Ana sayfa 148. Sayı Kitapçı Rafı – 148

Kitapçı Rafı – 148

241
PAYLAŞ

Buluşlarım

– Nikola Tesla, 1919, Çev. Sinem Bertling, 2016, Say Yayınları, 100 s.

Amerikalı mucit Edwin Armstrong, “Dünya, Nikola Tesla gibi birinin bir kez daha gelmesi için çok uzun bir süre beklemelidir,” der. Dergimizin takipçilerinin de aslında yakından tanıdığı mucit, elektrik mühendisi, makine mühendisi, fizikçi ve fütürist olarak bilinen Tesla yaşamının sona erdiği 1943 yılında 300’e yakın patentin sahibiydi. Alternatif akım, Tesla bobini, transformatör, radyo, kablosuz enerji aktarımı, röntgen ışınları gibi daha pek çok konuya ilişkin çalışmaları elektriğin toplumsallaşmasını, modern elektroniğin yolunu açarak elektrikli aletlerin gündelik hayatımızdaki bugün artık vazgeçilemez yerini kazanmasını sağladı. Bir başka ünlü mucit ve girişimci Edison’a karşı yürüttüğü doğru akım/ alternatif akım tartışmasıyla da tanınan ve efsaneleşen Tesla’nın 1919 yılında bir bilim dergisinde yayımlanmak üzere kaleme aldığı yazılardan derlenerek oluşturulan özyaşam öyküsünün İngilizce’den çevirisi Buluşlarım başlığıyla Türkçe’de. Tesla yaratıcı zekasının hikayesini çocukluk yıllarından başlayarak anlatmaya başladığı, düşündüğü halde gerçekleştirmeye fırsat ve imkân bulamadığı tasarılarından da bahsettiği bu yazılarda ayrıca kendi kişiliğine, topluma, doğaya, bilime, teknolojiye bakışına dair pek çok ipucu veriyor.

1928’den Günümüze Ders Kitaplarında Toplumsal Cinsiyet

– Firdevs Gümüşoğlu, 1996, Tarihçi Kitabevi (genişletilmiş 4. Basım), 2016, 344 s.

Prof. Dr. Firdevs Gümüşoğlu’nun “1928’den Günümüze Ders Kitaplarında Toplumsal Cinsiyet” adlı kitabının genişletilmiş dördüncü baskısı Tarihçi Kitabevi Yayınları’ndan çıktı. Kitap ilk kez 1996 yılında Kaynak Yayınları bünyesinde yayınlanmıştı.

Kendi alanında artık bir klasik haline gelmiş olan bu çalışma 20. yılında. Gümüşoğlu her yeni baskıda yeni çıkan ders kitaplarını da aynı bakış açısıyla inceleyerek kitabına ekliyor. Yani işin peşini bırakmıyor. Böylece çalışmanın değeri de her yeni baskıyla biraz daha artıyor.

Bu kitabı okuduğunuzda, 90 yıllık cumhuriyet serüvenini, ders kitapları ve cinsiyetçilik sorunu üzerinden kuşbakışı görebiliyorsunuz. Kitapta, özellikle 1940’lardan sonra, önce bir duraklama, ardından da hızlı bir geri dönüş yaşandığı, ders kitapları baz alınarak, kadın sorunu ve cinsiyetçilik bağlamında nesnel bir çalışmayla kanıtlanıyor.

Bu nesnellik (daha doğrusu bilimsellik) niteliği, Gümüşoğlu’nun kitabını aydınlanma mücadelesinde bir “silah” haline de getiriyor.

Kahraman Doktor İhtiyar Acuzeye Karşı

– Gülhan Erkaya Balsoy, Can Yayınları, 2015, 254 s.

2016 Yunus Nadi Sosyal Bilimler ve Araştırma Ödülü’ne de layık görülen bu çalışma, kadın bedeninin “neye hizmet etmesi” ve “nasıl sergilenmesi” gerektiği meselesinin, modernleşme niyetiyle kimi girişimlerde bulunan Osmanlı’da, hangi araçlar ve kararlarla çözülmeye çalışıldığını tartışıyor. Gülhan Erkaya Balsoy; bu tartışmayı, arşiv belgelerinin yanı sıra Osmanlı’da kadın doğumun kurucu “babası” Besim Ömer’in eserleri, 20. yüzyıl başında çoksatar olan ve kadınlara yönelik nasihatler içeren yayınlar ve kimi popüler edebî metinler üzerinden sürdürüyor.

Osmanlı’nın nüfusu kontrol etmeye çalışan kadın odaklı politikaları, bir yandan kadın bedenini denetim altına alıp siyasetin sahasına çekerken bir yandan da kadını ve kadın sorunlarını görünür kılıp üzerinde konuşulur hale getirmiştir. Devlet erki, Osmanlı nüfusunun artmasını -ama Müslümanlar lehine artmasını- isterken makbul kadını ve kadınlığı da tarif ediyordu.Makbul kadın vakti gelince hemen evlenmeli, çok çocuk doğurmalı, asla kürtaj yaptırmamalı ve kendisini doktorlara emanet etmelidir. Bu tarif, yaşadığımız dönemin siyasal diline ve amaçlarına ne kadar da denk düşüyor.

Günümüzde sürdürülen kürtaj tartışmalarının ve kadına/kadınlığa “had” bildiren sert erkek üslubunun kuruluşunu araştıran Kahraman Doktor İhtiyar Acuzeye Karşı, cinsellik, doğum, hamilelik, düşük gibi deneyimlerin sadece biyolojik bedenle ilişkili olmadığını, son derece politik konular olduğunu bir kere daha hatırlatıyor.

Dünyada ve Türkiye’de Bilim İktidar İlişkisinin Evrimi

– Veysel Erat, İbrahim Arap, NotaBene Yayınları, 2016, 288 s.

İktidarın söyleminden uzak, onun bilimle olan ilişkisini çözümleme çabasında olan bu kitap, bilimin artık tamamen yönetilen bir politika olduğunu 1960’ları “kalkınma bilimi” ve 1980’lerde değişen biçimini “rekabet bilimi” olarak ortaya koyuyor. Bilimin kalkınmaya ve rekabete dönük işlevlerinin iktidarın belirleyiciliği altında egemen olduğunu ve bu tarihsel gelişimde tüm dokümanlarda bilim olarak nitelendirilen şeyin aslında büyük ölçüde iktidarın bilime yüklediği işlevlerden ibaret olduğunu gösteriyor.

Bu nedenle çalışma; Türkiye dünya biliminin neresindedir? Bilimsel ilerlememizi nasıl hızlandırabiliriz? Hangi ülkeyi örnek almamız gerekir? Neden gelişmiyoruz? Bilimin ülke ekonomisine katkısı nedir? şeklindeki sorularla ilgilenenlere göre bir kitap değil. Kitapta; bilim iktidar için nedir? İktidar bilimi nasıl tanımlamaktadır, neden ve nasıl kullanmaktadır? Bunu hangi araçlarla gerçekleştirmekte ve kim için yapmaktadır? Hangi aktör, neden öne çıkmaktadır? şeklindeki sorulara cevap aranıyor.

Ekoeleştiri

– Greg Garrard, 2012, Çev. Ertuğrul Genç, Kolektif Kitap, 2016, 304 s.

Ekoloji ve çevre üzerine kültürel tartışmalar alt başlığını taşıyan ekoeleştiri, edebiyat çalışmaları ve çevre söylemiyle tarih, felsefe, psikoloji, sanat tarihi, siyaset bilimi gibi ilgili alanların etkileşim noktalarının izini sürüyor. Kirlilik, Pastoral, Yaban Hayat, Kıyamet, Mesken, Hayvanlar ve Dünya başlıkları altında ekoeleştirel kavramları inceleyerek bu kavramlar etrafında şekillenen “kırsal”, “toprak”, “ozon deliği” gibi farklı dönemlerde farklı toplumsal çıkarlara hizmet ettiği düşünülen mecazların nasıl üretildikleri ve nasıl dönüşüm geçirdiklerini araştırıyor. İnsanlarla çevre arasındaki ilişkiyi kültürel üretimin tüm alanlarında, Wordsworth ve D. H. Lawrence’dan Thoreau’nun Walden’ına, Heidegger ve Derrida’dan Werner Herzog’un Ayı Adam’ına kadar, nasıl hayal ettiğimizi ve betimlediğimizi inceleyen Garrard, insan/doğa düalizminin toplumsal çıkarımlarından ekofeminizme, küresel ısınmadan, insanın doğaya uyguladığı şiddete işaret eden Kızılderililere kadar uzanan etkileyici bir çalışma sunuyor.

İnsanlık 2.0

– Ray Kurzweil, 2005, Çev. Mine Şengel, Alfa Yayıncılık, 2016, 720 s. 

ABD’nin önde gelen mucit, düşünür ve fütüristlerinden biri sayılan Ray Kurzweil, son yıllarda tekillik hakkında üretilen tüm bilgi birikimine yaslanarak, hızla gelişen teknoloji sayesinde insanın biyolojik doğasını aşma noktasına geldiğini iddia ediyor. Bu temel iddia çerçevesinde tespitlerini ve gelecek öngörülerini gündeme getiriyor. Yapay zekânın geleceği konusunda da en isabetli tahminleri yapanlardan biri olduğuna inanılan Kurzweil’in iyimser kitabı, umutlar ve tehlikelerin dengesi konusunda  yazardan farklı düşünenler için de, ivmelenen bu olanaklardan doğan daha büyük kaygıların ele alınması için sürdürülmesi gereken diyaloğa bir çağrı olarak sunuluyor.

Higgs Keşfi

– Lisa Randall, 2012, Çev. R. Ömür Akyüz, Pan Yayıncılık, 2016, 85 s.

“4 Temmuz 2012’de dünyanın heryerinde, bilgisayarlarına yapışmış pek çok kişi gibi, Cenevre yakınlarındaki CERN’de bulunan büyük Hadron Çarpıştırıcısı’nda (Large Hadron Collider – LHC) yeni bir parçacık keşfedildiğini öğrendim. Artık çok iyi yapılmış ama gene de nefes kesen olaylar doğrultusunda, LHC’nin iki ana deneyi olan CMS ve ATLAS’ın sözcüleri, elemanter parçacıkların kütle edinmelerini sağlayan Higgs mekanizmasıyla ilişkili bir parçacık bulunduğunu açıklamışlardı,” diyor Harvard Üniversitesi fizik profesörlerinden Randall.

“Higgs bozonu yalnızca yeni bir parçacık değil, yeni tip bir parçacık,” ve “bu keşif, parçacık fiziğinin Standart Modelinin tutarlılığını olumladı,” gibi önermelerle Higgs bozonunun keşfinin ardındaki bilimi ve boş alanın gücünü açıklıyor.

Step ve Bozkır

– Murat Belge, İletişim Yayınları, 2016, 356 s.

Rusça ve Türkçe edebiyatta Doğu-Batı Sorunu ve Kültür alt başlığını taşıyan bu kitapta Murat Belge de düşünce hayatımızı Türkiye özelinde yaklaşık 200 yıldır meşgul eden bir konuya el atıyor. Konu çerçevesinde çeşitli zamanlarda farklı vesilelerle kaleme alınmış araştırmaların bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş Step ve Bozkır, Rusça ve Türkçe roman kuruluşlarında yer alan edebî eserlerin eleştirel bir değerlendirmesini sunarak Batılılaşma karşısında alınan tavırları, bunun etrafında kümelenen sorunları ve bütün bu çerçevenin roman geleneklerini nasıl etkilediğini araştırıyor. Dostoyevski’den Reşat Nuri’ye, Gonçarov’dan Tanpınar’a uzanan bir tartışma çerçevesi çiziyor. Murat Belge, öncelikle Rus ve Osmanlı imparatorluklarının Batılılaşma karşısındaki seçimlerini, bu seçimlerin ortaya çıkardığı aydın ve yazar tiplerini, çeviri ve yayın faaliyetlerini kıyasladıktan sonra her iki dildeki edebî eserlerin odaklandığı coğrafi mekânlara, eleştiri geleneğine yöneliyor. Ardından eserlerdeki karakterleri ve tipleri inceleyerek Rusça edebiyatta lişnii çelovek (lüzumsuz adam) tipinin nasıl biçimlendiğini, farklı yazarlarda nasıl işlendiğini, bizatihi “lüzumsuz adam”ın nasıl bir araçsallık taşıdığını ve hangi sorunların yüklendiği bir tipolojiyi resmettiğini inceliyor. Murat Belge, romanlardaki siyasî tipleri de değerlendirmesine dahil ederek Batılılaşma gibi hem siyasal hem de kültürel sorunların beşiği olan bir meselenin, Rusçada ve Türkçede nasıl “dillendirildiğini” kapsamlı bir şekilde ele alıyor.

Kim Bu Fethullah Gülen

– Faik Bulut, 1998, Berfin Yayınları (genişletilmiş 4. Basım), 2016, 544 s.

İslami hareketler konusunda araştırmalarıyla tanınan Faik Bulut son yılların tarışmalarını ve AKP/Cemaat çatışmasını da kapsayacak biçimde güncellenmiş kitabının 4. baskısını şöyle sunuyor:

“1990 yılı başlarından itibaren Fethullah Gülen ve Cemaati ilgi alanımıza girmişti. Tecrübeli birkaç göz tehlikeyi sezmiş, kamuoyunu uyarmaya çalışıyordu. Gülen’in bütün kitaplarını okuyup, ulaşmak istediği hedefi, örgütlenme modelini ve şifreli dilini çözmeyi başarmıştık.

Fethullah Gülen ve Cemaati hakkında şu tespitleri yapmıştık:

– Ekonomik ve siyasi gücü tekelinde toplamayı ve tek başına iktidar olmayı hedefliyor.

– Yargı, Ordu ve Emniyet saflarında örgütleniyor, kilit mevkileri ele geçirmeyi planlıyor.

– Dini-imanı, kutsal değerleri kullanarak bir menfaat tarikatı, bir çıkar şebekesi örgütlüyor.

– ABD’ye sırtını verip küresel bir aktör, küresel bir lobi olmayı hedefliyor.

– “Altın Nesil” veya “Işık Süvarileri” adını verdiği bir müritler ordusu yetiştiriyor.

– Kendi deyimiyle, erken atılan her adım sonlarını getireceği için de bu faaliyetlerini sabırla ve gizli örgütlenmeyle gerçekleştiriyor.”

Geldiğimiz 2016 yılında bu iddialar Türkiye’nin geleceğinde söz sahibi olmak için cemaatle kıyasıya bir kavgaya tutuşmuş görünen AKP iktidarı tarafından misliyle benimseniyor ve topluma empoze ediliyor. AKP suç ortağıyla birlikte kendi suçlarından da tamamıyla kurtulmaya çalışıyor. Fakat yazarın düşüncesine göre bu kavga henüz bitmiş değil. Taraflar hâlâ kozlarının hepsini oynamadılar.

Yerel(sel)leşme

– Jacques Sapir, 2011, Çev. Hande Turan Abadan, Epos Yayınları, 2016, 205 s.

Bu kitap artık sonuna geldiğimiz “dünyacalaşma” da diyebileceğimiz “küreselleşme” olgusunun haber verdiği yeni ekonomik ve siyasi döneme vurgu yapıyor.

Yazara göre tarih ve siyaset yeni bir sürece girmiştir. Her şeye kâdir sayılan piyasalar geri çekilmeye başlamış, güçsüz kabul edilen devletler sahneye geri dönmüştür. Bu yeni dönem küreselleşmeyi değil, yerel(sel)leşmeyi ifade etmektedir.
Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra alıştığımız “küresel” düzen evreni oldukça çelişkili süreçleri içermiştir. Ancak “küreselleşmenin” büyük bir kriz eşliğinde “sona erdiği” bir gerçektir. Küreselleşmenin sonu, dram ve sefâletleri de beraberinde getirebilir. Bugünden kendini belli eden yol şöyle: İçeride ve dışarıda savaşlar artacak, öyle ki bu savaşlar, finansal küreselleşmede olduğu kadar metalaşan küreselleşme konularında da gereğinden fazla ileri gidilmesinin neden olduğu felâketten de daha beter olacak. Ya “küreselleşmenin sonu” savaş zamanlarına geri dönüşün habercisiyse? Ya Libya, Arap Yarımadası, Irak, Suriye’de devam ettirilen savaşlar Batı’ya da yayılacak bir savaşın habercisiyse? Kitap “küreselleşme” olgusunun asıl yapısı hakkında bazı gerçekleri yeniden ortaya koymak arzusunda.

İtaatsiz Portreler

– İlyas Tunç, Dafne Kitap, 2016, 316 s.

Thoreau, Amerika-Meksika Savaşı sırasında ‘ödeyeceği paranın adam öldürmek için kullanılacağı’ gerekçesiyle ‘kafa vergisi’ vermeyi reddeder ve tutuklanır. Ertesi gün Emerson, hapisten çıkarmaya gittiği Thoreau’ya sorar:

– Henry, neden buradasın?

– Waldo, sen neden hâlâ burada değilsin?

Henry’nin cevabı evrensel bir çağrıdır; pasif direniş çağrısıdır, vicdani ret, özgürlük, adalet, barış çağrısı…

İtaatsiz Portreler’de bu çağrıya katılan itaatsizleri bulacaksınız. ‘Doğa ve Tanrı’nın birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini’ iddia ettiği için Kilise tarafından yakılan rahip Giordano Bruno’yu, ‘fazla modern’ olduğu gerekçesiyle Kahire Üniversitesi’ne kabul edilmeyen feminist Düriye Şefik’i, komünist avının zirveye çıktığı McCarty döneminde kara listeye alınan müzisyen Pete Seeger’ı, on beş yıl hapislikten sonra Uruguay devlet başkanlığına seçilen Tupamaros gerillası Jose Mujica’yı, ‘yalnızca açgözlülükten gözü dönmüş biri, arkadaşına istediği kopyayı vermez’ diyerek Jurnal Storage adlı sistemden dört milyon makaleyi indirip ücretsiz kullanıma sunan hacker Aaron Swartz’ı ve iktidarın keyfiyetini aşan diğerlerini…