Ana sayfa 150. Sayı Bir geçiş dönemi ideolojisi olarak postmodernizm

Bir geçiş dönemi ideolojisi olarak postmodernizm

285
PAYLAŞ

Adına ne denirse densin yeni bir çağ içinde, insanın yetenekleri ölçüsünde katkı sağlayacağı bir sistemden gereksinimleri ölçüsünde yararlanması, aklını, yalnız türünün değil bütün canlılığın yararını gözeten bir ortak fayda bilinciyle kullanmasına bağlıdır. Bu da, ancak bugün içinde yaşadığımız yapıbozum sürecinin farkında olup onunla mücadele edecek bir bilinçlilikten beslenebilir. Yoksa postmodernizm, bugün kendi adı çevresinde yarattığı karmaşıklık, anlaşılamazlık ve bilinemezlik bulutu içinde, ama oldukça somut amaçları doğrultusunda, herhangi bir toplumsal dirençle karşılaşmadan yoluna devam eder.

Türümüzün dünya üzerindeki yolculuğunun, eldeki bulgulara göre 200.000 yıllık bir geçmişi var. Bu uzun ve zahmetli süreç içinde Homo sapiens’in tüm dünyaya hakim olmasını sağlayan ayrıcalıkları arasında, zihninin içinde dünyayı ve kendisini modelleyebildiği bir düşünme yetisi geliştirmesi, düşüncelerini dil üzerinden kodlayıp paylaşabilme becerisi ve kodlanmış bilgileri kuşaktan kuşağa aktarabilme özelliği bulunuyor.

İnsanın yaşadıklarından çıkardığı bilgileri önce sözlü sonra da yazılı aktarım biçimleri kullanarak zamana dayanıklı hale getirmesi, tarih dediğimiz uğraşının malzemesi olan zengin birikimi oluşturmakta. Günümüzde sahip olduğu olanaklarla tarih, artık yalnızca geçmiş dönemlerin anımsanmasına değil, neden sonuç ilişkileri içinde bugünün aydınlatılmasına, kimi zamansa geleceğe dönük öngörülerde bulunulmasına yarıyor.

İnsanın uzun tarihinin bugün üzerinde yorum yapabildiğimiz dönemi, beş bin yıl kadar önce yazının bulunuşuyla başlamakta. Kabileler arası ilişkilerden internet çağına geliş boyunca yaşanan gelişmeleri, farklı boyutlarda ve çok katmanlı olarak incelemek mümkün. Öncelikle, üretim ve bölüşüm süreçleri ışığında sınıfsal iktidar mücadeleleri; devletler arası savaşımlarla siyasi tarih; kurumsal yapıların değişimiyle toplumsal gelişim; günlük yaşamın göstergelerine bakarak kültürel birikim; doğayla ilişkiler ışığında bilimsel ilerleme; insanın yaşamı ve varlığını anlama çabası içinde ise, kendisini felsefede somutlaştıran düşünsel evrim, iç içe geçmiş bir sarmal halini alarak tarihin akışını oluşturuyor.

Her biri ayrı ayrı ya da birbirleriyle etkileşim içinde yorumlanıp anlatılabilecek olan bu tarihsel süreçler, doğal olarak tarihçinin ideolojik perspektifinden etkilenmekte. Bununla birlikte, aslında kendileri de inceledikleri süreçlerin birer türevi olan ideolojiler, tutarlı olabilmek için, benimsedikleri metodolojilerle kendi oluşumlarını da açıklayabilmek durumundalar. Bu durumda öncelikle, kendisini yorumlayacak ideolojileri biçimlendirme ayrıcalığına sahip olan “insan düşüncesinin gelişim öyküsü”, diğer süreçlerin arasından öne çıkıyor; dolayısıyla, özellikle de bu sürecin iyi okunarak olabildiğince geniş ve ortak kabul arayan bir çerçeveye yerleştirilmesinin önemi artıyor. Tarihin daha doğru okunmasına dönük bu çaba, insanın yapıcı ve yaratıcı yaşamı için de bir tür güvence niteliği taşıyor.

Buna karşın, giderek yaşamı ve insanı daha fazla etkilediğine kuşku olmayan yeni bir dönem, tarihin bütün birikimini değersiz, tarihselciliği de bir tür düşman olarak görmekte. Yakın geçmişte belirtileri ortaya çıkan, ama şimdiden insan türünün geleceğini tehlikeye atma potansiyeliyle tartışılan, gerçekten de türümüzün yönü belirsiz başkalaşmasına dönük işaretleri fazlasıyla barındıran; bugün geçiş sürecinde postmodernizm diye adlandırdığımız, ama hedeflerine ulaşırsa yakında tarihin başka bir evresi olarak kendi adını söyleyecek yeni bir çağ bu. Günümüzün küresel ekonomik düzeninin “kendi iktidarının sonsuzluğu” savına dayalı ideolojisi ve sürekli altını çizdiği geçmişten kopuş teziyle, gelecek üzerindeki tasarım tekelini güçlendirerek, tarihselliğe dayalı bir toplumsal muhalefetin direnişini de yok etmeye çalışıyor.

Şurası açık ki, 21. yüzyılın henüz başlarında içinde yaşadığımız dünya, artık bir dayatma niteliği taşıyan gelecek projeksiyonlarının olası tehlikeleriyle karşı karşıya. Bu durum, kendisine biçilen edilgen rolü kabul etmeyen insanların önüne, yaşamın tüm boyutları düşünüldüğünde geçerliliği olmayacak bir bütünsel reddediş değil ama, değiştirme ve yönetme gücü taşıyan bir bilinçlilik gereğini çıkartıyor. Söz konusu gerekliliğin vazgeçilmez bir parçası da, bugünkü güç dengeleri ve iktidar yapıları içinde baskın hale gelen düşünüş biçimlerinin ayırt edici özelliklerini bilme ve eylemliliğinin varacağı noktaları öngörebilme becerisi. Bu da ancak, toplumların insan düşüncesi ölçeğindeki tarihsel gelişim çizgisini, “yaşanan bugün” ve “dayatılan yarın” ile ilişkilendirecek nesnel bir model ile mümkün. Başka bir ifadeyle, insan düşüncesinin kendi tarihi içindeki öyküsü, postmodernizm ve sonrasının taşıdığı tehdit karşısında, söz konusu ardıllarını da kapsayacak şekilde gözden geçirilmek durumunda.

Bu çabaya katkı sağlamak için girişilen, ama taşıdığı iddianın gerektirdiği geniş birikimle arasındaki mesafeyi akıl yürütmelerle kapatmaya çalışan bu uğraşı, doğruluk ve kesinlik değil ama, gelişim için sürekli değişim arayan kişisel düşüncelerimin yalnızca sınanma amaçlı bir paylaşımından ibaret.

İnsanın düşünsel tarihinin bugüne dek dört ana iklim yaşamış olduğunu söylemek mümkün. İlk önce Antik Çağ’da evren için bir düzen arayışı demek olan Kozmos Dönemi yaşanır. Ardından, gücünü tanrıdan alan iktidarların Skolastik Çağı gelir. Bu uzun karanlığa son veren, rasyonel aklın sahneye çıkacağı ve uygarlığın pek çok kazanımına ortam yaratan Modernlik olur. Bugün ise, modern çağın uzantısı gibi görünmekle birlikte kapitalizmin katışıksız bir iktidar aracı olarak gelişen ve insanın doğal kökenlerine açtığı savaşla tartışmamızın odağına yerleşecek olan Postmodern Geçiş Dönemi yaşanmaktadır.

Kozmos modeli, merkezdeki Yer ile onu saran ve üzerlerinde yıldızların bulunduğu hareketli katmanlardan oluşur.

Kozmos Dönemi

İnsanın kendi bilincine varırken, doğadaki ritmik dengeyi de fark etmesinin bugüne gelen ilk işaretleri MÖ 4. yüzyılda ortaya çıkar. Dünyanın bilinebilir ve öngörülebilir bir düzen içinde var olduğu düşüncesi, ilk önce Eski Yunan’da Thales’le ses bulmaya başlamıştır. Onu izleyen pek çok Antik Çağ düşünürünün katkılarıyla oluşan Kozmos modeli, merkezdeki Yer ile onu saran ve üzerlerinde yıldızların bulunduğu hareketli katmanlardan oluşur. Çeşitli filozoflar kendi tasarım ve yorumlarını getirse de, temel anlayış, mekanik bir düzende süregiden evren düşüncesine dayanmaktadır. Varlığı doğa güçleri karşısında fazlasıyla kırılgan olan insanın ise, bu büyük mekanizma karşısında bir izleyici ve sığınmacı olmaktan öte bir rolü yoktur.

Bilinci neredeyse yeni açılan insanın merak güdüsü, bu ilk çağlarda yalnızca gözlemden beslenir. Basit tarım, köle emeği ve işlek bir ticaretle beslenen antik şehir devletlerinin ilk demokrasi uygulamaları, yalnızca “özgür efendi”ler için bile olsa, düşünme yöntemleri ile felsefenin gelişimi açısından çok verimli bir ortam sunmaktadır. Ancak gerek bilimsel çalışma altyapısının emekleme döneminde oluşu, gerekse de kozmolojik gözlem sonuçlarının sınamadan geçirilememesi, bu dönemin kuramcılarının somut olgulardan önce retoriğe dayanmaları sonucunu doğurur. Ekonominin gelişimi ile birlikte daha sık karşılaşan ve çarpışan toplumların mücadelesi, siyasi ve askeri gücün de merkezileşmesi sürecini başlatınca, iktidarlar için tehlikeli olabilecek bir düşünsel yaratıcılığın karşısına, dönemin koşullarından da destek alan bilinemezciliğin çıkması şaşırtıcı değildir.

Hal böyleyken, müdahale edemeyeceği bir işleyiş içinde var olan insan dikkatini öncelikle aklındaki idealar dünyasına çevirmek ve onları düzen içinde tutmak durumunda olacaktır. Temel ödevi de kendi varlığını kozmosa uyumlu hale getirecek olan ahlak kurallarına göre yaşamaktır. Kozmos sözünün karşıtı ve tek alternatifi olan kaos, insanın bu düzene müdahalesini düşünmeyi bile olanaksız kılar. Dönemin iktidar sahibi kral ve rahipleri de, kozmosun koruyucusu olan çok sayıda tanrıdan aldıkları güçle, basit tarım ve ticarete dayalı üretim düzeninin, uyum ve baş eğme karşılığında tanrılardan bahşedilmiş bir ödül olarak sürmesini sağlamaktadırlar.

Kozmos döneminin belirleyici özelliği olan “mekanik bir evren düzeni içinde, bu düzenin deneticisi olan tanrıların yetki verdiği krallar ve rahiplerce yönetilen ritüel toplumları”na, yalnızca Antik Yunan’da değil, Eski Mezopotamya ve Mısır ile, kaşiflerle karşılaşana kadarki Amerika kıtasında da rastlamak mümkündür. Diğer coğrafyalarda her ne kadar Ege havzasının düşünsel zenginliği bulunmasa da, filizlenen bilinç ile merak güdüsünün doğurduğu, yaşamı ve dünyayı anlamlandırma çabası, ilk girişimlerinde tanrısal bir düzenin koyduğu sınırları aşamayacaktır.

Kozmos dönemi, özellikle Eski Yunan’ın mirasındaki izlere bakarak, düşünsel yaratıcılığı, teorik naifliği, merak duygusu, öğrenme heyecanı, yapma isteği, dinamizmi, maceracılığı, estetik tutkusu ve haz düşkünlüğü ile bunların yanında, doğa karşısındaki zayıflığı, köleci düzen içinde türdeşlerine karşı zorbalığı ve kurban törenlerinin acımasızlığıyla, bir insanın düşünsel gelişimindeki çocukluk aşamasına karşılık gelir. Bu dönemi izleyen Skolastik Çağ ise çoğu kez çocukluk dönemine dönük nostaljik özlemlere sahne olacaktır.

Skolastik Çağ’da insanın zihinsel becerileri ancak tanrının büyüklüğünü hissetmek ve bu dünyadaki temsilcilerinin emirlerini yerine getirmek için vardır.

Skolastik Çağ

Giderek artan üretim ve çoğalan nüfus, yeni doğal kaynak gereksinimleri ve eşitsiz gelişmenin tahrik ettiği yayılmacılıkla, savaşlara, zaferlere, büyüyen devletlere ve genişleyen egemenlik alanlarına neden olur. Artık muzaffer Sezarlar daha geniş topraklardan vergi almakta, daha kalabalık ordulara komutanlık etmektedir. Kitlelerin barış zamanında sadakatini, savaş zamanında ise fedakârlığını sağlamanın tek yolu, kimi zaman baskı ve yıldırma, kimi zamansa parlak vaatlerden geçer. Sıradan insanın emeği ve yaşamını kendi gözünde değersizleştirerek kolayca elde etmeyi sağlayacak olan geçerli düşünce yapısı, somut dünya yaşantısını muktedir bir tanrıya kulluk sahnesi olarak görmeye dayalıdır.

Tek tanrılı dinlerin güçlü din adamları ve imparatorlara sağladığı yetkiler ile yönetim kolaylıkları, cennet vaatleri ve itaatsizlere uygulanan akıl almaz cezalarla birleşince, Orta Çağ’da sıradan insan için toprağını babadan gördüğü şekilde işleyip, devlete ödediği vergilerden kalanlarla yetinmek dışında bir seçenek kalmamaktadır. Bu dönemin toplum biçimleri her ne kadar batıdan doğuya çeşitli farklar gösterse de, insan düşüncesinin kıtlığı tüm yerküreye yayılmış durumdadır. Skolastik Çağ’da insan doğayı, tanrının kendisi için yarattığı bir lütuf olarak görür. Gözle görülüp kulakla duyulan ile elle tutulup tadına bakılanın ötesini merak etmek, cezalandırılmayı hak eden bir saygısızlık olacaktır. İnsan aklı bu dönemde, öğrenme, tasarlama ve gelişme olanaklarını kullanmaz, yalnızca kendisine verilmiş görevleri yerine getirmekle yükümlüdür. Zihinsel becerileri de ancak tanrının büyüklüğünü hissetmek ve bu dünyadaki temsilcilerinin emirlerini yerine getirmek için vardır.

Skolastik Çağ’ın yaygın düşünüşünün, insanın tarihsel yolcuğu içinde öne çıkan özelliği, aklın temel malzemesi olan somut dünya gerçekliğinin şeffaflaşarak yalnızca bir arka plan halini alışıdır. Bu şeffaflık, sorunları kendi gerçeklikleri içinde algılamaya ve varolan olguları çözümler üretmek için kullanmaya engel olacak bir bulanıklık yaratır. Etkileşimde bulunulan değil ama yalnızca bahşedilmiş bir fon olarak, üstelik de algı perspektifi bozulmuş şekildeki doğa imgesinin örnekleri, dönemin görsel sanatlarında bolca bulunmaktadır.

Skolastik düşünüşün dünya imgesinden sonraki ikinci saldırı kolu doğrudan aklın kendisinedir. Doğayı şeffaflaştırmakla yetinmeyen bu ideoloji, aklın öncelikli araçları olan algılar ile mantığa karşı da kendi silahlarını geliştirir. Algılar aslında şeytanın tuzaklarıyla kirletilmiştir. Kötülük kimi zaman bir genç kadının, kimi zaman bir kedinin bakışlarında somutlaşarak insanı günaha davet etmektedir. Akıl yürütme tanrının çizdiği yoldan sapmaya, sorgulama da her tür sapkınlığa fazlasıyla elverişlidir. Bu çağın neredeyse tek bilimsel çalışması olan simyacılık ise büsbütün büyücülük olarak algılanmaktadır, ki ironik bir şekilde, amacına ulaşabilmiş olsa bu yargıyı da haklı çıkaracaktır.

Kozmos Dönemi insanlık için bir tür çocukluk çağına karşılık geliyorsa, Skolastik Çağ da dürtüleri baskılanan bir ergenin sıkıntılarına denk düşer. Çocukluktan çıkışın şaşkınlığıyla birleşen aldırmazlık ve hayatın gerçekliğine kayıtsızlık, günlük yaşamın gerekleri karşısındaki vurdumduymaz tavır, okul disiplininin yaratıcılığı törpülemesi, öncelikle cinsel gelişimi baskılamaya dönük baba otoritesinin despotlaşması ve bu otoriteye direnecek gücün yokluğundan doğan itaat ile bedensel enerjinin şiddet yoluyla dışa vurumu, insanlığın Orta Çağı’nda çeşitli şekillerde karşımıza çıkan özellikler arasında sayılabilir.

Farklı coğrafyalarda bugün hâlâ süren bu dönemin Avrupa’da sonunu getiren tarihsel gelişmeler arasında, üretim ve mülkiyet ilişkilerini değiştiren sınıfsal dinamikleri ilk sıraya almak gerekir. Gelişen tüccar ve üretici sınıf, yalnız diplerinde yetiştiği ortaçağ kalelerinin burçlarını değil, aklı sınırlayan yasakları da yıkmaktadır. İnsan düşüncesi artık yeni ve oldukça verimli bir dönemin eşiğine gelmiştir. Ancak bu noktada hemen bir durup, Skolastik Çağ’ın, doğada karşılık bulan somut gerçekliği önemsizleştirip aklı etkisiz kılma girişiminin karşımıza yüzyıllar sonra farklı biçimlerde çıkacağını, bir yere not etmekte yarar var.

Coğrafi keşifler sonucu Avrupalıların başka uygarlıkların varlığını fark etmeleri, dünyanın tanrı tarafından yalnız kendileri için düzenlenmiş bir fon olduğu düşüncesini çökertir.

Modernlik

Avrupa’da Skolastik Çağ’ın bitişini, gelişen bir toplumsal sınıfın süregelen düzeni sarsmasıyla; coğrafi keşiflerin ardından bambaşka bir ekonomik düzenin ortaya çıkışıyla; yaşamın gereksinimlerine yanıt veremeyen dinsel otoritenin saygınlığını yitirmesi sonucu gelişen reform hareketiyle; bilim, teknik, kültür ve sanatta canlanma yaratan Rönesans’la, hep beraber ilişkilendirmek gerek. Ancak tüm bu süreçler yeni bir çağ başlatmadan önce, en azından bu coğrafyada geçmiş düzeni yıkıp kalıntılarını temizlemek durumundadır.

Orta Çağ’ın egemen kurumu kilisenin, geniş toprak mülkiyeti ve zenginliğiyle, toplumun sosyo-ekonomik gelişiminin önünde bir engel halini alması, kendi otoritesiyle birlikte temsilcisi olduğu kutsal değerlerin de yıpranmasına yol açmıştır. Buna koşut olarak, coğrafi keşifler sonucu Avrupalıların başka uygarlıkların varlığını fark etmeleri, dünyanın tanrı tarafından yalnız kendileri için düzenlenmiş bir fon olduğu düşüncesini çökertir. Deniz aşırı keşif yolculukları ile savaş alanlarında kullanılmak üzere yeni araç, gereç ve silah üretiminin bilim ve teknikteki gelişmeleri tetiklemesi, üretici sınıfların gelişimini hızlandırır. Sanata duyulan ilginin artışı, sanatçı için dünyayı hem bir malzeme kaynağı hem de model haline getirmektedir. Artık dünya, zanaatkârından kâşifine, sanatçısından savaşçısına kadar herkes için bütün ayrıntılarıyla bilinmesi gereken bir etkinlik alanıdır. Bitmekte olan çağın zincirlerinden kurtulan insan aklı için heyecan verici bir yolculuk başlamaktadır.

Tarihsel süreçlerin art arda canlanıp gelişirken birbirlerini etkilediği böylesine geniş ve renkli bir dönemi tek bir boyuta indirgeyip anlatmak, olsa olsa onun sonunu getirmek için uğraşan ardılının tezlerine gerekçe yaratacaktır. Gerçekten de modern çağ boyunca insanoğlunun düşünsel gelişim süreçleri, bilimsel, teknolojik, ekonomik, siyasi, toplumsal ve kültürel süreçlerle belki de hiç olmadığı kadar iç içedir. Ayrıca bu giriftlik, dönem üzerine düşünürken işimizi zorlaştırmak bir yana, kolaylaştıracak bağlantılar ve nedensellikler üretmektedir.

Modern dönemin düşünce yapısını anlatan temel kavram, her alanda insan aklı ile mantığa dayalı düşünüşün bir ifadesi olarak rasyonaliteyi en saygın değer olarak gören ve aklın gelişimi için her yolu açmak için çalışan aydınlanma felsefesidir. Ancak aydınlanmanın ansiklopedik tanımıyla -ki ansiklopedi de bir aydınlanma ürünüdür- yetinmek, döneme dair pek çok olgunun gözden kaçırılmasına neden olabilir. Modernleşme süreci içinde, düşünüş biçimimizin Descartes’la; Dünya’ya ve gökyüzüne ilişkin bilgilerimizin Newton’la; türümüzü algılayışımızın Darwin’le; toplumsal düzene dönük kabullenişlerimizin Fransız devrimiyle; çalışıp üretme yöntemlerimizin sayısız biliminsanına borçlu olduğumuz endüstriyel atılımlarla; insanlığın bütününe bakışımızın ise Marx’la kökten değişmesi, aydınlanma olgusunu yaşamın her alanına yansıtan gelişmelerdendir. Bu süreçlerin her biri kendi alanlarında 20. yüzyıla kadar süren zincirleme etkiler yaratarak modern dünyanın yaşayış tarzını etkileyecektir. Ancak çağın ekonomik düzeninin adı olan kapitalizm, insanı hammadde ya da araç gereç gibi, düz bir üretim unsuru olarak görmekte ve kendi çıkarlarını insan aklının yararıyla iyice çelişir hale getirmektedir.

Chaplin’in Modern Zamanlar filmindeki sahneler komik olsun diye çekilmemiş, her gün yüz binlerce kez tekrarlanan yaşantılardan alınmıştır.

Akıl, her ne kadar insanın beyninde kendi özgün koşullarına göre çalışsa da, yaşamı algılayışı, düşünce üretme yöntemleri ve vardığı yargıların ortaklığında yayılarak toplumsallaşır. Değiştirdiği dünyanın aslında bir ürünü olan aklın, oluşumuna katkı sağladığı bir üst akla dayanan toplumsal düzenle uyumu bireyin yaşamı için de önemlidir. Kültür, ahlak, gelenek, kent kuralları, çalışma yaşamı, sosyal değerler, eğitim, adalet, mülkiyet gibi farklı boyutları belirleyen ve dönemlere özgü koşulların biçimlendirdiği bu uyum olgusu, insanı toplumun işlevsel bir parçası halinde tutabilmek için geçmişte şiddet, baskı ve korkudan yararlanırken, modern dünyada ana araç rasyonalite olmuştur. Rasyonel aklın bu yönde kullanımının diğer araçlara göre gücü, kişinin, kimi zaman seçeneksiz bırakılmış da olsa gönüllü katılımını sağlamasında ve bu katılım biçiminin zorbalığa göre daha kalıcı olmasındadır. Kendi iradeleriyle çalışan insanlar daha üretken oldukları gibi, canlarını feda etmeye hazır ordular da evlerinden zorla toplanan asker gruplarından daha iyi savaşırlar.

Modern dünyanın işlerliğini sağlayan toplumsal akıl, geniş bir katılımcılık ve yaşama dönük bir ortak fayda temelinde işlediği zaman her tür yapıyı sağlıklı bir şekilde geliştirecek potansiyele sahip olmaktadır. Ancak bu olgu, artık küresel iktidarını sağlamlaştırmış kapitalizmin kâr amacına göre kurgulanmış bir üst akıl haline dönüştüğü zaman, hem bireyi hem de kitleleri kendi çıkarlarıyla uyuma zorlayarak tutuculaşır. Pazar ekonomisinin gereklerine göre tasarlanan dünyada da, insan doğasına uyumu gözetilmeden, yalnızca kâr etmeye göre düzenlenmiş mantığın geliştirdiği üretim yöntemleri, artan rekabet ortamında, insanı bir makine parçasından farklı görmeyecektir. Chaplin’in “Modern Zamanlar” filmindeki sahneler komik olsun diye çekilmemiş, olasılıkla her gün yüz binlerce kez tekrarlanan yaşantılardan alınmıştır. Modern dönemin üst aklı artık insanlığın ilerlemesi ve toplumun gelişmesi değil, üretim çarklarının sorunsuz dönmesi, pazarın genişlemesi ve daha fazla kâr elde etmek için kullanılmakta, katı uygulamalarıyla, toplumun genelinde mutsuzluğa yol açmaktadır.

Pazar ekonomisinin gereklerine göre tasarlanan dünyada insan, bir makine parçasından farklı görülmeyecektir.

19. yüzyılla birlikte düzenin sürdürücüsü güçlerin Dünya’yı sahiplenmeye dönük rekabeti iyiden iyiye kızışınca, modern yöntemlerin ve kapitalizmin hizmetindeki üst aklın yarattığı doymak bilmez endüstri canavarları artık savaş meydanlarında sahne almaya başlar. Aklın üretkenliğini kapitalizmin hizmetine sunan Modern Dönem, tarihin en acımasız kitlesel kıyımlarının yaşandığı büyük savaşlara yol açmaya başlamıştır. Ki zaten, bu dünyanın belirgin özelliği olan akıl, tarihte feodalitenin köhne yapılarından iktidarı devralan kapitalist girişimcilerin egemenliklerini tüm dünyaya yaymak için kullandıkları bir araç olarak değer bulmuştur, türün yaşamı ile uygarlığı ortak yarar adına evriltmek için değil. Dolayısıyla, bilimsel gelişmeler ile insan aklının yaratıcı çalışmasını, var olan iktidarın sürdürülebilmesi adına, kitle imha silahları üretmek için kullanmakta bir çelişki ve bir sakınca yoktur. Toplumsal akıl zaten, 30’ların Almanya’sında olduğu gibi, iktidarın yararına organize olduğunda varabileceği uç noktaları gözler önüne sermekten çekinmemektedir.

Artık iyice ortaya çıkmıştır ki, sürekli büyümek arzusundaki kapitalizm, kendi içindeki çelişkiler nedeniyle belirli aralıklarla yıkımlara yol açmak zorundadır ve rasyonel akıl ile mantık, bilinçlerde yaratacağı direniş eğilimiyle kendi karşısında ayak bağı olmamalıdır. Üstelik doğası gereği özgürleştirici ve geliştirici nitelik taşıyan akıl, artık kendi iktidarını kurma mücadelesine girişen yeni ve başka bir sınıfın da gücü haline gelmek üzeredir. 20. yüzyıl başında insanlığın ilerici kazanımlarına koşut olarak yerleşik düzeni sorgulayıp kendi yararına değiştirme potansiyeli güçlenen rasyonel aklın, önce o eski saygınlığının yıpratılması, günü geldiğinde ise bir kenara atılması süreci başlamıştır. Ortak faydayı gözeten toplumsal aklın gözetimi olmazsa, bütün yapıları gerektiği her zaman yıkıp yeniden yapmak ve insanın zararına da olsa sistemin yaşam süresini uzatmak mümkün olacaktır.

Öncülerince postmodernizm olarak adlandırılan bu süreçte akıl, öncelikle bireyin kendi iradesini yönlendirme gücünden sıyrılıp, düzenin sürdürücülerinin tekelinde olacak şekilde ayrıştırılmalı, bununla birlikte bireysel gelişim potansiyeli gözden düşürülerek budanmalı, dolayısıyla insan aklı ortak fayda arayışının çok uzaklarındaki tehlikesiz sularda dolaştırılmalıdır.

Modern dönem, tarihin en acımasız kitlesel kıyımlarının yaşandığı büyük savaşlara da yol açmaya başlamıştır.

Modern Dönem, insanın kendi ayakları üzerinde durmak için gerekli birikimi oluşturup çoğu kez ilk ürünlerini verdiği gençlik yıllarıyla karşılaştırılabilir. Bu dönemde genç insan da modern toplum gibi, geçmişindeki otoriter bağlardan kurtulmuş, kendi yeni ve zengin ilişkilerini kurmaya başlamış, akademik gelişmesini tamamlamış ve topluma dönük eleştirelliğiyle kendi çözümlerini üretip ürünlerini vermeye başlamıştır. Ancak yaşamın somut gerçekliği içinde artık tek başına yüzleşmek durumunda kaldığı sorunlar ve onları çözmekte çoğu kez yetersiz kalışı, kendisi için kurduğu mükemmel gelecek tasarımı ile ideal değerlerini törpüleyecek ve davranışı ile karakterini eskiden eleştirdiği arketiplere yaklaştıracaktır.

Bir geçiş dönemi olarak postmodernizm

Postmodernizmin bugün ile geleceğe etkilerini tartışmaya başlamadan önce, üsluptan kaynaklanabilecek bir yanlış anlaşılma tehlikesine dikkat çekmem ve bu durumun olabildiğince önüne geçmeye çalışmam gerekiyor. Tarihsel olgular ve toplumsal devinimler üzerine yapılan kavramsallaştırmalar, çoğu kez arka plandaki belirleyici güçlere ilişkin bulanıklıklar yaratır. Özellikle sınıf çatışmalarının dinamikleri, doğal süreçlerin değil de, sanki kapalı kapılar ardında oturan bir takım karanlık kişilerin kirli emellerinin sonucuymuş gibi algılanma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Her ne kadar böyle kirli buluşmalar az değilse de, tarihsel değişimler, doğal gereklilikler ile toplumsal çatışmaların kendi dengeleri sonucu ortaya çıkar. Nasıl ki Aydınlanma, Modern dönemin ilk evreleri için nesnel bir gereklilik ise, Postmodernizm de, iktidarını koruma çabası içindeki kapitalizmin toplumsal dinamikleri kendi yararına yönlendirme çabalarının düşünsel boyutunu oluşturur. Ardında inceden inceye planlanmış bir toplum mühendisliği projesi ya da gizemli bir yönetim konseyi aramak doğru olmadığı gibi, hem büyük tarihsel eğilimleri, hem de birikerek bir bütün oluşturan küçük etmenleri göz ardı etmek anlamına gelecektir. Bugün ortaya çıkan postmodern çorbada yalnız çokuluslu şirketin tekelci politikalarının değil, atölyesinde özgünlük arayışına giren sanatçının da, insanları etkilemek için her yolu mubah gören reklâmcının da, Higgs bozonunu ararken yolunu şaşıran fizikçinin de, yerel despottan kurtulmaya çalışırken yılana sarılan liberal aktivistin de tuzu vardır. Küresel ekonomik düzenin çıkarları, işine gelen irili ufaklı her olguyu kimi zaman eleyip kimi zaman destekleyerek tarihin akışına yön vermeye çalışmaktadır. Tarihin bu temel özelliğini, hem geçmiş dönemleri, hem de bugün ile olası geleceği yorumlarken akıldan çıkarmamak gerekir.

Tarih dönemlerinin düşünsel iklimleri her ne kadar sosyo-ekonomik koşullarca belirlense de, değişimlerin işaretleri çoğu kez ilk önce düşünür ve sanatçıların metin ve eserlerinde ortaya çıkar. Bu çağda postmodern olarak nitelenen ilk örnekler de, alışılmış yapıları değişime zorlayacak sapmalar olarak, 20. yüzyıl başındaki ilk büyük savaş yaklaşırken belirmeye başlamıştır. İçinde yaşanan dönem, bir yandan ekonomik gelişmelerin sınırları kaldıracak boyuta eriştiği, bir yandansa dünya kaynakları üzerinde kapitalist devletlerin çıkar çatışmalarının yoğunlaştığı bir dönemdir. Siyasi ve ekonomik düzenin, büyük aktörlerince kartların yeniden dağıtılmaya zorlanması, kimi düşünürler ve sanatçıların “eski yapıların yıkılarak yenilerinin yapılması” tezleriyle örtüşür, belki de daha doğrusu onlara kaynak olur.

Sayısız can alan Büyük Savaş, gerçekten pek çok yapıyı yıkmayı başaracak şiddettedir. 19. yüzyılın sonunda Avrupa’nın genelinde sakin geçmiş olan uzun bir zaman dilimi, kimi düşünürlere artık uygarlığın ulaştığı barış ve huzur ortamının sürekli olacağı hissini yaşatsa da, 1. Dünya Savaşı’nın dehşeti, insanın uygarlık düzeyini de, kitlesel çılgınlıklara engel olamayan toplumsal aklın saygınlığını da sorgulatacak ölçüdedir. Bu sıcak yılların insanlığa belki de tek katkısı, erkeklerini cepheye yollayan toplumlarda kadın emeğinin ve dolayısıyla da söz hakkının değer bulması olur. Ancak savaşın ardından çözüm yerine bugünlere kadar sürecek siyasi çözümsüzlüklerin temelini atan barış antlaşması, aynı acının çeyrek yüzyıl sonra daha korkunç boyutlarda tekrar yaşanmasına yol açacaktır. Bu dönemde 1929 Büyük Ekonomik Buhranı’nın kişisel yaşamlar üzerinde yarattığı yıkımdan da beslenen postmodern birikim, özellikle 2. Dünya Savaşı sonrasında akla ve bütün toplumsal yapılara karşı başlatacağı taarruzuna malzeme sağlamaya ve giderek taraftarlarını çoğaltmaya başlamıştır.

Nazizm’in ideolojisi, doktor Mengele’nin laboratuvarındaki uygulamalara yansıdığı biçimde ve sanki bir uzaylının insanı kesip biçtiği soğuklukta, herhangi bir insani duygu içermeyen saf aklın eylemlerine dayanıyor gibidir.

2. Dünya Savaşı, özellikle Nazilerin neden olduğu acılar üzerinden modernliğe getirilecek eleştirilere fazlasıyla malzeme sağlar. Nazizm, kendi yandaşları tarafından, bir tür mükemmellik arayışı ve dünyayı saf hale getirme çabası olarak nitelenmektedir. İdeolojileri, doktor Mengele’nin laboratuvarındaki uygulamalara yansıdığı biçimde ve sanki bir uzaylının insanı kesip biçtiği soğuklukta, herhangi bir insani duygu içermeyen saf aklın eylemlerine dayanıyor gibidir. Oysa bizzat Nazizm’in kendisi, rasyonel aklın gelişim zenginliğini zincire vuruşu ve geçmişten gelen yapıları yıkma girişimi olarak, postmodernizm sonrası döneme göz kırpmaktadır. Bu korkunç ideoloji, bir taşla iki kuş vuran kullanışlılığıyla, kökeni ve sonuçları yeterince irdelenmeden, yalnızca üstü örtülerek bir soyut nefret nesnesi halinde nadasa bırakılacaktır. Bu nedenledir ki, Nazizm’in tezleri farklı şekiller halinde bugün bile utanmazlıkla tekrarlanabilmektedir.

20. yüzyılın ilk yarısındaki yıkımların, çağın düşüncesine en bariz etkisi Fransız düşünürlerin savaş sonrası dönemdeki tartışmalarında ortaya çıkar. İçinden tarihin en büyük devrimlerinden birisi ile aydınlanma felsefesinin doğduğu bu özgüveni yüksek düşün dünyası, uzun süre Nazi işgaline boyun eğmek ve bu durumu farklı dışavurumlarla normalleştirmek zorunda kalmıştır. Geçmişin zengin birikiminin mirasçıları, savaş boyunca yaşananları sistemin küresel hegemonya arzusundan çok, insanın doğası ve onun aklıyla ilişkilendirince, hümanist birikim ve ilerlemeye dönük ortaya çıkan hayal kırıklığı, modernliğin düşünsel birikiminin yıkıcı bir sorgulamasına girişilmesini teşvik etmeye başlar.

Yüzyılın ikinci yarısına damga vuran Soğuk Savaş süreci, kapitalist dünyada tüketim toplumunun sürekliliğini sağlayacak kaynakların geliştirilmesi, sosyalist blokta ise tasarlanmış bir toplum modelinin ödün verilmeden ayakta tutulması çabalarına sahne olur. Farklı ideolojiler çerçevesinde bile olsa otoriter anlayışa dayanan yapıların, sokağın direnişiyle karşılaştığında gösterdiği korumacı ve saldırgan tavır, dönemin postmodernleri tarafından yapıbozumcu argümanlara malzeme sağlayacak şekilde kullanılmaktadır. Üstelik Amerika’nın finansal ve kültürel egemenliği, yayıldığı her yerde ama özellikle Avrupa’daki birikimi alt edebilmek için uğraş vermelidir. Dönemsel ve yapısal krizlerine, dünya üzerindeki sömürü biçimlerini çeşitlendirerek çözümler üreten kapitalist dünya, Doğu Bloku’nda yaklaşan çöküşün işaretleriyle birlikte küresel egemenliğini pekiştirmeye başlar. İdeolojik rakibinin geri çekilişi, batıda esmeye başlayan neoliberal rüzgârın şişirdiği bu yeni düşünce biçimini de güçlendirecektir. Artık yalnızca bir sanat anlayışına değil, bütünsel bir düşünüş ve eyleyiş biçimine işaret etmeye başlayan postmodernizm, sıkı sıkıya bağlı olduğu ekonomik yapının tazelenebilmesi için bütünüyle yıkılıp yeniden yapılacak bir dünyanın düşünü kurmakta ve her tür toplumsal yapı ile onu kurgulamış olan aklın işlevsizliğini yüksek sesle haykırmaktadır.

Postmodern yapıbozum süreci

Postmodernizm, egemen düzeni tehdit edebilecek her türlü unsuru püskürtmeye çalıştığı yapıbozumculuk sürecini dört aşamada sahneye koyar; değersizleştirme, içeriksizleştirme, yıkma ve yeniden yapma. Postmodern süreçlerin sanattan siyasete, toplumsal yapılardan devletlere kadar her konudaki etkinliği, her durum için farklı ağırlıklarla ortaya çıkacak ve çoğu kez eşzamanlı yürüyen bu dört unsuru kullanarak gerçekleştirilir.

Değersizleştirme, hedeflenen yapıyı tarihsel gerçekliği ile güncel bağlantılarından soyutlayarak yalnızlaştırma aşamasıdır. Bu hedefe ulaşmak için yalan söylemekten daha uygun bir yol yoktur. Değersizleştirilmeye çalışılan olgu, kurum ya da kişiyle ilgili, varsa işe yarayacak bulguları abartarak, yoksa da yaratarak oluşturulan olumsuz imaj, hedef tahtasındaki yapıyı savunabilecek olan unsurları etkisizleştirir. Bu dönemde yeni bir güç kazanan ve yanıltıcı bir tarafsızlık etiketi altında iş gören medya, özellikle bu aşamada toplumsal algıyı biçimlendiren yayınlarıyla iş görmektedir. Bu sürece en çarpıcı örnekler, yok edilmek istenen toplumsal değerlerin taşıyıcısı olan tarihsel kişiliklerle ilgilidir.

Yapıbozumculuk süreci dört aşamada sahneye konulur: Değersizleştirme, içeriksizleştirme, yıkma ve yeniden yapma.

İçeriksizleştirme, ilgili yapının işlerliğini engelleyerek varlık gerekçesini ortadan kaldırma aşamasıdır. Varolan biçimiyle işe yaramadığı öne sürülerek daha hafif, temelsiz ama kayırılan benzerleriyle haksız bir rekabete sürüklenen yapılar önce faydasız, sonra da gereksiz hale getirilir. Özellikle sosyal devlet görevlerini yerine getiren resmi kurumların etkinliklerinin, yeni ortaya çıkan sivil toplum kuruluşlarınca üstlenilmesi, bu görevlerden kurtulmaya dönük olarak sıkça rastlanan içeriksizleştirme örneklerindendir.

Yıkma, değersizleştirilip içeriksizleştirilen yapıların ortadan kaldırılarak varlığına son verilmesi aşamasıdır. İlk iki adımın başarıyla atıldığı durumlarda, bu işlem kimsenin haberi bile olmadan gerçekleştirilebilir. Ancak bazı sağlam yapıların içindeki direnç, bu aşamada güçlü bir son darbe gereğini ortaya çıkarabilir. Bu durumda yardımcı unsurların desteğine sıkça başvurulabilir. Yıkma aşamasının dikkat edilen tarafı, yıkılacak kurumdan geriye, ileride canlanmasına neden olabilecek herhangi bir iz kalmamasıdır. Bu da yapılamıyorsa, kalan izlerin olumsuzca etiketlendirilmesi ve başka yapıbozum süreçleri için referans olarak kullanılması işe yarar bir yöntemdir.

Yeniden yapma, artık var olmayan ya da bir harabe haline dönmüş yapıdan geriye kalan boşluğun doldurulmasıdır. Bu aşamada çoğu kez tercih edilen, gerektiğinde yeniden ve kolayca yıkılabilecek, hatta kendi kendisini imha edebilecek temelsizlikteki dolgulardır. Bu durum, yapıbozum sürecini, yok edilen yapıdan bağımsız olacak şekilde öne çıkarır ve sürekli hale getirir. Bu şekilde oluşturulmuş postmodern biçimlerin sıklıkla yenilenme gereksinimi duyulması, herhangi bir beceriksizlik ya da plan hatası değil, doğrudan doğruya sürecin bir parçasıdır. Kaldı ki, dayanıklı yapılar oluşturulması ontolojik olarak düzenin mantığına da aykırıdır.

Bugün postmodern yapıbozum sürecinin bu dört aşamasının, yalnızca modern toplumun değil tarihin mirası olan pek çok yapıya saldırı için sabırla ve vazgeçmeden kullanılmakta olduğunu söyleyebiliriz. Yüz yıl önce hedef tahtasına ilk konan olgu olan sanat, bugün artık küratörlerin bienallerde sergilenmek için seçtiği kopuk ve içeriksiz elişleriyle tanımlanmaktadır. Bilim, kuramcılarının bile anladığı şüpheli kuantum ya da akıllara zarar “paralel evren” tartışmalarıyla meşguldür. Felsefenin uzun zaman önce öldüğü sıklıkla söylenir. Siyaset çapsız politikacıların kişisel çıkar aracı haline gelmiş durumdadır. Tarihin, yeniden bütünsel kavrayıştan uzaklaşıp magazinleşmesi, bugünü açıklama gücünü yok etmektedir, ki zaten bazılarına göre sonuna gelinmiştir. Kültür, çokkültürlülük tuzağı içinde tektipleşip yerel renklerini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Adalet, hukukun güçlüler tarafından etkilenip yorumlandığı bir tür çelişkili kurallar dizisi olmuş durumdadır. Çalışma, para kazanmak için katlanılan ve insanın kurtulması gereken bir yüktür. Sevme, neredeyse yalnızca sahip olmanın itici gücü olmuştur. Eğlence insana sahte deneyimler yaşatmak üzerine kuruludur.

Ancak tüm bu yapılara saldırabilmenin ön koşulu, önce insan aklını ve mantığını kullanılamaz hale getirmektir. İnsanın postmodernizm tarafından tamamen ele geçirilmesi ve yeni çağa geçiş ancak bu şekilde gerçekleşebilir. Bu nedenle insan aklına uygulanan yapıbozumuna, ayrıca ve ayrıntılı bir bakış gerekir.

Postmodernizmin insan aklıyla uğraşısı

Aklımızın bizi diğer canlılardan ayıran temel özelliği, algıları aracılığıyla topladığı verileri kavramsallaştırması, kavramlar arasında kurduğu ilişkilerle dünyayı modellemesi ve bu model üzerinden de çevreyle ilişkilerini kurarak yaşamını sürdürmesidir. Akla saldıran postmodernizmin, bu ayırt edici özelliklerin tümüne dönük hamleleri vardır. Üstelik bu hamleler aklı geliştirerek bir üst düzeye çıkarma iddiası taşır.

Aklın sağlıklı işleyişi için ilk koşul, çevreden gelen verileri olabildiğince doğru algılamasıdır. Onu aldatarak işe yaramaz hale getirmenin en kolay yolu da, bütünlüğü içinde algılanması zor ya da büsbütün gerçekdışı verilere maruz bırakmak olur. Yüzyıllar boyu gözbağcıların geliştirdikleri teknikler yeni çağda artık postmodernizmin uzmanlık alanıdır.

Yeni çağın teknolojik ürünleri ve uygulamalarının hızı karşısında zorlanan insan aklı, ilk önce baş edilmesi güç bir veri akışı karşısında zayıf kalacaktır. İnsan beynindeki kimyasal süreçler, tek bir anda konuşan en çok iki kişinin dinlenebilmesini sağlayacak bir hızda işleyebilmektedir. Sese kıyasla çok daha karmaşık işlemler gerektiren görsel algı ise tek bir anda yalnızca bir noktaya odaklanılmasına izin verir. Üstelik odaklanılan kaynaktan gelen görsel bilgilerin bilinç düzeyinde değerlendirilebilmesi de, mikroçiplere kıyasla yavaş sayılacak bir sürede gerçekleşir. Oysa artık, günlük yaşamda hep karşımızda olan ekranlarda giderek yaygınlaşan çok bölmelilik ile yüksek hızda akan görüntülerin video klip kurgusu, insanın gördüklerini anlamasını olanaksız hale getirmektedir. Bununla birlikte özellikle çocuklar arasında giderek yaygınlaşan bilgisayar oyunları da anlayıştan çok refleksleri geliştiren özellikleriyle, işlevlerini beynin daha alt düzeylerine seslenerek yerine getirirler.

Günlük yaşam içinde kendisine sunulan karmaşık verileri algılama düzeyi zayıflayan insan, yavaş yavaş zihinsel becerilerinden kuşku duymaya elverişli hale gelir. Güvenilir saydığı kaynaklardan gelen çelişkili bilgilerle karşılaştığında, kendisine sunulan verilerden çok, kendi aklını sorgularken, artık reklâmlardan politikacıların vaatlerine kadar geniş bir yelpazede sistematik ve iyi kurgulanmış yalanlara açık hale gelmiştir. Kimi zaman bilimcileri bile kullanan yalancılık bazen haksız kazançlara, bazen suçların örtülmesine, bazen rakiplerin karalanmasına, bazen de savaş çıkarmaya yarar. Yalanlara kılıf olarak da genellikle düzmece kanıtlar kullanılır. Aklın körelmesi arttıkça, kanıtların ikna edici olmak için mantığa dayanma gereği de azalacak, yalancılık arsızlıktan beslenir olacaktır.

Ancak, aklın dünyayla kurduğu ilişkinin algılar üzerinden işleyen bilgilenme boyutunun kapsamlı bir saldırıyla sakatlanması, hedefi olacağı postmodern yapıbozum süreci için gerekli temeli tek başına yaratamaz. Onun asıl gücü olan analitik işleyiş ve mantıksal çıkarım yönteminin de, artık kavranması ve kullanılması yerine çıkarımlarının anlamadan kabul edilmesi beklenen yeni ve karmaşık bir modelle değiştirilmesi gerekir.

Modern dönemin geçmişteki kazanımlarının altında yatan ama şimdi hedef tahtasındaki düşünüş biçimi, bu dönemin kuruluşundaki üretken ve yaratıcılığa açık bir yapıdan beslenmektedir. Descartes’la temelleri atılmış olan “neden sonuç ilişkileri ile sistematik çözümleme ve mantıksal çıkarımlara dayalı analitik düşünce yöntemi”, doğanın matematikle keşfedilen düzeninin mantığı kullanan akıl tarafından modellenerek bilinmesinin yolunu açmıştır. Bir ucu, tanrıyı, yarattıklarını daha iyi bilerek daha çok sevmeye, bir ucu ise doğayı daha iyi kullanarak ona egemen olmaya varan bu düşünüş, gücünü, çağının gereksinimlerine yanıt vermenin yanında, geçmiş ve gelecek arasında kurduğu köprüden de alır. Bu dönemde dünyayı değiştiren bilimsel gelişmelere yaratıcı cesaret ve verimlilik sağlayan yeni bağlantı olanaklarının önü açılmıştır.

Modern insanın kavrayışı, dünyayı modelleme çabası içinde, analiz ve sentez araçları ile tümevarım ve tümdengelim yöntemlerini, olgular arasında neden sonuç ilişkileri kurmak için kullanır. Bu nedensellik olgusu ister istemez tarihseldir, geçmişteki daha az sayıda olgudan kaynaklanıp, zaman içinde genişleyen ve insanın soyağacına benzetilebilecek bir hiyerarşik neden sonuç grafiği oluşturur; dolayısıyla geçmişte yaşananlar bugünü belirlemektedir. Darwin’in biyolojik evrim kuramına altyapı sağlayan bu düşünüş, birkaç yüzyıl sonra Marx’ta doruğa ulaşacak olan “insanın, tarihin akışını denetimi altına alma iradesi”ni de besler. Çünkü bugün atılacak adımlarla geleceği belirlemek olanaklıdır. İşte, tam da yol açtığı bu güçlü ve iddialı tezler nedeniyle modern düşünüş biçimi yerleşik sistem için bir tehlike potansiyeli taşımaktadır ve postmodern felsefenin önemli saldırı hedeflerinden birini de oluşturacaktır.

Bu yapının temel eleştiri noktası, modern dünyanın kurumsallaşmasına biçim veren otoriter özdür. Öyle ki, iş yaşamında çalışanların patrona bağlandığı organizasyon şemalarından, modern devletin silahlı ya da silahsız bütün örgüt yapılanmalarına kadar her yerde bu öz, etkinliğinden çok kısıtlılık ve kurallarıyla belirleyici olmaya başlar. Tarihsel neden sonuç ağının en tepesinde ise, her şeyin belirleyicisi olarak tanrı oturmaktadır.

İşe bu otoriter özü eleştirmekle başlayan postmodernizmin öncelikli hedefi, ironik bir şekilde, insanın kendi geleceğini belirleme iradesi olacaktır. Postmodern yeni bakış açısına göre, geçmişteki olayların gerçekleşmemiş başka sonuçları da olabileceği gibi, bugünün olguları da geçmişin bilmediğimiz ya da belki hiç yaşanmamış farklı nedenlerinden kaynaklanabilme potansiyeline sahiptir. Dolayısıyla tarih, mantık çizgisine göre gelişen neden sonuç bağlantılarıyla değil, sonsuz nedenler ile sonsuz sonuçlar arasında rastlantı sonucu ortaya çıkmış bir olaylar dizisinden ibaret görülür. Postmodern düşünceye göre tarih, bugünü açıklarken başvurulacak yararlı bir referans kaynağı değil, aksine yol açtığı önyargılar ve yarattığı yanlış kanılarla çoğu kez bir ayak bağıdır.

Bu noktada bir parantez açıp, postmodernizmin savlarına temel olacak olguların, yeni yeni yaygınlık kazanmakta olan kuantum fiziğinin bir tür yorumlanışından destek aldığını söylemekte yarar var. Kuantum fiziği, varlığın madde ve enerji hallerinin birbirlerine dönüşebilirlik özelliğini, artık aynı anda ve birlikte var olabildikleri noktasına taşımıştır. Kimi fizikçiler yeni bulguları, evrenin somut gerçeklik değil ama yalnızca bir olasılık bulutu olduğu, atomaltı parçacıkların zaman içindeki hareketleri arasında konumdan dolayı bile bir ilişkisellik bulunmadığı, kuantum dünyasındaki ilişkilerin makro evren için de geçerli olduğu, dolayısıyla gündelik yaşamdan insanlık tarihine kadar her ölçekte yaşanan anın hemen sonrakini belirlemediği, hatta o anın bile paralel kardeşleri olduğu şeklinde yorumlamaktadırlar. Postmodern çağın bilimcileri, artık her şeyin mümkün olabileceğini iddia ettikleri bir yaşamda her tür fantezinin de gerçekleşebileceğini düşünmekte, daha da ötesine geçerek her tür fantezi için ayrı birer dünya olduğu, ve tabi bizim dünyamızın da bu fantezilerden biri olduğu sonucuna varmaktadırlar. Gerçi yaşamın somut sorunlarıyla boğuşan insan için bu tezlerin kendileri bir fanteziden öteye geçememektedir. Buna karşın, akıl ile bilim arasındaki bağ giderek zayıflamaktadır.

İnsanın geçmişi ile geleceği arasındaki bağı bugün üzerinden kurmasının önüne geçmeye, her tür araçtan destek alarak çalışan postmodernizm, geleceği kurmaya çalışan devrimci girişimlerden, devletçi ekonomik planlamalara kadar farklı ölçeklerdeki tasarımları, değersiz değilse bile naif görür. Bu şekilde, hem kendi tutuculuğunu ortaya çıkartacak tarihsel izlerinden kurtulmakta, hem de gelecek projeksiyonları üzerindeki tekelini cansiperane savunmaktadır. Hizmetinde olduğu iktidar dışında kalan tüm unsurlar için ne geçmiş bilinci olmalıdır, ne de gelecek umutları. Önemli olan, içinde yaşanılan anın bir parçası olmaktır, mottosu Carpe Diem’dir (An’ı Yakala).

Postmodern mimari örneği.

Ancak kendisi de tarihin bir ürünü olan postmodernizmin düşünsel kökenleri -her ne kadar ontolojik gerekçelerle kendi kendisini yadsısa da- Descartes’ın çağdaşı Spinoza’dan, son yılların gözde peygamberi Deleuze’e kadar uzanır. Özellikle Deleuze’ün postmodernizme katkısı, tarihsel neden sonuç ilişkilerine karşı önerdiği bambaşka bir model olan köksap kuramında ortaya çıkar. Deleuze, tarihselliğe dayalı analitik düşünceyi, toprakta bir tohumun kök salıp dikine büyüttüğü gövdenin hareketsizliği ve bu gövdeden çıkan dalların gelişim sınırlarıyla yan yana koyarak eleştirir. Deleuze’ün köksapı, toprak altında yatay olarak her yöne doğru genişleyen ve tek bir kök yerine pek çok yumrunun birbirine bağlandığı bir ilişkiler ağıdır. Sürekli genişleme potansiyeli taşır ve yeni ilişkilerle ortaya çıkan yumrular eskilerini etkisizleştirir. Deleuze 90’ların ortalarında yaşamına son verme kararını birkaç yıl ertelese, bugünün sosyal ağlarını görecek ve belki de yaşama bağlanabilecekti.

Deleuze’ün kuramının giderek daha fazla izleyiciyi etkileyen gücü, bugün içinde yaşadığımız sanal ilişkiler ağında bire bir karşılık bulmasından öte, modern dünyanın örgütlenme biçimlerine kıyasla liberal demokrat bir nitelik ve yüksek bir uyumluluk kapasitesi taşımasındadır. Ancak uyum ile tutarlılık her zaman birlikte bulunmaz. Gerçi daha çok zamana dayalı tanımlanmasıyla modern aklın kriterlerinden olan tutarlılık, başkalarıyla yalnızca şimdiki zaman hakkında konuşan postmodernizm için bir değer taşımamaktadır. Köksap türü postmodern -örgütlenme ya da yapılanma değil- ilişkisellikler, nesnelliğe dayalı ve tanımlayıcı nitel özellikler yerine, nicel büyüklükler ile aralarındaki bağlantıların anlık yoğunluğuna göre değerlendirilir. Bu niceliklerin oynak bir zeminde akışkanlık eğilimi taşıması da, postmodernliğin yapıbozumu düşüncesiyle tam bir uyum içindedir.

Kapsadığı nicelikler ile bağlantıların çokluğunu dikkate alan ve giderek daha sık karşımıza çıkan bu yeni tür yatay ilişkisel ağlar, postmodern yaklaşımın biçimselliğinde kaldıkları sürece, analitik modernliğin otoriter etkisinden kurtardığını iddia ettiği insanı da sayısal çokluklara indirgemekten çekinmezler. İnsan, artık birikimi, potansiyeli ve istekleriyle değil, televizyon kanalını zaplaması, internet sitesine tıklaması, sosyal medyayı layklaması ve en nihayetine seçmen pusulasına basması ile parmak hesabı sayılan bir tekliktir, ancak bu durum ona ayrıcalıklı bir öznellikmiş gibi yansıtılmaktadır. Söz konusu durumu sorunsuzca kabul etmesi için ise önce iradesiyle arasındaki bağın, bilinç düzeyinde de gerçekdışı bir boyuta çekilmesi gerekmektedir.

Postmodernizm için insan aklının geçersizleştirilmesinin belki de en önemli hedefi, onun eylemliliğini denetim altında tutmaktır. Bu eylemliliğin anahtar kavramı olan irade ise aklın mutlaka ele geçirilmesi gereken hazinesini oluşturur. Her ne kadar insan artık olguları tarihselliği içinde değerlendirmekten uzaklaşsa da, günlük yaşamın pratiği, geçmişte kendi yaptıkları ile bugün yaşadıkları ve yarın başına gelecekler arasında mantıksal bir ilişki kurmasını zorunlu kılmaktadır. Bu şekilde ortaya çıkabilecek ve bir adım sonrasında toplumsal gerçekliklerin de sorgulanmasına neden olabilecek nedenselliğin önüne geçen geleneksel unsur ise, izleri çok eskilerde olan “kader” olgusudur. Ölümün insanın karşısına her an çıkabilirliğiyle beslenip güçlenen kader, yüzyıllar boyu iradeyi etkisiz kılmaya yaramış, ancak modern düşünüş içinde giderek açıklayıcılığını yitirmiştir. Postmodernizm bu soruna, iradenin bir sanrı haline getirilerek daha etkisiz kılındığı başka bir çözüm önermekte gecikmeyecektir. Aklın etkisizleştirilme sürecine çok boyutlu katkılar sağlayan yeni moda göksel arayışlar, artık insana kader kurbanı olmadığını, üstelik yaşamda istediklerini elde etmek için çok istemenin yeterli olacağını söylemektedir. Artık her tür çabanın vazgeçilmez unsuru evrene mesaj göndermek olmalıdır. Somut olgular yerlerini, bilinemeyen ama hissedilen enerji dengelerine bırakmıştır. İnsan iradesinin temel işlevi ise doğru şekilde istemek ve evrenle iletişim kurmaktan ibarettir.

İnsanın önce algılarını bir bilgi bombardımanıyla yetersizleştiren, ardından düşünüş biçimini anlık ilişkiselliklere bağlayarak etkisiz kılan, bununla birlikte de iradesini arzu olgusunun bir işlevi haline getirerek denetim altına alan postmodernizm, yarattığı iklimle modern aklı güçlerinden sıyırmış ve yapıbozum süreci için gereken ortamı yaratmıştır.

İnsan aklının yapıbozumu

Modern dünyanın bütün işleyişlerini bozarak yeniden kurgulamak için öncelikle akla saldırılması da yine yukarıda tarif edilen dört koldan gerçekleşecektir. Bu amaçla, öncelikle insan aklına özgü yanılsamalar ile zayıflıklar öne çıkarılarak sergilenir; bununla birlikte, çeşitli iletişim kanalları üzerinden maruz bırakıldığı bilgi bombardımanı nedeniyle gerçek dünyayı değerlendirme yeteneği köreltilmekte ve somut etkinliği, yapma dünyaların sanal gerçekliğine yönlendirilmektedir; iş yaşamından günlük yaşama kadar pek çok alanda karar verme yetkisi insanın elinden yavaş yavaş alınarak yüksek teknoloji ürünü yapay sistemlere aktarılır; artık gereksinimlerine değil benimsetilmiş alışkanlıklarına göre yaşamaya başlayan insan, kendi aklı yerine aidiyet duygularınca belirlenip sorgulanmayan ortak tavırlarla davranmakta ve çağın postmodern karakterinin sıradan örneklerinden biri haline gelmektedir.

İronik bir şekilde, postmodern çağda insanın kendi beynini keşfetme süreci, onun gerçekten değersizleştirilmesi amacına hizmet etmektedir.

Son yıllarda insan beynindeki biyolojik süreçler üzerinde çalışan görüntüleme teknolojisinin gelişimi ve artan psikoloji çalışmaları, beynin çevreyi algılayışı ile kaydettiği bilgileri işleme ve değerlendirme biçimleri üzerine bilinenleri dramatik bir oranda arttırmış durumdadır. Ancak bulgular, ulaşabildiğimiz evrendeki en karmaşık ve işlevsel yapının gizlerini açığa çıkartırken heyecan ve hayranlığı büyütmekten çok, beynin yanılsamalarını öne çıkartarak neredeyse sıradanlaştırılması amacıyla kullanılır. Çok izlenen belgesel kanallarındaki programlar ve popüler yazarların çok satan kitaplarının, insan beyni hakkında bilgilenmek isteyenlere, bu organımızın olağanüstü veri işleme ve düşünce üretme becerisi yerine, çevreyi nasıl eksik algıladığını, verileri nasıl yanlış değerlendirdiğini ve kararlarını ne tür önyargılarla verdiğini ballandırarak anlatması fazlasıyla ilgi çekmektedir. Üstelik beynin yalnızca o anki içsel ve çevresel koşulların belirlediği davranışları gösteren bir tür karmaşık otomat olduğu savı da giderek artan sayıda taraftarca sahiplenilmeye başlanmıştır. Buradan yola çıkarak, dünyayı doğru değerlendirme konusunda yetersiz ve kusurlu olduğu iddia edilen insanların, bir araya gelerek oluşturdukları toplumsal yapıların da güvenilir olamayacağı sonucuna varılır. Açıkçası, yarattığı uygarlığının evrendeki benzersizliği bir yana, insanın kendi beynini inceleyebilecek yetkinliğe erişmiş olmasını bile göz ardı edip ona zaaflarla dolu olduğunu söylemek, niyetin pek de masum olmadığını düşündürmektedir. Hele söz konusu zaaflar, marketlerden seçim meydanlarına kadar her alanda çalışan pazarlamacılar için vazgeçilmez birer malzeme olmaktayken. İronik bir şekilde, postmodern çağda insanın kendi beynini keşfetme süreci, onun gerçekten değersizleştirilmesi amacına hizmet etmektedir.

İnsan aklının işlevsizleştirilmesi, bir yandan dünyayı kendi düşünüşüyle kavrayamayacağı şekilde karmaşıklaştırıp eylem alanının dışına çıkararak, bir yandan da insana içinde dilediği şekilde varolacağı yapay dünyalar sunarak gerçekleştirilir. İlk süreç insana artık büyük oyuna dahil olamayacağını ve haddini bilmesi gerektiğini söylerken, ikincisi ise ona zararsız tatmin alanları sunar. İnsanın, somut dünya etkinliklerinde kendi bilinci ve iradesiyle yer alma isteğini etkisiz kılan ilk unsur tarihsizleştirmeyle birlikte yürüyen ideolojisizleştirme sürecidir. Türünün toplumsal eylemlerinin zengin geçmişinden habersiz olan postmodern çağ insanı, somut dünya sorunları karşısında bir şey yapmak istemekte, ama ne yapacağını bir türlü bilememektedir. Gerçi zengin bilgi kaynakları artık elinin altındadır; ama hangi limana gideceğini bilmeyen gemiye hiçbir rüzgâr yardım edemez. Bununla birlikte, herhangi bir toplumsal çalışma için başka insanlarla bir araya geleceği sivil toplum kuruluşları az değildir; ama çoğunlukla kişisel güç savaşımlarına sahne olan ve amaca dönük örgütlülük bilinci ile ideolojik ortaklıktan yoksun bu kurumların içindeki çalışma deneyimleri süreksiz ve verimsiz olmaktadır. Önemli toplumsal sorunlara dönük ciddi girişimler ise dönemin insanı için en iyimser haliyle bir hevesten öteye geçmeyecektir; komplo teorilerinin dikte ettirdiği gibi, büyük güçler zaten her şeyi denetlemekte ve kendilerine karşı her etkinliği fark ederek engellemekte ya da manipüle etmektedir. Bu durumda, gerçek dünyanın kendini aşan sorunlarına müdahale gücü kalmayan ve var olan durumu yapısal veri olarak kabul etmekten başka çaresi olmayan insan, aradığı psikolojik tatmini, tüketim alışkanlıklarında, kişisel ilişkilerindeki üstünlük mücadelelerinde ya da sosyal medyada yarattığı yapay karakterinden bilgisayar oyunlarındaki avatarına kadar pek çok role bürünmenin hazzını yaşadığı sanal kaçış alanlarında bulacaktır. Bu çağda, türünün öncüllerine göre daha az kullanılmakta olan ve sağlıklı bir toplumda sürecek mutlu bir yaşamın arayışında işlevsiz kalmış olan aklı, ona yalnızca bireysel ve sahte tatminler sağlamaktadır. Aklı ve düşünüşü ile birlikte yaşam biçimi de standartlaşmış insan için giderek fiziksel imajı ve bunun malzemesi olarak bedeni bir fetiş nesnesi haline gelir. Ancak bir statü göstergesi olarak kullanılan bu imaj da moda akımları tarafından hızla standartlaştırılmaktadır.

Artık aklıyla ilişkisi sakatlanıp bireysel tatminler peşinde koşmaya başlayan insanın kendini toplumsal bir varlık olarak gerçekleştirme şansı azalmıştır. Bu durum, hiç değilse temel organizasyon becerisi gerektiren kurumsal çalışmalara olumsuz yansırken, kurumlar arası ilişkilerde gereken eşgüdümde de sıkıntılara yol açacaktır. Zaman geçtikçe kuşakların düşünce ve davranış biçimlerinin geçmişi değersizleştirecek şekilde değişmesi, kuşaklar arasında yarattığı kopuşla, çalışmaya ve emeğe dair eski değerlerin bugüne aktarılma şansını da azaltmıştır. Bununla birlikte, yaşanan süreç, evrim içinde insanı insan yapan, düşünme, çalışma ve üretme eylemlerine bakışı da değiştirmiştir. Artık düşünmeye zamanı olmayan insan, çalışmadan kazanmanın yollarını aramakta, kişisel ölçeğe sıkışmış üretimini yalnızca hobileriyle gerçekleştirmektedir. Hal böyle olunca, içinde yer almak durumunda olduğu çalışma ortamlarına katılımı otomat düzeyine gerileyen insanın karşısına, mekanik işleri hatasız yaparken artık gelişmiş yazılımlarla karmaşık görevleri de yerine getirebilen yapay sistemler güçlenerek çıkmaya başlar. Artık insanın sorgulama yeteneği budanmış olan aklına bile, ancak yapay sistemlerin bulunmadığı yerlerde gereksinim duyulmaktadır.

Sorgulayıcı gücü ile eylem iradesinden soyutlanmış olan insan, artık postmodern dünyanın bir tüketicisidir. Bu dönem, akıl karşısındaki tutumunun benzerliği nedeniyle skolastik düşünüşün yeniden iktidarına karşılık gelirken, insanı da birey olmaktan mürit olma konumuna indirir. Artık küresel markaların müşterileri de, sanal sistemlerin kullanıcıları da, siyasi partilerin seçmenleri de, bir futbol takımını tutar ya da bir dine inanır gibi bağlılık duygusuyla hareket etmektedir. Söz konusu bağlılık durumu, öncelikle bireyin standartlaştırılmasını, sonra bu bireylerden oluşan kitlelerin uyumlu hareket edecek şekilde güdülenmesini ve gerektiği zaman etkin bir güç olarak kullanılmasını sağlayacaktır. Postmodern süreçlerin yönlendirdiği toplum, marka, ürün, ama en önemlisi grup bağlılığını hep sıcak tutacak örneklerle doludur. Yaygın televizyon dizilerinin izleyicileri, pop ikonlarının takipçileri, spor kulüplerinin taraftarları, şekerli içecek tutkunları ya da sosyal medya bağımlıları, insanın kendi iradesini kullanmayıp, ait olduğu gruba pazarlanan ortak karakter ve yaşam biçimini de sorgulamadan içselleştirerek davranmasının pratiğini, günlük yaşamın her anında yapmaktadır. Postmodernizmin, irade sahibi insanı bir müride, ortak faydaya dayalı toplumsallığı ise sürekliliğini grup bağlılığıyla sağladığı kitle ruhuna indirgemiş olması, gruplar arasında hep sıcak sürtüşmelere ve nefret duygusunun güçlenmesine yol açar. Kendi egemenliği için aklın yapıbozumunu gerçekleştiren postmodernizmin gelecekte, “akıldışı şiddet ve terör dönemi” olarak anılması yanlış olmayacaktır. Dönem, yıkım üzerinde yükselmektedir.

Postmodern küresel aklın egemenliği

İlk ifadesini Eski Yunan’daki Apollon kültünde bulan ve duygulardan arınmış halde iken yıkımlara yol açma olasılığı yüksek olduğu tarihteki örneklerinden kolayca anlaşılan üst akıl, bir iktidar aracı olarak en yetkin haline postmodern dönemde yaklaşmaktadır. Çağın teknolojik gelişmelerinin, zaman ve mekân sınırı olmadan çalışmalarını sağladığı ağ yapıları, bir üst aklın denetiminde etkinlik göstermekte ve giderek kendi gelişim dinamiklerine sahip olan sistemler haline dönüşmektedir. Bu sistemler, postmodern dünyanın işleyişini belirleyen çok uluslu sermaye yapıları için, geniş ölçekteki etkinliklerinin kesintisiz sürebilmesine dönük tasarlanmış bu tür varoluş formudurlar. Sistem içinde çalışan insanlar ise yalnızca, kural ve sınırları ayrıntılı olarak tanımlanmış görevlerini iyi yapmakla yükümlüdürler. Duruma göre müşteri, tüketici ya da kullanıcı olan hedef kitleyle iletişimde ise, kimi zaman otomatlaştırılmış insanlar, kimi zamansa insansılaştırılmış otomatlar kullanılır.

Düzeni sorgulama adına aklı ve iradesi arasındaki bağdan artık söz edilemeyecek olan insan, söz konusu üst aklın kurallar ve işleyişler üzerinden somutlaşmış hali karşısında, bir teklikten öte anlam taşımaz. Ancak toplumsal davranışları baskılanırken kişisel ilişkileri standartlaşan insan, bir tüketici olarak ilgi çekiciliğini korumaktadır ve istendiği şekilde yönetilebilmesi için modellenmesi gerekmektedir. Bireylerin yaşam tarzı ve alışkanlıklarına dönük bütün izleri toplayan ve bu bilgilerden kişiye özel davranış modelleri, etkileme araçları ve ilişki öngörüleri çıkartan yöntemler, artık iletişim ve pazarlama stratejilerinin özünü oluşturmaktadır. Bununla birlikte, devletlerin de her zaman erişiminde olan gelişmiş algoritmalar, insanların bir araya gelerek oluşturacakları ve varılan düzen tarafından tehlikeli sayılabilecek her tür yapıyı öngörebilecek ve gerektiği anda önleme şansına sahip olacaktır. İnsanın fethiyle birlikte küresel aklın egemenliğini kendi çıkarına kuran postmodernizm, yeni bir çağın kapısını açacak koşulları da sağlamıştır.

İnsanlığın postmodern döneminin tek bir insanın yaşamındaki dönemsel karşılıklarını bulmak, iyimser bir çaba gerektiriyor. Biraz zorlanarak da olsa bu dönem, gençlik yıllarındaki ideallerin düzenin engellemeleri sonucu kaybedilişi, her gün tekrarlanan yaşantılarla gündelik yaşamın tekdüzeleşmesi ve yaşama bakışın sıradanlaşması, ekonomik koşullanmalarla mal mülk edinme çabasının öne çıkışı ve varsıllaşmayla birlikte öznenin değerlenerek zihinsel gelişimin tamamlandığına hükmedilmesi, düşüncenin yoruculuğu sonucuna varış ve rahatlamak için hobilere sığınma, sahip olunan şeyler arttıkça düzen ve istikrar arayışının güçlenmesi, giderek de anne babada eleştirilen davranış biçimlerinin tekrarlanmaya başlaması olarak anlatılabilir.

Ancak insanın yaşam süresi, bir kazaya uğramadığı sürece, postmodernizme karşılık gelen bu dönemde bitmez. Geleceğimizdeki bu çağı da, tarih nasıl ilerlerse ilerlesin, sürekliliği şüphe götürmeyecek bazı olguların izini sürerek Siber Çağ olarak adlandırmak yanlış sayılmamalıdır.

Bir postmodern proje olarak gelecek projeksiyonu

Öncelikle elinizdeki yazının tarihsel olgulara dayanmak gibi bir iddiası bulunduğunu ve falcılık niyetinin olmadığını anımsatarak, bu bölümün içeriğinin yalnızca öngörülere dayandığını, ancak tüm bu öngörüler için de geçen yüzyıldan başlamak üzere oldukça güçlü göstergeler bulunduğunu belirtmek gerekiyor.

Postmodernizmin akla ve gerçekliğe karşı açtığı savaş pek çok cephede sürerken, insanın kabullenişini kolaylaştıran en ciddi desteklerden birini fantastik öğelere dayalı kültür ürünleri sağlar. İlk örnekleri daha 1930’larda hazırlanmış olsa bile, yüzyılın sonuna doğru yükselecek olan fantastik kültür dalgasının başarılı birer pazarlama hamleleri olarak tam zamanında ortaya çıkan ürünler arasında, Star Wars, Yüzüklerin Efendisi, Terminator, Matrix, Avatar gibi çok tutanlar ile çocuklara dönük Harry Potter ya da öncesinde He-Man gibi örnekler öne çıkar. Gerçi yüzyılın ortasındaki bazı gerçeküstü denemeler yeni akımın işaretlerini vermiştir; ama özellikle teknolojinin gelişmesi sinemadaki parlak görselleştirmelerle, fantastik bir dünyayı herkesin gözleri önünde somutlaştırmayı başarır. Amerikan sineması ile ona öykünen diğer sinemalar ve sürekli izlenen televizyon dizileri, artık seri katillerin yanında, süper kahramanlar ile zombileri de kapı komşumuz haline getirmiştir.

Postmodernizmin akla ve gerçekliğe karşı açtığı savaş pek çok cephede sürerken, insanın kabullenişini kolaylaştıran en ciddi desteklerden birini fantastik öğelere dayalı kültür ürünleri sağlar.

Tüm bu fantastik projelerin ortak noktası, gelecekteki dünyanın benzer bir atmosferde resmedilişidir. Kaynakları tüketilen doğanın yıkımı, eski uygarlıkların savaşlarla yok edilişi, şirket-devletlerin birey üzerindeki denetiminin zorbalığa varışı, kısıtlı olanaklar için ölümüne mücadele eden açlık ve sefalet içindeki insanlar, şiddet ve terörün gündelikleşmesi, buna karşın üst sınıfın hijyenik ama sentetik bir ortamda onlara hizmet eden yarı makine yarı insan canlılarla birlikte izole ama hep tehdit altındaki yaşamı; özetlemek gerekirse, tükenmiş bir doğada, huzurunu yitirmiş bir insanlık. Tüm bu örneklerde kapitalizm, hazırladığı dünyayı postmodernizm üzerinden büyük bir açıklık, ya da cüretle, insana sunar. Bu dünyaya geçişe destek olacak yeni çağın çocuklarının zihinsel hazırlığı ise oyuncak dünyası tarafından uzun zamandan beri yapılmaktadır.

Ne yazık ki, bugün orta yaşlarında olanlar bile, kendi yaşam süreleri boyunca, yukarıda tarif edilen dünyaya doğru ciddi bir gidiş olduğunu kabul edecektir. Şüphesiz ki, teknolojinin yaşamı kolaylaştırması ile daha sağlıklı ve uzun ömürlülük yönünde atılan olumlu adımlar göz ardı edilemez. Ancak, dünyanın genelinde artan huzursuzluk ve farklı kültürler arasında giderek açılan uçurum, vahşi terör eylemlerinin kanıksanacağı boyuta varmışken, geçmişin ideolojik birikimiyle birlikte tarihin pek çok yararlı dersini de aklından çıkaran insanın sorunlarına akılcı çözümler üretmesi pek de kolay sayılmaz. İnsan aklı uzun zamandan bu yana postmodernizmin saldırısı altındayken, geleceği istediği gibi tasarlama iddiasını da yine bu düzenin sürdürücüleri sahiplenmektedir.

Bugün insanlığın önündeki iki büyük tehlike olan din etiketli savaşların yayılma olasılığı ile küresel ısınma tehdidi, kapitalizmin insanlar arasındaki eşitsizliği büyüterek kazançlarını artırma özelliği ile dünya kaynaklarını sorumsuzca sömürme isteğinden kaynaklanır. Her iki sorunun kalıcı çözümü de kapitalizmin yapısal özellikleriyle çelişecektir.

Öncelikle, kapitalizmin 1. Dünya Savaşı’yla tohumlarını attığı ve yüz yıldır çözülemeyen Orta Doğu sorunu, sistemin enerji bağımlılıkları ve bölgenin işbirlikçi krallarının despot yönetimleri nedeniyle, var olan eşitsizlikler korunarak çözülme şansını yitirmiş görünmektedir. Bu durumda giderek artacak olan şiddet ve huzursuzluk düzenin tümünün sorgulanmasına karşılık geleceği gibi, taraflar arasında bir anlaşma zeminini de ortadan kaldırmaktadır.

Bununla birlikte belirtmek gerekir ki, postmodern dönemin küresel sistemleri, yarattıkları düzenin kapsayıcılığı içinde tanrıcılık oynamaktadır. Bu küresel sistemleri kuran ve onlarla gelişen üst akıl da kendisini bir din gibi konumlama yolundadır. Postmodern dönemde Antik Çağ’ın Logos kavramının yerini şimdi bir piyasa göstergesi olan Logo almıştır. Söz konusu durum yalnızca kullanıcılarında yarattıkları aidiyet bağında değil, artık ürünlerini satmak yerine yalnızca erişim sağlamakla belirginleşen mutlak mülkiyet ve tam denetim isteğiyle de ortaya çıkar. Bu durum, bugünün en canlı çatışmasının bir din savaşı olarak sürmesini, egemen sistem için bir iştah nedeni yapmaktadır. Bu isim altında sürdürülüp kazanılmak istenen savaş, siber çağın üst aklının tanrı katına rakipsiz yerleşmesine olanak sağlayacaktır.

Dünyanın tükenişi ise kapitalizmin yapısal uyumsuzluğunun en derin işaretidir. Belirtileri uzun süre görmezden gelinen küresel ısınmanın ivme kazanması ve giderek artan sayıda doğal afete yol açması, sistem içinden gelen uyarı ve eleştirilerin de artmasına neden olmaktadır. Ancak kapitalizmin üzerine kurulu olduğu ve sadece bugün değil varoluşundan bu yana peşinden gittiği kâr motivasyonu, doğal kaynaklar tamamen tükenene dek duracağa benzememektedir.

Bu iki temel çözümsüzlüğün yanında, kapitalizmin periyodik krizleri küresel ekonomik sistemin yeni savaşlar olmadan süremeyeceğine işaret ederken, dünya ekonomisinin ana aktörlerinin katılacağı büyüklükte bir savaşın, artık sistemin tümünü yıkıp yenisini kurmaya niyetlenmesi, bunu yaparken de enkaz altında kalması olasılığı da göz ardı edilmemelidir. Hal böyleyken, dünyanın Siber Çağ’a mevcut düzenin projeksiyonları içinde girmesini tek seçenek olarak görmek çok da doğru olmaz. İnsanlığın yararına olacak başka bir geleceğe yol alınması durumunda ana sorun, eskisinin yanlışlarından arınmış yeni bir dünya kuracak, tarihsel birikimini kullanan ve bütün canlılığı kapsayacak şekilde ortak faydaya dayanan çözümleri üretecek bir akıl ile düşünce biçiminin var olup olmadığıdır.

Kapitalizm sonrası siber çağ

Küresel ekonomik sistemin kendi yarattığı sorunları çözme yetkinliğinin olmayışı, son zamanlarda bu sistemin temsilcileri tarafından da yüksek sesle söylenip, farklı arayışlara göndermeler yapılmaktadır. Ancak, küresel ısınmayı ya da insanlar arasındaki eşitsizlikleri kapitalizmin çözemeyeceğine dönük olarak beklenmedik yerlerden gelen sızlanmalar, hali hazırda düzene bir alternatif görünmediği için bu sorunlara dair çözüm beklentilerine hiç umut bağlanmaması mesajını veren bir tür “iyi polis ağzı” şeklinde de algılanabilir. Dünyanın bugünkü durumunda, kapitalist sistemin bugünden yarına çöküp yerine hemen geniş kitlelerce desteklenmekte olan sosyalist bir seçeneğin geleceği savı hiç de kabul edilir olmayacaktır. Ancak olası bir çöküşün ardından ne kadar süreceği belirsiz bir kaos süreci yaşanması da pek gerçekdışı bir senaryo değildir. Ancak her ne olursa olsun, yeni bir çağın insanlık adına izlemesi gereken bazı süreklilikler olduğu da, güvenilir bir geleceği ancak içinde yaşadığımız dönemin olumsuzluklarından kurtulmuş yeni bir düşünüş biçiminin kurabileceği de açıktır.

İnsanın tarih içinde dönemden döneme taşıdığı en önemli miras bilimsel birikimidir. Modern dönemin yarattığı sıçramayla katlanarak büyüyen bilimsel bilginin, bugün uğraştığı ana konuların geleceğe de taşınacağı ve çözümlerle zenginleşeceği kolayca öngörülebilir. Bilimin, sermayenin çıkarları için değil insanlığın ortak faydasını gözeteceği bir çağda, bir yandan kozmik bilginin çoğalarak evrendeki yerimizi daha doğru belirlemesini, bir yandan canlılık üzerindeki bilginin insanı bilgeliğe yaklaştırmasını beklemek yanlış olmaz.

Bu yeni çağ, zamanın daha iyi değerlendirilip mekân sınırlarının daha iyi aşılacağı, canlıların bedensel eksikliklerinin teknolojiyle giderileceği, insanı beslemeyecek işlerin teknolojik çözümlere devredileceği, kendi aklıyla sorun yaşamayan insanın robotlara bilinç kazandırmak gibi fantezilerin peşinde koşmayacağı, yaşam ile ölüm arasındaki dengenin doğal gerekliliklerinin, mutlu bir ömürle birlikte daha huzurlu kabul edileceği ve insanın genişleyen evrende kendisini bekleyen yeni sorunlara sağlıklı çözümler üretecek bir düşünüş biçiminin geçerli olacağı bir döneme karşılık gelecektir.

Doğaldır ki, adına ne denirse densin yeni bir çağ içinde, insanın yetenekleri ölçüsünde katkı sağlayacağı bir sistemden gereksinimleri ölçüsünde yararlanması, aklını, yalnız türünün değil bütün canlılığın yararını gözeten bir ortak fayda bilinciyle kullanmasına bağlı olacaktır. Bu da, ancak bugün içinde yaşadığımız yapıbozum sürecinin farkında olup onunla mücadele edecek bir bilinçlilikten beslenebilir. Yoksa postmodernizm, bugün kendi adı çevresinde yarattığı karmaşıklık, anlaşılamazlık ve bilinemezlik bulutu içinde, ama oldukça somut amaçları doğrultusunda, herhangi bir toplumsal dirençle karşılaşmadan yolunda yürümeye devam eder.