Ana sayfa 150. Sayı Birey ve grupta yıkıcılığın kökenleri ve biçimleri -Atölye raporları-

Birey ve grupta yıkıcılığın kökenleri ve biçimleri -Atölye raporları-

PAYLAŞ

Cemal Dindar, Zeynep Biter, Derya Koptekin, İshak Saygılı

Günümüzde, hayatta istisna hali olması gereken yıkıcılıklar, düşmanlıklar ve örselenen toplumsal bağlar ‘olağan insanlık hali’ne dönüşme eğilimine girdi. Şiddeti kimin uyguladığının kişi ve gruplara göre bu denli farklı algılandığı, öte yandan kurbanın kimliğinin bunca değersizleştirildiği bir dönemde sanki şiddetin kendisi, uygulayıcısından bağımsız bir özne statüsü kazanmış gibi bir yanılsama üretilmekte. Bir grup psikiyatr olarak bu durumun bireysel ve toplumsal kökenlerini tartıştığımız atölye çalışmaları gerçekleştirdik.

Ülkemizde ve dünyanın dört bir yanında, hayatta istisna hali olması gereken yıkıcılıklar, düşmanlıklar ve örselenen toplumsal bağlar ‘olağan insanlık hali’ne dönüşme eğilimine girmiş durumdadır.

Şiddeti kimin uyguladığının kişi ve gruplara göre bu denli farklı algılandığı, öte yandan kurbanın kimliğinin bunca değersizleştirildiği bir dönemde sanki şiddetin kendisi, uygulayıcısından bağımsız bir özne statüsü kazanmış gibi bir yanılsama üretilmektedir.

Kadın, erkek, çocuk, yaşlı gözetmeksizin herkes ve her şey; başta da, bu yıkıcılığın karşısına yerleşip iyileştirici olabilecek değerler potansiyel kurban konumundadır.

Tam da bu konuma yerleşmeyi, yerleştirilmeyi reddedecek bir çabayı; birlikte düşünme, eyleme ve yan yana durmanın bile iyileştiriciliğini bilerek, birlikte iyileşmeyi hedefleyen atölye çalışmalarından ilkini 3 Nisan 2016 tarihinde gerçekleştirdik.

“Toplumsal Bağın Ruhsal Dinamikleri Çalışmaları” genel başlığı altında çalışmalar yürüten bir grup psikiyatr olarak, “Birey ve grupta yıkıcılığın kökenleri ve biçimleri” ana başlığı altında iki atölye çalışması yürüttük: I. Birey ve Grup Yıkıcılıkları, II. Birey ve Grup Yıkıcılıkları Geçiş Alanları.

Yaklaşık elli kişi ile gerçekleştirilen çalışmada her katılımcının ortaklaştığı bir metin üretmek elbette güçtür. Atölye benzeri çalışmaların yaratıcı ve üretkenliği de bu çeşitliliğe izin vermesidir. Rapor düzenleyicileri olarak, atölyelerde sorulmuş sorulara, açılmış tartışmalara ve yapılmış değerlendirmelere mümkün olduğunca yer vermeye çalıştık. Yine de bir metnin derlenişi ve hazırlanışında düzenleyicilerin öznelliklerinden kaynaklanan öne alışlar veya ihmaller kaçınılmaz olarak var olacaktır. Şunu söyleyebiliriz: bu bir sonuç metni değil, değerlendirmeye ve eleştiriye sunuş metnidir.

1. ATÖLYE RAPORU: BİREY VE GRUP YIKICILIKLARI

Kutsal ve kutsuz

Birey ve Grup Yıkıcılıkları Atölyesi çalışmasına başlarken atölye katılımcılarının üzerinde durduğu ilk soru: “Kutsal olan nedir ve bu kutsal değil dendiğinde işaret edilen ayrım da tersinden bir kutsallaştırma oluşturmakta mıdır?” oldu.

Bu sorudan yola çıkarak yapılan değerlendirmelerde; grup ruhsallığı üzerine düşünürken kutsallık alanının ihmal edilemeyeceği, ‘kutsal’ın bu alanı biçimlendiren ana dinamiklerden biri olduğu belirtildi ve kişinin bu alanla kurduğu bağın fantazik yapı taşıdığı, bu fantazinin de kutsal ile gerçeklik arasındaki karşıtlığa yerleştiği belirtildi. Genelde kutsallığa referans vererek “Benim değerlerime saldırıyorsun!” denildiğinde kitle ile kurulan bağda fantezilerin işlevini koruma, savunma gereksiniminden söz edilebileceği vurgulandı. Gerçeklik ile kutsal olan arasındaki karşıtlıkta, olağan koşullarda kutsalın işlevinin, ait olduğu kitle içinde saldırganlığa bir çeper sunmak, öfkeyi kontrol etmek, düzenlemek olduğu değerlendirmesi de yapıldı.

Toplum ruhsallığında dış grup – iç grup dinamiği ile yaratılan duygu politikalarının bağlamları üzerinde duruldu ve duygu politikalarının ne kadarının toplumsal sistem içerisinde üretildiği ve grup üyelerine aktarıldığı, ne kadarının ise içsel süreçlerce birey tarafından üretildiği sorusu üzerinde duruldu.

Kutsalın iç grup tarafından biçimlendirilmesi-paylaşılması sürecinin, genelde dış grubun kutsalının değersizleştirilmesi ile koşut oluşu olgusunun, iç-grupta öfke ve saldırganlığın düzenlenmesinde aracı olarak kutsallık savını desteklediği düşünüldü.

Kutsalın tamlık iddiasının, eksikliğe tahammülsüzlüğünün kişi ve gruplar için bütünlük ihtiyacının bir karşılığı olduğu, böylece sonsuza sonluluk kazandırmak, belirsizliği belirlemek olanağı sunduğu, bunun da evrensel bir olgu olabileceği belirtildi. İnsan türünün bu ihtiyacını yaratan dinamiklerden birinin de doğayla ilişkisi olduğu, kutsal olana konulan tabunun kişi ve gruplara birçok alanda had bildirici normlar da sunduğu, kutsalın zorlayıcılığı ve tartışılmazlığında, soru sorma ve şüphenin imkansızlaştırılmasında grup içi saldırganlığı ve şiddeti sınırlayıcı bir yön olabileceği düşünüldü.

Freud’un Totem ve Tabu’da anlattığı totemdaşlık yasasında totemin öldürülmesine yönelik yasağın, yani öldürülmesinin bir ritüele bağlanılmasının grup üyelerini bağlayıcılığı, grubu inşa ediciliği anımsanarak, bunun da iki yönü üzerinde duruldu: kutlu, kut’u olan, kutsal ne denli dokunulmaz ise, kut’u çekilmiş, kutsuz-kuduz olan da kirliliği ve tekinsizliği ile o denli dokunulmazdır. Dokunulmaz, saldırılara dayanıklı, korunmuş olan ve bunun karşısında; kuduz, aşırı saldırganlığıyla dokunulmaz olan şey…

Kutsalın bu iki yönlülüğü üzerinde duruldu: Kutsalı var ederken de aşağılanan, kötü olan bir ötekine ihtiyacın var olduğu, böylelikle inşa edilebildiği belirtildi ve mutlak idealizasyonun öbür yüzünde yer alan mutlak değersizleştirmeye, aşağılamaya dikkat çekildi. Bunun toplumsal sistemdeki izdüşümleri üzerinde duruldu. Örneğin bazı mesleklerin kutsallık atfıyla anılması; din adamları, öğretmenler, hekimlik, askerlik… Aslında bu atfın bir yandan da kutsallıkla bağdaşmayan unsurları da örten, kapatan bir yapı oluşturduğu belirtildi.

Kutsalın bu iki yönlülüğünün üzerine yerleşen idealizasyonun iç-grubu yaratan ana ruhsal dinamik olabileceğine değinildi. İç-gruptaki kötü temsillerin dışarıya yansıtıldığı, özellikle saldırganlık, öfke, nefretin güdülediği davranışların dış-gruba yönlendirilebilir hale geldiği belirtildi. İç-grupta bu idealizasyonun şemsiyesi altında en ağır eylemler affedilebilir bir aralığa yerleşirken, dış-grup üyelerinin eyleme dökmemiş bile olsalar, niyet atfıyla en ağırından cezayı hak eder kabul edilmeye başlandığı vurgulandı.

Bir kutsal tarifi olarak “iyi olana cennet vaadi”nin, bu iyilik tarifinin dışındaki her şeyin cehenneme işaret etmesi üzerinde de duruldu. İyi nesnelerin kötü nesnelerin tarifinde belirleyici hale gelmesinin yine şiddetin düzenlenmesinde, kabul edilebilir sınırlara çekilmesinde işlevsel olabileceği değerlendirmesi yapıldı.

‘Kutsal’ın ne’liği üzerine yaptığımız değerlendirmelerde, kutsallık alanının birey-grup arasında bir geçiş alanı olduğu belirlemesi de yapıldı.

Kutsal aile ve tanrılar

“Terapi seansında baştan çıkarıcı, cinselleştiren bir danışan bağlanmaya direnç mi gösteriyordur, yoksa bu bir bağlanma biçimi midir?” sorusundan yola çıkarak şehvet ve şefkatin özellikle patoloji alanında genellikle ayrımlaşmamış bir halde deneyimlendiği gözlemi paylaşıldı. ‘Kutsal aile’deki anne kutsallığında, eğer bu kutsallığa uymadığı düşünüldüğünde annenin toplumumuzda cezalandırılması örnekleri hatırlandı ve eylem ile fantezi arasındaki karşıtlığın, özellikle fantezik alan tehdit altında hissedildiğinde tahammül edilir olmaktan çıktığı belirtildi.

Yerdeki kutsallarımız ve gökteki kutsal gibi bir ayrımlaşmada, yerdeki kutsallar; hem baştan çıkarıcı hem de korkutucu, içselleştirilebilir, temas edilebilirdir ve onlar tarafından kabul edilebilirliğimiz vardır. Kutsal sert ve temel bir yasa ile tartışılmaz iken kadına yönelik şiddet ve yıkıcılığın boyutu kutsalla olan ilişkideki sertliğin göstergesi de olabilir, denildi.

Ailedeki şiddet dinamiklerinin üzerinde de duruldu. Anne-baba çocuğunu narsistik bir uzantı olarak gördüğünde, çocuğun ayrımlaşmasının güçleştiği, gerçek bir gelişim gösteremediği veya boyun eğen ya da karşı çıkan, yıkıcı olan ya da ikisini de yapmayan, gerileyen, sahte bir kimlik geliştirdiği belirtildi.

Ailede babanın temsil ettiği kutsallık üzerinde de duruldu ve psikanaliz metinlerinde ‘ilk cinayet’ anlatısından yola çıkarak baba kutsallığının baba katlini de içerdiği, hatta bu fantezik yolla gerçekleştirilen eylemin babayı kutsallaştırmanın yolu olabileceği düşünüldü. Özde insanın nasıl bir varlık olarak düşünüleceği; güdülerle mi davrandığı, fail mi olduğu sorusu tartışıldı. Bireyin bağlamdan bağımsız düşünülemeyeceği, dolayısıyla bu soruyu tartışırken dışsal gerçekliği yitirmemek gerektiği belirtildi.

Yer tanrılar daha çok kadınken gök tanrıların erkek olduğu, yer tanrılardan gök tanrılara, kadından erkeğe bir dönüşüm sürecinin izlendiği vurgulandı. Şamanların da tarihsel süreçte önce kadın sonra erkek oluşları, dünyayı şekillendiren demire biçim veren haline gelişi belirtildi… Babanın yasasının boyun eğişi, kabul edilmeyi, kutsanmayı, saldırılmazlığı talep ettiği; anneninse zaten saldırmazlığı olduğu ve korunmayı, vatanın korunması örneğinde olduğu gibi, uğruna ölünmeyi talep ettiği değerlendirmesi yapıldı…

İnsan tekinin, bireyin gelişiminde bu toplumsal-tarihsel kabullerin izdüşümleri de değerlendirildi: Cinsel birleşme ile dünyaya gelen insan her iki ruhsallığı da içeriyor, annesel olan da babasal olan da mevcut her bireyin ruhsallığında.

Çocuğun dışsal olan tarafından onaylanma ihtiyacı var. Bu onay ihtiyacı kişinin kendiliğinin
sahte olması gibi bir anlam taşımıyor, sıklıkla düşünce ve eylem birlikte giden süreçlerken,
eşgüdümlüyken, sahte kendilikte; eylem olağan akışındayken düşünsel süreçlerin yarılması
gözlemleniyor. Kişinin bir şey yapacakken bir sürü şey düşünmesi, bu kurgusal süreç, sahte
kendiliğin oluşmasında belirleyici tarif… Dışarıda eylemsel olarak her şey yolunda gibi
gözükürken içsel dağınıklık temel niteliktir. İlk ilişkideki bütünselliğin tamamlanmamış olması
nedeniyle eylem otomatik haldeyken eylemden önceki tasarımlar darmadağınıktır. Anneyi
kaybetmekten korktuğu için, kendi gereksinimlerini ortaya çıkaramaz kişi. Çıkardığında ise
bunu karşılayamayacak bir yapı ile karşılaştığından, ihtiyaçlar “daha naif bir şekilde ortaya çıkmalı” kuralı ile düzenlenir.

Yitik baba ve şiddet

Ev, evin kutsallığı ve öte yüzünde mahremiyetinin yıkılması; IŞİD’in işgal ettiği yerlerde kadınları cariye yapması, ordunun evlere girip iç çamaşırlarını sergilemesi, tabağa dışkı yerleştirip fotoğraf çekmek… Arkaik olan birçok şeyin de güncellendiği düşünüldü: sıkı bir denetim altında olan grupların bir süre tamamen bütün yasalardan azade kılınması, saldırganlığın böylelikle yağmalama, tecavüz vb. gibi pervert bir çıkış bulması… Burada depresif bir yapılanmanın devreye girmemesi ile bu saldırgan ve yıkıcı eyleme dökmeler arasında bağ olduğu düşünüldü.

Freud’un “Savaş ve Ölüm Üzerine Düşünceler” metninde Avrupa düşünün bozulmasına ilişkin hayal kırıklığı, adeta bir sanat müzesine dönmüş Avrupa’dan hile yapan, yalan söyleyen ve hukuksuzluk yapan devletlere dönüşe ilişkin düş kırıklığı hatırlatıldı… Devlet bu anlaşmayı-toplumsal sözleşmeyi bozuyorsa, devlet hukuksuzluk yapıyorsa devlet bizden nasıl “makbul vatandaşlığı” bekleyebilir sorusu ile ilkel kabilelerde savaş sonrasında hemen kabileye dönemeyen savaşçıların var olduğu bilgisi arasındaki bağ düşünüldü: o kabilelerde savaşçıların, bir takım ritüellerle savaşa dair bir arınma gerçekleştirmesi gerekiyordu, ancak bunun sonrasında dönebiliyorlar ve kabul ediliyorlardı. Freud’un sorduğu sorunun hâlâ anlamlı olduğu ve başka soruları çağrıştırdığı vurgulandı: biz nasıl bu şekilde savaş sonrasında hiçbir arınma-vicdan sorgulaması yapmaksızın normal hayata dönebiliyoruz? Savaşanların bu şekilde topluma kabulü ne anlama geliyor? Modern toplumun saldırganlığı dışsallaştırması ve metabolize edilmesine izin vermeyen sistemi aynı zamanda dayanışma, vicdani değerler gibi olumlu deneyim ve duyguları da dışarıda mı bırakıyor? Yıkıcı özelliklerin bastırılması kadar, iyi özelliklerin bastırılması da mı söz konusu?

Şiddetin sergilenmesinin farklı gruplarda farklı görünümler alabildiği, hatta şiddet üretme konusunda bireylerin de farklı kapasiteleri olabileceği, Milgram Deneyi’nde şiddet uygulamayan belli bir yüzdenin varlığının da buna işaret edebileceği belirtildi.

Kendi kültürümüzde yıkıcılıkların temelinde işlenmemiş kayıpların etkisinin olabileceği düşünüldü: Sinemada sıklıkla tekrar eden bir stereotipi olarak ‘kayıp ebeveyn’, hatta Kemalettin Tuğcu romanlarında bunun edebiyatta belirgin bir temaya dönüşmesi, evden uzaklaşmış ya da uzaklaştırılmış baba… Bu temaların ruhsallık gelişiminde ilk ilişkileri kuracak insanların eksikliğine dair belirtiler olabileceği düşünüldü. 1915 Ermeni Katliamı, Osmanlı’nın dağılması, 1938 Dersim, Varlık Vergisi, 6-7 Eylül… Yüzleşilememiş ve de yası tutulamamış toplumsal olayların, Yugoslavya örneğinde olduğu gibi acı bir şekilde, “İnsan insana nasıl bunu yapar?”, yeniden sahnelendiği belirtildi. Taşınamayan, fazla olan kötü temsillerin dışarıya doğru atıldığı, yalnız bireyleri değil belli grupları şamar oğlanları, günah keçileri haline getirebildiği değerlendirmesi yapıldı.

Ben ideali ile kutsal arasındaki ilişkide aşırı idealizasyon ile yüklenmiş ben’in ‘kutsal ben’ gibi yaşantılanması, kutsala temas edilmesinin ben’e temas anlamına gelmesi… Hep bir tehdit algısı ile, öfke ve şiddet ile karşılanması, dağılma-yok olma gibi yaşanmasının bir yüzü de diğerinde olmayan /diğerindeki eksikliğe vurgu ile inşa edilen kutsallık…

Aşırı idealizasyon ile yüklü ben’in kendini bir başkasına sunması ve bir başkasının kendini sunmasına izin vermesi olanaksızlaştıkça şiddet galebe çalacaktır ve her ketlenme şiddeti doğuracaktır. Sanat, gurmelik, sinema, cinsellik, tembellik gibi birçok şeyi hayatın içinde bütünlemeden, uzak yatırımlı alanlar olarak koyarsak, şiddet eninde sonunda ortaya çıkacaktır. Anne babanın, çocuğun dünyaya gelişindeki şiddet ile baş etmesi, onu tutması da önemlidir: ilk şiddet ile baş etmede uygun stratejiler kazanıldığında, şiddet kapsanır ve dışarıda bırakılmamış olur.

Ruhsal gelişimde preödipal dönemde kalınması, ödipal bütünlüğe erişilmemesi ile şiddete eğilim arasında bir ilişki olduğu değerlendirmesi de yapıldı: Şiddetin anal dönemi içeren, orada bir saplanma ile de ilgili bir durum olduğu belirtildi. Dört tip otorite biçiminden söz edildi: tanrı, yargıç, başkan, baba… Liderlerin kutsalı araçsallaştırarak şiddeti meşrulaştırmalarının bir yönetme biçimi de (despotizm) olabildiği vurgulandı. Ben idealinin liderde temsilini bulması ve benin hipnotik bir işgale uğraması sonucunda telkine açıklığı, saldırgan eğilimlerle yönlendirilebilirliği üzerinde de duruldu. Olgun ülküleştirmeler, yüceltmelerin ise kötü olanı taşıyabilir olduğu vurgulandı.

Yası yaşamak/çalışmak

Kardeşler arasındaki yıkıcılık, özellikle sevilen kişiye yönelik yıkıcı duygular konusunun önemli olduğu, bunun üzerinde pek durulmamış olmasının başlı başına bir inkar olabileceği belirtildi. Bion’un memeden kesilen çocuğun yaşadığı hayal kırıklığı ile sevgisinin felce uğratılması, hasedin sevgiden türediği savı anımsandı. Yansıtmalı özdeşim yaparak ben ve ben-olmayan ayrımını kurmaya çalışan çocuk kendi sınırını da belirlemeye çalışmakta, kendini kurdukça da başkasına yönelik yıkıcılığı azalmaktadır.

Aile dinamiklerinin şiddetin meşrulaşmasına zemin yaratıp yaratmadığı üzerinde de duruldu. Ailede işlenmemiş yasların çalışılmasının saldırganlığı azaltabileceği, ancak bu çalışmanın çerçevesinin nasıl belirleneceğinin de ayrı bir sorun olduğu belirtildi. “Özellikle grup yaslarında bireysel-içsel arkeolojinin önemi ne kadardır?” sorusu ile birlikte grup yaslarının grup üyelerini yönlendirme alanı olarak kötüye kullanılabileceği de vurgulandı.

“Çalışılmayan yası kim çalışacak?” sorusuna “Ruh sağlığı çalışanları” yanıtı verilse dahi, bu konuda akademik bir birikimin ve çalışılması mümkün kamusal bir alanın yokluğu sorunu da belirtildi. Şiddetin bu kadar üretildiği ortamda, (ensest, Soma, savaş, istismar edilen çocuklar) bu konunun bilgisinin aile ve çocuklara öneriler şeklinde normalleştirilerek sunulabilmesinin “ruh sağlığı bilgisi ile yapılan ne?” sorusunu da akla getirdiği vurgulandı.

Sözün kıymetsiz kaldığı bir şiddet ortamında, şiddete yabancılaşmaya başlanıldığı ve kurucu değerler, makbul vatandaşlık, Türkiye Cumhuriyeti’ni devlet yapan, bizi biz yapan şeylerin örselendiği ve bunu anlamak gerektiği, bu anlama çabasının hegemonyayı meşrulaştırma anlamına gelmeyeceği belirtildi.

Bazı insanların yasını tutmanın bile meşru görülmediği, yas ritüelinin bile dışında bırakılan kişilerin, grupların var olduğu vurgulandı. Günümüzdeki şiddetin daha öncekilerden temel farkının daha görünür olması olduğu, bunun da ötekinin yasını tutamamamızla, ötekini yok saymakla, dolayısıyla kendi yaslarımızı da tutamamamızla ilgili olabileceği belirtildi: ötekinin acısı tanınmadığında kendi acına da yaklaşamıyorsun, denildi.

“Çok sık olağanüstü olaylarla karşılaşıyor olmak olağanlaştırmaya mı götürüyor? Herkesin tepki göstermesi şiddeti engelleyici olabilir miydi? Toplumun sorumluluğu nedir? Haksızlığa tepki göstermemenin bedelini hep beraber mi ödüyoruz?” sorularından yola çıkarak şu değerlendirmeler de yapıldı:

“Tepki göstermek – göstermemek” ile ilgili suçluluk duygusunu dolaysız üstlendiğimizde mevcut sahne bizden bir şeyi gizliyor olabilir. Bireysel alanın güçlenmesi ile gruptan kopmalar da olacaktır. Kendini feda etmenin gerekmediği bir yöntem bulmak gerekiyor. Bu yaptığımız çalışmada yıkıcı bir pratiğe, belirsiz bir yapıya tahammül ve ihtimaller zincirine izin verme, kendi düşüncene ve başkasının düşüncesine izin verme var. Yıkım olmadıkça yeni bir şeyin üretilmesinin de mümkün olmadığını akılda tutmak gerekiyor ya da yeni bir şeyin üretilmesinin aynı zamanda bir yıkım olduğunu. Kayıp duygusu sistematik olarak insandışılaştırılıyor, öyle ki bilinçsiz olanda bile yeri olamayan bir şeye dönüşüyor.

Şiddetin giderek çoğalması, bu kadar da yapamazlar denilen noktaların giderek aşılması ile karşılaşmak, yaratıcılık alanlarını zorlayan, sıkıştıran bir halin içerisinde olmaktır aynı zamanda. Gezi’deki bireyselleşme ve eros yıkıcı bir pratikti ve çift-değerlilik içeren pratiklerdi… Mini etekli kızın kandil simidi dağıtması gibi, çift-değerli içerikler yaratıcılığı, yeniliği mümkün kılıyordu. Bir tepkiydi aynı zamanda ve bu çift-değerli karşılaşmalar yıkıcı da elbette. Böyle karşılaşmalarda hızlıca karar vermek gibi bir yol izlemek düşünmeyi iptal ediyor ve güdüsel bir motor etkinlik ortaya çıkıyor ki bu da sorunlu.

Diyarbakır’da çalışan bir psikolog katılımcının deneyiminden getirdiği sorular: “Sur’da, iki sokak ötede savaş var, danışan ve ben duyuyoruz, benim görevim duymaksa sadece danışanı mı yoksa dışarısını da mı duyacağım? İç-dış sınırının ortadan kalması? Savaş böyle bir şey mi? Toplumsal örselenmelere verilen uzman tepkisinin, gönüllülük duygusunun zamana ve mekana göre farklılık göstermesi… Ruh sağlığı çalışanı neyi görür neyi görmez? Taşıdığımız iyileştirici potansiyel mesleki çerçeve ile mi sınırlı?”

Tarafsız olmaya çalışmak, beraber sözün alanında kalarak konuşabilmek ve hızlı tepkilerle hareket etmemek, dışarıda olanı, dışarı atılmak isteneni içermek yetilerinin psikanalizin olanakları içerisinde olduğu değerlendirmesi yapıldı ve atölye çalışması sonlandırıldı.

1. ATÖLYE RAPORU: BİREY VE GRUP YIKICILIKLARININ GEÇİŞ ALANLARI

Toplumların ritüel ve ritüel-olmayan alanları olduğu düşünüldüğünde Gezi bir tür geçiş alanıydı, ritüel olanı kırdı.

Sessizlik ve Gezi

3 Nisan Pazar günü öğle sonrasında yapılan “Birey ve Grup Yıkıcılıkları Atölyesi”nde, daha sonra atölyeye katılan birçok katılımcının bildirdiğine göre “rahatsız edici bulunan” bir sessizlik dönemi oldu ve yaklaşık beş dakika kadar sürdü.

Bu sessizliği izleyen çağrışımların Gezi odaklı olması dikkat çekiciydi. Söz alan katılımcılar, Gezi döneminde ve sonrasında kişisel ve mesleki deneyimlerini paylaştılar. Gezi Direnişi’nin toplumun önemli bir bölümünde ülkeye ve topluma yönelik olumsuz duyguları ve düşünceleri olumluya çevirdiği, “Ülkeden gitmek istiyordum, şimdi çok umutluyum, hiçbir zaman bu denli mutlu olmamıştım” benzeri cümlelerin Gezi Parkı içinde belki de en çok duyulan cümleler olduğu aktarıldı.

Sonrasında ise, bu ‘iyimser hal’i yoğun bir içe kapanışın izlediği, beklentilerin büyüklüğünün, her şeyin iyiye gideceği ve bu ruh halinin süreklilik kazanacağı duygusuyla belirlendiği, öyle olmayınca da bir içedönüş ve karamsarlık halinin ortaya çıktığı söylendi.

Olumlu veya olumsuz duyguların çok yoğunlaşması, ‘doruk duygu durumları’nın gözlenmiş olmasına dikkat çekildi. Gezi Direnişi’ne katılanları birleştiren bu doruk duygu durumunun sürekliliği olmayınca da yerini hüsran ve hayal kırıklığının, bireysel çekilme ve yalnızlığın aldığı vurgulandı.

Gezi’nin önemli bir özelliğinin; bugünün dünyasında epey merkezi bir yer olan bir parkın, Gezi Parkı’nın günlerce ortak-yaşam alanına dönüştürülmesi olduğu, bu ortak-yaşam mekanında ‘grup nezaketi’nin, herkesin bir yanındakine gösterdiği özenin etkileyici bir davranış ve duygu birliği yarattığı belirtildi. Alkol almak veya karnavalesk taşkınlık benzeri diyonizyak yaşam deneyimlerini grup lehine sınırlama eğiliminin de bu nezaketle koşut ortaya çıkışı anımsandı.

Gezi Direnişi, toplumun önemli bir bölümünde ülkeye ve topluma yönelik olumsuz duyguları ve düşünceleri olumluya çevirmişti.

Gezi Direnişi döneminde yaş grubunun 18-24 arasında yoğunlaştığı, bu grubun dayanışma, ötekince görülme-tanınma ve ötekini görme-tanımadan açık bir biçimde etkilendikleri gözlemi aktarıldı. Yöntem açısından bireysel anlatı ve deneyimlerin içeriğinin “ne/nasıl oldu?” sorularına verebileceği yanıtların sınırlı olabileceği; ruh sağlığı çalışanları olarak bireyselden gruba doğru düşünme eğiliminde olduğumuz belirtildi. Birey ve grubun özdeş değil, ayrılığını da gözeterek, özellikle antropolojik okumalarla, gruptan bireysele yönelen düşünme deneyimlerinin daha elverişli olabileceği söylendi. Toplumların ritüel ve ritüel-olmayan alanları olduğu düşünüldüğünde Gezi bir tür geçiş alanıydı, ritüel olanı kırdı. Yerleri süpüren doktorlar örneğinde olduğu gibi günlük hayatta yapmadığı birçok şeye gönüllü bir orta-sınıf hali oluştu ve bunun belirleyeni grup kimliğinden bireye doğru dinamiklerdi. Grubun kimliği, bu geçiş alanında bir biçimde bireylerin bilişsel yetilerini etkiledi, bir kendiliğindenlikle hemen herkes “böyle yapmak gerekli” dedi. Grup dinamiği, kişilere özneler arası bir alan açtı. Bu geçiş alanında yalnız bireylerin değil farklı grupların da fantezileri karşılaştı ve Gezi Direnişi sürecinde oluşan gerçeklik, fantezi ve yanılsamalara izin veren, olası kılan, tahammül eden bir gerçeklikti.

Bu geçiş alanında buluşanları, özellikle gençleri Gezi Direnişi öncesinde ortaklaştıran ise yaşam alanlarının mevcut sistemce giderek baskı altına alınmasıydı. Türkiye’de bu tek bir zaman dilimine sıkıştırılamayacak bir paradoksun da ifadesiydi: Normatif olarak önerilen şey “Ağır ol molla desinler” örneğinde olduğu gibi sınırlayıcı bir yapıya sahipse de gençler normatif değerlerin dışında büyüyorlar, aileler daha fazla özgür bırakıcılar ya da eskisi kadar kendi değerleri merkezinde tutamıyorlar. Evet, bu kuşaklar bahçelerde büyümüyorlar ama günlerce ağaçların kesilmemesi isteğinin simge olduğu bir eylemde buluştular.

Mekan ve semboller

Bir katılımcı, atölye çalışmasının başlangıcındaki uzun suskunluğu anlamak için buradan hareketle bir açıklama önerdi: İnsan, bir referans bulmadan harekete geçmek istemiyor. Bu referans da sıklıkla grupta birinin dile getirdiği bir normatif değer oluyor. İnsanın toplumsallaşma süreci üzerinde düşünülmesi gerekiyor. İntrapsişik süreçlerde, tedavi ortamlarında sessizliğin anlamı vardır. Mesela bu atölye grubunda (daire biçimindeki grupta bir sandalye boş kalmıştı ve duvara yaslanmıştı) hakim konumdaki sandalyenin boş kalması çok anlamlı. O sandalye dolu olsa ve yerleşen kişi bir konuyu getirseydi oradan ilerlenecekti. O sandalye ile birlikte, ağacı, toprağı ve bilemediğimiz, belirsizlikten gelen bir kitleyi birlikte düşünmek… Ağacı korumak epey mitolojik bir öğe de… Bu öğe etrafında bir araya gelişin, bastırılmış olanlardan kaynaklanan coşkusu, mitolojik boyutta toprakla buluşma arzusunun bir dinamiği olabilir…

Bir başka katılımcı ise, Gezi Direnişi’nin bir diğer belirleyeninin sınır ihlalleri ve sınırların tanınmaması olduğunu belirtti. Direnişe katılanların sınırlarının tanınması isteğinin, sınırlarını savunma çabalarının tepkiyi ortaklaştırdığını vurguladı. Aynı katılımcının bu sorunla birlikte atölyeye getirdiği deneyimi, “Çocuklar İçin Barış Girişimi” olarak iki gün Diyarbakır İnsan Hakları Derneği’nde yapılan çalışmalarıydı. Sınırları kapatılmış Sur’da, olağan koşullarda bir çocuk oyuncağına işaret eden misketin patlayıcı bir silaha işaret etmesi ile İHD’de çocukların gerçekliğinin medyada görünür kılınması için yapılabilecekleri raporlandırma arasındaki anlam aralığından söz etti.

Jung’un “Dört Arketip” çalışmasına atıfla, modern çağda kaybedilmiş olan anlamı insanın sembollerde bulabildiği, hayat ağacının da bu anlamı sunan bir arketip olduğu ve kadın ile erkeğin bu sembolle birleştiği belirtildi.

Türkiye’de ortaklaştırıcı kimliğin örselenmişliğinin, toplumda öfke benzeri yıkıcı duyguların sınırlanmasını güçleştirdiği, karşıt kimliklere bunca bölünmüşlük olduğunda birleştirici sembollerin çok daha önemli hale geldiği ve ağaç ve parkın bu işlevi de taşıdığı vurgulandı.

Gerek Gezi’de, gerek Diyarbakır’daki eylemlerde, hatta gerek canlı bomba olanlara bakıldığında önde olan kuşağın 90’lı kuşaklar olduğunun, bu kuşağın, bizlerin olumlayıp olumlamasından bağımsız olarak, tarihin öznesi olma arzularının da görülmesi gerektiği, birbirine karşıt, birbirini yok etme amacını güden grupların içinde etkinleşmiş durumda oldukları belirtildi.

Kötü ve iyi

12 Eylül döneminde yapılan işkence uygulamalarının, değersizleştirme biçimlerinin günümüzde de benzer temalarla devam edişine; evin ortasına dışkılama, kadın iç çamaşırlarına prezervatif bırakma, seçilmiş mekanların kapılarının tahrip edilmesi veya işaretlenmesi gibi uygulamaların devamlılığına dikkat çekildi. “Vahşet hazzı”, “vahşet işçisi” benzeri kavramlar değerlendirildi. Bu tür süreçlerin, içerdeki kötülük ile dışarıdaki kötülüğün birbirine geçiş süreçlerinin ruhsallık alanında nasıl anlaşılması gerektiği üzerinde duruldu. Kötülüğün, insanın bir parçası, iyi ile bütünleşmesi gereken bir parçası olduğu, bu bütünleşmenin gerçekleşmemesi sürecinde yarmanın (splitting) vahşet hazzını olanaklı hale getirdiği; vahşet işçisi olarak işkence yaparken evine gidip olağan ilişkiler kurabildiği yorumlandı. Yine de bu yarmanın, özellikle dışarıdaki, toplumdaki kötülüğün arttığı dönemlerde, egemenlik ilişkilerini ruhsal süreçlere nasıl aktarabildiğine dair çalışmalara gereksinim olduğu düşünüldü.

Bu konuda özellikle sosyal psikolojinin kurucu adı Muzaffer Şerif ve yaşam öyküsü anımsandı: Kırklı yıllarda Ankara’da psikoloji bölümünü kuruşu, faşizan eğilimlerin yükselişi sürecinde ırkçılığa dair kitap yazışı, çalışmaları nedeniyle tutuklanması, Amerika’ya gidişi… Yine Milgram itaat deneyleri ve Stanford deneylerinin toplum ruhsallığında yıkıcılık konusunda model oluşlarına değinildi. Milgram deneyi ve benzeri deneylerde kötücül davrananların oranına daha fazla odaklanma eğilimi içinde olduğumuz, oysa yüzde 10 bile olsa bir insana işkence yapmayı reddedenlerin varlığının bir grupta çok önemli olduğunu belirtmeyi unutmamak gerektiğine vurgu yapıldı. Emre rağmen Milgram deneylerinde bir diğerine işkence yapmayı reddedenlerin oranının % 35’lere değin çıktığı ve bunun çok önemli bir oran olduğu belirtildi.

Ayrıca yıkıcılığı uygulayan, örneğin bir Nazi subayı ise bu uygulama ne kadar bireysel ve ne kadar gruba dairdir sorusunu sormak gerektiği belirtildi. Bu örnekle birlikte atölyede ‘özel güvenlikçiler’ çağrışımı gelmesi de ilginçti. Belli kurallar silsilesinin bozulmaması için emir yerine getirmenin kurum içindeki varlığınızı veya yokluğunuzu belirleyici ölçüt olmasının, kurum-sosyalleşme-bireyleşme çizgisini de belirlediği, böylece, bireyleşmenin çok fazla dış etkenlere bağlı hale geldiği vurgulandı.

Milgram deneyi ile birey-grup ve şiddet meselesine bakılacak olursa, birey olarak kalabilmek, var olabilmek için iyi nesne – iyi kendilik birliğini en azından zihinsel olarak sürdürebilmenin gerekli olduğu belirtildi: “Beni sürekli olumlayan bir dış nesne olmasa da, geçmiş deneyimlerim tanıktır ki ben ve dünya iyiyiz” diyemediğimizde; bunun yerini bize kötü hissettiren kötü nesne alıyor. Onunla doluyoruz. Sonuçta kendimizde kötü hissettiğimiz parçayı dışarıda bir nesneye yansıtıyoruz ve kötülüğün içinde sürüklenmeye başlıyoruz. Kendimizin ve dünyanın iyi olduğu daha baskın bir yaşantı olduğunda her şeye rağmen kötüye hayır diyebileceğizdir. Bu boşaldığında, yerini emirler alıyor, bireyselden grup şiddetine geçişler alıyor…

İnsan olmanın, kötü olabileceğimiz ve nesnenin de kötü olabileceği varsayımına dayandığı, mutlak iyi olmanın da kötüyü barındırdığı, hep iyi olunca, buna yönelik bütün gücü elde bulundurunca, bireyde her an tersinin olması korkusunun, grupta ‘korku kültürü’nün baskınlaşabileceği belirtildi. “Benim için hep iyi dünya bir başkası için öyle olmayabilir” diyebilmenin, mutlak iyi’de sınırlama olmadığını, başkasının yaşam alanını ve ruhsallığını işgal anlamına gelebileceği, mutlak-iyi tasarımının kendindeki kötüyü-kötülüğü iyi olanla bütünleştirme, onarma, iyileştirme olanağını da elimizden alabildiği vurgulandı. Evrimsel olarak beynin nihai gelişim alanının prefrontal korteks ve bunun temel işlevinin erteleyicilik, yönlendiricilik, engelleyicilik oluşu, bunun diğer türlere göre insan türünün önemli bir özelliği olarak belirişi hatırlatıldı. Temel sorunun kötüye sahip olmak değil, kötü olanı işlemeden, iyileştirmeden bir başkasına yansıtmak, böylece kötülüğün dış dünyada ‘serseri mayın’ gibi dolaşması olduğu vurgulandı. Böylelikle kişinin ötekine yansıttığı, ötekinde karşılaştığı kendi kötülüklerini imha etmeye, bu arada ötekini de değersizleştirmeye, katletmeye yatkın hale geldiği, kötülüğün toplumsal sistemde zemin bulduğu; kutuplaşmaların, nefret söyleminin, düşmanca eylemlerin arttığı dönemlerde bunun yatkınlık olmaktan çıkıp gruplarda ve bireyde eyleme döküldüğü değerlendirmesi yapıldı. Gelişim için yapısal, kurucu değerde olan saldırganlığın (agresyon) libido ile bütünleşmesi, süreç içinde işlenmesi, yaratıcılığa dönüştürülmesi ve yumuşatılmasının sağlıklı bir vicdan gelişimi için de gerekliliği vurgulandı.

Yas, utanç ve hegemonya

Bu değerlendirme sonrasında, atölye katılımcıları yaşadığımız ülkede yaratılmış olan toplumsal-kültürel ortamın söz konusu kötülüğün eyleme dökülmesine uygun bir zemin yarattığına dair tanıklıkları, kişisel deneyimlerini paylaştılar. Bireysel veya grup düzeyinde, geçmişte veya güncelde olumsuz, kötü olanın söze dökülememesi, konuşulamamasının kötülüğü işlemede en önemli sorunlardan biri olduğu belirtildi.

Birey ve grup yıkıcılıklarının geçiş alanlarının aynı zamanda şifa alanları olduğu, yıkıcılığın yüksüzleştirilmesi, öfke ve benzeri duyguların kabul edilebilir sınırlarda boşalımının sağlanması işlevi üstlendiği vurgulandı. Farklı kimliklere/gruplara ait olanların karşı tarafın kendi duyarlılık ya da acısını anlamadığı suçlaması üzerinde duruldu. Örneğin Kürtlerin, Türklere yönelik ‘tepkisizlik’ suçlaması ya da özellikle iktidara yakın söylemde sivil toplum örgütleri vb. tarafından Kürt siyasi hareketinin eleştirilmediği suçlaması ve giderek destekçilik nedeniyle cezalandırılması örneklerinde olduğu gibi…

Geçmişte yapılan işkence uygulamalarının, değersizleştirme biçimlerinin günümüzde de benzer temalarla devam edişine Yüksekova’dan bir örnek.

Toplumda olup bitenlere verilen tepkide kayıtsızlık ve çekilme olarak ortaya çıkan tepkinin kökeninde yoğun bir utanç duygusu olabileceği yorumu yapıldı. Aynı coğrafyada, ortak toplumsal bağlarla bağlı bir biçimde yaşadığımız kişi ve grupların yaşadığı ve yaşattığı yıkıcılık ve değersizleştirmeleri, toplumun önemli bir kesimi paylaşmasa da, bu bağ nedeniyle duyulan utancın bazı dönemlerde taşınamayacak boyuta geldiği, bunun kayıtsızlık olarak ortaya çıktığı belirtildi. Başka bir şehirde, ‘milli maç’ öncesinde, Birinci Ankara Katliamı’nda ölenlerin anısına yapılan saygı duruşunun yuhalanması ya da Diyarbakır ve Cizre’de çocuk ölümleri örneklerinde olduğu gibi… Şiddeti uygulayan kişi ve grupların benlik ülküsü dışında kişi ve grupların ülküsel bütünleşmesine alan bırakılmamasının sonucunun kişilerde yaşadığı coğrafyayı değersizleştirme, çaresizlik ve söz konusu utanç duyguları olduğu değerlendirmesi yapıldı. Bu duygunun özellikle kültürel ortamlarda sıklıkla ‘suçluluk’ olarak adlandırılmasının önemli bir yer değiştirme olduğu ve şiddetin sorumlularını görmeyi güçleştirdiği düşünüldü. Ayrıca, stadyumlarda, medyada katliamda ölenlerin anısını ıslıklama ya da bu anıyı-yası dile getirmeyi suçla eşitleme, dile getirenleri suçlu, en bildik adlandırmayla ‘terörist’ ilan etmenin bizzat katliamlara toplumsal rıza üretme yöntemleri olarak uygulandığı belirtildi. Kişi veya grupların suça işaret eden kavramlarla etiketlenmesi, ‘imha edildi… etkisiz hale getirildi’ benzeri mekanik bir dille insanlıktan çıkarmaya (dehumanizasyon) tabi tutulmasının bedelini toplumun giderek her olumsuzlukta vicdansızlaşma olarak ödediği, bu tür söylemlerin ve toplum mühendisliklerinin sonuçlarının öncelikle toplumsal vicdanı örselediği vurgulandı. Bu yöntemler içinde, “Öfke belagat sanatıdır” benzeri sözlerle aşikarlaşan, özellikle 7 Haziran Seçimleri sonrasında belirgin bir biçimde uygulanan “duygu politikaları”na dikkat çekildi. Keza, seçimlerin gerek gerçekleşme koşullarına duyulan güvensizlikle, gerekse çoğunluğu sağlayanların kendi değerlerini diğerine dayatması aracına dönüşmesiyle paradoksal biçimde demokrasiye inançsızlık pratiğine dönüştüğü, bizzat ‘sandık’ın bir nesne olarak çoğunluğun diğerlerini bastırdığı fetişist bir mekan gibi görüldüğü değerlendirmesi yapıldı.

‘Karşı grup’tan öldürülmüş çocukların annelerinin yuhalandığı mitingler ve yukarıda andığımız ‘milli maç’ stadyumu benzeri alanların öbür yüzüne yerleşenin ise yakın tarihimizde ‘kitlesel cenaze törenleri’ olduğu söylenebilir. Özellikle Hrant Dink ve Berkin Elvan’ın cenaze merasimlerini bu yönüyle anmak gerektiği, her iki adın da günümüz egemen anlayışında zaman zaman değersizleştirilen kimliklerin -Ermeni ve Alevi- temsilcisi oluşunun dikkate değer olduğu vurgulandı.

Katliamların art arda geldiği ve şiddetin öznesinden bağımsızlaştırılıp olağanlaştırıldığı bir dönemde yası yaşama ve tamamlamak şeklindeki sağlıklı tepkiden çok yasa ve mağduriyete yapışma tepkisinin belirginleştiği, bu koşullarda sağlıklı bir toplumun dinamiklerini düşünmek ve konuşmaktan yine de vazgeçmemek gerektiği belirtildi.

Kimlik kavramı üzerine düşünmenin gerekliliği üzerinde de duruldu: Bir yandan ayırıcı, tekleştirici bir aidiyetlik talep ederken, bunun ancak diğerinin varlığıyla mümkün olmasının, diğerini zorunlu kılmasının sıklıkla ihmal edildiği belirtildi.

Geçiş alanlarının işgali

Birey ve grup yıkıcılıklarının geçiş alanına şehirlerin, kasabaların veya mahallelerin geçmiş deneyimleri ve anlatılarının da yerleştiği unutulmamalıdır. Bir şehrin tarihinde ‘komşu bir kimliğe’ uygulanmış zulüm sürecinde ortaya çıkan tekinsizlik ve yıkıcı güdülerin o ‘tarihsel vaka’ ile sınırlı kalmadığı, güncelliğini koruduğu ve başka kimlik ve gruplara ‘şimdi ve burada’ yönelme eğilimini taşıdığı değerlendirmesi de yapıldı. Özellikle büyük göçlerin yaşandığı ve şehirleşmenin büyük nüfus değişimlerine yol açtığı ya da günümüzde olduğu gibi savaş koşullarının egemen olduğu dönemlerde bu türden şehirlerin, mahallelerin yeni kurbanlar talep eden sunaklara dönüşebildiği de vurgulandı. Saldırganlığın, kötülüğün başkasına yansıtılmasıyla ortadan kalkmadığı, bilinçle işlenmediğinde hep yeni kurbanlar talep ettiği değerlendirmesinin bu yönüyle gruplar için de geçerli olabileceği düşünüldü.

Bunlarla birlikte, Türkiye’de belli dönemlerde toplumun büyük kesimine sistematik gözaltı ve işkence uygulanmış olmasının, gerek katliamlar gerekse sistematik şiddet uygulamalarının sorumlularının ortaya çıkartılmaması, cezasız kalmasının toplumda mazoşist bir ruhsal çekirdek yarattığı düşünüldü. Bu süreçlere maruz kalan grupların kurban rolüne, bu süreçlerden mağrur çıkanların ise mağdur rolüne yerleştirilmesinin yukarıda sözünü ettiğimiz utanç duygusunu derinleştirmiş olabileceği belirtildi.

Yıkıcılığın kendine bunca alan açtığı dönemlere uygun bir biçimde, cinsellik başta olmak üzere erotik yaşam alanını da işgal ettiği belirtildi. Yetişkin cinselliği neredeyse tabulu kabul edilirken ve kadın arzulayan bir kişi olmaktan çıkartılıp anne rolünün yüceltilmesi yoluyla üreme aracıyla özdeşleştirilirken kadına yönelik fiziksel şiddette ve çocuklara yönelik cinsel suçlardaki artışa dikkat çekildi. Toplumda hemen her gün medya ve benzeri alanlarla yaşamın bir parçası olan siyaset sahnesi ve o sahnedeki belli kişiliklerin söylem ve davranışlarının saldırganlığı erkek dünyası için olağan ve makul bir güdü olarak meşrulaştırdığı da eklendi. Saldırganlık bir güdü, öfke bir duygu iken, nefretin sistemli üretilen ve davranış ve düşünce de dahil her türlü insani etkinliği işgal eden bir örgütlenme olduğu belirtildi.

İç dünya ile dış dünya arasında toplumu oluşturan her birey için kültürel bir alan olarak var olabilecek, kişiye veya gruba özgü geçiş alanlarının özerkliğinin mevcut yönetim biçimince işgal edildiği, dolayısıyla toplumdaki yıkıcılığın çözümlenmesinde kurbandan değil failden, yönetilenden değil yönetenden başlayan bir ruhsallık bilgisinin gerekliliği üzerinde duruldu. İşgal edilen bu geçiş alanlarının yeniden inşasının yollarının düşünülmesinin, yeni yaşam pratiği önerilerinin geliştirilmesinin önemi vurgulandı.

Not: Nisan 2016 tarihinde kaleme alınmıştır. Görüş ve değerlendirmelerinizi bildirmek için: bizlikruhsallik@gmail.com