Ana sayfa 148. Sayı Elif’in ve Elifba’nın öyküsü

Elif’in ve Elifba’nın öyküsü

1150
PAYLAŞ

Heval Bozbay

Yazının icadından daha eski olan Elif, yazıyla kayıtlara geçmiş, alfabeyle de dünyaya yayılmış. Bugün dünyanın birçok dilinde Elif ve onun çeşitli versiyonları olan Alpha, Alfa, Aleph, Alef vs ya bir kız ismi, ya bir matematik, fizik, psikoloji terimi ya da belki bir köy ismi olarak kullanılır.

Elif, Türkçede en çok kullanılan, en güzel kız isimlerden biri. Arapça “alışıklık, alışılan/istenilen şey” manasına gelen ülfet kelimesinden türemiş. Türkçede “alışmış, alışık” hatta biraz anlam genişlemesiyle “dost, sevilen” gibi manalarda kullanılıyor. Ayrıca Arap alfabesinin ilk harfi olan Elif’in (ا) ince uzunluğundan hareketle “ince, uzun boylu kız” manası da var. Ama elbette bu kadar değil; Elif kelimesinin çok eskilere giden, kazıdıkça altından katman katman çeşitli uygarlıkların çıktığı, uzun bir geçmişi var. Yazının icadından daha eski olan Elif, yazıyla kayıtlara geçmiş, alfabeyle de dünyaya yayılmış. Bugün dünyanın birçok dilinde Elif ve onun çeşitli versiyonları olan Alpha, Alfa, Aleph, Alef vs ya bir kız ismi, ya bir matematik, fizik, psikoloji terimi ya da belki bir köy ismi olarak kullanılmaktadır. Elif’in alfabeyle iç içe geçmiş bu hikayesine yazının icat edildiği zamanlardan başlayalım.

Homo sapiens türü, daha günümüzden 30-35 binyıl öncesinden başlayarak, mağara duvarlarına, kayalara, taşlara yaptığı resimlerle iletişim kurma çabasında bulunmuştur. (Fransa’daki Lascaux Mağarası’nda MÖ 15000-13000 arasına tarihlenen mağara resimleri)

Yazının kökenleri

Günümüzden yaklaşık 5-6 bin yıl önce, Aşağı Mezopotamya’da, bugünkü Bağdat civarında yaşayan toplumlar, Fırat ve Dicle’nin sularından faydalanarak, yaşadıkları çöllük toprakları adeta bir cennet bahçesine çevirmişlerdi. Bu insanların kökenlerini kesin olarak bilmiyoruz. Büyük ihtimalle buraya başka bir yerlerden göç eden bu insanları, o bölgenin bir başka halkı olan Akadların onlara verdiği isimle, Sümer (šumerû) diye tanıyoruz.[1]

Sümerler, Fırat ve Dicle’nin kavuştuğu yerdeki (Şatt’ül Arap) bataklığı kurutarak tarlalara çevirmiş, iki nehrin üzerine kanallar açarak, onların bereketli sularını geniş Mezopotamya Ovası’na akıtmayı becermişti. Çok verimli olan bu yöntemle, tüketebileceklerinin çok üzerinde ürüne sahip olmuşlardı; her ne kadar bu artı-ürün adil bir şekilde dağıtılmıyorsa da. Toplum -şimdi nasılsa- o zaman da sosyal, siyasi ekonomik, dini katmanlara bölünmüştü; çalışanlar ve çalışmayanlar, yönetilenler ve yönetenler, tapanlar ve tapınılanlar vardı. Artı-ürüne işte o ikinci gruptakiler el koyuyorlardı – bugün olduğu gibi. Toplumu organize eden ve yöneten (idari), kuralları koyan (hukuki), yöneten (siyasi) merkez ise tapınaktı (din). Sadece bunlar değil, bilim, sanat, teknik vb de tapınağın tekelindeydi. Teokrasi dediğimiz bu yönetim biçimi adil değilse de uygulandığı Ur, Eridu, Lagaş, Larsa, Nippur ve Uruk gibi şehirleri, kısa süre içinde dünyanın o zamanki siyaset, ekonomi, bilim ve sanat merkezleri haline getirmişti.

Bu sistemde çalışanlara, yani bürokrat, asker, zanaatkar, işçi vb’ye dağıtılacak yevmiyenin; tapınağa gelen ya da ticaret amacıyla başka diyarlara gönderilen malların; tanrılara ne kadar kurban/armağan getirildiğinin vs bir kaydının tutulması gerekiyordu.[2] O bölgede uzun süredir kullanılagelen çetele tutma ya da marka diyebileceğimiz sistemler artık yeterli gelmiyordu; [3] zira üretilen mal ve ona dayanan ticaretin hacmi, markalarla veya çetele tutmakla altından kalkılacak gibi değildi. Kayıt işlemlerini düzgün organize etmeye yarayacak, daha öğretilebilir, başka insanlar ve özellikle de sonraki kuşaklar tarafından anlaşılabilir bir sisteme ihtiyaç vardı.

Sümerler ve Akadlar, temeli resim-yazıya dayanan, yeni bir sistem geliştirdiler. Kil tabletler üzerine yapılan çizimler çiviye benzetildiği için bu sisteme çivi yazısı diyoruz.

Sümerler, bu zorluğun üstesinden, bugün kullandığımız yazının temeli olan ve piktografi (resim-yazı) denilen bir sistemi icat ederek kalktılar. Bu sistem çok basit bir ilkeye dayanıyordu; ifade etmek istedikleri şeyin resmini yapıyorlardı.[4] Örneğin “arpa” kelimesi için bir arpa başağı, “deve” kelimesi için bir deve resmi çizmek yeterliydi. Böylece deve resmini gören, kendi dilinde nasıl seslendirirse seslendirsin (İngilizce camel, Arapça جمل – jemel, Kürtçe hoştir, Yunanca καμήλα – kamila vs), hepsi bir devenin kastedildiğini anlayacaktır.

Aslında Sümerler bu sistemin mucidi değildi; mensubu olduğumuz Homo sapiens türü, daha günümüzden 30-35 binyıl öncesinden başlayarak, mağara duvarlarına, kayalara, taşlara yaptığı resimlerle, geçici olmayan bir iletişim kurma çabasında bulunmuştur. Avrupa’daki Paleolitik Dönem mağara resimleri, Yakındoğu’da Neolitik Dönem’deki resim ve kabartmalar örneğin, hep insanların çağdaşlarıyla ve sonraki kuşaklarla bir tür iletişim kurma çabasının ürünüdür. Ancak söz konusu resim ve çizimler muhtemelen bir takım mitsel hikayelerin anlatıldığı tablolardır. Sümerlerin farkı ise bu resim-çizimleri belli bir sistematiğe oturtmaları ve her bir resmin anlamını da sınırlandırmaları olmuştu. Bu sistemle birçok kavramı, olayı, hareketi anlatmak mümkündür ve günümüzde de başta trafik işaretleri olmak üzere, birçok yerde kullanılır. Örneğin üzerine çizgi çekilmiş bir otobüs resmini herkes, “otobüs giremez” diye anlayacaktır.

Elbette bu sistemin zor ve yetersiz yanları vardı; örneğin her bir kavram için bir resme ihtiyaç duyulur ki gerçekten en eski Sümer metinlerinde 1500’ün üzerinde sembol kullanılmıştır. [5] Ama elbette bunun bir sınırı vardır. Bir diğer zorluk ise soyut kavramları ifade etmekte yaşanır; örneğin “sonsuz” kelimesini resmetmek, neredeyse imkânsızdır. Önce Sümerlerin kendileri, daha sonra da onlardan bu yazı sistemini alan Sami[6] Akadlar bu sorunlara çözüm bulacak ve temeli bu resim-yazıya dayanan, yeni bir sistem geliştireceklerdir. Kil tabletler üzerine yapılan çizimler çiviye benzetildiği için bu sisteme çivi yazısı (cuneiform) diyoruz. Çivi yazısında artık resimler değil, her biri bir heceye veya kelimeye karşılık gelen şekiller (logogram) kullanılır.

Binyıllardır -ve günümüzde de- Mezopotamya ve çevresinde yaşayan Samiler, bu yazı sistemini alıp, aşina oldukları Mısır hiyerogliflerinden de faydalanarak, MÖ 1700 dolaylarında, alfabe dediğimiz sistemin temellerini attılar. Çivi yazısında göstergeler kelimelere veya hecelere/ses birimlerine tekabül ederdi. Bu nedenle de çok sayıda göstergeye ihtiyaç vardı. Alfabede ise göstergelerin her biri sadece bir (bazı istisnalarda iki-üç) sese tekabül ediyordu. Böylece göstergelerin sayısı da azalıyordu. Ayrıca göstergeler belli bir sıraya konmuş ve her birine bir isim verilmişti.[7]

En eski Sümer metinlerinde “öküz/boğa” (Sümerce gud) sözcüğünün karşılığı olarak, bizim bugünkü “A” harfinin ters çevrilmiş haline benzeyen ve boğa başını andıran bir simge kullanılırdı. Tabi bu şekil çivi yazısına aktarılırken bir hayli değişmiş ama kökeniyle de bağlarını korumuştu. Mısır hiyerogliflerinde de boğa için yine boğa başına benzeyen bir simge kullanılıyordu. Samiler alfabeyi oluştururken, Sümerlerin ve Mısırlıların bazı işaretlerini kullandılar. Bu işaretlerin en başta geleni ise ters dönmüş “A” idi. Bu işarete Samiler, kendi dillerinde “boğa/öküz” anlamına gelen Alpu/Aleph/Alef ismini verdiler. Aynı şekilde, alfabenin diğer harfleri olan “B” Beth’ten (ev), “G” Gmel’den (deve), “D” Daleth’ten (kapı) vb geliyordu.[8]

24 harfli Yunan alfabesi.

Fenike ve Yunan alfabeleri

MÖ 1200-800 arasında, Doğu Akdeniz kıyılarında, günümüzdeki Filistin, İsrail, Lübnan bölgesinde yaşayan insanlar, stratejik konumları nedeniyle, Ortadoğu ile Akdeniz havzası arasındaki ticaretin büyük bir kısmını kontrol ediyorlardı. Bu ticaretin önemli bir maddesi ise Eski Yunan ve Roma dünyasında asaletin/krallığın rengi olarak kullanılan mor rengin elde edildiği, Doğu Akdeniz kökenli bir tür deniz canlısı ve o renkle boyanmış kumaşlar, eşyalardı. Bu nedenle Yunanlar bu bölgeye Morlar Ülkesi, yani Fenike (Yun: Phoiníkē), burada yaşayanlara da Fenikeliler (Yun: Phoenicians), yani Mor Giyen İnsanlar ya da Mor İnsanlar adını vermişlerdi.

Fenike ticaret sayesinde çok zengin bir bölge olmuş, MÖ 8-7. yüzyıllarda Biblos, Sur, Sidon gibi kentler, dönemin uygarlık merkezleri haline gelmişti. Alfabe de bu hareketli ortamda bir dönüşüm geçirdi. Sami bir dil konuşan Fenikeliler, Ortadoğu’da yaşayan birçok kavmin bir şekilde katkıda bulunduğu alfabeyi MÖ 1200-1000 arasında sadeleştirip 22 harfe indirerek aşağı yukarı günümüzdeki halini verdiler. Böylece bu alfabe kullanılarak herhangi bir ses ve dolayısıyla herhangi bir dil, yazıya dökülebilirdi.

Fenikeliler, Ortadoğu’da yaşayan birçok kavmin bir şekilde katkıda bulunduğu alfabeyi MÖ 1200-1000 arasında sadeleştirip 22 harfe indirerek aşağı yukarı günümüzdeki halini verdiler.

Alfabe, Fenikelilerin ticari faaliyetleri sayesinde, Akdeniz çevresindeki tüm bölgelere ulaşmıştı. MÖ 8. yüzyılda günümüz Yunanistan’ında ve Batı Anadolu’da yaşayan halklar da alfabeyi Fenikeli tüccarlardan öğrendiler. Yalnızca alfabe değil, Mezopotamya ve Mısır’ın binyıllardan süzülüp gelen kültür ve uygarlığı da alfabeyle beraber Yunan dünyasına taşınmıştı.[9] Uygarlık bayrağını bir süre onlar taşıyacaklardı.

Yunanlar -her halk gibi- alfabeye kendilerinden bir şey kattılar. Fenike alfabesi Ebced[10] denilen bir sisteme sahiptir. Ebced’de sesli harflerin bir sembolü yoktur, sessiz harfler yazılır, sesli harflerse ya harf olmayan bir takım işaretlerle gösterilir ya da hiç gösterilmez -günümüz Arap alfabesi de kısmen böyledir. Yunanların alfabeye getirdiği yenilik ise, sesli harfler (a, e, i vd.) oldu. Yunanlarda gırtlaksı seslere ihtiyaç olmadığı için, Samilerin alfabesindeki bazı harfleri sesli harflere çevirdiler ve günümüzde de kullanılan 24 harfli Yunan alfabesini oluşturdular. Fenikelilerin Aleph/Alef dedikleri harfe onlar Alpha, Beth dedikleri harfe Beta ismini verdiler. Böylece ilk iki harfin okunmasından oluşan Alphabet (Alfabe) kelimesi de doğmuş oluyordu.

Fenikeliler, diğer Ortadoğulular gibi, sağdan sola doğru yazıyorlardı. Yunanlılar bunda da bir değişikliğe gittiler. İlk satırı sağdan sola doğru yazıyor, satır bitince tekrar başa dönmeyip bu defa soldan sağa doğru yazıyorlardı. Bu yöntem öküzün tarla sürmesinden arta kalan saban izlerine benzetildiği için, bu yazı biçimine, öküzün dönüşü gibi bir manaya gelen “boustrophedon” (bustrofedon) adı verilmiştir sonradan. MÖ 5-4. yüzyılda bu yazı stili terk edilerek sadece soldan sağa yazılacaktır.

Etrüskler, Romalılar ve Latin alfabesi

Yunanlar, Fenikelilerden sonra Akdeniz ticaretini ele geçirdiler. Bu ticaret aracılığıyla kültürlerini Akdeniz havzasının tümüne yayma olanağı bulmuşlardı. Günümüz İtalya’sındaki Toskana bölgesinde yaşayan Etrüskler de Yunanların ticaret yaptığı halklardan biriydi ve onlardan alfabeyi öğrenip MÖ 7. yüzyılda kendi dillerine uyarladılar.

Latinler, MÖ 6. yüzyılda İtalya yarımadasında Etrüsklerin hâkimiyetini sona erdirdiler ve zamanla tarihteki en büyük imparatorluklarından birini kurdular. Kurdukları devlete efsanevi kurucuları Romulus’tan dolayı Roma Devleti/İmparatorluğu adını vermişlerdi. Latinler, devletin kuruluş aşamalarında Etrüsk alfabesinden faydalanarak MÖ 6. yüzyılda Latin alfabesinin temellerini attılar.[11] Latinler Yunan alfabesinde birçok değişikliğe de gittiler; harflerin isimlerini ve bazılarının da yerlerini değiştirdiler. Artık harfleri telaffuz ederken uzun isimleri (Alpha, Betha vs) değil, sadece ilk harfin sesi kullanılıyordu (A:, Be:, Ge: gibi).

Roma İmparatorluğu eski dünyada yayıldıkça kullandıkları alfabe de yayıldı. İmparatorluğun Batı ve Doğu diye ikiye ayrıldığı MS 395 yılına gelindiğinde, Batı Roma İmparatorluğu’nun hâkim olduğu Batı Avrupa ve Britanya’da Latin alfabesi ve onun yerel dillere uyarlanmış versiyonları kullanılıyordu. Avrupa’nın doğu ve güneydoğusu ile Anadolu’nun batısında hâkim olan Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu’nda ise Yunan alfabesinin bir varyantı hakimdi.[12]

Roma İmparatorluğu yıkıldıktan sonra Latincenin de hükmü azaldı, ancak Latin Alfabesi Avrupa’nın tüm dillerine uyarlanmıştı artık. Günümüzde konuşulan dillerin yaklaşık üçte biri, dillerini yazıya aktarırken Latin alfabesi ve/veya ondan uyarlanmış alfabeler kullanmaktadır.[13]

Bizim öküzümüz ise alfabenin tüm bu yolculuğu boyunca önce Yunan alfabesinde Alpha’ya, daha sonra Latin alfabesinde kırpılarak sadece A’ya dönüştü. Bu arada küçük harfler icat edilirken de öküzle ilişkisi dikkate alınıp öküz başına benzeyen bir sembolle (a) karşılandı. Alpha, alfabenin ilk harfi olmasından ötürü, “Batı”da özellikle bilimsel literatürde sıkça kullanılır. Örneğin Alfa Erkek/Kadın (Alpha Male/Female) terimi, zoolojide grup içerisinde baskın/lider olan bireyleri tanımlar. İncil’de ise Tanrı Yunan alfabesinin ilk (Alpha) ve son (Omega) harflerine atıfta bulunarak “Alfa ve Omega Ben’im. İlk ve Sonuncu, Başlangıç ve Son Ben’im.” der.[14]

Doğu’da alfabe

Alfabe ve Elif Batı’da bu evrelerden geçerken, ortaya çıktığı Mezopotamya’da farklı bir serüven izliyordu. Fenikelilerle komşu olan ve yakın diller konuşan Aramiler ve İbraniler, Fenike alfabesinde ufak tefek bazı değişiklikler yaparak, MÖ 8-7. yüzyıllarda onu kendi dillerine uyarladılar. Bu iki alfabe Tevrat’ın yazılışında kullanılacaktır.

Kuran’ın yazılışında kullanılan Arap alfabesi de yine Fenike alfabesinden türetilir ancak bu sürecin tam olarak ne zaman ve nasıl gerçekleştiğiyle ilgili kesin veriler henüz bulunamamıştır.[15] En eski Arapça yazıtlar, MS 6. yüzyılın başlarına aittir. İslamiyet’in yayılmasıyla Arap alfabesi, Mezopotamya’nın tümünde kullanılan bir yazı haline gelir. Bölgenin önemli halklarından biri olan Farslar da Arap alfabesini uyarlayarak, Fars alfabesini oluştururlar.

Türkler MS 9. yüzyıldan itibaren, Fars alfabesi aracılığıyla Arap harflerini tanıdılar. Arap alfabesinin Türkçeye uygulandığı -bilinen- en eski eser ise, Kaşgarlı Mahmud’un 1072-1074 tarihli Dîvanü Lugati’t-Türk adlı eseridir. Arap/Fars alfabesi, Selçuklular aracılığıyla Osmanlılara geçti ve 13. yüzyıldan itibaren bütün Osmanlı tarihi boyunca ve 1 Kasım 1928’e kadar cumhuriyetin ilk beş yılında kullanıldı.

1 Kasım 1928 tarihinde, Arap harflerine dayalı Osmanlı alfabesi bırakıldı ve Latin asıllı yeni Türk harfleri kabul edildi.

Harf Devrimi

Osmanlı’da Arap harflerine dayalı alfabeyi ıslah (revize) etme veya Latin harflerine dayalı yeni bir alfabe oluşturma önerileri, Tanzimat’tan (1839) itibaren tartışılmaktaydı. II. Meşrutiyet’e (1908) kadar devam eden bu tartışmalarda entelektüel kesim, kullanılan alfabeyi ıslah etme taraftarı Islahatçılar ile Latin alfabesini alma taraftarı Latinciler diye ikiye ayrılmıştı.[16] Türkçeyi Latin alfabesiyle yazma konusunda bazı denemeler hem Osmanlı’da hem de Türki cumhuriyetlerde yapılmıştı; [17] ancak Latin alfabesinin kabulü, Cumhuriyet’ten sonra oldu. 1 Kasım 1928 tarihinde, Arap harflerine dayalı Osmanlı alfabesi bırakıldı ve Latin asıllı yeni Türk harfleri kabul edildi.[18] Yeni alfabede Latin harflerinin çoğunun okunuşu aynen korunmuş, bir kısmının okunuşu da Türkçeye uyarlanmıştı. Buna göre ilk üç harf a, be, ce diye okunuyordu. Böylece artık elifba’nın yerine bu ilk üç harfin okunuşu olan abece kullanılıyor; “a” ile “elif”in bağı tamamen kopuyordu.

Kültür ve edebiyatta Elif

Bizim “öküz/boğa” anlamına gelen o ilk kelimemiz, ilk harfimiz olan Aleph/Alef ise dilden dile aktarılırken Arapçada hem adı değişip Elif olmuş, hem de artık görenlere boğa başını anımsatmaktan çok uzak bir şekle (ا) bürünmüştü.[19] Türkler Arap alfabesini aldıkları zaman, Elif’i de aynen korudular. Harflerin isimlerine ve şekillerine çeşitli inanış ve kültürlerde bazı anlamlar verilmiş, hatta İslamiyet’te harflerin yorum ve anlamlarına dayanan Hurufilik adında bir tarikat türemiştir. Alfabenin ilk harfi olan Elif’e de ismi ve şeklinden (ا) kaynaklanan çeşitli anlamlar yüklenmiştir.[20]

Karacaoğlan: “Deli gönül abdal olmuş, / Gezer Elif, Elif deyi…”

Tasavvufta bütün harflerin Elif’te toplandığı kabul edilir, diğer bütün harfler Elif’in farklı biçimleridir. Bütün harflerde Elif’i görmek, bütün varlıklarda Allah’ı görmeye benzer. Elif başta ve ortada başka harflerle birleşmediği ve aynı zamanda hem şeklen hem de ebced hesabında[21] bir (1) rakamının karşılığı olduğu için Allah’ın tekliğini ifade eden bir sembol olarak kabul edilir. Ayrıca Elif’in harflerin ilki olması gibi, Allah da diğer varlıklardan önce gelir.[22] Yunus Emre,

Dört kitabın manası bellidir bir elifte

Sen elifi bilmezsin bu nice okumaktır

beyitinde “Elif” kelimesini, Allah’ın birliği, tekliği anlamında kullanır. Dört kitapta bahsedilen de bu birlik/tekliktir. Eğer bunu anlamaya yaramayacaksa, okumanın da anlamı yoktur ona göre.

Türk edebiyatında sevgilinin boyu; uzunluğu ve düzgünlüğü bakımından elife benzetilir. Bu nedenle sevgili, “elif boylu” anlamına gelen “elif-bala, elif-kad, elif-kamet” diye anılır. Böyle bir kullanım, örneğin Nesimi’nin bir gazelinde vardır:[23]

Kâmetüne elif diyen gör ne uzun hayâl eder

Her ki diler visâlüni arzû-yı muhâl eder

Elif ayrıca hem Türk hem de Fars edebiyatında burun ve kemer gibi insan vücudu ile ilgili unsurlar; ağaç, ok, mızrak, yol ve benzeri doğaya ait nesneler ve doğruluk, liderlik, fakirlik, gurur, kendini beğenmişlik, gam ve keder gibi kavramlar için bir sembol olarak kullanılmıştır.[24]

Elif, Allah kelimesinin ilk harfi ve birliğinin sembolü kabul edildiğinden, folklorda da önemli bir yeri vardır. Osmanlı’da çocuk yaşta tahta çıkan padişahların cülus törenlerinde alınlarına bir elif çizmek âdeti vardı ve buna “elif çekmek” denirdi. Halk arasında da akıllı ve güzel çocukların alınlarına nazar değmesin diye elif çekilirdi. Bu deyim ayrıca aşığın sinesine aşk yarası açmak manasında da kullanılmıştır.[25]

Elif, divan edebiyatındaki kadar yaygın olmamakla birlikte Türk halk edebiyatında da kullanılmıştır. Ancak halk edebiyatı ürünlerinde daha çok Anadolu’da yaygın bir kadın ismi olması sebebiyle geçer. Mesela Karacaoğlan’ın ünlü

İncecikten bir kar yağar,

Tozar Elif, Elif deyi…

Deli gönül abdal olmuş,

Gezer Elif, Elif deyi…

koşuğunda böyle bir kullanım vardır.

Elif alfabenin ilk harfi olduğundan “okumak, bilmek” anlamında bazı atasözü ve deyimlerde kullanılmıştır: “Elif okumak”, “Eliften başlamak”. “Eliften yaya kadar” deyimleri baştan sona okumak, sırasıyla bilmek ve öğrenmek; “Elifi bilmez”, “Elifi görse mertek sanır” deyimleri de okuma yazma bilmeme, cehalet manasında kullanılır. “Elifi elifine” ise aynen, tıpatıp demektir.[26] “Elifin hecesi var, gündüzün gecesi var”: kolay ve düzgün başlayan bir iş hep öyle sürüp gitmez, güçlüklerle ve aksaklıklarla da karşılaşılabilinir; “Lâm elif çevirmek (çizmek)”: kısa bir süre dolaşıp gelmek anlamında kullanılır.[27]

Dipnotlar

[1] Sümerler hakkında detaylı bilgi için bkz.: Kramer, S. N., 2002, Sümerler: Tarihleri, Kültürleri ve Karakterleri, (Çev: Özcan Buze), Kabalcı Yayınevi, İstanbul.

[2] Günümüze ulaşan Sümer tabletlerinin yüzde doksan beşinden fazlası ekonomik nitelikli tabletlerdir; yani senet ve makbuzlar, evlat edinme ve ortaklık sözleşmeleri, irade beyanları ve vasiyetnameler, işçi ve ücret listeleri vb. Bkz.: Kramer, S. N., 2001, Sümer Mitolojisi, (Çev: Hamide Koyukan) Kabalcı Yayınevi, İstanbul, s. 36.

[3] Bu sistemler için bkz: Schmandt-Besserat, D., 1979, “An Archaic Recording System in the Uruk-Jemdet Nasr Period”, American Journal of Archaeology, Vol. 83, No. 1, 19-48.

[4] Childe, G., Tarihte Neler Oldu, (Çev: Mete Tunçay & Alaeddin Şenel), Alan Yayıncılık, İstanbul, s.75.

[5] Köroğlu, K., 2011, Eski Mezopotamya Tarihi, İletişim Yay., İstanbul, s.54.

[6] Dil ailelerinden biri. Kadim dillerden Akadça, Babilcenin yanı sıra bugün de konuşulan Arapça, İbranice, Süryanice vb bu dil ailesinin üyeleridir.

[7] Diamond, J., 2013, Tüfek, Mikrop ve Çelik, Tübitak, s.291.

[8] “G” harfinin “C”ye dönüşümü Latin alfabesinde gerçekleşir. Örneğin Yunancada üçüncü harf Gamma (Γ/γ)’dır.

[9] Burkert, W., 2012, Yunan Kültüründe Yakındoğu Etkileri, (Çev: Mehmet Fatih Yavuz), İthaki Yay., İstanbul.

[10] Ebced, Arap alfabesinin eski sıralanışından (elif, ba, cim, dal) ilk dört harfinin okunuşlarıyla (E-B-Ce-D) türetilmiş bir sözcüktür.

[11] Jean, G., 2008, Yazı. İnsanlığın Belleği, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, s.63-64.

[12] Günümüzde Rusya, Ukrayna, Bulgaristan vb Doğu Avrupa ülkelerinin çoğunda kullanılan Kiril Alfabesi de bu Yunan alfabesi kullanılarak MS. 9. yüzyılda oluşturulmuştur.

[13] https://en.wikipedia.org/wiki/List_of_writing_systems

[14] Yuhanna İncil’i, Vahiy, Bölüm 21.

[15] Jean, G., 2008, Yazı: İnsanlığın Belleği, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, s.53-54.

[16] Ertem, R., 1995, “Elifba” TDV İslam Ansiklopedisi, cilt: 11: 39-44.

[17] Kaçalin, M. S., 1995, “Elifba. Türkçe’nin Yazıldığı Alfabeler,” TDV İslam Ansiklopedisi,  cilt: 11: 44-49.

[18] Ertem, R., age, 44.

[19] Çetin, N. M., 1991, “Arap. Yazı, Dil ve Edebiyat” TDV İslam Ansiklopedisi, Cilt 3: s.276-309.

[20] Çelebioğlu, A., “Elif Harfiyle İlgili Bazı Edebi Hususiyetler” Türk Dili Ve Edebiyatı Dergisi, Cilt: 24-25, (1980-1986): s.45-64.

[21] Ebced rakamları denilen alfabetik bir sayı sistemini kullanarak, kelime veya cümlelerin sayısal değerini hesaplama ve bunlardan anlamlar çıkartma işlemi. Bkz: https://tr.wikipedia.org/wiki/Ebced_hesab%C4%B1#.C4.B0braniler_ve_di.C4.9Fer_dillerde_uygulamalar

[22] Uzun, M., 1995, “Elif”, TDV İslam Ansiklopedisi, Cilt 11: 36-37.

[23] Uzun, M., 1995, “Elif”, TDV İslam Ansiklopedisi, Cilt 11: 36-37.

[24] Başaran, O., 2005, “Fars Şiirinde Doğruluk Sembolü Olarak Elif” Nüsha, Yıl: 5, Sayı: 19 (Güz 2005): 24.

[25] Uzun, M., 1995, “Elif”, TDV İslam Ansiklopedisi, Cilt 11: 36-37.

[26] Uzun, M., 1995, “Elif”, TDV İslam Ansiklopedisi, Cilt 11: 36-37.

[27] Türk Dil Kurumu, Çevrimiçi Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü, Elif maddesi.
http://tdk.gov.tr/index.php?option=com_atasozleri&view=atasozleri&kategoriget=atalst&kelimeget=elif&hngget=tam Erişim Tarihi: 05.05.2016