Ana sayfa 148. Sayı Yaşamak buhranı ve fikir adamı

Yaşamak buhranı ve fikir adamı

181
PAYLAŞ

Günlük -maddi- yaşama imkânlarımızın her an biraz daha daralıp, tahammülün çemberini bir parça daha sıkıştırdığı bir anda, tabiatıyla her şey sadece maddi ihtiyaçlar yönünden görülecek, her kalem açlığın acısını yazacak, her fikir maddi sıkıntının iniltilerini yapacaktır. Fakat bütün bu darlaşan, imkân ve karşılığı bulunmayan ihtiyaçlar karşısında asıl büyük kayıp, ne yalnız pirincin kilosu ne de yalnız yağın kalitesi değil, fakat fikir adamlarımızın ayarıdır…

Kaybettiğimiz ve yerine getirilmesi en güç olan, bütün bu hayat girdi çıktısında kendi payına hiçbir şeyi düşünülmeyen, kendisine hiçbir yer ayrılmayan fikir adamlarımızın, yani yalnız sanatla beslenen ve fikirden başka bir geliri, bir sermayesi olmayan sanatın kendisidir. Devletin radikal tedbiri fasulyenin fiyatını düşürebilir. Fakat bugünün bu salgın hayat kavgasında kendi payı unutulan, kendisine artık yaşamak ve nefes almak hakkı bulamayan fikir adamı ne yapıyor? Hangi büyük değişiklik ona, bir defa kaybolan, kalitesini düşürdüğü ayarına tekrar geri getirebilir?

Hakikatte memleketimizin geçmiş zamanlar içinde geçirdiği en acı buhran tecrübeleri, her vakit onların hayatında neticesi çok uzaklara giden kati şekiller yaratmamıştır. On dokuzuncu asrın ortalarından büyük savaş ve sonra büyük savaşın ardında yeni dünya karışıklığına gelinceye kadar, bir asra yakın bir zaman içinde, Avrupa daima devamlı veya kesik buhranların içinde yüzmüş, hiçbir vakit sınıflar, iktisadi şartlar ve imkânlar önünde aynı derecede haklara ve vasıflara erişememiş, daima bir yaşama buhranı sınıfları birbirine, milletleri yekdiğerine saldırtmıştır. Fakat bütün bunlar büyük çapta insan fikrinin aynı derecede çukurlu ve kısır çağlarını beraber getirmiş değildir. Bilakis: On dokuzuncu asır Avrupa’sında, başta Fransa olmak üzere, edebiyat, felsefe ve sanat, her millet için çok zengin ve kuvvetli bir yaratma devri görmüş, bilhassa tarih ve felsefe -fikrin bu en ileri ve üstün iki mahsulü- bu yaratıcı devrin en olgun iki eseri olmuştur.

Büyük Savaş’ta, milletlerin aynı derecede sıkıntı ve mahrumiyeti çetin bir imtihan devresi oldu. Orada da siyah ekmek talihsiz sınıfların biricik nasibi, soyulmak, en yüksek ve debdebeli kelimeler arasında bin bir gizli oyuncu vasıta ile sadece kendi insanını, kendi memleketinin öz evladını kemiren bir sınıf elinde, her şeyinden, ahlakından, imanından, kazancından, emeğinden ve son malı olan ailesinden olmaktı… Bütün bunlar yaşandı. Ve hâlâ o devrin hatıraları, ruhların en üzüntülü ve korkulu yer altı intibalarını teşkil eder. Ve hâlâ, eserlerde yaşar…  Fakat o yıllar içinde duyan ve ıstırap çeken bir sınıf, içiyle yaşayan bir sınıf vardı… İsterseniz o devrin edebiyat, felsefe ve fikir sahasında verdiği eserlere, yarattığı kıymetlere bakınız… İstanbul’da “Dergâh”, sokaklarında düşman gölgelerinin gezdiği, denizi üstünde yılan gibi düşman harp gemilerinin süzüldüğü bir hava içinde çıkmıştı. Yahya Kemal en nefis yazılarını o mübarek sayfalara bir nakış gibi işledi. Mustafa Şekip orada en taze ve ruhlu ilk yazılarını verdi. Necmettin Halil gibi şairler orada acıklı talihsiz günlerinin derin melal ve yer yer ümit duygularını seslendiler…

Halbuki: On senedir en tok devrimizi yaşadık, fikir adamımız yoktu, şairimiz yoktu. Midesinin üstüne hazin bir rehavetle çöken bu hazım uyuşukluğu fikirlerin rengini aldı. Hislerin derinliğini yıktı. Etli ve kemikli bir edebiyat veya etinden ve kökünden koparılıp sinir uçları ile yaşayan bir şiir, ve nihayet hepsinden fenası, kendisiyle beraber başkalarını aldatan, sahte bir fikir havası içinde memleketi -kendisinden hiç hayat damlası taşımayan ham, soysuz cereyan ve hareketlerle- oyalayıcı bir felsefe ve ilim gösterişi, doğdu, büyüdü… Bu, bütün manasıyla tokluğun edebiyatı idi.

Şimdi aynı adam sıkıntı ve mahrumiyet içinde didinen, kendini yiyen, kendi talihsiz ömrünün derin ve anlayışsız ıstırabıyla kıvranan bir cemiyet ortasındadır. Fakat kalın bir zırhla çevrilmiş, hâlâ sahte fikirlerin, hâlâ çalınma çırpılma, o satılığa çıkan posa halinde ilimlerin eli çabuk, hünerli bir satıcısından daha şerefli rolü almaya kuvvet bulamamakta.

“Bağ”ın nüshalarını elime aldığım vakit ilk dudağıma konan acı serzeniş bu oldu:

“Hâlâ dünden bir şey bekliyorsun. Hâlâ sayfalarında geçmiş isimler için şeref sütunları ayırıyor, hâlâ kendi öz ve samimi emeğinin üstüne başkalarının etiketini koyuyorsun. Fakat bugünün derin hayat acılarını senden başka kimse duymuyor ve senden başka hiç kimse anlamayacaktır.

“Onlar tok, onlar bitti… Sen kendi yükünle bir başına kendi kendinesin ve kendi tahtını kendin yapacaksın… Belki karşılığı ağır bir sükutla ödenecek. Fakat genç kafalar gene düşünmek istiyor. Gene ruhlar boşalmak istiyor.

“Asıl acı şey bu ki, onlar da düşündükleri ile değil sayfalarında teşhir ettikleri şöhretlerle iftihar duyma tehlikesine kaçıyorlar. Duyduğu ile değil doldurabildiği sütunların şişkin sayfalarıyla özeniyorlar…”

(BAĞ, Aylık Sanat ve Fikir Mecmuası, İzmir 1942, Cilt I, Sayı 11-12, s.5-6.)