Ana sayfa 147. Sayı Yaratılış mitosuyla insan gerçek öznesinin kul yapılışı: Nasıl bu kadar acımasız ve ahlaksız…

Yaratılış mitosuyla insan gerçek öznesinin kul yapılışı: Nasıl bu kadar acımasız ve ahlaksız…

454
PAYLAŞ

Alâeddin Şenel

Kimi insanlar, nasıl bu kadar insanlıktan uzaklaşmış, bu kadar duygusuz, bu kadar sevgisiz, bu kadar düşüncesiz, bu kadar bilinçsiz, nasıl bu kadar acımasız, bu kadar ahlaksız olabiliyor? Dinsel ahlak adına yapılan bunca acımasızlığın, ahlaksızlığın kökeninde ne yatıyor?

Dinsel ahlak adına yapılan bunca ahlaksızlığın nedeni, doğrudan doğruya dinsel ahlak anlayışının kendisidir. Daha doğrusu, dinsel inançlarla kişisel, sınıfsal çıkarların çakışması, çakıştırılmasıdır. Bunun düşünsel ve davranışsal düzenekleri hakkında vardığım sonuçlar bu yazının içeriğini oluşturacak.

Bilinen evrenin tek yaratıcı öznesi olarak insan anlayışı

Bilinen evrenin tek ve yaratıcı öznesi insandır. Biyolojik evrim cansızı canlıya, canlıyı alıp “bilen özne” olarak “insan” canlısına getirmiştir. Bu sözün gelişi olarak böyle söylenivermiştir. Yoksa “biyolojik evrim” diye bir özne yoktur. O zaman önce kavramlarımızı düzeltmekle söze başlayalım: “Canlı türlerinden biri, nesnel olan ama öznel olmayan bir süreçle, bilen özne olma noktasına gelmiştir” saptamasında bulunulabilir.

İnsanın biyolojik evrimsel kazanımları temeli üzerinde kültürel evrimin itici gücü özne konumuna yükselişi

Bir kemirgen türünün, elli milyon yıl kadar süren orman/ağaç yaşamında önemli evrimler gerçekleşmiştir: İrileşmiş, gözleri yanlardan öne kaymış, gövdesinin altı ile üstü, buna koşut olarak bacaklarla kollar, ayaklarla eller farklılaşmıştır. 20-15 milyon yıl kadar önce savana yaşamına geçilince, dikilme yoluna girilmiştir. Bu “insansı” canlı, özgür kalan elleriyle bazı doğal objeleri araç/silah olarak kullanabilmiştir. Bir yandan da primat (iri beyinli memeli) beyni insanımsı, insansı, insan beynine doğru nicel ve nitel evrimini sürdürmüştür. Sonuçta insan, beynin yönetiminde ellerin ve gözlerin eşgüdümüyle, araçlarla kullandığı objelerin biçimlerini amaçları yönünde değiştirerek “araç yapan canlı” olarak ortaya çıkmıştır. Maddesel araçlarının simgelerini kafasında yaratıp, işleyerek, “bilen, eyleyen, simge yaratan”, simgelerle düşünen bir özne olarak ortaya çıkmıştır.

Bu noktada gerçeklik, “bilinen evrenin tek gerçek öznesi insandır” önermesiyle tanımlanabilir. Öznelik, bilen, duyumsayan, karar verebilen, amaçlarını değerlerini gerçekleştirebilecek yolda eyleyen, nesneyi değiştirebilen; nesneyi değişme yönünde etkilerken de kendinin değiştiğini görüp kavrayabilen varlık olma durumudur. Bu “soyut” yargı, “somut” olgusal süreçlerle ulaşılmış durumun anlatımıdır. Öyleyse soyutu bırakıp somuta bakalım. İnsanlığın kültürel evrimsel kazanım ve birikim alanında, gerçeklik, bunca bilimsel uzmanlık dalı uğraşına bölünerek incelenip öğrenildikten sonra, hepsinin vargılarının birleştirilip bütünleştirildiği “bilimsel düşünüş” alanında varılan sonuç, insanın bilen özne, geliştirerek yineleyeyim, “bilinen evrenin tek yaratıcı öznesi” olduğudur. Bu nasıl olmuştur? Bugün bütün insanlar böyle mi düşünmekte, böyle mi davranmaktadır? Geçmişte bütün toplumlarda, topluluklarda, aile birliklerinde böyle mi düşünülmüştür?

Çalınan özneliğin aşkınöznelere sunuluşu

Hayır, bu yazıda savunulacak olan görüş, tarımcı ilk uygar, sınıflı toplumlarda, yaratılış mitosu biçimi verilen dinsel ideolojik düşünüş geleneğiyle, öznelik duygusunun ve bilincinin gerçek insan öznelerden alınıp, kimi gerçek öznelerce (kafada) “yaratılan” sanal aşkınöznelere sunulduğudur. Aşkın öznelere inançtan, Yaradan’a inançtan gerçeklik dünyasında böyle aşkınöznelerin (ilerde teke indirilecek bir aşkınöznenin) bulunmayacağı koşullarda, sonuçta, aşkınöznelerin budünyadaki vekilleri, sözcüleri olduklarını ileri sürenler yararlanacaktır. Söz konusu inançlar, sınıf savaşımında onların çıkarlarına uygun yönlendirilip, biçimlenip, yorumlanıp, dinsel eğitimle pazarlanıp, yayılıp, yeniden üretilirken çokluk zararına, gerçek insan öznelerin harcanması pahasına kullanılabilecektir.

AŞKINÖZNELERE VARILMASINDAN ÖNCE SANAL ÖZNELER KURMA SÜRECİNİN KİLOMETRE TAŞLARI

Bu olguya, insanlığın düşünsel evrimi sürecinde “aşkınözne yaratma işlemi” denebilir. Sınıflı toplumda sanal aşkınöznelerin varlığına inanç noktasına varan bu süreç, sınıfsız toplumlarda bazı “sanal özne” denebilecek varlıklara inanma yanılgısıyla başlamıştır. İlkel topluluğun kültürel evriminin erken evrelerinde, insanların bilen özne – bilinen nesne ayrımı yapılamayan bir bilinçlilik (daha doğrusu bilinçsizlik) düzeyinde olduğu, antropologlarca saptanmıştır. Nasıl? Arkeolojik buluntuların yorumlanmasından, benzeri kültürel evrim düzeyindeki çağımız (yaşayan) ilkel topluluklarının gözleminden yapılan çıkarsamayla. Böyle bir noktadan başlanıp, “saygın sanal özneler” yaratmaya varılacak yolda atılan adımlar şöyle sıralanabilir:

Süreç, Animizm (“cancılık”), yani doğadaki insanlar ve hayvanlar yanı sıra, bütün devingen varlıkların, hatta doğa olgularının ve doğa olaylarının “özneleştirilmeleri” düşünsel işlemiyle başlamıştır.

Birinci adım, Animizm: Süreç, Animizm (Latince can anlamına gelen anima kökünden türetilerek “cancılık”) doğadaki insanlar ve hayvanlar yanı sıra, bütün devingen (hareketli) varlıkların, hatta yağmur, toprak, güneş, yel gibi doğa olgularının ve doğa olaylarının (onların da canlılık, duygu, düşünce, istenç sahibi oldukları sanısıyla) “özneleştirilmeleri” düşünsel işlemiyle başlamıştır. Bunun çağdaş kültürlerdeki kalıntısı (fosili) bazı dillerde (özellikle Fransızcada ve Arapçada olduğu gibi) sözcüklerin, adların bile eril ile dişil biçimlerinin farklılaştırılmalarında görülmektedir.

İkinci adım, ölünün özneleştirilmesi: Sanal özne kurmada atılan ikinci adımın, ölüm gerçekliğini kabullenememe duygusuyla atıldığı söylenebilir. Arkeolojide ilk ölü gömme ipuçlarıyla birlikte fosilleşmiş kemiklerin üzerinde bulunan kırmızı aşıboyaları, ölenin yok olmadığı, başka bir tür canlıya dönüştüğü, ya da canlanacağı düşüncesinin varlığıyla açıklanmaktadır. Ölünün yanına konan et, but kalıntıları, yiyecek içecek kapları da bu yorumu desteklemektedir.

Üçüncü adım, totemcilik: İlerde aşkınöznelerin yaratılacağı yolda böyle bir adımın da atıldığını, ilkel kültürlü toplulukların düşünce ve uygulamalarından çıkarıyoruz. Topluluk bilinci kazandırma ve toplulukları ayırt etme işlevi gören “totem ata” düşüncesi, açıkça, bir sanal özne tasarlamanın ve onun varlığına inanmanın sonucudur.

Dördüncü adım, ata kültü: Eşitlikçi yapılı topluluklarda, (haydi şuna kimi antropologların kullandığı, gerçekliği daha kapsayıcı kavramla “kabaca eşitlikçi topluluklar” içinde diyelim) sınıflar oluşmamıştır. Ama erkek – kadın işlev farklılaşmasına (erkeklerin daha çok avcılıkta kadınların toplayıcılıkta ve çocuk bakımında uzmanlaşmalarına) dayandırılan bir “toplumsal konum (statü) farklılaşması” oluşur. Buna benzer konum farklılaşmaları, klan kabile başkanı konumunda patriark, onunla çakışabilen çakışmayabilen “takımavı önderleri” ve “sihirci sağaltıcılar” ile öteki sıradan üyeler arasında da bulunmaktadır.

Topluluk bilinci kazandırma ve toplulukları ayırt etme işlevi gören “totem ata” düşüncesi, bir sanal özne tasarlamanın ve onun varlığına inanmanın sonucudur. (Emily Carr’ın tablosu)

Beşinci adım, saygın sanal özneler düşünme: Yüksek toplumsal konumlu kimseler yaşamdayken bir eşitsizlik sorunu, aşkınözneleştirme durumu söz konusu değildir. Öldüklerinde, hiç değilse içlerinden bazıları için, sanal özneştirme ve yüceltme düşünsel süreci işletilebilir. Ölünce düşünen, duyan, karar alan, kararlarını eylemine döken bir gerçek özne olmaktan çıkan kimi kimseler için, öldükten sonra da topluluktaki, onlara saygınlık kazandıran işlevlerini sürdürecekleri, sürdürdükleri sanısına ve umuduna kapılınabilmektedir. Kanıtı, arkeolojide ortaya çıkarılan “ata kültü” buluntuları. Sanal özne kurmada beşinci adım bu olmuş olsa gerektir. Bu kimseler öldükten sonra (kafalarda) diriltildiklerine göre, sanal özne kurmaktan sanal özne yaratmaya varılacak yola girilmiş demektir.

Ancak (ileriki satırlarda görüleceği gibi) “yaratma” kavramı, daha çok yaratan-yaratılan eşitsizlikçi ilişkisiyle bağlantılı bulunduğu ve eşitsizlikçi yapılı sınıflı toplumsal ilişkileri yansıtıcı olduğu için, onu ilkel topluluk bağlamında kullanmak doğru olmaz. Bir başka deyişle sanal özne kurma süreci, o tarihlerde gerçeklik dünyasında hiç var olmamış özneleri yoktan var etme biçimini almış değildir.

Altıncı adım, saygın sanal öznelerin rantını yeme: Bu noktada sanal özne kurma, etkisini, atalara (tapınma değil) “saygı” düşüncesinde ve davranışında gösterecektir. Atalara saygı (dini değil) kültü, şefliklerden önceki yönetsel görevliler ve yetkili patriarklar için, şefliklerde ise, şefler ölünce işletildiğinde, özne kurmanın, sanal özne yaratma yarı yolunda atılan altıncı adımından söz edilebilir. Gerekçesi, ölen kimi sıra dışı güçlü ve saygın kişilerin, ölmelerinden sonra da topluluğa yararlarının dokunacağı (örneğin yaşayan çocuklarını koruyacakları) düşünce ve beklentisidir. Bunun öteki sanal öznelerden farkı, yaşamda kalan soylarının, boylarının onlara gösterilecek saygıdan kendilerine pay (rant) çıkarabilmeleridir. Bu çizgi üzerinde, ileride, sanal aşkınöznelerin rantıyla beslenen kişiler, kadrolar, sınıflar görülecektir.

BİTKİSEL BESİN ÜRETİCİSİ YERLEŞİK ÇİFTÇİ TOPLULUKLAR İLE HAYVANSAL BESİN ÜRETİCİSİ GÖÇEBE ÇOBAN TOPLULUKLARIN SAYGIN SANAL ÖZNELERİNİN FARKLILAŞMASI

İnsanlığın toplumsal-kültürel evriminde bu noktaya kadar varan sanal özne kurma süreçleri, geçim biçimi avcılık ve toplayıcılık olan üretim öncesi toplulukların yaşam ve geçim biçimleriyle bağlantılıdır. Üretime, bitkisel ve hayvansal besin üretimine geçilmesiyle, hem yaşam hem geçim, hem düşünüş (dolayısıyla sanal özne kurma) biçimlerinde öncesindekilerden önemli nicel, nitel farklı süreçler işlemeye başlayacaktır.

Kadının topluluğun geçiminde başrolü oynamasının kazandırdığı saygıyı yansıtan “saygın sanal özneler”: Hacılar’da bulunan Toprak Ana figürü.

Uzman toplulukların “Venüsler” denen muska yontuculuklarına verilen yeni anlam ve işlev

Şimdi, kültürel-düşünsel evrim makarasını biraz geriye sararak ve genel-soyuttan, özel-somut vitese geçerek, aşkınözne yaratmakla sonuçlanacak sürecin ilkel topluluğun en son ve en yüksek kültür evresini temsil eden Kuzey Avrupa uzman avcı topluluklarının gerilerinde bıraktıkları izlere bakalım. Bakınca, kaya/mağara resimleri ve “venüsler” denen kadın yontucuklarını görürüz. Resimler (kimi yorumcuların sandığının tersine) zoomorfik aşkınözneleri (tapınılan hayvan biçimli tanrıları) temsil etmiyorlar. İnsan (yalnızca törensel olarak arada bir değil) sistemli, sürekli olarak avlayıp yediği canlılara tapar, onların önünde eğilir mi? Öyleyse onlar (katıldığım yorumculara göre) “av sihri törenleri” sahnesinin aktörleriydi. Kadın yontucuklarına gelince, onlar da sanal aşkınözne tanrıçalar değildir. Kimi (katıldığım) uzmanlarına göre, uzman avcıların doğum darboğazını aşma amaçlı doğurganlık muskalarıdır.

Willendorf Venüsü

Ama konumuz bakımından ikisi de sanal özne kurma ürünü objeler sayılabilir. Resimleri bırakıp “venüsler” denen muskalara bakalım. Onlar, analoji (benzetme) mantığıyla topluluğun kadınlarının gebe kalmasını, doğurmasını sağlayacağı umulan sanal öznelerdir. İşte bu sanal özge simgeleri, avcı toplayıcı topluluklarda bitkisel besin toplayıcılığı işlevini yürüten kadınların insanlığı üretici geçim-yaşam biçimlerine geçirmeleriyle bağlantılandırılır. Bu yolda, kuşaklar boyu sürdürülen bir kültürel geleneğin, yeni yaşam koşullarına uyarlanmasıyla, işlev ve anlam değişikliğine uğratılmış simgelerine dönüştürülmüştür. Kadının doğurganlığı ile toprağın verimliliği düşüncesinin simgeleri işlevi görmeye başlamışlardır. Kadının topluluğun geçiminde (üretimle) başrolü oynamasının kazandırdığı saygıyı yansıtan “saygın sanal özneler” konumuna yükseltilmişlerdir. İlerinin uygar (sınıflı, devletli, ideolojili toplumunun) tanrıları, tanrıçaları gibi korkulmayan; sevilen, kişilerin önünde eğilip özneliklerini yadsınmadıkları sanal saygın özneler!

Toprak ana simgeleri ile tanrıça aşkınöznelerinin farkı

Onlar, bitkisel besin üretimine geçilen dünyanın pek çok yerinde karşılaşılan, ama en açık ve parlak örnekleri (Hacılar’ınkiler gibi) MÖ 10. binyıl dolaylarından kalma pişmiş toprak yontuculuklarında bulunan “toprak ana” simgeleridir. Simge üretme geleneği, sınıflı topluma geçilince, tarımla ilgili doğa güçlerinin (ileriki satırlarda görüleceği gibi) aşkınözneleştirilerek tanrılaştırılmasına varacaktır. İşte o zaman toprak ana simgeleri de tanrıçalaştırılacaktır. Bu nasıl olmuştur?

TARIMCI UYGAR, SINIFLI, DEVLETLİ TOPLUMUN DİNSEL İDEOLOJİSİ

Sınıflı, devletli uygar toplum ve dinsel düşünüş iç içe gelişen olgulardır. Hiç değilse ilk uygar toplumların (MÖ 4. binyılda) Mezopotamya kent devletlerinde (örneğin Eridu’da) doğuşunda böyle olmuştur. Ve bu dinsel ideoloji, Batı Asya, Kuzey Afrika, Avrupa ortak coğrafyası halkları kültürel evrim geleneğine arketip (ilk örnek) işlevi görmüştür.

Yaratan-yaratılan (Tanrı-kul) eşitsizlikçi ilişki kalıbının dökülüşü

Gerçekten, Tanrı-kul (Yaratan-yaratılan) mutlak eşitsizlikçi ilişki paradigmasıyla dinsel düşünüş, bu imparatorluklar coğrafyasında yayılmıştır. Sonra bu coğrafyadan da taşarak, öteki kıtalara ve tektanrıcı biçimiyle günümüze kadar taşınmıştır. Temel inancı (ondan öteki inançların türetildiği ve onunla yöneticilerin yönetilenleri denetlediği inanç) sınıflı toplumlar boyunca (çoktanrıcılıktan tektanrıcılığa doğru geliştirilmiş olsa da) değişmemiştir. Bugün de insandan (Enuma Eliş yaratılış mitosunda ortaya konup, Tevrat’ta, Kur’an’da yinelendiği gibi), tanrıya kulluk etmek için yaratıldığına inanması istenmektedir: “Kalabalığı yaratacağım, adı ‘insan’, dinlensin diye tanrılar[ın] işleri onun üzerine kalacak.” (Enuma Eliş, 2016 çevirisi Türkçesiyle). “RAB Tanrı Aden bahçesine bakması, onu işlemesi için Adem’i oraya koydu.” (Kutsal Kitap, Tevrat bölümü, Yaratılış, I.2.15, 2001 Türkçe baskısından). “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” Kur’an-ı Kerîm, Zâriyât Sûresi, 56. ayeti; Diyanet Vakfı Yayını, 2001 baskısından).

Enuma Eliş’in tanrıları, imparatorluk başkenti Babil’in tanrısı Marduk ve insanlığın ilk uygar toplumunun kurulduğu Sümer ülkesindeki Eridu kentinin koruyucu tanrısı, sular tanrısı Enki (yaratılış mitosunun Sami dili Akadça lehçesi çeşitlemesindeki adıyla Ea) ve Mezopotamya panteonu olan Anunnaki’nin öteki tanrıları, kuşkusuz nesnel karşılıkları bulunmayan, inanç ürünü sanal öznelerdi. İnsanlığın kültürel-düşünsel evriminin bu yöredeki gelişme koşullarının belirlediği sanal özne kurma sürecinin saygın sanal özneler evresinden sonraki (o tarihler için) sonul ürünleriydi.

Toprak Ana’dan Ana Tanrıça’ya: Ancak bunlar, avcı-toplayıcı-balıkçı ilkel toplulukların totemlerinden, tarımsal üretici ilkel topluluğun “Toprak Ana” sanal öznelerinden nitelikçe farklı sanal öznelerdi. Onları, gerçek insan öznesinin (değerce) üstüne çıkarılmış olmaları ve ilerde doğa güçleriyle, hatta maddeyle bağlantılarının (kafalarda) kesilecek olması göz önüne alınarak, her iki anlamda (doğaüstü ve insanüstü anlamında) “aşkınözne” olarak nitelemek doğru olur. Sanalına sanaldırlar; ama bir de fazlalıkları vardır: “sanal aşkınözneler” olmaları.

Mezopotamya panteonu olan Anunnaki’nin tanrıları, kuşkusuz nesnel karşılıkları bulunmayan, inanç ürünü sanal öznelerdi.

Sanal özne kurma süreci, nasıl oldu da “sanal aşkınözne yaratma” noktasına vardı? Şöyle: bitkisel besin üreticisi yerleşik çiftçi topluluklarda, tarımsal üretimin köklerinin beslendiği toprak, (gördüğümüz gibi) “Toprak Ana” olarak özneleştirilmişti. Hayvansal besin üretici göçebe çoban topluluklarda (otlaklar hazır olduğuna göre) sürünün geleceğinde belirleyici etmen, fırtına, güneş gibi hava olayları olacaktır. Bir de sürülerin ve topluluğun gece göçlerinde yön ve yol bulmada rehberlik edecek yıldızlar! Bu bakımdan, çiftçi topluluklar, sanal (ilerde, uygar tarımcılarda aşkın) öznelerini yerde ararken, çobanlar, göklerde bulmuşlardır. Şamanların gök katlarına sanal tırmanış törenleri bunu göstermektedir. Örneğin göçebelik dönemlerinde Türkçe konuşan toplulukların sanal öznesi (Altay Yaratılış Mitosu’na -Verbitsky ve Radlov derlemelerine- bakılırsa) Ülker’dir. Ve Ülker, insanı yaratan aşkın ve insandan üstün özne değildir. Hiç değilse, başlangıçta tanrı sayılan Erlik’e (insanın atasına) eşit sanal özne kimliğindedir.

Dişil sanal saygın öznelerin başına gelecekler parantezi

Göçebe çobanların yerleşik çiftçileri önce yağmalayıp, sonra haraca/vergiye bağlayıp, en sonunda, üzerlerinde egemen zümreyi/sınıfı oluşturmalarıyla sınıflı toplum doğmuştu. Sınıflı toplumun sanal öznelerin yeniden üretildiği mitoslarının birleştirilip örgütlendirilmesiyle oluşan mitolojilerinde, eril göksel sanal öznelerin ağır bastıkları görülür. Dişil sanal öznelerin ikincil (yardımcı) konuma itilmeleri bundandır.

Tevrat’ta Adem’i kendine hizmetçi, kul olarak yarattığı yazılan Rab’bın (Efendi’nin) kadını ise Adem’e (dolayısıyla adam’a, erkeğe) hizmetçi olarak verdiği söylenir.

Musevilikte: Hatta onlardan bazıları, sınıflı toplumun devlet örgütünün gelişmesine koşut olarak, şeytanlaştırılacak ya da büyücülere dönüştürülecektir (Tevrat, Mısır’dan Çıkış, 22:18 “Büyücü kadını yaşatmayacaksın”). Dişil sanal öznelerin saygın konumdan düşürülüşüne koşut olarak, erkek egemen toplumda kadının konumunun aşağılığı onaylanacaktır. Tevrat’ta Adem’i kendine hizmetçi, kul olarak yarattığı yazılan Rab’bın (Efendi’nin) kadını ise Adem’e (dolayısıyla adam’a, erkeğe) hizmetçi olarak verdiği söylenecektir. Hatta kadın, Adem’i günaha soktu bahanesiyle özneliği elinden alınarak, Adem’in eline verilmiş bir mal gibi gösterilecektir. Rab’bın kadını Adem’in kaburgasından yarattığı söylendikten sonra adam [Adem] “Şimdi bu benim kemiklerimden kemik etimden ettir” diye konuşturulur. Rab’bın ise Havva’nın yazgısını “Zahmetini ve gebeliğini ziyadesiyle çoğaltacağım; ağrı ile evlat doğuracaksın; ve arzun kocana olacak, o da sana hakim olacaktır (çevirisi daha hoş olduğu için Kitabı Mukaddes adıyla 2000 baskısı Tekvin, 2:23 ve 3:16’dan) olarak karaladığı belirtilmektedir.

İslamlıkta: İslamlıkta erkeğe dört kadınla evlenme ve sınırsız cariye (kadın köle) satın alabilme hakkı (ayrıcalığı!) tanınması, kul insan anlayışının yoğunlaşmasının, özneliğinin yadsınıp, insanın araçlaştırılması, mallaştırılması eğiliminin doruk noktalarından birini oluşturmaktadır. Sanal öznelere inancın, gerçek insan öznelerin düşünüş, değer ve davranışını nasıl etkileyebileceğine bir örnek olarak açılan bu parantezi burada kapatalım. Kapatırken, kadının özneliğinin yadsınmasından, tanrı adına konuşan egemen sınıflar ve yöneticiler yanı sıra erkeklerin yararlanışına da bakarak, inancın, insan haklarıyla, cinsler arası eşitlik ilkesiyle uzlaştırılamayacak önemli bir açmazına değinmiş olduk.

Eril aşkınöznelere varılacak yolda geçilen dönemeçler

İlk sınıflı toplumlara ve devlete (yöneten-yönetilen farklılaşmasının kurumsallaşmasına) varacak sürecin (gördüğümüz) birinci evresi, çobanların çiftçiler üzerinde egemenlik kurup onlardan toplumsal artı alıp aktarmalarıydı. İkincisi, artıyı kat kat artıran büyük sulama tarımı bayındırlıklarıdır. Bu süreçte, göçebe çoban toplumun şamanları, yıldız bilgilerini tarım takvimine dönüştürerek üretici güçleri geliştirmiş görünürler. Büyük sulama tarımı, işlerin, işlerle birlikte tanrının tarlalarında ve sulama bayındırlıklarının yapımında çalışan emekçiler ordusunun yönetilmesini gerektirmiştir. Tanrının tarlalarından evine (tapınağa) akan büyük artılar, tapınak içinde ve çevresinde zanaatçıların, tacirlerin, savaşçıların vb. kesimlerin ve katmanların beslenmesi olanağını yaratmıştır. Böyle bir olanak, tapınak çevresinde nüfusu artırmıştır. Kentleşmeyi, kent ve kır halklarının, kent içinde ise çeşitli uğraş gruplarının farklılaşarak sınıflaşması (katmanlaşması) yönünde gelişmeleri beslemiştir.

Dinci kadroların oluşması, gelişmesi ve kendi aralarında farklılaşmaları

Bu yolda, göçebeliğin ve yerleşikliğin ilk evrelerinin şamanları, nicel artış ve nitel farklılaşmayla, dincilere dönüşmüştür. Bir bölümü tapınağın üretim-bölüşüm işlerini, bir bölümü ise, bilgi üretimini ve düşünceleri “denetlemede” uzmanlaşabilmiştir.

Tam zamanlı kapıkulu profesyonel inanç üreticilerinin doğuşu: Böylece tapınakta “tam zamanlı düşünce/inanç üreticisi kapıkulu düşünürler kadrosu” oluşmuştur. Kolektif bilgi üretiminin kent devletinin ekonomisine, teknolojisine önemli katkıları yadsınamaz. Bunlar arasında tekerlek (belki) saban, tarım takvimi kadar yazı ve sayı dizgeleri vardır.

Tarım takvimine varacak yıldız gözlemleri, bu gözlemlerin kaydı, bilgilerinin birikmesi, yıldızların devinimi ile mevsimlerin sıralanışındaki bağlantının ve değişmezliğin bilinci gelişip, “yazgı” (bir tür determinizm) kavramına varılmasıyla noktalanmıştır.

Mevsimler “yazgı” ile açıklanabilirse de mevsimler içinde dalgalanmalar, bunların sel, kuraklık gibi bazı kentleri vurup bazılarını vurmayan sonuçları nasıl açıklanacak? Bunun yolunu, tarımla ilgili doğa güçlerinin özneleştirilmesi ürünü olan ve çeşitli kentlerin koruyuculuğunu paylaşıp üstlenmiş bulunan tanrıların örgütlendirilip (hatta devletin yönetici kadrolarıymış gibi örgütlendirilip) baştanrılık (Gök tanrı Anu) başbakanlık (Tanrılar kurulunun kararının yazıldığı yazgı tabletlerini uygulayan Enlil) gibi görev bölümü yaptırılmış tanrı ve tanrıçalar, dinsel başkent Nippur’da gelecek yılın yazgılarını tartışıp, kararlaştırıp, “yazgı tabletleri” üzerine yazdıklarıyla açıklamada bulmuş görünürler.  (Dünya Tarihi yazarı McNeill’in s.37-38’deki açıklamalarına göre) Bu, hem düzenin değişmezliği, değiştirilemezliği düşüncesini hem de değişmeleri açıklayabilecek bir ideolojik kurgu başarısıydı: Geride kaldı yetkin, yaratıcı (düzeni kurucu ve koruyucu) tanrılar düşüncesi/inancı ile doğal ve toplumsal ve de kişisel kaos, olumsuzluk olayları arasındaki çelişkinin uzlaştırılması sorunu. Söz konusu olumsuzlukların sorumluluğunu, “tanrıların buyruklarına uymadılar, verdikleri sözü tutmadılar, dolayısıyla cezalandırıldılar” denerek kullara yüklemenin güç olmadığını kısa sürede anlamış olmalılar.

VE AŞKINÖZNELERİN KAFALARDA YARATILIŞI

Bu tür düşünsel/inançsal sorunlar (inançlarla olguların uyuşmaması) eninde sonunda sınıflı toplum düzeninin sorgulanmasına varıp dayanacaktır. Tüm bu sorgulamalara inançlara (düzene) zarar vermeden ve inançlarla tutarlı kılınmış yanıtları türetme olanağı “yaratılış mitosu” ile bulunmuştur.

Sümer-Babil yaratılış mitosunda tanrıça Ninmah’ın insanı yaratışı. İnsanın varlık nedeni (sebebi hikmeti) tanrıya kölelik etmesidir.

Yaratılış mitosu

Sümer ve Babil çeşitlemeleri bulunan yaratılış mitosu (üzerine yazılı tablet parçalarından en eskilerinin tarihlendirilmelerine bakılırsa) MÖ 3. binyıl başlarında, uygar, sınıflı toplumla birlikte söylenip yazılmıştır: Buna göre (eski ve yeni kent devletleri arası egemenlik savaşlarını ve sonunda Mezopotamya-Ortadoğu imparatorluk düzeninin kuruluşunu yansıtırcasına) tanrı kuşakları arasında bir savaş patlak vermiştir. Savaşı genç kuşak kazanmış, yaşlı kuşak tanrıça ve tanrılarını tutsak almıştır. Tanrıça ikiye bölünüp yarısıyla yer yarısıyla gök yapılmıştır. Ne var ki tutsak tanrılar çalışmak istememektedir. Ve ayaklanmanın eşiğindedirler. Eridu’nun sular tanrısı Bilge Enki’ye danışılır. Öğüdü, tutsak tanrılar yerine, onlara benzeyen (Tanrı suretinde) ama onlar gibi yan gelip yatmayacak (tanrıların ayak işlerini görüp onlara kölelik edecek) bir canlının yaratılmasıdır. Görev doğum tanrıçası Ninmah’a verilir. Tanrıça elini enginin derinliğine daldırır. Çıkardığı bir tutam çamura (hamura biçim verir gibi) biçim verir. Burnuna yaşam soluğu üflenen insan böylece yaratılmış olur. Bu öyküde işin püf noktası, insan türünün tanrıya hizmet, kölelik, kulluk (ki hepsi aynı kapıya çıkar) etmesi ereğiyle yaratıldığıdır. Vurgulayalım: İnsanın varlık nedeni (sebebi hikmeti) tanrıya kölelik etmesidir.

Efendi-köle rollerinin farklılaştırılması

Sınıflı toplum, toplumsal yapıda gelişen farklılaşmaya, hiç değilse sınıflı toplumun ilk biçimlerinde görülen çalışan-çalıştıran, efendi-köle, yöneten-yönetilen iç içe farklılaşmalarına dayanmıştır. Bunu, yönetici kadroların da kendi içinde farklılaşmasıyla, işleri, emekçilerin çalışmalarını yönetip denetleyenler ile uyrukların daha geniş olarak tüm toplumun (çalışma yaşamları dışındaki) yaşam biçimlerini ve düşüncelerini yönlendirip denetlemeye kalkan dinciler olarak kendi içlerinde farklılaştıkları görülmüştür. Sonuçta, toplumların düşünce/inanç üreten “dinciler” ile üretilen inançları içselleştirmeleri sağlanan “kullar” olarak farklılaşmaları, denebilir ki bir “düşünsel farklılaşma” izlemiştir.

Sümer ve Babil yaratılış mitosları olsun, bu çoktanrıcı dinlerin uzantısı tektanrıcı dinin “kutsal” sayılan kitaplarındaki yaratılış anlatısı olsun, işte bu farklılaşmanın ürünüdür. İdeolojiye, profesyonel kapıkulu düşünürlerinin kolektif düşüncesinin katkısıdır. Katkı, insanlığın bu yöredeki kültürel-düşünsel evriminde sanal özne kurma geleneğinin doruğudur. Sınıflı, devletli toplumun dinsel ideolojisinin kahramanları, yaratıcı sanal aşkınözne tanrı ile onun kulu sayılan yaratılan insandır. Senaryoda anlatılan (senin öykün mü?) yukarıda değinildiği gibi, insanın tanrıya kulluk (kölelik) etmesi için ve kulluk edecek niteliklerle (ya da özne nitelikleri bulunmaksızın) yaratıldığıdır.

Sıra aşkınöznelerin nasıl oluşturulduğu ve nasıl konuşturulduğu konusundaki inceleme, saptama ve yorum(um)a geldi.

İnsan biçiminde (“suretinde”) ama aşkınözne olarak tanrı

Sümer mitoslarında, Oanes gibi balık keçi insan karışımı tanrılardan, Tiamat gibi ejder tanrıçalardan söz edilse de, insanın yaratılışında örnek alınan varlık, Gök baştanrı Anu’dur. Gök, imgelemde Güneş (tanrı) gibi, ırmak (ejder) tanrıça gibi canlandırılamayacağı için olmalı, insan biçimli düşlenmiştir. Bunu yaratılış mitosunda insanın, tanrı biçimli yaratıldığı sözünden de çıkarabiliriz. İnsan tanrı biçimliyse, tanrı da insan biçimlidir. Bir sanal aşkınözne olarak tanrı imgesi/simgesi, gerçek insan öznesinden esinlenilerek analoji mantığıyla türetilmiştir. Yalnızca biçimi değil içeriği, nitelikleri de insandan alınmış, insandan çalınmıştır. Tanrı “özne” olarak düşünülmüştür, özne olmanın başlıca niteliklerini de taşımaktadır.

“Gören”, “düşünen”, “bilen”, “karar veren”, istenç (irade) sahibi, kararlarını gerçekleştirme yolunda “eyleyen” öznedir. Hem de her şeyi bilen (Hıristiyanlıkta omniscientia; İslamlıkta “gaybı bilen”) her şeyi yapabilen (omnipotentia yani “kadir-i mutlak”) öznedir. Bunlara, onu aşkın (transcendental) yapacak olan, bu yolda kendisine yüklenen öteki nitelikler de eklenmelidir. Tanrı/Allah her yerde hazır ve nazırdır; yani her yerde bulunan, her şeyi gören (dolayısıyla her şeyi denetleyebilen) öznedir. Ve her şeyi yaratan öznedir (pancreator; samed yani; yaratılmamış ama her şeyi ve herkesi yaratan) tek öznedir.

Dinsel ideolojide, özellikle onun “ötedünyacı” tektanrıcı biçiminde; insan, hak ve olanak sahibi özgür öznelikten, kulluk (inançların içselleştirilmesinin sağlanması) yoluyla nesne (canlı araç) konumuna indirilmiştir.

Özgür istenç insanda mı Tanrıda mı?

İnsan gerçek öznesinin bir niteliği de “özgür istenç” (hür irade) sahibi olduğu ön kabulüdür. Bu niteliği Sartre’ın “varoluşçu” felsefesinde çok net ortaya konmuştur: İnsan yaratılmamış var olmuştur. Yaratılmış olsaydı, özgür olamayacağı gibi, yaptıklarından sorumlu da tutulamazdı. Tanrı öyle yarattığı, yazgısını öyle yazdığı için öyle davranmış sayılması gerekirdi. Oysa insan yaratılmamış var olmuşsa, düşünce, davranış ve eylemlerinde özgürdür. Bir anlamda kendini yaratır. Dolayısıyla yaptıklarının sorumluluğunu bir yaratana yükleyemez. Özgürlüğü, sorumluluğunu getirir. Kendini toplum içinde, toplumla birlikte yarattığı için de, “herkes, her şeyden, herkese karşı sorumludur.”

“Yaratılışçı kul insan” anlayışı kabul edilirse, insanın özgür olduğu, tutarsızlığa düşülmeden ileri sürülemez. Kul insan anlayışını savunanlar da insanın “kul” olduğunu kabul etmektedir. Bu da, insanın “özgür özne” olmadığı anlamına geldiği gibi, yalnızca yaradanına hesap vereceğini ileri sürenlerin ortaya çıkmasına yol açacaktır. Yaradanına hangi konuda hesap verecektir? Bu, Tanrı’nın/Allah’ın cihat gibi bir buyruğunu yerine getirdiğine inanan kişilerin, başka hiçbir vicdan, ahlak sorgulamasına girişmeden “bu kadar vicdansız, bu kadar ahlaksız, bu kadar acımasız, bu kadar empatisiz bu kadar sevgisiz” davranabilmelerinin kaynağını göstermektedir.

Hesap verilen Yaradan’ın aslında tanrının insan öznesinin niteliklerine benzer nitelikler taşıdığı apaçıktır. O kadar açık olmayan nokta, tanrıya bağışlanan aşkınöznelik niteliklerinin insanı öznelikten düşürmesidir. Tanrının her şeyi bilmesi, içinde insanın hiçbir şeyi doğru dürüst bilemeyeceği anlamını taşır. Kutsal kitaptan tek bir örnek bile bunu açıkça gösterecektir: “Hoşunuza gitmediği halde savaş size farz kılındı. Sizin için daha hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir siz bilmezsiniz” (Bakara, 216; vurgu benim).

Yaratılış mitosu, içinde aynı zamanda, insanın duygularının, tutkularının, isteklerinin yanıltıcı olduğu düşüncesini taşır. İnsanın, gerçek insan öznesinin düşünceleri ve duyguları yanıltıcı ise, insan kendisi için bile iyi olan ile kötü olanı (hayır ile şerri) ayırt edemez. Öyleyse kendini yönetemez. Yaratıcısının, yaratıcısının sözcülerinin, yaratıcının yeryüzündeki adamları, temsilcileri olan yöneticilerin yönetimi kendisi için daha “hayırlı” olacaktır.

İnsan sayılan ama özne sayılmayan, kul (köle, canlı araç) sayılan uyruklar

Öznelik terminolojisiyle söylenirse, insanı özne yapan başlıca nitelikleri, (düşünmek-bilmek, duyumsamak, özgür istenç (irade), özgür eylem, hatta, öteki öznelerin kendinin öznelik alanına girmesi, onu çiğnemesi durumunda boyun eğmeme, “direnme” refleksi), elinden alınmıştır. Ona yalnızca, boyun eğme, buyrulanı yapma, eleştirel düşünme şöyle dursun kuşkulanmadan, düşünmeden inanıp iman etmek (“inandım iman getirdim, haktır ve gerçektir” demek) bırakılmıştır. Özetle, dinsel ideolojide, özellikle onun “ötedünyacı” tektanrıcı biçiminde; insan, hak ve olanak sahibi özgür öznelikten, kulluk (inançların içselleştirilmesinin sağlanması) yoluyla nesne (canlı araç) konumuna indirilmiştir. Kast toplumunun “öteyaşamcı” Brahmacı-Hindu inancında da inanan insanın konumu farklı değildir.

ÖTEDÜNYACI TANRI-KUL EŞİTSİZLİKÇİ İLİŞKİ KALIBINDAN BU DÜNYA İÇİN EŞİTSİZLİKÇİ DÜŞÜNCELER VE DAVRANIŞLAR TÜRETME

Tanrı-kul (Yaratan-yaratılan) eşitsizlikçi ilişki modeli, eşitsizlikçi toplumsal yapılı ilk uygar, yazılı toplumların gerçeklik dünyasının ekonomik (çalıştıran-çalışan kişiler) toplumsal (efendi-köle katmanları) siyasal (yöneten kişi ve kadrolar – yönetilen uyruklar) düşünsel (düşünce/inanç uyduranlar – hazır düşünce ve inançlara safça inananlar) eşitsiz ilişkilerinden esinlenilerek kurulmuştu. Bu, model, gerçekliği doğru dillendirdiği düşüncesi yanı sıra, onu iyiye/kötüye kullanacaklara sınırsız kolaylıklar sağlayacaktır:

Eşitsizlikçi düzenleri açıklama, aklama, Hak’lama, pazarlama, yeniden üretme

Bu aşkın, mutlak, sonsuz gerçeklik savı taşıyan modelle, insanların insan-doğa ve insan-insan ilişkileri doğru açıklanmış sayılacaktı. Bununla da kalınmayıp, eşitsizlikçi toplumsal düzen, yetkin tanrının yaratısı olduğu söylenerek, sütten çıkmış ak kaşık kadar aklanacak idi. Yeryüzü düzeninin bu değerlendirmeye uymadığı, eşitsizliğin, haksızlığın örtülüp yadsınamayacak kadar gözler önüne serildiği durumlarda, durumun tanrısal düzene uyması, uydurulması gerektiği yolunda (sözde) ahlak değerleri pazarlanabilecekti: Söz konusu değerler ne kadar eşitsizlikçi, ne kadar haksız olursa olsun, dinsel ideolojinin öğretici, yayıcı, yeniden üreticilerinden, tanrının vekili sayılan yöneticilerden, tanrının ve kitabının öğreticisi, sözcüsü görülen dincilerden (din adamlarından) kocalara, babalara, yaşlılara, sonuçta söz konusu inançları (eşitsizlikçi niteliğinin bilincinde olunmaksızın) içselleştirmiş kimselere varana dek, çıkarları yolunda olduğu kadar çıkarlarına aykırı da olsalar dayatılabilecekti. Kısaca, aşkın (metafizik) bir dünya tasarımının ve değerlerinin gerçek bu dünyada da gerçekleştirilmesi beklenebilecekti. Ne zaman? Hıristiyanlıktaki “Tanrının göklerdeki melekutunun (yönetiminin) İsa’nın dönüşünde bu dünyada tam olarak kurulacağı”, onda köleliğin, siyasal farklılaşmanın, eşitsizliğin, haksızlığın, acıların, gözyaşlarının, mutsuzluğun bulunmayacağı inancı, zamanını gösteriyor! Yeri konusunda ise İslamlıktaki bu dünyanın geçici bir oyun, sonsuz, ölümsüz ötedünya için sınav yeri olduğu inancı ise söz konusu yerin ötedünya olacağını açıklamaktadır.

O zamana ve o yere varılana kadar bu dünyada ve bu zamanda eşitsizlikçi düzenlerin, bu tür inançlarla, açıklanmış aklanmış Hak’lanmış olması yanı sıra, eşitsizlikçi ilişkilerin yeniden üretilmesi sağlanmaya çalışılacaktır. Ama ona karşı direnmeler, başkaldırmalar ise engellenmeye, bastırılmaya, ezilmeye, yok edilmeye çalışılabilecektir. Direnen özne olarak insan inancı düşüncesi güme gidebilecektir.

Bütün bu işlevleri gören yaratılış mitoslarının ve dinsel ideolojinin sanal aşkınöznelerin varlığına, kitaplarına, sözcülerine inanç kanalıyla, gerçek insan öznelerini nasıl insanlıktan çıkarılabildiği savına, yazının spotundaki sava dönerek bazı örneklerle yazıyı noktalayalım.

İnsan nasıl bu kadar düşüncesiz, duygusuz, acımasız, ahlaksız olabiliyor?

İnsanın, bilinen evrenin tek gerçek, yaratıcı öznesinin öznelik nitelikleri, elinden alınmış/çalınmış ve aşkınöznelere sunulmuş olunca “sıradan” insanlara ne kalmıştır? Gerçeği, mutlak gerçeği ancak tanrı bildiğine göre artık insan bilen özne değildir. Öyleyse insan, eleştirel düşünme şöyle dursun düşünemez duruma düşürülmüştür; inanması yeter. İşte bu yüzden “bu kadar düşüncesiz” insanlar yetiştirilebilmektedir. “İnsan bilmez tanrı bilir.” Gaybın (ne demekse o; “mutlak gerçekliğin” ya da “derin gerçekliğin” demek olmalı) bilgisinden insana verilmemiştir; ya da pek az verilmiştir, veya tanrının (ki bu tanrı vekillerinin, egemen sınıfların, dincilerin demek olabilir) istediği konularda, istediği nicelik ve nitelikte sınırlı verilmiştir. Bu yüzden, doğayla ilgili olsun, insanla toplumla ilgili olsun, gerçekliğin bilimsel yöntem ve düşünüşle edinilen bilgilerini, bilginlerini, inançlarla aşağılayıp çöpe atan gerçek insan özneler (o nasıl öznelikse) çıkabilmektedir.

Barış isteklerine, acıma beklentisine karşı kul insan anlayışını savunanların yanıtı: “merhamet eden merhamet edilecek duruma düşer” olmuştur. Öyleyse, “acımayın!”

Duyan, duyumsayan özne olarak insan anlayışı da karalanabilmektedir: Bu geçici “yalan dünya” yaşamının istekleri (duyguları) güvenilmez, hatta tehlikelidir. Hıristiyanlıkta cinsel isteğin şeytan iğvası sayılıp, cinsel eylemin ve cinsel duyuların, “kalıtsal günah” oluşturduğu inancı, bunun bir örneğidir. İslamlıkta benzeri düşünce ve değerlendirmeler, yukarıda gördüğümüz örnekle, farz kılınan savaş gibi bazı şeylerin insanın istememesine karşın yararına olabileceği düşüncesinden izlenebilir. Bu düşünceyle, insanın en istemediği şey ölümdür saptamasında bulunan Hobbes’un tersine, savaş ve sonunda uğranabilecek ölüm “şehadet şerbeti” olarak tatlandırabilmektedir. Bu yüzden özneyi sıfırlayan, insanı kendine varana dek harcayabilen bu kadar duygusuz, bu kadar acımasız düşünüp davrananlar çıkabilmektedir. Barış isteklerine, acıma beklentisine karşı kul insan anlayışını savunanların yanıtı: “merhamet eden merhamet edilecek duruma düşer” olmuştur. Öyleyse, “acımayın!”

Kutsal kitaplar mayınlı tarlalar mı?

Bu tür inanç ve düşüncelerle, bu kadar sevgisiz, insana bu kadar düşman, insandan bu kadar nefret eden kimseler çıkabilmektedir? Kaynaklarından biri, Tevrat’ta (Mısır’dan Çıkış, 20.5-6’da) “… ben kıskanç bir tanrıyım. Benden nefret edenin babasının işlediği suçun hesabını çocuklarından, üçüncü, dördüncü kuşaklardan sorarım” diye konuşturulan, yalnızca kendisinin sevilmesini isteyen Yehova’nın varlığına inançtır.

Hıristiyanlıkta Yeni Antlaşma İncil yanı sıra Eski Antlaşma Tevrat da benimsendiğinden, onunla birlikte Musa’nın buyrukları her okunuşunda anımsanmaktadır. Dahası İsa’nın “müjde”sinde barış, insanın komşusunu kendinden fazla sevmesi öğütleri yanı sıra, “yeryüzüne barış değil, kılıç, ateş getirdim… şimdiden tutuşmuşsa ne isterim” (İncil, Luka, 12:49) gibi sözleri de vardır.

Benzer biçimde İslam’da, “biz insanı yaradanı dolayımıyla severiz” diye konuşan kimseler bulunmaktadır. Allah sevgisini her şeyin önüne alıp (çocukluğumda tanık olup aklımdan çıkmayan bir olayla) çocuğunu ancak “ben seni değil seni yaradanı seviyorum” diye sevebilen anneler yetiştirilmiştir. Kafalarında örnek alınan, sözü buyruk sayılan, günahları “sonsuza dek yakarak cezalandıracağı” yazılı bir aşkınözne vardır. Aşkınözne yakarsa kulu ne yapmaz? Madımak’ın gerisinde bu inançlarla beslenmiş kafalar durmaktaydı. Geçmişte, kutsal kitaplarda yazılanlar, onlara inananlara örneklik ve rehberlik etmişti; ilerde de edebilir. Bunlara iki örnek yeter: Tevrat’ta Musa’nın buzağıya tapınanlar için (Mısır’dan Çıkış, 32: 27-29’da) “RAB’dan yana olanlar yanıma gelsin… İsrail’in Tanrısı RAB diyor ki, “Herkes kılıcını kuşansın. Ordugahta kapı kapı dolaşarak, kardeşini, komşusunu öldürsün”. … “O gün halktan üç bine yakın adam öldürüldü.” Kur’an’da, benzeri sözlerle (Maide 33’te) “Allah ve resulüne karşı savaşanların ve yeryüzünde (hak) düzeni bozmaya çalışanların [Nebioğlu çevirisinde “yeryüzünde nifak çıkaranların”] cezası ancak ya (acımadan) öldürülmeleri, ya asılmaları yahut da el ve ayaklarının çapraz kesilmesi…” denmesidir.

Gerçek insan öznesi yerine sanal aşkınözneyi yücelten, budünyanın önüne ötedünya değerleri konan dinsel ahlaktan ne beklenir?

Ahlak, oldum olası, bildim bileli toplumda insan-insan ilişkilerinin olabildiğince kavgasız, sürtüşmesiz, düzen içinde sürdürülebilmesi için, insanlığın geçmiş deneyimlerinden süzülüp çıkarılan, “olması gereken” düşüncesi çevresinde toplanmış normlar torbasından oluşur. Yaratılışçı inançlara göre insan, gerçeği bilemediği gibi, doğruyu da (iyiyi kötüden ayırmayı, hayrı ve şerri de) bilemez. O zaman Tanrının, vekillerinin, sözcülerinin, kitaplarının, yazıların sözlerine bakılmalıdır.

Onlara bakılınca ötedünyacı değerlerin bu dünya değeri ve mutluluğu üzerine çıkarıldığı, ötedünyanın “amaç” alındığı görülür. Aşkınöznenin değeri ise insan öznesinin çok çok üstüne çıkarılmıştır. Öyle ki bir imanı bütün kişi, karşısındakini hatta Yaradanın sadık kulu olmakla övündüğü kendini “özne” olarak bile görmeyebilir. Bir insanı, dinsel amaçların, tanrının buyruklarının önünde, doğru yola (hayra, yüksek ahlaka) yönlendirilmesi, zorlanması gereken, olmadı, yok edilmesi buyrulan kişi gibi görebilir. Ötedünya sonsuz yaşam ve mutluluğuna ulaşmak için, her türlü yola, araca başvurabilir. Söz konusu yolların, araçların içinde, engizisyon işkenceleri, hayırlı yalanlar, takiyye, kelle avcılığı, himmet, hayır işleri için inançlara seslenilerek fonlar oluşturma, komplolar bulunabilir. Vatikan’daki “bu toprakları Konstantinos Papalığa bağışladı yazılı sahte “Konstantinos Bağışı” belgesi benzeri (bkz. Şenel, İnsanlık Tarihi, 824) sahte belgeler olabilir. Bunlar felsefi (ahlak felsefesi) laik ahlak anlayışlarına uymayan ahlaksızlık örnekleridir: Dahası, tüm insanlığı kapsayabilecek (insan haklarına dayalı) evrensel bir ahlak anlayışının bugün için önündeki engellerden birincisi emperyalizm, neo liberalizm ise, ikinci en büyük engel olarak dinsel inançlar görünmektedir. Köktendinci insan, işte, biraz da bu yüzden “bu kadar ahlaksız” olabilmektedir.

İnsanın öznelliğinin yadsınması kime yarar?

Bunların hepsinin en derindeki düşünsel/inançsal neden, Cehennem işkencesi korkusundan, Cennet zevkleri beklentisinden çok, insanın özneliğinin yadsınması ve kulun bunu kabullenmesidir. İnsanın öznelik niteliklerinin bir sanal özneye bırakılmasıdır. Onun arkasına geçilip (Babilonya’da tanrı yontusu arkasına gizlenmiş rahiplerin, başvurucuların isteklerini alıp dilekçelerine tanrının sözleriyle yanıt verişlerine benzer biçimde) “inançlarla çıkarlarını çakıştırıp” tanrının sözcüsü rolü, hatta kitapta yazmayan durumlarda bile “Tanrı şunu istiyor, bunu söylüyor, onu buyuruyor” gibi sözlerle “tanrı rolü” oynayabilmeleridir. Yukarıdaki örnekten de anlaşılabileceği gibi, bütün sanal aşkınöznelerin arkasında gerçek insan özneler bulunmaktadır. Karşılarında, özneliği yadsınmış “gönüllü kulluk” edecek kimseler bulabilmeleridir.