Ana sayfa 148. Sayı Portrenin anlattığı, biyografinin söylemediği…

Portrenin anlattığı, biyografinin söylemediği…

347
PAYLAŞ

Özer Or

Feridun Andaç’ın yeni kitabının alt başlığı yazınsal tanıklıklar / portreler / kimlikler. Aziz Nesin, Peride Celâl, Bilge Karasu, Melih cevdet Anday, Fazıl Hüsnü Dağlarca, İlhan Berk, Oktay Akbal, Hilmi Yavuz, Doğan Hızlan, Füsun Akatlı’nın da aralarında bulunduğu 40 isim. Vüs’at O. Bener, Leylâ Erbil, Attilâ İlhan gibi haklarında ne yazılsa kayıtsız kalamayacağım isimlerden başladım okumaya. Sonra diğerlerini de uzun yıllardır yazar ve yayıncı olarak edebiyat dünyasının içinde olan Andaç’ın dilinden telaşa kapılmadan dinlemeye çalıştım.

Bir kitap yapma kaygısı gözetmeden çeşitli zamanlarda farklı niyetlerle kaleme alınmış yazıların birikimiyle oluşmuş Bir Güz Güneşi Gibi. Dolayısıyla yazıların da biçim, içerik, hatta üslup olarak farklı olduğu görülüyor. Örneğin Attilâ İlhan’a ölümünden belli bir süre sonra bir mektupla seslenilmiş. Andaç önce İlhan’ın salt kitaplarıyla başlayan, yıllar sonra karşılaştıktan sonra yüz yüze devam eden tanışıklıklarını hikaye etmiş mektubunda. Fazıl Hüsnü Dağlarca’yla ilgili metin kendisiyle yaptığı bir röportaj ve bu röportaja yazılmış sunuştan oluşuyor. Leylâ Erbil’le tanışmaya giderken düşündükleri ve tanışma sırasındaki izlenimleri. Vüs’at Bener’le ölçülü dostluklarından bahsederken araya görüşmelerinde tuttuğu notlarından röportaj kıvamında soru cevaplar iliştiriyor. Vüs’at Bey’den yazıda acının nasıl sağalabileceğini öğrendiğini söylüyor örneğin. Kişisel izlenimler, anımsamalar, odaklanılan isimlerle ilişkilerin yazardaki tortusu ağırlıklı yer kaplıyor yazılarda. İrdelemeden, hele eleştiriden özellikle kaçınılmış gibi. Bu haliyle söz konusu kişiler kadar Feridun Andaç’la da ilgili ipuçları veren bir kitap ortaya çıkmış.

Portre kitaplarına uzak dururdum eskiden. Durulması gerektiğini de düşünürdüm. Yaptığı işten, ortaya koyduğu eserinden fazla kişinin hayatına bakmak, onu başkasının gözüyle görmek, başkasının sözüyle tanımak doğru görünmezdi. Bilginin böylesine güven duymazdım. Dedikodudan hoşlandığını söyleyene rastlanmamıştır ya, sözde ben de öyleyim; hoşlanmam. Sonraları yavaş yavaş kırıldı portre yazılarına dair önyargım. Zaman içinde anılara, günlüklere, mektuplara ilişkin önyargılarımın kırıldığı gibi. Anladım ki anılar, izlenimler, tanıklıklar da insanları anlamak için onların ortaya koyduğu eserler kadar değerli. Portre yazıları olarak iki farklı örneğin özel yeri oldu bu kırılmada.

Cemal Süreya’nın 99 Yüz’üyle başladı ilkin. Kimler yoktu ki isimler arasında: Mehmet Ali Aybar, Süleyman Demirel, Türkan Şoray, İhsan Doğramacı, Altemur Kılıç, Emre Kongar, Levent Kırca, Nazlı Ilıcak, İlhan Berk, Aydın Menderes, Mehmet Şevket Eygi, Doğan Hızlan ve geriye kalan yaklaşık 115 isim. Hiciv dolu bu yazılar dedikodu sayılamazdı. Kaleminin sivri ucunu doğrulttuğu kişiye apaçık hücum ediyordu Cemal Süreya. Yine de dönem düşünüldüğünde şairin siyasi olarak karşı tarafta gördüğü isimlere bile belli bir anlayışla yaklaştığı söylenebilir. Süreya kişilere yakından bakmaya çalışırken onları belirleyen sosyolojiyi de, yaşamlarındaki bazı somut olayların yarattığı psikolojik travmaları, motivasyonları da ihmal etmemiştir. Onları anlamaya çalışan bu keskin gözlem gücünü ve derin sezgiyi Nazlı Ilıcak’a, Rasih Nuri İleri’ye, İhsan Doğramacı’ya, Aybar’a, Mehmet Şevket Eygi’ye bakışında teşhis etmek mümkündür. Kötü niyetleri yakalamaya değil, kişileri zaaflarıyla birlikte bir bütün olarak görüp anlamaya çalışmıştır. Elbette bu anlayışın bağışlamaya yol açmamasına da özen göstererek… Belki kızmışlardır bu yazılara konu olanlar. Buna karşılık, Cemal Süreya portrelerini yazmak yerine bu kişilerle röportaj yapsaydı diyaloğun sınırlarının öngörülemezliği içinde karşısındakilere çok daha zor anlar yaşatabileceğini düşünüyorum.

Bana kalırsa 99 Yüz’ü oluşturan yazıların büyük bir şansı da, 12 Eylül karanlığını dağıtmaya çalışan haftalık politik bir dergi (2000’e Doğru) için yazılmanın heyecanını yansıtmalarının yanı sıra Semih Poroy’un çizgi portreleriyle birlikte kotarılmış olmaları. Aralarında Tan Oral’ın çizdikleri de var. Hatta Sezai Karakoç’un çizgi portresinin altındaki “Charles Suarez” imzası Cemal Süreya’ya aittir. Kitaba çizgi olarak rengini veren yine de Semih Poroy’dur.

Haldun Taner’i n portreleri ise farklı bir çizginin örneğidir: Ölürse Ten Ölür, Canlar Ölesi Değil. Kitabının adında saklıdır zaten bakış açısı. Hepsi “can”dır anlattıklarının: “Hedonist bir kirpi” Refik Halid, “sağduyunun sözcüsü” Abdi İpekçi, “sevimli bir aylak” Sait Faik, “hocaların hocası” Sıddık Sami Onar,”bir bellek fenomeni” Mükrimin Halil Yinanç, Asaf Halet Çelebi, Halide Edip, Seha L. Meray, Latife Hanım, Kemal Tahir, Sakallı Celal, Tanpınar, Abdülhak Şinasi Hisar…

İlişkilerinin tarihini anlatmaz Taner, yakından tanıdığı bu insanların kişiliklerini ortaya koyacak ipuçlarını yakalamaya çalışır kendi anılarında. Kendini çok karıştırmaz araya, çevrenin kanaatine de, rivayete de yer verir. Üniversiteden, özellikle edebiyat fakültesi çevresinden, bu dünyadan göçüp giden dostları arasından seçmiştir insanlarını. Bu yazıları bir vefa borcunu ödeme veyahut döneminin ilginç kişiliklerini sonraki nesillere tanıtma kaygısıyla kaleme almadığını, kendisini yazmaya iten asıl itkinin eski dostlarla hayalen de olsa bir kere daha yaşamak özlemi olduğunu itiraf eder önsözde.

Farklı niyetlerin, tasaların ürünü olsa da portreler böyledir. Bir dostumuz bizi alır sevdiği başka dostlarının yanına götürür. Zamanla onların arasına da karışırız. Kiminden hoşlanmayız. Bazılarıyla da derinleştiririz muhabbeti. Yepyeni yollar açılır önümüzde.