Ana sayfa 146. Sayı Terör karşısında felsefe

Terör karşısında felsefe

239
PAYLAŞ

Özer Or

“… bombalar hiçbir zaman, kurbanlarını bizzat ve vekaleten, sonradan meşru misilleme ya da terörizme karşı mücadele olarak sunulması kolay olacak bir şekilde karşılık vermekten alıkoyacak kadar ‘akıllı’ olmayacaklar.”

Genç cumhuriyetin kuruluş yıllarında önümüze hedef olarak konulmuştu çağdaş uygarlık düzeyi. Çağdaş uygarlık açısından sonrası malum: Birkaç 10 yıl sonra insanlığın bütün birikimini altüst eden İkinci Dünya Savaşı, ardından gelen “Soğuk Savaş”ta ve “düşman” yenilmiş olmasına rağmen sonrasındada dünyanın her yerinde ilerici, bağımsızlıkçı, aydınlanmacı, bir anlamda da “Batılı”muhaliflere karşı gericiliğin, yobazizmin desteklenmesi, silahlandırılması, gerektiğinde topla tüfekle açıkça savunulması. Günümüzde ise “Üçüncü dünya savaşı başlayabilir mi, yoksa başladı da farkında mı değiliz?”gibi tuhaf tartışmaların içindeyiz. Son olaylardan sonra “dünyanın merkezi”, temsil iddiasında bulunduğuve sık sık emperyalist müdahalelerin gerekçesi haline getirdiği “insan hakları” ve “demokrasi” gibi kavramları kendi coğrafyasında hedef alan,kendisini bu değerlere bağlılık konusunda ciddi sınavlarla yüzyüze bırakan bir kaosun içine sürüklenmek üzere görünüyor.Dünyanın nasıl bu hale geldiğini, dönüşümün ne zaman başladığını düşünürken“21. yüzyılı başlatan olay” olarak nitelenen 11 Eylül saldırısı geldi aklıma. Bugün yaşadıklarımızın da belki bir kısmına ilham vermiş olan en büyük örnekti. Yüz yüze kaldığımızı düşündüğüm sınavlarla ABD devletini ve toplumunu 15 yıl evvel karşılaştırmıştı.ABD toplumu yaşadığı panikle bütün dengelerini yitirirken, yönetiminin de her krizi fırsata dönüştürmeye yönelik uyanıklığıyla, yanına zaman zaman “düveli muazzama”‘yı alsa da genellikle tek başına önerdiğive uyguladığı “çözüm”ün dünyayı yaşanılamaz hale getirdiğini görüyoruz.

Şu günlerde televizyon veya gazetelerde sık karşılaştığımız stratejistleri ya da kendisini stratejist sanan gazetecileri ve analizlerini bir kenara bırakarak 20. yüzyılda etkili olmuş, muhtemelen 21. yüzyılda da etkili olmaya devam edecek iki düşünürü konuk eden bir kitaptan bahsetmek istiyorum: Terör Günlerinde Felsefe – Jürgen Habermas ve Jacques Derrida İle Diyaloglar,2003, Haz. Giovanna Borradori, İng. Çev.Emre Barca,Yapı Kredi Yayınları, 2008

“Felsefe kitapları nadiren, zamanın kesin bir noktasında ya da belirli bir mekânda doğarlar” diyen felsefe doçenti Borradori, 11 Eylül sabahını takip eden birkaç saat içinde tasarlamış kitabını. 11 Eylül’ü bizzat New York’ta yaşayan biri olarak, okuldaki çocuklarından ve olay yerinde bulunan muhabir eşinden saatlerce ayrı kaldığı sırada polisiye ayrıntılara takılmadan, stratejik budalalıklara yüz vermeden olayın gündeme getirdiği felsefi sorunları konuşmak için Habermas ve Derrida’nın peşine düşmüş.

Habermas, 11 Eylül’ün faillerinin siyasal anlamda gerçekçi hedefleri varmış gibi görünmediğinden olayın politik gerekçesinibüyütme eğiliminde değil ve yaklaşık 20 sayfalık söyleşisiyle kısa kesmiş gibi görünüyor. “Köktendinciliği” modern bir olgu olarak tanımlayan Habermas İslami bir teokrasi kurma çabalarını “bilişsel uyumsuzluğun bastırılması” olarak görüyor. Her şeyi kapsayan bir dünya görüşünün epistemolojik konumu masumiyetini kaybetmişken, yani bilimsel bilginin ve dini çoğulculuğun bilişsel koşullarında, modernite öncesi inanç tutumlarının dışlayıcılığına dönüşün propagandası yapıldığında, söz konusu olan böyle bir bastırmadır. Çoğulcu toplumların karmaşık yaşam koşullarına normatif olarak sadece herkesin aynı ölçüde değerli olduğunu söyleyen katı bir evrenselciliğin uyum sağlayabileceğini düşünüyor. Ona göre, kültürel geleneklerinden kopartılmış toplumlar hızlandırılmış modernleşme süreçleri arasında tüm yitirdiklerinden Batı’yı sorumlu tutuyorlar. Bu nedenle Batı’nın dünya çapında sekülerleştirme gücüne karşı harekete geçen tepkinin manevi kaynaklardan beslenmesinin psikolojik düzeyde anlaşılabilir olduğu kanaatinde. Endişesi ise daha çok kendisinin politik içeriğini yok saydığı terörizme siyasal meşruiyet tanıyan savaş ilanına dair.

Söz kendisine verildiğinde Derrida ise olayı bir kavramla karşılıyor: Otoimmünite. 11 Eylül’ü, “Soğuk Savaş”, “Soğuk Savaş’ın sonu” ve “terör dengesi” denen, birbiriyle iç içe geçmiş süreçlereatıfta bulunarak tanımlamayı deniyor ve anlamak için önerdiği mantığın otoimnün süreçleri düzenleyen mantık olduğunu söylüyor. Otoimnün bir sürecin tanımını, canlı bir varlığın intihar-benzeri bir tavırla “kendi kendine” savunmasını yıkmaya, “kendi” bağışıklığına karşı bağışıklık kazanmaya çalıştığı tuhaf davranış olarak veriyor. Derrida ilk otoimmünite olarak11 Eylül’ü yapanların, hem kendilerinin hem de kendilerini soğuk savaş sırasında Afganistan’da Sovyetler’e karşı “eğiten ve donatanların” intiharı olmak üzere iki intihar sürecini bir arada gerçekleştirdiklerini söylüyor. 11 Eylül’ün, Soğuk savaş sonunda kazanılan zaferin geçiciliğini ortaya koyması ve tehdidin çok daha büyük ve güncel hale gelmesinin yarattığı psikolojik bastırma iklimini ve bu bastırmanın bastırılanı sürekli yeniden üretmesini,ikinci otoimmünite olarak görüyor Derrida.Sonuncu otoimmünite ise bize tam da bugünleri neden yaşamakta olduğumuzu hatırlatıyor sanki. Çözüm olarak eşit derecede sorumlu iki sözcükle ifade edilen “terörle savaş”ın bütün biçimlerinin tümüyle ortadan kaldırma iddiasında oldukları kötülüğün sebeplerini kısa veya uzun vadede yeniden doğuracak şekilde işlediğine dikkat çekiyor.

“İster Irak, Afganistan veya isterse de Filistin söz konusu olsun,” diyor Derrida, “bombalar hiçbir zaman, kurbanlarını bizzat ve vekaleten, sonradan meşru misilleme ya da terörizme karşı mücadele olarak sunulması kolay olacak bir şekilde karşılık vermekten alıkoyacak kadar ‘akıllı’ olmayacaklar.”