Ana sayfa 147. Sayı Kemal Tahir’in bilime sığmayan sanatı

Kemal Tahir’in bilime sığmayan sanatı

264
PAYLAŞ

Özer Or

“Sanatın gerçekçi roman kolu, kendi yasaları içinde, salt tarihte, sosyolojide, felsefede, ruhbilimde değil, fizik, kimya gibi deneye dayananan bilimlerde bile, bilimin vardığı son çizgileri, gene bu bilimlerin gelişme kanunlarının imkânlarıyla aşmaya çalışmak zorundadır. Yoksa, Zola’nın natüralizmi gibi bilimin ardı sıra sürünür, onun bulup ispatladıklarını yeniden, aynı sınırlar içinde ispatlamak zorunda kalır. Gerçekçi roman, okuyucularına gerçeklerimiz üstüne kendi sosyal durumlarının verdiği güçle eğilmeyi, onları yeniden değerlendirmeyi teklif eder.”

Kemal Tahir     

Ortaokulu yeni bitirmiştim sanırım. Birkaç yıldır yaz tatillerimin tamamı köyde geçiyordu. Akasyaların zayıf yapraklarının bile kıpırdamadığı Temmuz sıcaklarında, evin az kanallı televizyonunda oyalanacak bir şey bulamadığım ve bisiklet sürmemin de hoş karşılanmadığı birkaç saat boyunca, çatısına ağaç gölgesi düşen, serin bir oda bulup kitap okumayı tercih eder olmuştum. Odalardan birinde bir dolabın üstteki iki rafında dayımın üniversite yıllarından kaldığını tahmin ettiğim kitaplarından rasgele seçiyordum okuyacaklarımı. Gülmekten kırıldığım Aziz Nesin’in Bir Sürgünün Anıları ve Şolohov’un Vatan İçin Dövüştüler’i, Yaşar Kemal’in Çakırcalı Efe’si gibi kahramanlık anlatıları da bittikten sonra geriye pek bir şey kalmamış olmalı ki, sıra başlığıyla daha az ilgi çeken kitaplara gelmiş. Kemal Tahir’in Sağırdere’sini elimde gören teyzem “Hoşuna gidiyor mu gerçekten, küfürlüdür o adamın kitapları, her şey adlı adınca…” demiş, yüzünü ekşitmişti, benim o yaşta okumamdan pek hoşlanmadığını belli etmek istercesine. Halbuki kitaptaki köylüler bizimkiler gibi Trakya şivesiyle konuşmuyorlardı ama, “adlı adınca” denebilecek bütün argo benim akşam üstleri okul bahçesinde top oynadığım çocukların, köy kahvesinde genç, yaşlı erkeklerin konuştuğundan çok farklı değildi. Yine de zaten köyde sıkılan bir çocuğun pek ilgisini çekmemişti Kemal Tahir’in köylüleri.

Üniversite yıllarımda tekrar önüme çıktı Tahir. Yorgun Savaşçı, Esir Şehrin İnsanları, Yol Ayrımı, Kurt Kanunu, Bir Mülkiyet Kalesi. Türkiye tarihi, toplumu üzerine özgün söz söyleyen kim varsa, zaman zaman karşısında yer alıp acımasızca eleştirse de, bir noktadan sonra beni tekrar tekrar ona götürüyordu. Sonraları İstanbul Üniversitesi sosyoloji bölümü ile tanışmam bambaşka kapılar araladı; dallanıp budaklandı bendeki Kemal Tahir. Artık bazılarını tanıma şansına da sahip olduğum çalışkan üyeleri bugün hâlâ yaşayan ve üretmeye devam eden, kuşaklara yayılan geniş bir aileyi hatırlıyorum onun ismiyle birlikte. Baykan Sezer, Ertan Eğribel ve Ufuk Özcan, Kurtuluş Kayalı, Recep Ertürk, Cahit Tanyol, Selahattin Hilav, Doğan Ergun, Metin Erksan, Halit Refiğ ilk aklıma gelenler.

Bunları düşünmeme Notos Öykü dergisi Nisan – Mayıs sayısının kapak dosyasını Kemal Tahir’e ayırması sebep oldu. Dergi içinde yaklaşık 40 sayfaya yayılan dosya, ağırlıklı olarak Kemal Tahir’in roman anlayışı, romanını dayandırdığı tarih ve toplum görüşleri ve özel olarak Kurt Kanunu, Yorgun Savaşçı, Devlet Ana hakkında yazılmış eleştirel denemelerden oluşuyor. Ayrıca Kemal Tahir’in Türkçeyle ilgili 1956 tarihli bir soruşturmaya geniş yanıtına ve Devlet Ana üzerine kendisiyle yapılmış, roman anlayışı hakkında ipuçları da içeren 1968 tarihli bir röportaja yer verilmiş. Özellikle dikkatimi çeken iki yeni yazı oldu. Doğan Hızlan yumuşak üslubuyla ilk bölümünde kişisel tanışıklıklarından dem vuran, son yıllardaki Can Dündar belgesellerinin moda ettiği tabirle “insan” Kemal Tahir’i anlatan, ikinci bölümünde ise Tahir’in niyetini ve farklılığını ortaya koymaya çalışan, bu niyetin yargılamak, hüküm vermek yerine soru sormak, yeni bakış açılarını kışkırtmak olduğuna dikkat çekmeye çalışan bir yazı kaleme almış. Ek olarak yazarın daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacağını düşündüğü bazı yayınlardan bahsetmiş. Tarih disiplininden bir akademisyen olarak konuya edebiyatın çerçevesinden bakmaya çalışan dikkate değer ikinci yazı ise Duygu Köksal’ınki. Romanlarından hareketle Anadolu coğrafyasında devlet ve toplumun yönetim tarzı üzerinden şekillenenle ilişkileri üzerine bazı tespitleriyle birlikte Kemal Tahir’in “kerim devlet”, “doğunun savunucusu olarak Osmanlı” gibi tezlerinin indirgemecilikle ele alınmasının, dil, kurgu ve karakterleriyle Türk edebiyatına yaptığı katkının göz ardı edilmesine sebep olduğunu söylemekten kaçınmamış yazısında. Oğuz Atay’ın da Kemal Tahir ve Roman Geleneğimiz başlıklı yazısıyla daha 1976 yılında Tahir’in edebiyatımız içindeki yerini ve önemini ana hatlarıyla çizdiğini görmek mümkün. Edebiyatın içinden görünen Hilmi Yavuz, Ömer Türkeş ve Alper Akçam ise, maalesef Tahir’in romancılığını değerlendirmek yerine toplum ve tarih görüşlerine el atmışlar. “Marksist miydi, Osmanlıcı mıydı, değil miydi?” perspektifini aşamayıp, Tahir hakkında oluşmuş bunca literatürü de bir kenara koyup, bütün basma kalıp düşünceleri tekrar ederek, dosyanın en zayıf yazılarını kaleme almışlar. Bazı yanlışlarının doğrularını dosyanın diğer yazılarında bulmak dahi mümkün.

Madem ki konu edebiyatla sınırlandırılmayıp tarih ve toplum görüşleri de tartışılacaktı, fikir hayatımızı doğrudan veya dolaylı olarak nasıl etkilediği üzerinde de durulsaydı keşke. Kemal Tahir gerçekçi bir romancı olmak niyetiyle bu toplumu yazmaya kalktığında, öncelikle toplum ve insan bilimlerinin Batı toplumlarını inceleyerek ulaştığı sonuçların yüzeysel aktarımlarıyla Türk toplumunu açıklayamayacağımızı tespit etmişti. Romanlarındaki bakış açısı zenginliğiyle başlattığı tartışmalarda, Türk toplumunun Batı dışı pek çok toplum gibi özgün bir tarihinin olması gerektiğini, bu özgün tarihin mirası bazı yapısal özelliklerininse medeniyetler arasındaki ilişkilerin ve toplumların bu ilişkilerde oynadıkları rolün irdelenerek ortaya çıkarılabileceğini savlamıştı. Romanlarını kenarından köşesinden çekiştirerek de olsa “bildiğimiz” bilime hâlâ sığdıramıyor oluşumuzun, bu durumun bazılarımızı sinirlendirmesinin nedeni de belki budur.