Ana sayfa 150. Sayı Fizikçinin gizli silahı güzellik

Fizikçinin gizli silahı güzellik

222
PAYLAŞ

Çeviren: Hakan Sert

“Nobel Ödüllü Frank Wilczek sadece önde gelen bir teorik fizikçi değil, aynı zamanda felsefe öğrencisi ve şair William Blake ile İtalyan rönesans mimarlarından Filippo Brunelleschi’nin hayranı. Sohbet esnasında sıklıkla eğlenen ve konudan konuya atlamaktan zevk alan biri. Wilczek ile sicim teorisinden, Matrix filmine; hayvan zekâsından, Neil DeGrassse Tyson gibi bilimcilerin felsefeye karşı inatçı bakış açısına kadar birçok şey üzerine konuştuk.”

 

Sunuş

Nobel Ödüllü fizikçi Frank Welczek ile yapılmış söyleşi, Nautilus dergisinin 32. sayısında (14 Ocak 2106’da) yayımlanmıştır. (http://nautil.us/issue/32/space/beauty-is-physics-secret-weapon) adresinden aldık, arabaşlıklar ve spot ekledik.

Güzelliği gördüğümüz anda fark ederiz, değil mi? Michelangelo’nun Davut heykeli, Machu Picchu, okyanusta günbatımı… Peki aynı şeyi evren için de söyleyebilir miyiz? Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nde (MIT) fizik profesörü olan Frank Wilczek’e göre bu sorunun cevabı, “söyleyebileceğimiz ve hatta söyleyebilmemiz gerektiği” yönünde. Güzel Bir Soru: Doğadaki Derin Düzeni Aramak (A Beautiful Question: Finding Nature’s Deep Design) adlı kitabında Wilczek, matematiğin zerafeti ile doğa yasalarındaki uyumu ele alıyor.

Wilczek, David Gross ve H. David Politzer ile birlikte 2004 Nobel Fizik Ödülü’nü kazandı. Doğadaki temel kuvvetlerden biri olan, kuarkları ve gluonları bir arada tutan ve proton ile nötronların oluşabilmesine olanak tanıyan, “kuvvetli etkileşim” üzerine yaptıkları “asimptotik serbestlik” keşifleri, bu ödülü kazanmalarını sağladı. Asimptotik serbestliğe göre, kuarklar birbirlerine yaklaştıkça aralarındaki yük etkileşimi zayıflıyor.

Wilczek’in uzmanlık alanı kuantum teorisi olmasına rağmen, çalışmaları kozmoloji alanında da etkisini gösteriyor. Şu anda 64 yaşında olan Wilczek, doğadaki düzeni aramayı henüz genç bir matematik öğrencisi olduğundan beri sürdürüyor. “Örüntülerle oynamayı ve soyutlamalar yapmayı seviyordum. Felsefenin bir kolu sayılabilecek matematiksel mantığa ve zihnin çalışma prensiplerine oldukça ilgiliydim” diyen Wilczek, soyut örüntülerin zihin düzlemindeki yansımalarını anlamaya çalışırken, biraz nörobiyoloji ve bilgisayar bilimi de çalıştığından bahsediyor.

Wilczek sadece önde gelen bir teorik fizikçi değil, aynı zamanda felsefe öğrencisi ve şair William Blake ile İtalyan rönesans mimarlarından Filippo Brunelleschi’nin hayranı. Sohbet esnasında sıklıkla eğlenen ve konudan konuya atlamaktan zevk alan biri. Sicim teorisinden, Matrix filmine; hayvan zekâsından, Neil DeGrassse Tyson gibi bilimcilerin felsefeye karşı inatçı bakış açısına kadar birçok şey üzerine konuştuk.

Güzel bulduğumuz şeylerle doğanın temel yasaları arasında bir ilinti mi var?

– Doğanın tasarımında güzellik olduğundan bahsediyorsunuz. Ancak bu estetiğin sorunu gibi duruyor. Bilimin ilgi alanına giriyor mu?

– Evet giriyor. Asıl söylemek istediğim, evrenimizin güzel fikirler içerip içermediğiyle ilintili. Güzellik bilindiği gibi son derece öznel ve birçok formda olabilen bir kavram. Ancak sanat ve felsefe tarihine dönüp baktığımızda, insanlık tarafından nesnel olarak “güzel” addedilmiş şeyler görüyoruz. Benzer şekilde bilime danışıp, insanların güzel bulduğu şeyler ile doğanın temel yasalarından ortaya çıkmış anlayışlar arasında bir ortaklık olup olmadığını sorgulayabiliriz.

Evrensel güzellik: Yukarıda betimlenen E8 Lie grubu, mükemmel bir biçimde simetrik 248 boyutlu bir nesnedir. Lie grupları simetrileri modellemek için matematik ve fizikte kullanılmaktadır.

– Evrenin güzel olup olmaması bilimci için bir şey ifade eder mi?

– Bilimin yaşamın tüm alanlarının dışında bir şey olduğunu düşünmüyorum. Yani evet, evrenin güzel olup olmaması benim için oldukça önemlidir. Bu aynı zamanda fizikçiler, mühendisler ve tasarımcılar için işe yarar bir soru. Fiziğin sınırlarında çok küçük, çok büyük ve çok ilginç şeylerin olduğu alanlar hâkim. Günlük deneyimler orada iyi rehber olamaz ve deneyler ise son derece pahalı ve zordur. Yani sezgilerin kaynağı, günlük deneyimlerin veya gözlem yığınlarının toplamı olamaz. Doğa yasalarının daha uyumlu ve düzen içerisinde olması gerektiğine dair hislerimiz burada devreye giriyor. Benim çalışmalarım doğa yasalarını daha güzel tarif etmeyi rehber alıyor.

– Güzel yasa nedir?

– Yasa ve denklemlerde insanların güzel bulduğu iki özellik ön plana çıkıyor. Birincisi üretkenlik dediğim bir şey: Verdiğinden daha fazlasını almak. İpuçlarını bir araya getirerek ve tahminler yaparak bir denklem veya yasa bulduğumuzu düşünelim. Bu denklem ile yedi farklı başka şeyi açıklayabiliyorsak, doğru iz üzerinde olduğumuzu düşünürüz. Çünkü koyduğumuzdan fazlasını almış olduk. İkincisi ise simetri… Simetriler, doğa yasalarının temelinde özellikle öne çıkar ve muğlak olsa da uyum ile güzelliğe işaret eder. Bilimsel kullanımı ise muğlaklığa izin vermez şekilde net ve inanılmaz verimlidir. Değişim olmadan değişim yapabilmeye olanak tanır. Fiziksel nesne veya yasalarda bazı değişiklikler yapıldığında değişim gözlenmez. Örneğin bir çemberi göz önüne alalım. Merkezi etrafındaki tüm dönmeler altında, çemberde herhangi bir değişim gözlenmez. Üçgen gibi birçok şekil ise bu tür dönmeler neticesinde farklı görünür.

– Yani evrenin temel yapılarına -fizik yasalarına- indiğimizde, simetriyle karşılaşacağımızı söylüyorsunuz.

– Evet. Yasaların ebedi olduğunu düşünelim. Pek simetri gibi gözükmüyor; fakat evren yaşlandıkça, yasalar değişmeden kalıyor; işte değişim olmadan değişim.

– Evrenin güzelliğin somutlaşmasından veya zarif matematik yapılardan meydana gelmediğini düşünelim. Tüm bu asimetriye ve kusurlara rağmen doğa yasalarını tahayyül edebilir miydik?

– Bu soruyla zamanında ben de boğuştum ve sonunda bulduğum bir düşünce deneyi beni yeterince tatmin etti. Bilgisayarlar ve yapay zekâ ilerledikçe, Matrix filmindeki gibi zekânın bilgisayar içerisinde şekillendirildiği düşünce deneyleri yapılabilir. Zekâ ise tasarlanmış bir dünyada yaşadığının farkına varacaktır.

– Yani bir bilgisayar simülasyonunun içinde mi yaşıyoruz?

– Süper Mario evreninde olduğumuzu düşünelim. Zamana ve mekâna bağlı olarak değişen fizik yasaları bize pek güzel gözükmezdi. Yasalar garip de olsa kendi içerisinde mantıksal olarak tutarlıdır, ancak yine de yasaların zamanla ve mekânla değişmediği, üretkenliğin mevcut olduğu bizim evrenimizden epey farklıdır. Yasaların değişmediği bir evrenin küçük parçalarını anladığımızda, daha büyük parçaların nasıl çalıştığını çözebiliriz. Ancak programlanmış bir dünya tamamen programcının keyfine kalmıştır; mantıklı veya güzel olması gerekmez. Yani yasaların güzelliği ile ilgili mantıksal bir gereklilik olduğunu düşünmüyorum. Gerçi güzel olmasalar tespit edilebilmeleri çok daha zor olurdu. Yasaların anlaşılırlığı, güzel olmalarından daha gizemli geliyor. Bu şekilde olması gerekmezdi, fakat böyle.

– Güzellik Einstein ve modern fiziğin diğer öncüleri için de önemli miydi?

– Açık olarak ifade etmeseler de kesinlikle önemli olduğunu düşünüyorum. Einstein ve Maxwell -hatta Newton’a kadar gider- gibi birçok fizikçinin problemleri küçük parçalara bölme içgüdüsü vardı. Bunun ardında da yasaların kavranabilir olması ve küçük parçalardan daha büyük şeylerin kurulabileceği fikri yatar. Einstein simetri fikrini çok daha üst noktalara taşımış öncü bir figürdür. Görelilik teorisi, değişim olmadan değişimler üzerine kuruludur diyebiliriz. Hareketli bir platform üzerinde gözlem yaptığımızda, yaklaşan veya uzaklaşan şeyleri daha farklı hızlarda görürüz. Fakat durgun olduğumuzdaki fizik yasaları yine geçerlidir ve görelilik teorisi de bunu temel alır. Şeylere bakış şeklimizi değiştirsek de yasalar hâlâ geçerlidir.

Kuantum mekaniği ve simetri

– Einstein, evrenin uç kısımlarından etkileşebilme özelliğine sahip kuantum dolanıklık fikrinden hiç hoşlanmadı. Dolanıklık onun güzellik algısını mı bozuyordu?

– Dolanıklık, Einstein’in yasaların her zaman aynı sonuçları vermesi gerektiğine dair deterministik bakış açısına karşı çıkıyordu. Hatta, “Delilik, sürekli aynı şeyleri yapıp farklı sonuçlar beklemektir” diye meşhur bir sözü de vardır. Ancak kuantum mekaniği tam olarak böyle çalışmaktadır ve Einstein de bundan pek hoşlanmadı. Kuantum mekaniği, kendi kendisi simetriyi barındırmayan bir yapı. Gerçi ben daha temel seviyede barındırabileceğini düşünüyorum. Kuantum mekaniğinin prensiplerine uyan bu tür denklemler geliştirilirse, klasik fiziğin ötesine giden, birçok değişim yaratmayan değişim bulunabilir ve bunlar evrenimizi gerçek manada açıklar.

– Kuantum seviyesinde parçacıkların tam olarak ne yapacağını tahmin edemiyoruz. Einstein’i rahatsız eden bu belirsizlikler sizi de sıkıyor mu?

– Hayır, tam aksine. Bu garipliği ve evrenin gerçekten de bu gariplik üzerinde işlediği gerçeğini seviyorum.

William Blake’in ünlü Newton tablosu, dünyanın matematiksel olarak inşa edildiğini savlar.

– Yani algılarınızla çelişmiyor öyle mi?

– Kuantum mekaniğinde gerçekliğin temel tarifi dalga fonksiyonları denen şey ile yapılıyor ve dalga fonksiyonlarının denklemleri esasında deterministiktir. Denklemler son derece net tanımlanmıştır. Eğer dalga fonksiyonu herhangi bir zamanda bilinebilirse, başka bir zamanda ne olacağına dair kesin bir tahmin yapabiliriz. Fakat problem şu ki, deneysel olarak dalga fonksiyonunun ne olduğunu belirlemenin imkânı yok. Yani yapı derinlerde belirlidir, fakat bizim oturduğumuz yerden belirleyebileceğimiz bir şey yoktur. Bu da işlevsellik olarak tahmin edilemez olarak gözükmektedir. Kuantum mekaniğinin bu yönünü ortaya koyan sayısız deneysel veri ve tecrübe mevcuttur. Tüm modern parçacık hızlandırıcıları aslında aynı şeyleri yapıp farklı sonuçları gözlemlemeye dayanır: Tamamen aynı enerji ve konfigürasyondaki elektron ve pozitron çarpıştığında farklı sonuçlar elde edilir. Bu deneyi milyar kez yapıp milyar farklı sonuç elde edebiliriz. Yani mesele algı meselesi değildir.

– İnsanlık gerçekten de evrenin temel işleyiş mekanizmalarını çözüyor mu? Yoksa sınırlarını beynimizin çizdiği kendi gerçeklik versiyonumuzu mu keşfediyoruz?

– Fizik çalışıyor… Evrenin detaylı işleyiş mekanizmaları hakkında fikrimiz olmadan telefon dizayn edemez, LHC çarpıştırıcısını yapamaz veya Pluton görevini başaramazdık. Yani  hayalden ibaret değil. Ancak, fikirleri organize edebilmenin farklı yolları olabilirdi. Örneğin bazı şeyler akıllı örümceklerden evrilmiş varlıklara göre oldukça belirginken, bize öyle gelmeyebilirdi. Kısacası yasaların yazılma şekli detayların önemine göre farklı olabilirdi, fakat sonuçların çelişeceğini düşünmüyorum. Evren olduğu gibidir…

Kuşlardan iyi fizikçi olurdu!

– Çok güzel bir düşünce deneyiniz var. Köpekler veya kuşlar soyut düşünme yeteneğine sahip olsa, fizikte iyi olurlar mıydı?

– Bence kuşlar oldukça iyi iş çıkarırdı, fakat köpeklerin pek başarılı olacağını düşünmüyorum. Köpeklerin dünyası koku odaklıdır. Kimyasal hisler sosyal iletişim ve yemek kültürü için son derece önemli olsa da, koku hissiyle Newton’un hareket yasalarını keşfetmek biraz zor olurdu. İnsanlar temel olarak görsel canlılar. Cisimlerin nasıl hareket ettiklerini anlamak için güçlü araçlara sahibiz. Bu görsellik, kütleçekimini keşfetmemize olanak tanıdı.

İllüstrasyon: Rebecca Mock

– Peki kuşlar?

– Kuşlar belki bizden fazlasını da yapardı. Bizim deneyimlerimiz sürtünme ve kütleçekiminin hâkim olduğu alanlarda geçti ve bu da tarihsel olarak eylemsizliğin ne olduğunu anlamamızda büyük problemlere sebep oldu. Ancak kuşlar bir süre kanat çırptıktan sonra kanat çırpmayı bırakıp süzülmeye başlar; eylemsizlik hakkında fikirleri var. Bunun dışında sabit hızda fizik yasalarının değişmediğini gördüklerinden görelilik hakkında da sezgiye sahipler. Bunları her gün deneyimliyorlar. Eğer kuşlar soyut düşünebilecek zekâya sahip olsaydı, fizikte muhtemelen insandan daha hızlı yol alırdı. Örümcekler de farklı bir bakış açısına sahip olurdu. Ağlar üzerinden dokunma ve titreşimle haberleşen örümcekler, alan teorilerinde ve elektrikte çok iyi olabilirdi.

Ya güzelliğe kapılıp gerçeklikten koparsak?

Teorik fizikçinin sahip olduğu bir tehlike de denklemlerin güzelliğine ve birbiri içerisindeki uyumuna kapılıp fiziksel gerçeklikten kopmak olabilir. Teoriyi kanıtlamak için deneysel testler gerekir. Siz de böyle bir mesleki tehlikenin içinde misiniz?

– Kesinlikle katılıyorum. Richard Feynman, deli gömleğine girebilecek derecede hayal gücüm olduğundan sıklıkla bahsederdi. Fikirlerin test edilebilecek kıvama gelip deneysel sınamadan geçmesi bence farklı bir konu.

– Fizik yasalarını birleştiren bir “her şeyin teorisi” yoksa ne olur? Argümanınızı terk etmeniz gerekir mi?

– Argüman hâlâ geçerli. Halihazırda birçok doğa yasasının nasıl işlediğini açıklayan güzel yasalarımız var; sadece tümünü keşfedemedik; hepsi bu. Fakat Nathaniel Hawthorne’nin “Doğum Lekesi” hikâyesinde talibinin küçük kusuruna takan kahraman gibi tatmin olmuş değiliz. Hâlâ çözülmesi gereken küçük kusurlar var. Daha fazla simetri bulmak ve denklemlerimizi daha güzel hale getirebilmek için yeni fiziksel fenomenler bulmak için uğraşmaktayız. Ancak son karar yine de deneysel olacak.

Felsefeye ne gerek var?

– Sıradışı bir bilimcisiniz. Büyük fikirlerin peşinden koşmaktan hoşlanıyorsunuz. Fizikçi yerine felsefeci olmayı hiç düşündünüz mü?

– Kesinlikle. Küçüklüğümde kahramanlarımdan biri Einstein, diğeri ise Bertrand Russell’dı. Felsefe okumayı ve felsefi sorular hakkında düşünmeyi seviyorum.

– Son birkaç yıldır Stephen Hawking, Lawrence Krauss ve Neil DeGrasse Tyson gibi önemli fizikçiler, felsefeciler hakkında aşağılayıcı yorumlarda bulundu. Basitçe söylemek gerekirse, felsefecilerin gerçek dünya bilimine çok katkıları olduğunu düşünmüyorlar. Meslektaşlarınızın felsefeye yaptığı bu saldırılardan ne gibi anlam çıkarıyorsunuz?

– Bu bence tamamen hayal gücü eksikliğinin ve felsefenin ne ile uğraştığını bilmemenin sonucu. Dünyada fizik ve fiziksel fenomenler dışında da birçok şey var. Yüzyıllar boyunca sorunlara karşı fikir üretmiş felsefeyi yok saymak pek bilgece olmaz. Einstein da fikirlerini David Hume, Ernst Mach veya Bertrand Russell gibi düşünürler yardımıyla keskinleştirmiştir. Benim fikirlerimin temellerinde de felsefi literatürden izler var.

– Felsefeciler sadece her şeyin nasıl uyum içinde olduğunu merak etmiyorlar. Evrenin bir anlamı olup olmadığını da sorguluyorlar. Bu soru sizin için bir anlam ifade eder mi?

– Evet, elbette. Tüm bunların ne anlama geldiğini çok önemsiyorum. Yaptığım birçok şeye de bu merak yol açıyor.

– Peki anlam nedir?

– Doğru sorunun bu olduğunu düşünmüyorum, çünkü cevabın neye benzeyebileceğinden emin değilim. Bu sorunun daha farklı ve verimli bir versiyonu olarak şunu sorabiliriz: Evren güzel fikirleri içerir mi? İnsanlığın fizik yasalarını bilmeden önceki güzellik ile ilgili fikirlerini, şu anda bulduklarımızla karşılaştırarak bu soruya aydınlatıcı şekilde yaklaşabiliriz. Sanat ve bilimin zenginleştirdiği ortak perspektiften bakmak gerekir.

– Eğer birisi daha derin bir sistem arayışına girerse, güzellik başlamak için iyi bir nokta mıdır?

– Evet. Bazıları, dogmalar ve farklı inanışlardan haz ve anlam elde eder. Bu da bireysel hayatı düzenlemenin bir yoludur. Fakat ben bunu olası görmüyorum; çünkü inançlardan hiçbiri, benim fiziksel dünyada kişisel olarak keşfettiklerimle örtüşmüyor. Yanlış olduklarından değil -ki birçok yanlışlık var-, sadece bilimin ortaya çıkardığı şaşırtıcı keşiflere pek adaletli davranmıyor. İnançlarda evrenin ne kadar büyük olduğu, kaç yaşında olduğu veya günlük hayatta tecrübe ettiğimiz büyüklüklerin nasıl küçük şeylerden meydana geldiği ile ilgili açıklamalar mevcut değil. Buradan da anlamı kendimizin bulması gerektiği sonucunu çıkarıyorum. Bana göre de güzellik, tüm bunların ne anlama geldiğini açıklayabilecek büyük keşiflerden biri. Bu da benim için büyük bir haz kaynağı.

– Bilim ve inanışların en temel sorularından biri evrenin ortaya çıkışıyla ilgilidir. Evrenin bir başlangıcı var mı? Hiçbir şey yokken nasıl ortaya çıktı? Lawrence Krauss’un iddiasına göre bu soru o kadar da gizemli değil. Kuantum alan teorisinde, vakum durumlarının kararsız olduğunu belirterek, durumların birden ortaya çıkmasının çok da sıra dışı olmadığını vurguluyor.

– Esasında arkadaşım Lawrence benim çalışmamdan alıntı yapıyor. Tüm sonuçlarını anlamasam da denklemler hiçbir şeyin olamayacağı durağan çözümlere olanak vermiyor.  Hiçlik, doğa yasalarının çözümlerinden çok daha farklı bir şey; hiçbir şey yerine neden bir şey olduğunun (çözümlerde hiçliğe yer yoksa) bir açıklaması. Ama yine de bunun filozofların aslında sorduklarına bir cevap olduğunu düşünmüyorum.

– Onlar fizik yasalarının nereden geldiğini soruyor.

– Kesinlikle. Denklemler nereden geldi? Hiçliğin doğru fikir olmadığını biliyoruz. Bildiğimiz yasaların izin verdiği bir olasılık değil.

– Yani boş uzay diye bir şey yok mu?

– Doğrudur. Tamamen boş, içerisinde hiçbir şey olmayan ve gerçekleşmeyen pasif boş uzay fikri tamamen yanlış. Kuantum mekaniğinde uzayda anlık aktiviteler mevcuttur. Bunlara “sanal parçacık” denir. Nobel ödülü almamın bir kısmında, sanal parçacıkların gerçek parçacıkları nasıl etkilediğini açıklamamın da payı vardı.

– Sanal parçacık nedir?

– Şöyle düşünelim: Bir yüzey üzerinde yaşıyoruz ve yüzeyin altında ise bizim göremediğimiz birçok aktivite gerçekleşiyor, ancak bir şekilde bizi etkiliyor. Temel fizik yasalarında, alanlar -elektrik ve manyetik alanlar gibi- anlık aktivitelere sahiptir. Sanal parçacıklar zamanın çok küçük kesirlerinde meydana gelir ve yine saniyenin çok küçük kesirlerinde yok olur. Fakat yine de denklemin içerisindedirler ve gözlemleyip ölçebildiğimiz gerçek parçacıkların özelliklerini değiştirirler. Yani şüphe götürmez biçimde uzay -ben grid (ızgara) diyorum- aktivitelerin kaynağıdır. Hiçlik olmamasının bir sebebi budur; içerisinde olaylar gerçekleşiyor.

– Yani evrendeki en temel şey bu parçacık ya da madde değil, uzayın ta kendisi mi?

– Evet, uzay kendi başına yaşama sahip. Boş uzay deyince neyi kastettiğimizi anlamak evrenin nasıl çalıştığını anlayabilmek açısından kritiktir. Öğrencilerime şöyle bir şaka yaparım: Newtonyen mekaniği anlayabilmenin anahtar şartı iki-cisim problemini çözmekten geçer; Güneş etrafında dönen Dünya’nın hareketi gibi… Kuantum mekaniğini anlayabilmenin anahtarı ise hiç-cisim problemini çözmekten geçer; yönlendirici etki boş uzayın kendisinden gelir. Gerçekten gözlemlediğimiz parçacıklar, boş uzayın yapısından ortaya çıkmış bir tür yan üründür.

Fizik beyni açıklayabilir mi?

– Maddi olmayan dünya ile maddi dünya arasındaki uzlaşmanın zorluklarından konuştuk. Bunların içinde belki de en önemlisi “zihin-beyin” problemidir. Zihnimizdeki maddi olmayan fikirler nasıl oluyor da bir avuç et parçasından ortaya çıkabiliyor? Bu fiziğin bir problemi mi, yoksa nörobilimcilere mi bırakılmalı?

– Fizik yasaları beyin için de geçerli; beyni meydana getiren parçacıkların dışında bir ruh aramanın manası yoktur.  İyi işleyen bir hipoteze göre beyin bir bilgisayar gibi çalışır. Asıl sorun da fizik yasalarına uyan nesnelerin nasıl olup da hesap yapabildiği ve zihni meydana getirdiği ile ilgilidir. Böylece problem daha teknik bir hal alıyor: Nesnelerin davranışını açıklayan fizik, beyni de açıklayabilir mi? Materyal bilimi, simetriler ve elektrik iletimleri nörobiyoloji açısından oldukça önemlidir. Şahsen açıklanabileceğini düşünüyorum. Beynin kısımları oldukça düzgün ve simetrik, beyincik son derece yapısal… Nöral ağlar ise son derece şaşırtıcı bulduğum bir başka gelişmişlik. Yapay nöron ağları, beyindeki nöral ağların idealize edilmiş şekildeki dizaynlarıdır ve fizik bilenlerin farkına varacağı hesaplama tekniklerini kullanır. Esasen tekniklerin birçoğu yine fizikçiler tarafından bulunmuştur, çünkü bunlar en temelde elektrik devresi problemleridir. Kısaca fiziğin nörobiyolojiye büyük katkı sunacağını düşünüyorum.

– Eninde sonunda maddi dünyadan zihinsel dünyaya geçiş problemini bilimin açıklayabileceğine inanıyor musunuz?

– Evet, yüzde doksan inanıyorum diyebiliriz.

– Oldukça iyimsersiniz!

– Pek sayılmaz. Yakın geçmişte sadece 0 ve 1 terimlerinden oluşan örüntülerin yaptığımız hesapları bir şekilde ifade edebilmesi ve çözebilmesi son derece gizemli gözüküyordu. Fakat şimdi ikili sistemi kullanarak düşünmeye yakın şeyler tasarlayabiliyoruz. Yalnızca 0 ve 1’lerin konfigürasyonlarıyla gitgide daha anlamlı ve etkileşimli sistemler -Siri gibi- üretebiliyoruz. Bu ikili sistemler, insanlar tarafından tasarlanan ve transistör adı verilen fiziksel nesnelerin içerisinde gömülüdür. Buradan da zihnin fiziksel nesnelere gömülü olduğu yorumuna ulaşabiliriz.