” şiarıyla yola çıkan, müzeyi donmuş bir sergi salonundan ziyade yaşayan bir laboratuvar olarak tasarlayan anlayış arasındaki diyalektik serüveni izliyoruz.

Kitap diğer yandan, Maleviç’in liderliğindeki, sanatın özerkliğini savunan süprematizm ve Tatlin’in liderliğindeki, sanat ile üretimin birleşmesi gerektiğini öne süren konstrüktivizm arasındaki sanatsal çekişmeye de yer veriyor. Maleviç’in temel rasyonel formlara indirgenmiş yıkıcı sanat anlayışı ile sonraki dönemlerde endüstriyel tasarım disiplininin doğmasını sağlayacak Tatlin’in konstrüktivizmi arasındaki farkları ve ortak zeminleri kendi tarihsel boyutu içinde ve toplumsal devrimin ateşlediği “sanatın iktidarı” enerjisinin içinde ele alıyor.

 

Bolşevik Parti’de rakip olarak sivrilen Bogdanov ve Lenin’in arası sonraki dönemlerde iyice açılacaktır. Gorki aralarındaki anlaşmazlığı tatlıya bağlamak için onları Yalta’daki evine davet eder. Bu buluşmadaki satranç oyunu da, iki rakibin mimikleri aralarındaki gerilimi yeterince belgelemektedir.

Kitabın üçüncü temel izleği ise devrim öncesi ve sonrası avangard sanat akımları, oluşumları ve kurumları. 1. Dünya Savaşı’na kadar Bolşevik Parti’de Lenin’in en büyük rakibi olan Bogdanov’un örgütlediği ve 500 bin aktif katılımcıya ulaşan Proletkult oluşumunu veya geleneksel sanat eğitimi ile uygulamalı eğitimi tek çatı altında avangard bir anlayışla buluşturan VKhUTEMAS gibi sanat kurumlarını ana hatlarıyla tanıyoruz.

 

Başka bir modernizm mümkün

Kitap, modernizmin tarihinin en coşkun ve radikal coğrafyasına daha yakından bakma şansı sunuyor. Sovyet avangardının Avrupa avangardı ile arasındaki temel fark Ekim Devrimi’yle başlayarak Stalin döneminde sosyal realizmin yükselişine kadar olan dönemde avangardın iktidar şansını tatmış ve marjinal bir sanat akımı değil toplumsal bir sanat dinamiğine dönüşmüş olması. Söz konusu olan, kitabın isminin de ima ettiği gibi iktidarın sanatı değil, sanatın iktidarıdır. Tam da bu sebepten 2. Dünya Savaşı sonrası Sovyet avangardı modernizm tarihinden tamamen dışlanacak ve hiç yokmuş gibi derinlere gömülecektir. Bunun müsebbibi ABD menşeli liberalizm olduğu kadar Stalinizmdir de elbette. Modernizmin tarihi liberalizm tarafından yeniden yazılırken CIA bile sanat tartışmalarının aktörü haline gelir. Soğuk Savaş döneminde modern sanat tarihi yazımının politik yönlerini merak edenler için Frances Stonor Saunders’ın Parayı Verdi Düdüğü Çaldı kitabını da önerelim bu noktada.

Ali Artun birkaç yerde avangard sanatçılarla Bolşeviklerin yolunun nasıl olup da kesiştiği sorusunu yöneltiyor ama, kitabın sınırları içinde bunun net bir yanıtını bulmak mümkün değil. Sanat ile hayat, sanatçı ile toplum arasındaki düşünsel çizgilerin nasıl bu denli devrimci bir bağlama ulaşabildikleri sorusunun yanıtı için daha gerilerden yola çıkmak gerekiyor galiba. Rus modernizmini anlamak Sanatın İktidarı’nın başladığı noktaya nasıl gelindiği kavrayabilmek için bir diğer okuma önerisi: Rus Düşünce Tarihi -Aydınlanma’dan Marksizme-, Andrzej Walicki.

Sanatın İktidarı, avangardın enternasyonal karakterine de ayrı bir vurgu yapıyor. Avrupa avangardıyla Sovyet avangardı arasındaki bağlantıların ve modernizmin farklı coğrafyalarda geçirdiği dönüşümlerde bu bağlantıların rolü üzerine kısa ama açıklayıcı bir döküm sunuyor. Bu noktada Türkiye bağlamında da kitaba bir dipnot düşmeden geçmeyelim. Hem Avrupa hem de Sovyet avangardının modern Türk sanatındaki etkileri de tıpkı Sovyet avangardı gibi unutturulmuş bir tarihe sahip. Özelikle Bauhaus ekolünün Cumhuriyet mimarlığında, sanat eğitiminde oynadığı rol ve Sovyet avangardının Nazım Hikmet’ten Abidin Dino’ya kadar olan etkileri de çok az araştırılmış bir geçmiş olarak önümüzde duruyor. Avangardın Türkiye bağlamındaki boyutlarını merak edenler için önerebileceğimiz nadir kitaplardan biri: Modern Türk Sanatının Doğuşu –Konstrüktivist Türkiye Cumhuriyeti’nde Kültür ve İdeoloji-, Kağan Güner.

Sanatın İktidarı Rus-Sovyet avangardıyla ilgili Türkçe kaynak boşluğunu doldurma konusunda önemli bir kitap. Anlaşılan o ki, köprünün altından çok sular akmasına rağmen modernizmin hayaleti bizi kolay terk etmeyecek.

– Sanatın İktidarı -1917 Devrimi Avangard Sanat ve Müzecilik-, Ali Artun, İletişim Yayınları, 2015