Ana sayfa 149. Sayı Felsefe ve Bilimlerin Edebiyatla İmtihanı

Felsefe ve Bilimlerin Edebiyatla İmtihanı

205
PAYLAŞ

Birkaç yıl evvel Kadıköy’de Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde adının verildiği kitaplığın açılışı vesilesiyle yazar Leylâ Erbil için bir anma toplantısı gerçekleştirilmiş, bazı konuşmalar, tartışmalar yapılmıştı. Konuşmacılardan biri Ahmet Cemal’di. Cumhuriyet’teki köşesinde Leylâ Erbil’in sondan bir önceki romanı Kalan üzerine kaleme aldığı yazıdan dolayı yazarın telefonla arayarak teşekkür ettiğini, “Bugüne kadar epey yazıldı bu roman üzerine …Ama yazılanların hiçbiri metnin felsefeye ne kadar yaslanmış olduğunu sizin kadar yakalayamadı…” dediğini aktarmıştı.

O an üzerinde durmamıştım, çünkü Ahmet Cemal’in söz konusu yazısıyla henüz karşılaşmamıştım. “Zaten bir gazete köşesinde bir roman ne kadar irdelenmiş olabilirdi ki?” Kalan’ı ben de basılır basılmaz alarak takip eden aylar içinde uzun olmayan aralıklarla birkaç kez okumuştum. Sık karşılaşmadığım derinlikteydi; ilk bakışta yakalayamadığım anlamların peşine düşmüştüm. Benim kuşağımdaki bir okur için bilmece gibi imaları, anıştırmaları çözmeye çalışmıştım. Tarihselliğinin ve toplumsallığının boyutlarını kavramaya çalışıyordum. Türkiye’nin 20. yüzyılı, yakın tarihin bazı siyasi ve toplumsal olaylarıyla ilgili başka okumalara yönelmiştim. Ama benim merak ettiğim hususları tartışma konusu yapacak bir değerlendirmeyle karşılaşabileceğime dair bir beklentim yoktu açıkçası.

Sonraları sık hatırlayıp çok düşündüm bu konu üzerine. Aynı toplantıda diğer konuşmacıların anlattıkları da eklenince, Leylâ Erbil’in ömrünün sonuna yaklaşmışken son bir gayretle ortaya koyduğu eseri hakkında edilen her söze böylesine dikkat kesilmesi, kitabı beklediğinden fazla satılınca “acaba yanlış mı anlaşılıyor, satılıyor ama nasıl okunuyor acaba,” diye endişelenmesine takılmıştım.

Aradım, buldum Ahmet Cemal’in yazısını Cumhuriyet’in arşivinden. “Roman, felsefe değildir. Ama bir romandan yola çıkılarak felsefe yapılabilir. Veya -çok kişisel görüşüm-, roman, bir felsefenin diline, aracına dönüşebilir.” sözleriyle başlıyordu. Özünde bir irdeleme sayılabilirdi belki ama kesinlikle bir kitap tanıtımı veya eleştirisi değildi. Anlatıda canlandırılan sahnelerin, kurcalanan meselelerin zaman ve yaşam üzerine gündeme getirdiği veya yeniden hatırlattığı bazı felsefi sorulara işaret ediyordu. Leylâ Erbil’in de okurundan beklediği buna benzer bir ilgi olmalı ki anlatısının doğru adreslere ulaşmaya başladığını düşünmüş hemen reaksiyon göstermişti.

Ahmet Cemal’in “kişisel görüşüm” dediği kısmına kolay katılamasam da felsefenin yapabileceğini iddia ettiği gibi tarih ve sosyolojinin de benzer bir ilişkiyi kurabileceğini düşünüyorum edebiyatla. Önerdiğim, yarım yamalak sosyoloji ve tarih bilgisiyle bir anlatıyı ve yazarını sanık sandalyesine oturtup “şurası tarihe, şurası sosyolojiye, şurası felsefeye sığmıyor, hesap ver bakalım,” diyerek sorguya çekmek, yargılamak, mahkûm etmek değil elbette. Yukarıdaki tanımı genişletecek olursak, edebiyat ve diğer sanatlar da ne felsefedir, ne tarihtir, ne de sosyolojidir. Bu disiplinlerin edebiyatın kendi hakikatine bakarak, onu anlamaya çalışarak kendi alanlarında dikkatlerini yöneltebileceği ayrıntılar, kazanacağı bakış açıları vardır.

Diğer türlüsü çok yapıldı. Bugünün muhafazakârlığının olduğu gibi geçmişte de Cumhuriyet ideolojisinin veya toplumcu gerçekçiliğin, sonraları liberalizmin(eski solculuğun) revaçta olduğu dönemlerde bazı edebiyatçılar genellikle yine başka edebiyatçılar veya politik çevreler tarafından ya tarihsel ve toplumsal çerçeveyi çok iyi yansıtmakla övülmüşler, kahramanlaştırılmışlar ya da tarih ve toplum dışı bir edebiyat yapmakla, bilimsel bakışı çarpıtmakla veya toplum gerçeğine sırt çevirmekle, kaçkınlıkla suçlanmışlar, hatta zaman zaman hain ilan edilmişlerdir. Sanki ödevleri anlattıkları hikayelerle siyasal  öğretileri topluma yaymak, geniş kitleler tarafından daha kolay ve yüzeysel biçimde anlaşılmasını sağlamakmış da vazifeden kaçıyorlarmış gibi tepki verilmiştir bu yazarlara. Yalnızca yazarlara mı? Şairlere, sinemacılara, tiyatroculara, ressamlara… Halbuki bilim ve felsefe sanat eserinin kaç okka çektiğini ölçebilmemiz için elimize verilmiş birer terazi değildir fakat edebiyat ve sanat, kurgusuyla, insana dair arayışıyla, ortaya koymaya çalıştığı sorularla bilimlerin de felsefenin de konusudur, ödevidir.

Ne mutlu ki yaşadıkları, yazdıkları dönemde yadırganmış, dışlanmış pek çok yazarın yapıtları son yıllarda yeni bakış açılarıyla tekrar ele alınıyor, haklarında bilimsel toplantılar düzenleniyor, konu oldukları araştırmalarla yeni anlamlar kazanıyorlar. Bazıları için “aslında o kadar da ‘öyle’ değilmiş,” deniyor. Geçmişte haksızlık yapıldığı düşünülen bazı sanat insanlarından özürler dileniyor filan. Pekâlâ bunlara hata düzeltme çabası olarak bakabilir miyiz? Bana kalırsa kapılar aralanmış olmasına rağmen böyle bir iyimserlik için henüz erken. Biraz dikkatle bakıldığında bu yeni ele alış biçimlerinin de, yeniden itibar kazandırma çabalarının da çoğunun, aslında günün siyasal atmosferiyle birlikte gündeme geldiği, son dönemin hakim söyleminin belli konulara tatbik edilerek toplumsal ve siyasi tarihin olduğu gibi, edebiyat ve düşünce tarihinin de yeniden kurgulanmaya çalışıldığı fark ediliyor. Rüzgâr döndüğünde, bugün özünde ne demeye çalıştığı tam anlaşılmadan sırf eski rejimin birtakım isimlerini, olaylarını eleştirir görünüyor diye baş tacı edilenlerin de yeniden halının altına süpürülmeye çalışılması gündeme gelecek diye endişelenmemek için yeterli sebep yok.